28.5.12

Seçenek Etkisi / Yılmaz Yunak


Bu kitabı indirimden almıştım. Ve arka kapak yazısı, kapak fotoğrafı etkilemişti beni. Geçtiğimiz hafta başladım ve elimden bırakamadım. Özellikle kurgusu ve detaylar bir harikaydı. Anlatım dili de keza öyleydi. Okurken aklıma Gonca'cım sen geldin. Ahmet Ümit sevdiğini yazmıştım ( umarım yanlış hatırlamıyorumdur), bu kitabı da seversin.
Fazla detay vermek istemiyorum ama seri cinayetleri, ipuçlarını okurken o kadar şaşırtıcı detaylar var ki, bu dediğiniz şey sizi yanıltabiliyor. Birde kader konusu çok güzel işlenmiş...
Okunmalı diye düşünüyorum. Yazarın biraz fazla reklamı yapılsaymış kesin bestseller kitabı olurdu, o kadar iyiydi...

ARKA KAPAKTAN

"Şimdi çok önemli bir merhaledeyiz çocuğum." diye aynı gizemli ses tonuyla devam etti ihtiyar.

"Kader... Kader değiştirilebilir mi? Anlattıklarına göre, bu ihtiyar seni ölmekten, ayrıntıları gözönüne alırsak da, sakat kalmaktan, felç olmaktan kurtarmış. Bu mümkün mü, yani kader değiştirilebilir mi?"

"Seni o büyük depremden kurtaran yaşlı dostumuz adını söylemedi mi hiç?"

"Söylemedi..."

"Kim olduğunu düşünüyorsun?"

"Delice bir şey olduğunu biliyorum ama... Ama o... Bana inanın, o işte!... Ama 30 yıl sonraki haliyle karşımdaydı."

Gözlerinden akan yaşları parmaklarıyla silen ihtiyar "hiçbir şey göründüğü gibi değil belki de çocuğum" diye
mırıldandı, gizem dolu bir sesle. "Belki her şey kocaman bir yanılsamadan ibaret..."
"Ve her şeyden önemlisi belki, bu kaynakta geçmiş, şimdi ve gelecek aynı anda mevcut bulunuyor; yani bu
boyutta zaman denen kavram mevcut değil... Zaman; insan veya sadece insan zihni gerçekliğinde işlev kazanan
bir olgu..."

"Çok dikkatli ol doktor, lütfen çok dikkatli ol!... Gayba bu kadar dikkatle bakarsan, o da sana bakar; bunu sakın unutma!..."
İhtiyar güldü, "zaman sonsuz bir geçmişten sonsuz bir geleceğe uzanıyor, zaman diye birşey yok evlat."

"Öldürdüğü insanları düşündü. Onların kaderi kendi elinde miydi? O zaman onlar kaderlerini niye değiştirememişlerdi
ve neden ölmüşlerdi?"

27.5.12

Yeni bir haftaya başlamak...

Bu haftayı da iyisiyle kötüsüyle bitirdik. Annemin tomografisi cuma günü çekildi, perşembe günü sonuçlarını doktora göstericez. Hayırlısı, inşallah iyi çıkar ve 3 aylık kontrollere döner...
Kırgınlıklarım var tabi ama hayatımı engellemesini istemediğimden şimdilik aklımın bir köşesinde, biraz zamana ihtiyacım var...
Haziran ayında Açık Hava Tiyatrosu başlıyor, bir hafta sürecek, sanırım 5 oyun sahneye konulucak. 3 oyuna gitmiştik. Ama eşim Şark Dişçisi oyununa gelmemişti.  oyunda oynayan arkadaşı davet etti bizi, bizde hayır demedik valla. Çünkü Açık Hava Sahnesinde, o atmosferde oyunları izlemenin keyfi bir başka. Hem malum devlet tiyatroları özelleştirdi. Seneye izleyemeyebiliriz. Fazla müzikal bulabilirler.... Anlayan anladı...

Hepinize keyifli haftalar, iyi çalışmalar.
İyi akşamlar.

26.5.12

Haftasonuna doğru...:=)))

Bir kaç gündür canım sıkkındı, ve destekleriniz için çok ama çok teşekkür ederim. Huy olarak sorunlarımı ertesi güne taşımam ama unutmamda... Severim bu huyumu. Canımın acıdığı doğru, ama bir sonraki gün Kandildi. Hiç hoşlanmam konuşmamazlıklardan birde kandil olunca adımı attım. Burdan daha fazla anlatamadığım için... böyle olması gerekti ve yine aynısı oldu. Bencil kişi ile uğraşmak zormuş bir kez daha anladım. Tabi ki içimdeki kırılmanın yarattığı kırgınlıklar duruyor ama kinci değilimdir. Affetmesini bilirim. Düsturum affet ama unutma....
Eşim evinden çizgi roman arşivini getirdi. Ne güzel ben şu yaşıma geldim çizgi roman okumadım, denesem iyi olacak sanırım.
Bunun dışında iyiyiz. Elimdeki 2 kitabı bitirdim, komşum yeni bir kitap verdi. Haziran ayı Thyke toplantımızın kitap sahibi benim. İhsan Oktay Ananr'ın Suskunlar kitabını seçtim. Nazım Hikmet Kültür Merkezini de toplantı yeri olarak belirledim. Seviyorum aranın ortamını....
 Arada dışarıda yemek yemek gibisi yok. Eşimle evlenmeden önce de uğrak yerimizdi; Kadıköy'de Happy Moon's Cafe. Tavsiye ederim. Fiyatları da öyle uçuk değildir. Ortam ve renkler veee hizmet bir harika.... Süreyya Operası'nın karşı sokağından girin, sağdaki mekan. :)))
 Gündüzleri Samizdat kitabını okuyorum, yakında dudağımda uçuk çıkarsa şaşmam.
 Bunlardan eşimin evinden getirdikleriii :))))


 Arka odamızın penceresinden yansıyanlar..



 Bunu da bugün arkadaşım Reyhan verdi, çok güzel bir kitap okumalısın dedi...
Arada bir kadeh şarap nasıl iyi geliyor anlatamam. Ayrı bir keyiftir benim için şarap....

Keyifli, huzurlu haftasonları hepimize...

24.5.12

Bir haller içindeyim....

bazen en büyük öfkeyi en çok sevdiklerimize duyarız

bazen en yakınlarımız en çok acıtır canımızı

bazen en tutkulu aşkla bağlı olduğumuzdan en vahşi intikamı almak isteriz

bazen kendi duygularımızdan bile kuşkuya düşeriz.

bazen en sevdiğimiz kuşkulandırır bizi.

sevgiyi,aşkı,mutluluğu saf ve lekesiz bir biçimde ele geçirmeyi başaramayız.

hayat,bütün izlerin birbirine karıştığı ürkütücü bir ormana benzer bazen.

böyle zamanlarda bir ses,bir işaret,bir yardım ararız yaşadıkşlarımızı ve bize yaşatılanları anlayabilmek için.

bizim yaşadıklarımızı başka yaşayanlar da var mı merak ederiz....

Ahmet ALTAN. 


İşte böyle haller içindeyim... Aslında iyiydim ama en sevdiğim acıtınca canımı bütün enerjim düştü. ( not: eşim değil bu kişi) 
Ne garip bir hayat... böyle anlarda daha çok anlıyorum hayatın adil olmadığını ve boş yaşamamamız gerektiğini.... 
İçimde kırgınlıklarım var, halledemediğim duygularım var.... Elbette geçecek bunlarda... zaman... gerekli sanırım...
Hepinize iyi geceler...
 

22.5.12

Röportaj Mimi....

Sevgili İremce ve Amak-ı Hayal mimlemiş beni. Buyrun okumaya... :))))

&&& Blog deyince aklıma; önce kendim geliyorum. Çünkü paylaşmayı seven ve bilgi açı olan ben için ihtiyaçtı blog açmak. İLk Bloglar açıldığında beceremeyenlerdendim. Nedeni de bir çok şey ingilizce idi... Sonra blog açacağım dedim ve oturdum pc başına ve blogcu.da açtım. Ordaki ortam ile blogspot. daki ortam çok farklı. Bana göre blogspot daha iyi. Ve iyi ki açmışım, okuduklarımı, öğrendiklerimi , izlediklerimi paylaşmayı seviyorum... :)

&&&Sence bloglarda en çok neler paylaşılıyor? Kişinin hayata bakışına göre değişiyor sanırım. Ben daha çok kitap bloglarını yada özgün, kendine has blogları takip ediyorum. Bunun dışındaki bloglar da hoş.

&&& Kişi istediğini paylaşmalı ama sonırları aşmadan, karşındakinin özgürlük çerçevesine girmeden paylaşılmalı. Bir de diğer arkadaşlarımında yazdığı gibi; cinsellik, küfür içermemeli diye düşünüyorum.

&&& Sence neyi paylaşırsa bir insan aşırıya kaçmış olur? Vala bilemedim ki.... Bazı kişiler herşeyi paylaşmayı sever, bazıları bazı şeyleri paylaşmayı sever. 

&&&İstediğim blog ismini kullanıyorum, içerik de aynı şekilde... :))

&&&Benim blog yazarlığım hakkında ne düşünüyorsun? İkinizi de ilgiyle ve beğeniyle takip ediyorum..

