27.12.16

İnci Aral Kan Günleri Ve Nar Ağrısı, Biraz Tarihi Yarım Ada...




 Yaklaşık 2 senedir karşıya geçmemiştim. Eşime geçen haftadan dedim ki " hadi gel pazartesi günü bi vapur keyfi yapalım. Ordan da ŞarkHan'a geçelim" dolaşalım dedim...
 Tarihi Yarım Ada'nın hissettirdiği