&&&Her bloğa giriş yaptığımda baktığım sayfalardan birisiniz. Yalnız puan veremeyeceğim çünkü benim tarzıma uygun değil puan vermek... :)

Bu mimi isteyen, şuan okuyan herkes yapabilir. Çünkü mim cevaplamayı seven var sevmeyen var...

Keyifl okumalar.

21.5.12

Fahrenheit 451 / Ray Bradbury

İthaki yayınlar / 13 TL


Bu kitap geçtiğimiz hafta bitmişti ama bu ayki Thyke 17 grubumuzun okuma kitabı olduğundan, toplantı sonrası yazmak istedim....

Kitabı genel olarak beğendik. Arada boşluklar var gibiydi. Örneğin bazı diyologları gereksiz bulduk. Yalnız genel anlamda konu olarak, yazıldığı yıl olarak çok iyi bir kitaptı ve okunması gereken kitap diye konuştuk.
Sıkıntı bazı çevirilerde cümle düşüklüğü olması idi. Bazı diyologlar çok uzatılmışken, heyecanla okuduğumuz başka bir diyolog çok azdı.
Birde şu kanaate vardık; kitabın başında önsöz kısmı var ve hepimiz okumuştuk. Kitabın içinden bölümlerde olduğundan, önsözü kitap bitiminde okumanın daha iyi oalcağını düşündük. Olurda sizde okursanız bu kitabı, önsözü sona bırakın.
Ben kitabı fantastik konulu bir kitap olarak düşünmüştüm, oysaki toplumsal olaya bir bakış açısı içeren bir kitaptı. Zaten okurken günümüzden de parçalar buluyorsunuz.
Kitapta bir kavram vardı; oturma odası aileleri diye... öyle güzel anlatılmıştı ki; düşünmeden, sorgulamadan, televizyon izleyen, gülen, o an ne varsa bakan ailelerden yakınıyordu yazar....Düşünmemenin getirdikleri...
Daha fazla anlatmak isterdim ama böyle güzel konulu kitabın detaylarını vermek istemiyorum. Birde bu kitabın devamı olan Yakma Zevki ve Cesur Yeni Dünya kitaplarıda tavsiye edildi.
 Okuyun derim.

Arka Kapak....

Guy Montag işini seven bir itfaiyeciydi. On yıldır kitap yakıyordu. Gecenin bir yarısında yola çıkışlarını, alevlerin kitapları yutuşunu hiç sorgulamamıştı... Hiç sorgulamamıştı, insanların korkusuzca yaşadıkları bir geçmişi anlatan o 17 yaşındaki genç kızla karşılaşana dek... Montag'ın hayatındaki bütün yanlışlar doğrularla yer değiştirir o andan sonra... İşini, eşini, yaşayışını yeni bir gözle değerlendirir. Önünü alamadığı duyguları onu, asla tahmin edemeyeceği şeyler yapmaya iter. Sansüre, totaliter yönetimlere, kültür endüstrisine ve uzunca bir süredir sürdürdüğümüz yaşam tarzına yönelik en keskin eleştirilerden biri. Okuyun ve kendinizi yeni baştan kurun. 






Adele’nin Olağanüstü Maceraları Les Aventures Extraordinaires D’Adele Blanc-Sec

2010 yılı yapımı Fransiz filmi. Fantastik bir film. İzle ve kaldır filmlerden. Bir kerelik izlemelik. :))
Dün yorgun birgünün ardından film izleyelim dedik ve bu filmi izledik. Keyifliydi.....







Filmin Konusu: 1992 Yıllarında sınır tanımayan gözü pek genç bir gazetecinin hikayesini anlatıyor. Genç gazetecimize farklı farklı görevler verilmektedir Bunun yanı sıra Mısır’a gidip oradaki mumyalarla uğraşmakta dahildir. Bu arada, Paris’te, panik yaşanmaktadır. Bir uçan dinozor cinsi olan pterodactyl a ait 136 milyon yaşındaki bir yumurta Ulusal Tarih Müzesinde sergilendiği bölümde bilinmeyen biri tarafından kuluçkalanır. Yumurtadan çıkan kuş kentte terör estirmektedir. Ölümsüzlükle uğraşan profosör yumurtaya can verir. O arada da Adele tenis maçında kardeşinin alnına gelen top sebebi ile bitkisel hayatta yaşar ve iyileştşrmek için Firavu'un doktorunu kaçırır. Profosör zihin yolu ile canlandırır. Olaylar bu şekilde geçer.








maceralarla dolu olan Adele için bunlar heyecan sayılmaz.  Birde Adele'nin kardeşi teniz oynarlarken, toğun alnına çarpması sonucu düşer ve kafasında ki toka alnından çıkar. Doktorlar tokanın çıkartılması sonucu kardeşinin hayatını kaybedeceğini söyler. Adele'de kardeşini yaşatmak için Firavun'un doktorunu çalıp, profosör yardımı ile çağırıp, kardeşini iyileştirmek....

17.5.12

2 sene oldu ama hala aklımızda, kalbimizdesiniz....

İlk onları yani Seçil ve ağabeyi Çağın'ı eşimin ortak arkadaşlarının düğününde tanıdım. Başladık sohbete, sanki kırk yıllık arkadaş gibi. Bizim düğünümüze gelmeyi çok istediklerini ama yurtdışında olduklarından gelemediklerini, eve gelmeyi istediklerini söylediler. Bende seve seve kabul edebileceğimizi söyledim.
Laf aramızda eşimin bütün arkadaşları sever beni, ve bize geldiklerinde rahat ederler....
Sonra sohbete devam....
Seçil ve Çağın eşimin dernekten, çocukluk arkadaşları....
Sonra birgün bir haber geldi; nişan dönüşü karşı şeritteki alkollü sürücü hakimiyetini kaybetmiş ve nişanından evine dönen Seçil'lerin arabasına çarpmıştı..... Arabada kendisi, abisi, babası ve askerden yeni gelen kuzeni vardı... Velhasıl bugün ölümlerinin 2.yılı... Bostancı Camii'nde mevlütleri var. Ve eşimle bende yanlarında olucaz. Yazarken bile gözyaşlarıma hakim olamıyorum. Kendimi Nalan Teyzenin yerine koyuyorum ve içim parçalanıyor. Bu kadar iyi anlaşan, mutlu bir ailenin yok oluşuna tanık olmak yaralıyor beni.
Allah gani gani rahmet eylesin......
Sizde dualarınıza bugün onları da eklerseniz minettar olurum........

Hayat anlardan ibaret, ne olur sevdiklerimizin kıymetini bilelim.....


Canlarını koparıp alan trafik terörüne 'meydan' okuyacak

Canlarını koparıp alan trafik terörüne 'meydan' okuyacak

Ailesini trafik kazasında kaybeden Seval Uygun, trafik terörüne "hayır" demek için Kadıköy Meydanı'nda bir miting düzenliyor
Eşi Reşit Uygun, kızı Özün Seçil, oğlu Özgür Çağın ve yeğeni Ruhi Volkan Dağcı... Seval Uygun'un can damarlarıydı onlar... Fakat trafik canavarı hepsini kopardı ondan. Seval Uygun da hayatını trafik terörüyle mücadeleye adadı. Facebook'ta bir grup kurdu, sırada da Kadıköy'de düzenleyeceği eylem var. Uygun, "Onlar kim vurduya gitmeyecek" diyor. Seval Uygun'un hayatı, 17 Mayıs'ta alt üst oldu. Nişanlanan oğlu Özgür ile eşi, kızı ve yeğeni, eve dönerken, İstanbul-Ümraniye'de, karşı şeride geçen bir TIR'ın altına aldığı otomobilde can verdi. Seval Hanım ise şans eseri hurdaya dönen araca binmemişti. Üstelik TIR şoförü de alkollüydü.

FACEBOOK'TA 3 BİN 750 KİŞİ ÜYE

Acılı kadının facebook grubuna şimdiden 3 bin 750 kişi üye oldu. 26 Haziran'da da Kadıköy'de bir gösteri düzenleyecek. Oğlunun nişanlısının, Özgür'ün son içtiği kahvenin fincanını dahi sakladığını belirten Seval Uygun, yaşadıklarını şöyle anlatıyor: "Düğün tarihi olan 18 Eylül'den sonra, hepimiz Marmaris'e yerleşecektik. Hayallerimizi gerçekleştirmeye sadece birkaç ay kalmıştı. O kazada 35 yılım bir anda yok oldu. TIR şoförü de alkollü çıktı. Sorumluların en ağır cezayı almasını istiyorum. Türkiye'de başaramazsam AİHM'ye giderim."

16.5.12

"Silmeden Yazma Mimi".....

Sağolsunlar yeni bir mime daha etikenlenmişim. Sevdim ben bu mim işini. Çünkü diğer blog arkadaşların mimini okurken onlardan bir şeyler buluyorum ve yazdıklarını okurken daha iyi anlıyorum. En azından ben böyle düşünüyorum...

------------Dünden beri sularımız kesikti ve 2 gün gelmedi, çıldırmak üzereydim gelmeseydi....... haberde vermediler,...


 Bu aralar garip haller içindeyim. Sabahları çok geç uyuanıyorum ve suçluluk duyuyorum çünkü erken kalkmayı seven biriyim. Kafamda bir sürü soru işareti var , annemin rahatsızlığı ile ilgili. Ayrıca gelecek kaygısı taşıyorum ve bu huyumdan vazgeçmem gerek.
İş bulamadım, çalışmayı özledim. Bu gidişle bir süre daha ev kadını olucam sanırım, çünkü yazın çocuk düşünüyoruz....
İyi ki blog açmışım diyorum, burdan bir çok kişiyle ortak noktalarımız olan kişilerle tanıştım. Bazen sıkıntılarımız da yazmak istiyorum, belki rahatlarım diye ama olmuyor, yazamıyorum. Çünkü yapı olarak sıkıntımı anlatmayı sevmiyorum. Onun yerine uyumayı tercih ediyorum.
Kapalı havaları sevdiğimden bir kaç gündür kapalı olan havalar beni hiç rahatsız etmiyor. Okuduğum bazı kitaplarda öyle şeyler okudum ki, artık televizyonda yanlı programlar olduğundan daha az açıyorum televizyonu....
Yeğenimi çok özledim, kokusunu, gülüşünü. Aynı şehirdeyiz ama bazen görüşemeyince görüşemiyoruz...
Silmemek de tuhaf oluyormuş. Çünkü daldan dala atlamışım sanki. :))
Kafamda bir sürü yapmak istediklerim var, daha çok gezmek, fotoğraf çekmek istiyorum. Bakalım yapacağız inşallah bu yaz tabi bir mani çıkmazsa....
Okuduklarımı, öğrendiklerimi paylaşmayı çok seviyorum. Bu bloğuda bu yüzden açtım. Birde bilgi aşığıyım, kimseyi küçümsemem, söylenenleri dinlerim, kendime göre uygularım.
Öğrendiğim bir şeyi hemen kabul edemeyenlerdenim, çok soru sorarım, aklıma yatmayan bir şeyi kabul edemem, çok sorduğumdan araştırırımda. ....
Aklıma gelenler bunlar, birazda kitap okuyayım değil mi, bu kadar pc başında kalmak yeter.
Hepinize iyi geceeler, keyifli akşamlar.

15.5.12

Yaşlı Adamın Savaşı / John Scalzi

Yazar:John Scalzi
Çevirmen:Cihan Karamancı

Sayfa Sayısı: 304
Dili: Türkçe
Yayınevi: İthaki Yayınları

Eşim bir kaç yerde bu kitaba dair olumlu yorum okumuş ve geçtiğimiz haftalarda da almıştık. Kendisi okudu ve beğendi. Hatta kitap üçlemeden oluşuyormuş; 2.si olan Hayalet Tugay ve onu da aldık. Yakında onu da okurum bilgilerim eksilmeden. :))

Kitap konusu olarak başta basit gibi geliyor ama sayfalar ilerledikçe sarıyor okuyucuyu. Özellikle öyle detaylar var ki...
Özellikle psikolojik boyutu, izlenimler, duygu ve davranışların birbiri ile ilişkilendirilmesi gayet iyiydi. 
Fazla detaylara girmek istemiyorum çünkü okuyan veya okuyacak olan biri varsa, şimdiden bazı şeyleri bilmesi hoş olmuyor. Okurken keşfetmek daha zevkli.
Yalnız şunu belirtmeliyim ki kurgusu güzel, anlatım dili iyi ve okunabilirler arasında.... :)))


Yaşlı Adamın Savaşı | Ön Okuma

Yetmiş beşinci doğum günümde iki şey yaptım. Önce karımın mezarını ziyaret ettim. Sonra da askere yazıldım.
Bu ikisi arasında daha az dramatik olan, Kathy’nin mezarını ziyaret etmekti. Kathy yaşadığım ve birlikte çocuklarımızı büyüttüğümüz yerden iki kilometre bile uzakta olmayan Harris Deresi Mezarlığı’na gömülü. Onu bu mezarlığa gömmek, olması gerektiğinden daha zordu belki de; bir cenazeye ihtiyacımız olacağını düşünmediğimiz için ikimiz de herhangi bir hazırlık yapmamıştık. Karınızın gömülmek için rezervasyonu olmaması hakkında bir mezarlık müdürüyle tartışmak, deyim yerindeyse insanı yerin dibine sokuyor. Sonunda belediye başkanı olan oğlum Charlie birkaç kafa kırarak mezarı aldı. Belediye başkanının babası olmanın bazı avantajları var.
Eh, mezar diyordum. Basit ve sade. Başında büyük bir mezar taşı yerine o küçük imleyicilerden biri var. Kathy’nin yanında yatan Sandra Cain ise, onunkinin aksine cilalı siyah granitten yapılmış devasa bir mezar taşına, taşın önünde Sandy’nin lise fotoğrafına ve gençlik ve güzelliğin ölümü hakkında Keats’in kumla püskürtülmüş cıvık bir alıntısına sahip. Bu tam da Sandy’ye göre. Sandra’nın büyük ve dramatik bir mezar taşıyla yanına park ettiğini bilmek Kathy’yi keyiflendirirdi; hayatları boyunca Sandy görenleri güldüren pasif-agresif bir müsabaka sürdürmüştü onunla. Kathy kermes gününe bir turtayla gittiğinde Sandy üç tane götürürdü ve Kathy’ninki önce satılırsa bariz bir öfkeye kapılırdı. Kimi zaman Kathy, Sandy’nin turtalarından birini satın alarak sorunu daha ortaya çıkmadan çözmeye teşebbüs ederdi. Sandy’nin bakış açısına göre, bunun işleri daha mı iyi yoksa daha mı kötü kıldığını söylemek güçtü tabii.
Sandy’nin mezar taşının bu mesele hakkında edilmiş son söz, nihai bir gösteriş olduğu düşünülebilir; ne de olsa Kathy çoktan ölmüştü. Öte yandan, kimsenin Sandy’yi ziyaret ettiğini hatırlamıyorum. Sandy vefat ettikten üç ay sonra Steve Cain evlerini sattı ve kafatasına 10 numaralı otoban genişliğinde bir sırıtış kazınmış halde Arizona’ya taşındı. Çok geçmeden bana bir kartpostal yolladı; elli yıl önce porno yıldızı olan bir kadınla birlikte yaşıyormuş orada. Bu bilgiyi alınca, bir hafta boyunca kendimi kirli hissettim. Sandy’nin çocukları ve torunları bir kasaba ötede oturuyordu, fakat onu ne sıklıkta ziyaret ettiklerine bakılırsa Arizona’da yaşadıkları düşünülebilirdi. Herhalde Sandy’nin Keats alıntısı, cenazeden beri benden başka biri tarafından okunmamıştı; o da bir-iki metre ötedeki karıma giderken mezarın önünden geçtiğim için.
Kathy’nin imleyicisinde ismi (Katherine Rebecca Perry), doğum ve ölüm tarihleri, bir de şu sözcükler yazıyor: SEVGİLİ EŞ VE ANNE. Her ziyaretimde o sözcükleri tekrar tekrar okuyorum. Elimde değil; bu dört kelime bir hayatı öyle yetersiz ve mükemmel özetliyor ki. Bu sözler size onun hakkında, her güne nasıl başlayıp nasıl çalıştığı hakkında, ilgi alanları veya nerelere gitmeyi sevdiği hakkında hiçbir şey anlatmıyor. En sevdiği rengin ne olduğunu, hangi saç modelini tercih ettiğini, kime oy verdiğini ya da espri anlayışını bilmenize imkân yok. Sevildiği hariç, hakkında hiçbir şey bilemezsiniz. Ama seviliyordu. Ve bu, onun için yeterliydi.
Buraya uğramaktan nefret ediyorum. Kırk iki yıllık karımın ölmüş olmasından nefret ediyorum. Bir Cumartesi sabahı, mutfakta gözleme hamuru karıştırarak bana geçen geceki kütüphane yönetim kurulu toplantısında çıkan şamatayı anlatırken, bir anda yere yığılmış ve geçirdiği felç beynini harap ederken kasılıp kalmış olmasından nefret ediyorum. Son sözlerinin, “Vanilyayı hangi cehenneme koydum,” olmasından nefret ediyorum.
Ölü karısının yanında olmak için mezarlığı ziyaret eden o yaşlı adamlardan biri haline gelmekten de nefret ediyorum. Daha (çok daha) gençken, öyle yapmanın ne anlamı olduğunu sorardım Kathy’ye. Bir zamanlar insan olan çürümüş bir et ve kemik yığını artık insan değildir; çürümüş bir et ve kemik yığınıdır yalnızca. İnsan gitmiştir—cennete, cehenneme, bir yerlere veya hiçbir yere. Onun yerine bir parça sığır budunu ziyaret etseniz de olur. Yaşlandığınızda, fikrinizin değişmediğini fark edersiniz. Ama artık umurunuzda değildir. Ondan başka hiçbir şey kalmamıştır elinizde.
Mezarlıktan ne denli nefret edersem edeyim, burada olmasına minnettarım. Karımı özlüyorum. Onu canlı olduğu onca yerde özlemek yerine, sadece ölü olduğu bir mezarlıkta özlemek daha kolay.
Mezarlıkta fazla kalmadım; zaten hiç kalmam. Yaklaşık sekiz yıl sonra bile tazeliğini koruyan, bana kahrolası bir yaşlı budala gibi mezarlıkta dikilmekten daha önemli işlerim olduğunu da hatırlatan acıyı hissetmeme yetecek kadar. Onu hisseder hissetmez gerisingeri döndüm ve arkama bakma gereği duymaksızın oradan ayrıldım. Mezarlığı ya da karımın mezarını son kez ziyaret ediyordum, fakat bunu hatırlamak için fazla çaba göstermek istemedim. Dediğim gibi, burası onun ölüden başka hiçbir şey olmadığı yer. Pek de hatırlanmaya değer bir şey değil bu.
Aslında askere yazılmak da o kadar dramatik değildi.
Kasabam kendi askerlik bürosuna sahip olamayacak kadar ufaktı. Yazılmak için arabayla Greenville’e, yani ilçe merkezine gitmem gerekti. Askerlik bürosu alelade bir alışveriş merkezindeki küçük bir dükkândı; bir yanında eyalet içki satış yetkisine sahip bir başka dükkân, diğer yanındaysa bir dövmeci vardı. Bunlara hangi sırayla girdiğinize bağlı olarak ertesi sabah başınızda ciddi bir belayla uyanabilirdiniz.
Büronun içi, dışı kadar bile çekici değildi; böyle bir şey mümkünse tabii. Üzerinde bir bilgisayar ve yazıcı olan bir masadan, o masanın arkasındaki bir insandan, masanın önündeki iki sandalyeden ve bir duvar boyunca dizili altı sandalyeden daha ibaretti. Duvarın oradaki sandalyelerin önünde duran küçük bir sehpada, celp bilgilerinin yanı sıra Time ve Newsweek dergilerinin bazı eski sayıları vardı. Kathy ve ben on yıl önce buraya gelmiştik elbette; bırakın değişmeyi, hiçbir şeyin yerinden oynatıldığını bile zannetmiyordum ve bu durum dergiler için de geçerliydi. İnsan ise yeni gibi gözüküyordu. En azından önceki celp memurunun o kadar saçı olduğunu hatırlamıyordum. Veya göğüsleri.
Memur bilgisayarda bir şeyler yazmakla meşguldü. Ben içeri girerken başını kaldırmaya zahmet etmedi. “Birazdan sizinle ilgileneceğim,” diye mırıldandı, daha ziyade kapı açıldığı için Pavlovca bir tepkiyle.
“Acele etmeyin,” dedim. “Ne kadar kalabalık olduğunu görebiliyorum.” Kısmen alaycı espri girişimim ilgi ve takdir görmedi, ki zaten son birkaç yıldır normali buydu; çaptan düşmediğimi görmek güzeldi. Masanın önüne oturup, memurun yapmakta olduğu işi bitirmesini bekledim.
“Geliyor musunuz, gidiyor musunuz?” diye sordu kadın, yine bana bakmadan.
“Efendim?” dedim.
“Gitmek veya gelmek,” diye tekrarladı. “Katılım İstek kaydınızı yaptırmak için mi geldiniz, yoksa devrenize başlamaya mı gidiyorsunuz?”
“Ah. Gidiyorum.”
Nihayet bu söz, bir hayli ciddi duran gözlüklerinin arkasından gözlerini kısarak bana bakmasını sağladı. “Siz John Perry’siniz,” dedi kadın.
“Ta kendisi. Nasıl tahmin ettiniz?”
Bilgisayarına tekrar baktı. “Askere yazılmak isteyen çoğu kişi doğum gününde gelir, resmi kayıt için otuz günleri daha olsa bile. Bugün sadece üç doğum günü var. Mary Valory çoktan arayıp gelmeyeceğini söyledi. Ve sizin Cynthia Smith’e benzer bir haliniz yok.”
“Bunu duyduğuma sevindim,” dedim.
“Ön kayıt için de gelmediğinize göre,” diye devam etti kadın, bir başka espri girişimimi daha duymazdan gelerek, “John Perry olduğunuz sonucu çıkıyor.”
“Biraz çene çalmak için boş boş gezinen yalnız bir yaşlı adam da olabilirdim,” dedim.
“Buralarda öyle kimselere pek rastlanmaz,” dedi kadın. “Yan dükkandaki iblis dövmeli çocuklardan korkarlar.” Nihayet klavyesini itip tüm dikkatini bana odakladı. “Peki o zaman. Kimliğinizi görelim.”
“İyi de, kim olduğumu zaten biliyorsunuz,” diye hatırlattım ona.
“Emin olalım,” dedi. Bunu söylerken yüzünde en ufak bir tebessüm izi bile yoktu. Anlaşılan her gün geveze moruklarla uğraşmaktan gına gelmişti kadına.
Ehliyetimi, doğum belgemi ve ulusal kimlik kartımı uzattım. Kadın bunları aldı, masasının altından bir el okuyucusu çıkarıp bilgisayara taktı ve okuyucuyu bana doğru kaydırdı. Avucumu cihaza koydum ve taramanın bitmesini bekledim. Kadın okuyucuyu aldı ve iz bilgisiyle eşleştirmek için kimlik kartımı cihazın yanından geçirdi. “Siz John Perry’siniz,” dedi nihayet.
“Başladığımız yere döndük,” dedim.
Beni yine duymazdan geldi. “On yıl önceki Katılım İstek oryantasyonunuz sırasında size Koloni Savunma Güçlerine ve KSG’ye katılarak alacağınız yükümlülükler ve vazifelerle ilgili bilgi verildi,” dedi, çalışma hayatının büyük bölümü boyunca bunu her gün en az bir kere söylediğini belli eden bir ses tonuyla. “Ayrıca alacağınız yükümlülükleri ve vazifeleri anımsatmak için geçiş döneminde size hatırlatıcı materyaller yollandı.
“Bu noktada ilave bilgiye ya da bir hatırlatma sunumuna ihtiyacınız var mı, yoksa alacağınız yükümlülükler ve vazifeleri bütünüyle anladığınızı bildiriyor musunuz? Hatırlatıcı materyaller istemenin veya bu zamanda KSG’ye katılmamayı seçmenin cezası olmadığını da bilin.”
Oryantasyon safhası hafızamda canlandı. Birinci bölüm, Greenville Halkevi’nde bazı yaşlıların katlanabilir sandalyelerde çörek yiyip kahve içmelerinden ve bir KSG bürokratının insan kolonilerinin tarihi hakkında vıdı vıdı etmesini dinlemelerinden oluşuyordu. Daha sonra bürokrat, diğer tüm ordu yaşantılarına benzer gözüken KSG askerlik yaşantısı hakkında broşürler dağıtmıştı. Soru cevap kısmında, adamın aslında KSG’den olmadığını öğrenmiştik: Miami vadi bölgesinde sunum yapmak için tutulmuş biriydi, o kadar.
Oryantasyon safhasının ikinci bölümü kısa bir tıbbi inceleme içeriyordu—bir doktor gelip kanımı almış, bazı hücreleri yerinden etmek için yanağımın içine pamuklu çubuk sürtmüş ve beni bir beyin taramasından geçirmişti. Anlaşılan başarılı olmuştum. Bana oryantasyon safhasında verilen broşürün aynısı, o zamandan beri her yıl postayla yeniden gönderiliyordu. İkinci seneden sonra broşürü atmaya başlamış ve o günden beri hiç okumamıştım.
“Anlıyorum,” dedim.
Kadın başını salladı, masanın altına uzandı ve kâğıt-kalem çıkarıp ikisini de bana verdi. Kâğıtta, her birinin altında bir imza boşluğu olan birkaç paragraf vardı. Kâğıdı tanıdım; gelecek on yıl için neye bulaştığımı anladığımı gösteren ve buna çok benzeyen başka bir kâğıdı on yıl önce de imzalamıştım.
“Aşağıdaki paragrafları size tek tek okuyacağım,” dedi kadın. “Her paragrafın sonunda, size okunanları anlıyor ve kabul ediyorsanız lütfen paragrafın hemen altındaki çizgiye imza ve tarih atın. Sorularınız olursa lütfen her paragrafın sonunda sorun. Size okunanları ve açıklananları anlamaz veya kabul etmezseniz imzalamayın. Anlıyor musunuz?”
“Anlıyorum,” dedim.
“Pekâlâ,” dedi kadın. “Birinci paragraf: İmza sahibi ben, uzunluğu iki yıldan az olmayacak bir askeri hizmet dönemi boyunca kendi rızamla ve bir baskıya maruz kalmadan Koloni Savunma Güçlerine katılmaya gönüllü olmaktayım. Ayrıca savaş ve cebir zamanlarında bu hizmet süresinin Koloni Savunma Güçlerince tek taraflı olarak sekiz yıl daha uzatabileceğini anlıyorum.”
Bu ‘toplam on yıl’ ek maddesi benim için yeni bir haber değildi—gönderilen bilgileri bir-iki kere okumuştum. Yine de merak ediyordum: acaba kaç insan bu bilgiyi göz ardı etmişti ve etmeyenlerden kaçı sahiden de on yıllığına askerlik yapmaya mecbur kalacağını düşünmüştü? Bana göre, KSG ihtiyaç duyacağını düşünmese on sene talep etmezdi. Karantina Yasaları sebebiyle, koloni savaşları hakkında fazla bir şey duymuyoruz. Fakat duyduklarımız evrene barışın hakim olmadığını bilmemize yetiyor.
İmzaladım.
“İkinci paragraf: Koloni Savunma Güçlerine katılmaya gönüllü olarak silah taşımayı ve bu silahları Koloni Birliği’nin başka insan kuvvetlerini de içerebilecek düşmanlarına karşı kullanmayı kabul ediyorum. Hizmet sürem boyunca, emredildiği gibi silah taşımayı ve kullanmayı reddetme, askerlik hizmetinden kaçınmak için dini veya ahlaki sebepler öne sürme hakkına sahip değilim.”
Kaç insan gönüllü olarak bir orduya katılır da sonradan vicdani rette bulunur? İmzaladım.
“Üçüncü paragraf: Koloni Savunma Güçleri İdari Yasaları’nda da belirtildiği gibi, üstlerimden gelecek emir ve talimatları sadakatle ve mümkün olduğunca süratle yerine getireceğimi anlıyor ve kabul ediyorum.”
İmzaladım.
“Dördüncü paragraf: Koloni Savunma Güçlerine gönüllü katılarak harp hazırlığını geliştirmek amacıyla Koloni Savunma Güçlerinin uygun göreceği tıbbi, cerrahi ya da iyileştirici perhizlere veya prosedürlere razı olduğumu anlıyorum.”
Huzurlarınızda, benim ve yetmiş beşindeki diğer sayısız insanın her yıl askere yazılma sebebi.
Bir keresinde dedeme, onun yaşına geldiğim zaman insan yaşam süresini dramatik biçimde uzatmanın bir yolunu bulmuş olacaklarını söylemiştim. Dedem gülüp geçmiş ve kendisinin de aynı şeyi varsaydığını, ama şimdi yaşlı bir adam olarak karşımda durduğunu söylemişti. Artık ben de yaşlı bir adamdım. Yaşlanmadaki sorun, birbiri ardına eskiyen farklı farklı şeyler değildir—her kahrolası şeyin hep beraber ve aynı anda eskimesidir.
Yaşlanmayı durduramazsınız. Gen terapileriyle, organ yenilemeleriyle ve plastik cerrahiyle ona karşı koyabilirsiniz. Ama eninde sonunda size yetişir. Yeni bir akciğer alırsınız, kalp kapakçıklarınızdan biri iflas eder. Yeni bir kalp alırsınız, karaciğeriniz havalı bir çocuk havuzu kadar şişiverir. Karaciğerinizi değiştirirsiniz, bu sefer de kafanızda bir felç patlak verir. Yaşlanmanın kozu da budur zaten: beyinleri değiştirmek hâlâ olanaksızdır.
Bir süre önce ortalama ömür doksan seneye tırmandı ve o zamandan beri orada. Yetmişe bir yirmi daha ekledikten sonra Tanrı adeta ‘artık yeter’ dedi. İnsanlar daha uzun yaşayabiliyorlar ve yaşıyorlar da—fakat o yılları hâlâ yaşlı insanlar olarak geçiriyorlar. Bu açıdan fazla bir şey değişmedi.
Bakın: Yirmi beş, otuz beş, kırk beş ve hattâ elli beş yaşındayken hayat size hâlâ ümit vaat eder. Altmış beş yaşına gelip de vücudunuz yaklaşan fiziksel yıkımla karşı karşıya kalınca o gizemli ‘tıbbi, cerrahi ya da iyileştirici perhizler veya prosedürler’ kulağınıza ilginç gelmeye başlar. Derken yetmiş beşinize basarsınız. Dostlarınız ölmüştür ve en az bir ana organı değiştirmişsinizdir. Her gece en az dört defa çişe kalkmanız gerekir ve biraz tıknefes olmadan merdiven çıkamaz hale gelirsiniz—üstelik yaşınıza göre epey iyi durumda olduğunuz söylenir.
İşte o zaman bu halinizi savaş alanında geçecek on senelik taze bir hayatla takas etmek harika bir alışveriş gibi görünmeye başlar. Çünkü bilirsiniz ki bu takası yapmazsanız on sene sonra seksen beş yaşına basacaksınız ve o andan itibaren sizinle bir kuru üzüm arasındaki tek fark, ikiniz de kırış kırış ve prostatsız da olsanız kuru üzümde en başından beri prostat olmaması olacak.
Peki KSG yaşlanmayı nasıl geri çevirebiliyor? Buradaki hiç kimse bunu bilmiyor. Dünya’daki bilim insanları KSG’nin böyle bir şeyi nasıl yaptığını açıklayamıyor ve bu başarıyı kopyalayamıyor. Tabii denemediklerinden değil. KSG gezegen üzerinde faaliyet göstermediği için gidip bir KSG kıdemlisine soramazsınız. Fakat KSG yeni askerlerini sadece bu gezegenden aldığı için, sorsanız bile koloniciler size cevap veremezler, ki zaten soramazsınız. KSG’nin uyguladığı terapiler her neyse, gezegen dışında, KSG’nin kendi yetki bölgelerinde, küresel ve ulusal hükümetlerin kapsamı dışında gerçekleştirilir. Bu sebeple Sam Amca’dan da medet umamazsınız.
Arada sırada bir meclis, başkan veya diktatör, sırlarını açıklayana kadar KSG celplerini yasaklamaya karar verir. KSG buna asla karşı çıkmaz; pılını pırtını toplar ve çekip gider. Derken ülkede yetmiş beş yaşına gelmiş bütün insanlar, bir daha hiç dönmeyecekleri upuzun uluslararası tatillere çıkarlar. KSG hiçbir açıklama, gerekçe, ipucu sunmaz. İnsanları nasıl gençleştirdiklerini öğrenmek istiyorsanız ona katılmanız gerekir.
İmzaladım.
“Beşinci paragraf: Koloni Savunma Güçlerine gönüllü katılarak ulusal siyasi kuruluş, yani bu durumda Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlığıma ve ayrıca Dünya gezegeninde yaşamama izin veren Meskun İmtiyaz’a son verdiğimi anlıyorum. Vatandaşlığımın bundan böyle Koloni Birliği’ne ve özel olarak Koloni Savunma Güçlerine aktarıldığını anlıyorum. Dahası yerel vatandaşlığımın ve gezegensel Meskun İmtiyazımın sona ermesiyle sonraki bir zamanda Dünya’ya dönmemin yasak olacağını ve Koloni Savunma Güçleri nezrindeki hizmetim tamamlandığında Koloni Birliği ve/veya Koloni Savunma Güçleri tarafından belirlenecek herhangi bir koloniye yerleştirileceğimi kabul ediyor ve anlıyorum.”
Daha basiti: eve geri dönemezsiniz. Koloni Birliği ve KSG tarafından, en azından resmi olarak Dünya’yı Kıvırcık gibi yabancı biyolojik felaketlerden korumak için konulan Karantina Yasaları bunu gerektirir. Dünya’dakiler o günlerde Karantina Yasaları’nı seve seve kabul etmişlerdi. Erkek nüfusunun üçte biri bir senelik zaman diliminde üreme yetisini kaybettiği zaman bir gezegenin böylesine tecrit meraklısı olabilmesi çok tuhaf. Buradaki insanlar bu yasalar konusunda artık eskisi kadar şevkli değiller—Dünya’dan sıkıldıkları için evrenin geri kalanını görmek istiyorlar ve çocuksuz Büyük Amca Walt’u tamamen unuttular. Ama yıldızlararası yolculuğu mümkün kılan sıçrama iticilerine sahip uzay gemileri sadece KB ve KSG’de var. İşte bu kadar.
(Tabii bu da KB’nin size söylediği mekâna yerleşmeyi kabul etmenizi anlamsız kılıyor—gemiler sadece onlarda olduğu için, sizi nereye götürürlerse oraya gidiyorsunuz zaten. Uzay gemisini dilediğinizce kullanmanıza izin verecek değiller ya.)
Karantina Yasaları’nın ve sıçrama iticisi tekelinin bir yan etkisi, Dünya ile koloniler arasındaki (ve tabii kolonilerin kendi arasındaki) iletişimi neredeyse imkânsız kılıyor olmasıdır. Bir koloniden vakitli bir karşılık almanın tek yolu, sıçrama iticisi olan bir gemiyle mesaj iletmektir: KSG gönülsüzce de olsa bu yöntemle gezegensel hükümetler arasında mesajlar ve veriler taşır. Fakat başkaları avuçlarını yalar. İsterseniz bir çanak anten kurup kolonilerden gelecek iletişim sinyallerinin size ulaşmasını bekleyebilirsiniz, fakat Dünya’ya en yakın koloni olan Alfa seksen üç ışık yılı uzaklıktadır. Bu da gezegenler arası dedikodu yapmayı zorlaştırır.
Hiç sormadım, ama çoğu insanın vazgeçmesi muhtemelen bu paragraf yüzündendir. Tekrar genç olmayı istemek başka şeydir; bildiğiniz her şeye, tanıdığınız ya da sevdiğiniz herkese, yetmiş beş yıl boyunca başınızdan geçen her tecrübeye sırtınızı dönmeniz bambaşka bir şey. Bütün yaşamınıza veda etmeniz hiç de kolay değildir.
İmzaladım.
“Altıncı ve son paragraf,” dedi memur. “Hangisinin daha önce gerçekleşeceğine bağlı olarak, bu belgeyi imzalamamın veya Koloni Savunma Güçlerince Dünya dışına nakledilmemin yetmiş iki saat sonrasından itibaren, bu durumda Ohio Eyaleti ve Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere ilgili bütün siyasi kuruluşların yasalarınca ölmüş sayılacağımı kabul ediyor ve anlıyorum. Bana kalan tüm mal varlıkları kanuna göre dağıtılacaktır. Kanunun gerektirdiği yükümlülükler ve sorumluluklardan ölümle beraber sona erenler böylece sona erecektir. Olumlu veya olumsuz tüm yasal kayıtlar bu vesileyle silinecek ve tüm borçlar kanuna göre geçersiz hale gelecektir. Mal varlıklarımın dağılımını henüz düzenlemediysem, talebim üzerine Koloni Savunma Güçlerinin bunu yetmiş iki saat dâhilinde gerçekleştirmem için bana yasal ve mali danışmanlık temin edeceğini kabul ediyor ve anlıyorum.”
İmzaladım. Artık yetmiş iki saatlik ömrüm kalmıştı. Lafın gelişi.
“Yetmiş iki saat içerisinde gezegeni terk etmezsem ne olur?” diye sordum, kâğıdı memura verirken.
“Hiçbir şey,” dedi kadın, formu geri alırken. “Tabii yasal anlamda ölü olduğunuz için tüm kişisel eşyalarınızın vasiyetinize göre dağıtılması, sağlık ve hayat sigortalarınızın iptal edilmesi yahut mirasçılarınıza ödenmesi ve cinayet dâhil hiçbir suça karşı yasal korunmanızın kalmaması hariç.”
“Yani biri gelip beni öldürse bunun hiçbir yasal etkisi olmayacak mı?”
“Şey, hayır,” dedi kadın. “Yasal anlamda ölü olduğunuz sırada biri sizi öldürürse Ohio’da ‘bir cesede zarar vermek’le yargılanabilir sanırım.”
“Harika,” dedim.
“Ancak,” diye sözlerini sürdürdü kadın, giderek daha iç sıkıcı bir hal alan o tekdüze ses tonuyla, “genellikle iş oraya varmaz. Şimdiyle bu yetmiş iki saatin sonu arasındaki herhangi bir zamanda, orduya katılma konusunda fikrinizi değiştirebilirsiniz. Beni buradan arayın yeter. Ben burada değilsem bile otomatik bir arama cevaplayıcısı isminizi alır. Celp iptali talebinde bizzat sizin bulunduğunuzu doğrularsak ileriki yükümlülükleriniz kalkar. Tabii böyle bir iptalin sizi gelecekteki celplerden de men edeceğini unutmayın. Bir defaya mahsus bir karar bu.”
“Anlaşıldı,” dedim. “Ant içmem gerekiyor mu?”
“Hayır,” dedi kadın. “Yalnızca bu formu işleme sokmam ve size biletinizi vermem lazım.” Bilgisayarına geri dönerek birkaç dakika bir şeyler yazdı, ardından ENTER tuşuna bastı. “Bilgisayar şu anda biletinizi oluşturuyor,” dedi. “Bu işlem bir dakika sürer.”
“Tamam,” dedim. “Size bir soru sorabilir miyim?”
“Ben zaten evliyim,” dedi kadın.
“Onu sormayacaktım,” dedim. “İnsanlar size sahiden de evlenme teklif ediyor mu?”
“Her zaman,” dedi kadın. “Çok sinir bozucu.”
“Sizin için üzüldüm,” dedim. Kadın başını salladı. “Ben hiç KSG’den biriyle tanışıp tanışmadığınızı soracaktım.”
“Yeni kaydolanlar dışında mı?” Başımı salladım. “Hayır. KSG’nin gezegende celp işlemlerini idare eden bir şirketi var, ama hiçbirimiz KSG mensubu değiliz. Şirket yöneticisinin bile öyle olduğunu sanmıyorum. Tüm bilgilerimizi ve materyallerimizi doğrudan KSG’den değil, Koloni Birliği elçiliği çalışanlarından alırız. KSG’nin Dünya’ya indiğinden bile emin değilim.”
“Hiçbir üyesiyle tanışmadığınız bir organizasyon için çalışmak sizi rahatsız etmiyor mu?”
“Hayır,” dedi kadın. “İş fena değil ve burayı dekore etmek için ne kadar az para harcadıkları düşünülürse ücret şaşırtıcı ölçüde yüksek. Hem siz de hiçbir üyesiyle tanışmadığınız bir organizasyona katılıyorsunuz. Siz bundan rahatsız olmuyor musunuz?”
“Hayır,” diye itiraf ettim. “Yaşlıyım, eşim öldü ve artık burada kalmam için pek bir sebebim yok. Vakit gelince siz de katılacak mısınız?”
Kadın omuz silkti. “Yaşlanmayı dert etmiyorum.”
“Gençken ben de yaşlanmayı dert etmiyordum,” dedim. “Ama yaşlandıktan sonra işler değişiyor.”
Bilgisayar yazıcısından hafif bir uğultu yükseldi ve dışarı kartvizit benzeri bir şey çıktı. Kadın onu alıp bana verdi. “Bu biletiniz,” dedi. “Sizi John Perry ve bir KSG acemisi olarak tanımlıyor. Biletinizi kaybetmeyin. Mekiğiniz Dayton Havaalanı’na gitmek üzere üç gün sonra bu büronun önünden kalkacak. Kalkış saati sabah 8.30, ama buraya erkenden gelmenizi tavsiye ederiz. Sadece bir el bagajına izin var, o nedenle lütfen yanınıza almak istediğiniz şeyleri iyi seçin.
“Dayton’dan sabah on bir uçağıyla Chicago’ya, oradan da on dört uçağıyla Nairobi’ye gideceksiniz. Nairobi dokuz saat ileride olduğu için oraya yerel saatle gece yarısı varacaksınız. Sizi bir KSG temsilcisi karşılayacak ve ya sabah iki, ya da biraz dinlenip sabah dokuz fasulye sırığıyla Koloni İstasyonu’na gitme seçeneğiniz olacak. Oradan da KSG’ye teslim edileceksiniz.”
Bileti aldım. “Bu uçuşlardan biri gecikir veya ertelenirse ne yapacağım?”
“Burada çalıştığım beş sene boyunca uçuşlardan hiçbirinde tek bir gecikme bile yaşanmadı,” dedi kadın.
“Vay be,” dedim. “Bahse girerim KSG’nin trenleri de hep vaktinde kalkıyordur.”
Kadın bana boş gözlerle baktı.
“Buraya geldiğimden beri,” dedim, “size espriler yapmaya çalışıyorum.”
“Biliyorum,” dedi kadın. “Üzgünüm. Çocukluğumda espri anlayışım ameliyatla alınmış.”
“Ah,” dedim.
“Bu da bir espriydi,” dedi kadın ve ayağa kalkıp elini uzattı.
“Ah.” Ben de ayağa kalkıp elini sıktım.
“Tebrikler acemi,” dedi kadın. “Sana yıldızlar arasında iyi şanslar. Bunu ciddi söylüyorum,” diye ekledi.
“Teşekkürler,” dedim. “Minnettarım.” Kadın başını salladı, yine yerine oturdu ve gözlerini bilgisayara çevirdi. Gönderiliyordum.
Oradan ayrılırken otoparkta askerlik bürosuna doğru yürüyen yaşlıca bir kadın gördüm. Yanına gittim. “Cynthia Smith?” diye sordum.
“Evet,” dedi kadın. “Nereden bildiniz?”
“Sadece mutlu yıllar dilemek istedim,” dedim, sonra da yukarıyı işaret ettim. “Belki sizinle oralarda tekrar görüşürüz.”
Kadın neyi kastettiğimi anlayınca gülümsedi. O gün nihayet birini gülümsetebilmiştim. İşler yoluna giriyordu.

Not: Yukarıda okuduğunuz giriş bölümü son okumadan geçmemiştir.
Çeviri: Cihan Karamancı
Editör: Ozancan Demirışık

13.5.12

Yazar:Ayfer Kafkas

Sayfa Sayısı: 302
Dili: Türkçe
Yayınevi: Timaş Basım

Kitaplaşalım etkinliğinden gelen bir kitaptı. Seçeneklerim arasındaydı ve sağolsun Greta'da alıp, göndermişti. İsmi ve arka kapak yazısı ilginç. Yazarın ilk kitabını okuyorum. Anlatım dili, kurgusu iyiydi. Yalnız okurken bazı yerlerde sanki bölümler geçiştirilmek için yazılmıştı. Kitabı genel olarak beğendim, okunabilir bir kitap ama çok da kült bir kitap değil ve konusu arka kapakta yazıldığı gibi işlemiyor. Sanki bir şeyler eksik. Oysaki böyle bir konudan daha güzel bir kurgu çıkabilirdi. 


Arka Kapak

YASAK İLMİN KİTABI: ESRARNAME

Bildiklerin, gördüklerinden ibaret ama her şeyi görüyor musun? İşte sana görmediklerini vaat ediyorum, iyice düşün, istiyor musun…

İranlı büyücü Tir-i Danende tarafından, yüzyıllar önce kaleme alınmış bir kitaptır Esrarname. İçindeki çeşitli büyü ve tılsımlarla sahibine sonsuz imkânlar sunan, ölümsüzlüğün kapısını aralayan, alabildiğine gizemli ve bir o kadar da tehlikeli bir kitap…

Esrarname’nin beraberinde getireceği karanlığın farkına varan âlimler, eseri ortadan kaldırmak için ne kadar emek sarf etseler de başaramaz, sadece ikiye bölebilirler.

18. yüzyıl Osmanlısına, Germiyan topraklarına kadar ulaşır Esrarname’nin parçaları. Kitabın bir yarısı Nagehan’dadır. Nagehan, Esrarname vasıtasıyla edindiği insanüstü güçleri iyilik adına kullanır, geceleri Esved ismiyle, kara kıyafetleriyle sokaklarda, halkın güvenliği için hırsızın haydudun peşine düşer. Esrarname’nin diğer yarısı ise Muntazar adlı bir büyücüdedir. Nagehan elindekini ne kadar insanlığın iyiliği için kullanmak istiyorsa; Muntazar da tam aksi yönde kara büyülerle uğraşmakta, ölümsüzlüğe ve sonsuz zenginliğe ulaşabilmek amacıyla kötü emellerine alet etmektedir kitabı.

Esved ve Muntazar arasındaki çarpışma günbegün yaklaştıkça, Tir-i Danende zamanından bu yana kitabın peşinde olan kötücül cin Asfar, Esrarname’nin iki yarısını da ele geçirebilmek için hem Nagehan’a hem Muntazar’a türlü oyunlar oynamaktan geri durmayacaktır.

İnce detaylarla bezeli tarihî dokusu, türlü gizem ve aksiyonla dolu kurgusuyla Esrarname, fantastik tarihî kurgu türünün hakkını başarıyla veriyor.



Yazar:Ayfer Kafkas

Sayfa Sayısı: 302
Dili: Türkçe
Yayınevi: Timaş Basım

Pazar Keyfi....

 Dün misafirlerim vardı; arkadaşım, ablaları, yeğeni ve mevlütte tanıştığım arkadaşları 2 bayan. Kalabalıktık açtık sofrayı masa başı muhabbetimizi ettik, yedik içtik, güldük derken bir baktık ki derbi maçı başlamış. Çoğunluk Fenerbahçeliydi ama biz kazandık. Galatasaray'ım tebrikler. :))
Semra'ın yeğeni Emirhan beni ve eşimi çok seviyor, gelirken bana tek kırmızı gül getirmiş. Kapıdan verirkende " Gülşah Abla Merter Abiyi kıskandırıcam bununla " dedi, gülüştük. Bilseki eşim hiç kıskanç değildir, hatta ikimizde kıskanç değiliz... :) ... güzel, keyifli bir gündü. Akşamına da eşimle film izledik.
Bugünde akşam üzeri bir Kadıköy yapalım dedik. Alacaklarımız vardı, ayrıca kitap etkinliğinden bana çıkan Hayat İzlerim blog sahibine kitap da almam gerekiyordu, serin hava da çıktık... Terlemeden gezmenin tadı bir başka valla.
Soluklanalım dedik, birer kahve içtik, fotoğraf çekmeden olmaz tabiiii :)
Sonra eşimle ayrıldık, sahilde oturdum biraz, mis gibi deniz havası, vapurun siren sesi eşliğinde kitabımı okudum.... 

Oturduğum yerden bir kaç Kadıköy fotoğrafı çekmeden olmaz












 Buda benim miniğim, aşkım, canımın canı, yeğenim Toprak Cem'im. :)) Ailden, doğuştan fanatik Cimbomlu. Annesi Sevdam maça hazırlamış miniğimizi. Öyle tatlıki doyamıyorum. Allah her isteyene tattırsın evlat sevgisini, yeğenim ama herşeyim o benim.... Seni çook seviyorum halacım hemde çok....
Üstekki de kitap hediyem, notunu yazıp, kaplayıp, yarın göndereceğim inşallah beğenir ve keyif alır okurken.

The Warrior's Way The Laundry Warrior / Savaşçının Yolu


Uzakdoğu, Güney Kore filmlerini seviyorum konularından dolayı. İzlerken ruhuma o kadar iyi geliyor ki. Birde mistik olayları da işlemeleri beni etkiliyor. Bu filmde öyleydi. Bir çok sahnede bilgisayarla işlendiğini anlasanızda renklerin uyumu, sahne geçişleri ve bazı cümleler çook iyiydi.  Gündüz misafirlerim vardı ve akşamında da eşimle bu filmi izlemek çok iyi geldi. Seviyorsanız bu tarz filmleri muhakkak izleyin derim.



 19. yüzyılda, hayatı boyunca dünyanın en iyi kılıç ustası ve en korkunç savaşçısı olması için eğitilen Yang adında bir savaşçıya, bir düşman klanında hayatta kalan son kişi olan bir bebeği öldürmesi emri verilir. Yang, aldığı bu görevi yerine getiremez. Bebeği de alıp Amerika'nın batısında bir kasabaya yerleşir. Fakat tüm çabasına rağmen düşman Yang'ın izini bulur. Bebeği koruması için tek çaresi savaşmaktır... Bu savaşta ona kasabada tanıştığı Ron ve Lynee de yardım edecektir.


The Warrior's Way Film Ekibi
Yönetmen
Sngmoo Lee
Senaryo
Sngmoo Lee

Görüntü Yönetmeni
Woo-hyung Kim

Müzik
Javier Navarrete
OyuncuRol
Dong-Kun JangYang
Kate BosworthLynne
Geoffrey RushRon
Danny HustonColonel
Tony CoxEight-Ball
Lung TiSaddest Flute
Analin RuddBaby April
Markus HamiltonBaptiste
Rod LousichCraig
Matt GillandersGeyser
Christina AsherEsmerelda
Jed BrophyJacques
Carl BlandBilly
Ian HarcourtLofty
Tony WyethSmithy




10.5.12

Bir Kap su bir kap yemek...LÜTFEN!

LÜTFEN, LÜTFEN, LÜTFEN.....

ÇEVREMİZDEKİ CANLILARA, HELE DE BİZİM DIŞIMIZDA Kİ CANLILARA DA DUYARLI OLALIM. KAPIMIZIN ÖNÜNE BİR YOĞURT KABINDA YADA PLASTİK BİR KAPTA SU, KALAN YEMEKLERİMİZİ BIRAKMAKLA BATMAYIZ.... BU DOĞA SADECE BİZE AİT DEĞİL, ONLARIN DA HAKKI. HERŞEYİ BU KADAR SAHİPLENMEYELİM, HER ŞEYİ BİR YARATAN VAR VE BU CANLILARI DA ALLAH YARATTI...
LÜTFEN BİR KAP SU KOYALIM KAPIMIZIN ÖNÜNE.....

Güne erken başlamak.... akşaı da keyifle bitirmek...

Bugün annemin hastane randevusu vardı, tomografi çekilmek için. Ama doktorumuz " ben 5 kür kemoterapiden sonra değil, 6 kürden sonra tomografi istiyorum, sonuncuyu da al öyle çektirelim" deyince annem üzüldü tabi, hayaller kuruyordu eve gitmek için. Bende hep annem adına üzldüm hemde doktor böyle uygun görüyorsa böyledir diye... 30. Mayıs'a kaldı çekim ve sonuç gösterme işlemimiz ve annem haftaya kemoterapi alacak, biraz bundan da yoruldu. Belli etmiyor ama biraz yorgun, bunda evinde olmamanın verdiği pay büyük. İnşallah atlatacağız ama...
Babamla da konuştuk, Antalya ve Aydın'daki Onkoloji bölümüne dosyasını aldırmayı düşünüyoruz. Böylece aralarda beklerken evinde olur ve içi rahat eder. Hem babam Fethiye'de annem burda ikisi içinde zor oluyor. Allah hakkımızda ne verirse hayırlısını versin. Hayat öğretti ki bazı şeyleri zorlamamak gerek.
Bu arada dönüşte teyzemlere geçtik. Teyze kızım lise 3 de okuyor ve tam bir kitap tutkunu, tıpkısı ben. :))))

Sıkı bir ders çalışıyor ama aralarda da kitap okuyor, yaşına göre epey bir kitap okumuşluğu var. Ondan 4 adet kitap aldım, okumak istdiklerimi. Okulda kitap ayracı yapmışlar, bir tanede bana yapmış sağolsun. Çook mutlu oldum.

Eve döndüm akşam üzeri, ütümü yaptım, mahalleden komşumu çaya çağırdım. Hoş sohbetli bir akşam geçirdik, kitaplığımdan bir kaç kitap seçti. Kendisi de kitap okumayı çok seviyormuş. Birbirimizi yeni tanıdığımızdan, biraz kendimizi anlatmakla geçti günümüz. Kızı çook şekerdi, oğlu biraz afacan ama olacak o kadar. Sonuçta bizde arkadaşı yok, doğal olarak enerjisini afacanlıkla atıyor, sokakta oynayacak alanları olmayınca....

Cumartesi de arkadaşımla ablaları gelecek oturmaya, yoğunum bu hafta. Seviyorum ev oturmalarını hele sevdiklerim, keyif aldıklarım gelince daha bir başka oluyor.
Benden böyle, sizler nasılsınız?
İyi akşamlar, şimdiden hayırlı, bereketli Cuma'lar...

BEN CUMHURİYET KADINIYIM...



BEN CUMHURİYET KADINIYIM...
Takamam yüzüme peçeyi
Saramam bedenimi kara çarşafa
Ve ihanet edemem yüce Ata'ya !!!

BEN CUMHURİYET KADINIYIM.
Laik yaşamak varken,
Şeriat diye bağıramam.
Ekmek özgürlük eşitlik savaşında,
Erkeğimle omuz omuza vuruşmak varken,
Boynuma zincir, ayağıma pranga vurdurup,
Sinemem bir köşeye.

BEN CUMHURİYET KADINIYIM,
İnkar edemem nene hatunu, kara fatmayı,
Bebeği yerine mermiyi saran o yüce anayı.
Unutamam Çanakkaleyi, Dumlupınarı kurtuluşu,
Her karışı şehit kanlarıyla sulanan vatanı,
Satamam ne pahasına olursa olsun.

BEN CUMHURİYET KADINIYIM,
Değer görürken öpülürken elim,
Satılamam pazarlarda köle misali.
Dünya kadınlarıyla aynı safta olmak varken,
İkinci sınıf sıfatını yakıştırmam kendime.
Kadın erkek eşitliğini vermişken elime Ata'm,
Yine on adım geriden yürüyemem,

BEN CUMHURİYET KADINIYIM,
Yürümek varken ilkeler elimde,
Uğraşamam sultanla sarayla hanla.
Değişemem özgürlüğümü parayla malla.
Ak güvercinleri uçurmak varken göklerde,
Dalgalandırmak varken o ayyıldızı gönderde,
Bakamam kapkaranlık semaya.

BEN CUMHURİYET KADINIYIM,
Seçme seçilme hakkım varken elimde,
Razı gelemem haksızlıklara.
Savunmadan suçsuzluğumu,
Boynumu vurduramam canice.
Ben anayım ben kadınım.
Hayat savaşında varım yiğitçe mertçe,
Susamam son sözümü söylemedikçe.

BEN CUMHURİYET KADINIYIM,
Atamın verdiği bunca nimeti,
Tepemem elimin tersiyle.
Göğsümü açsalar bağrımı dağlasalar,
Sürükleseler taşlasalar Halide Edip gibi,
Ölüm bile hoş gelir binlerce şehit gibi.
BEN CUMHURİYET KADINIYIM...

8.5.12

Bir Devrimin Ruhu Begüm / Kenize Mourad


Kenize Mourad



Begüm: Güney Asya'da (özellikle Hindistan'da) yerel yöneticilerin ailelerindeki kadınlara verilen unvan. 





Harika bir tarihi roman kitabıdır diyebilirim. Bir solukta okudum. Tek sıkıntım Hindistan tarihini bilmemem ki kendi tarihimiz ile ilgili de eksiklerim var... :((
Kenize Hanım 5.Murad'ın torunu. Onların hayatı da sürgünde geçtiğinden sanırım bu kitapta ki duyguları daha iyi anlatmış.
Aslında Hindistan'da yaşananlar ile şuan ki bizim ülkemizde kadına bakış arasında çok az fark var. Birde kitabı okurken "Çayhane" oyunu geldi gözümün önüne... 
İngiltere Hindistan'a özgürlük, adalet getireceğini öne sürerek savaş başlatır. Dönemin Kralı kaçmaya kalkışır çünkü savaşmak istemez, biraz keyfine düşkün. Kaçarkende yakalanır ve tutsak edilir. Yanında götürmedi karısı Begüm Hanım mecburiyetten başa geçer. Çünkü oğlu temsili kral olur yaşı gereği, geriden annesi yönetir ve başlar savaş mücadelesi vermeye. Çünkü ülkesini İngiltere sömürgesine bırakmak istemez. Gururludurda aynı zamanda... Sonuna kadar halkı ile savaşır, onları yüreklendirir. Ama bu hiç kolay olmaz kendisi için. Çünkü tarihde görülmemiş bir şeydir; bir kadının başa geçmesi, onlara emirler vermesi, yüzünü açması, burkasınıda giymez, saçını ince bir tül ile örter ve bu davranışı dedikodulara yol açar. Yaşadıkları çok güzel anlatılmış. Roman gerçek tarihi romandır. Hindistan 1947 yılında bağımsızlığına kavuşmuştur, tam 90 yıl sonra...
Kitapta çok ilginç bir kaç cümle vardı, özellikle kapanmayla ilgili," sizinle de paylaşmak istedim....  Uzun bir alıntı ama muhakkak okuyun...

Kitaptan alıntı: 

Rajmata toplantı salonuna giriyor. Sırmalı kumaştan dokunmuş ve incilerle süslü muhteşem bir garara içinde, ağır adımlarla ilerliyor. Bu kez yüzünde, halka göründüğü taç giyem günündeki gibi peçe yok; sadece ince bir tül, örülmüş saçlarını gizliyor. Bu görünüşüyle çalışma toplantılarını bir kadının değil naibin, yönetimin başını idare edeceği ve perde kurallarının gerekli olmadığını anlatıyor.
....................
..........................................
Hazret Mahal içinden memnunlukla gülümsüyor. Peygamber'in çarşaflanmaya direnen küçük kızı Zeynep'i tekrarlamak hoşuna gitti: "Allah bana güzelliğimi gizlemem için bahşetmedi." Buna bir muzip cümlede kendisi ekliyor. Kadınların güzelliği erkeklerin kafasını karıştırıyorsa, o zaman bakmasınlar!......

&   İslam'ın savaşçı olmayanlara dokunmayı yasakladığından da mı haberi yok? Kutsal Kuran'ı işlerine geldiği gibi yorumlayan tüm bu din adamları var ya, işte en büyük dümanımız bunlar. Dinimizi öyle gösteriyorlar ki, birgün bütün herkes Müslümanların ezilmesi gereken bir köktenci güruhu olarak görecek; bu yüzden de savaştığımız yabancılardan çok daha tehlikeli oluyorlar!"
Öfkesini dizginleyemiyor:
"Mollalar, mevlanalar (arapça efendi demek), imamlar; bu insanların ötekilerine nasıl davranacaklarını söylemeye hakları yok! Hazreti Muhammed, papazların verdiği zararın karşısında, ruban sınıfına gerek görmedi. Müminin Kutsal Kitap'la, yani Allah'ın Kelamı'yla baş başa kalmasını, kendi vicdanına göre yorumlamasını istedi. Eğer kadın erkek, bütün Müslümanların bir şeyler öğrenmelerinde bu kadar ısrar ettiyse ve hatta "İlim Çin'deyse gidip bulun", dediyse, sebebi müminlerin Kuran'ın rehberliğinde hayatlarının yönünü çizmelerini istediği içindi."
............................
...................
& Erkekler yüzyıllar boyunca Peygamber öğretisinin anlamını saptırdı. Yoksa ilk karısı, Hz.Hatice varlıklı bit tüccarken ve en geç eşi Hz.Ayşe, Peygamber ve arkadaşlarıyla birlikte sofraya oturup başta siyaset olmak üzere her konuda konuşurken, nasıl olur da kadınların kapanmalarını ister?.....
"Aslında her şey apaçık", diye onaylıyor Mahmutabat Racası, "ama halk Arapça okuyamadığı ve Araplar arasında bile Kuran'ın edebi dilini anlayanlar parmakla sayıldığı için, ulema istediği gibi yorum yapıyor!" 

Arka Kapak

Kenize Mourad, Kuzey Hindistandaki Awadh Krallığının Begüm Hazret Mahalin çok az bilinen hikâyesini konu ettiği romanında, İngiliz işgaline karşı 1857 yılında gerçekleşen ve Begümün bizzat başını çektiği Sipahi Ayaklanmasını anlatırken bugünün dünyasına da göz ardı edilemeyecek göndermelerde bulunuyor.

Begüm, fazla tanınmayan ama cesareti ve kahramanlığıyla Hindistanın bağımsızlık savaşında ilk adımı atan benzersiz bir genç kadının romanıdır. Saraydan Sürgüne, Toprağımızın Kokusu adlı kitaplarıyla tanıdığımız Kenizé Mourad, bu kez 1856 yılında ülkenin büyük bölümünün mutlak hâkimi olan İngiliz Batı Hint Kumpanyasının, Kuzey Hindistanın en zengin devleti bağımsız Awadhı ilhak etmeye, bu devletin kralını sürgüne göndermeye kalkmasıyla yol açtığı büyük bir ayaklanmayı anlatıyor. Bu ayaklanmanın lideri ise kralın dördüncü karısıdır.

Awadh Krallığının başkenti olan, ihtişamı ve farklı toplumların uyumlu yaşamları nedeniyle Altın ve Gümüş Şehir olarak tanınan Lucknow bu ilk bağımsızlığın merkezi olacak; en acımasız katliamlar, en inanılmaz yiğitlikler, en iğrenç ihanetler, aşkların en umutsuzu, en yasağı burada yaşanacaktır.Begüm, bir devrimin ruhunun ve unutulmaz bir kadının öyküsü.

Bu öyküdeki tarihi olaylar ve kahramanlar gerçektir.
Bu destan Kuzey Hindistanda, gücünün doruğundayken günümüz Uttar Pradesh eyaletine denk olan, Fransanın yarı büyüklüğündeki Awadh Krallığında gelişmiştir.

(Yazar:Kenize Mourad
Çevirmen:Ali Cevat Akkoyunlu

Sayfa Sayısı: 370
Dili: Türkçe
Yayınevi: Everest Yayınları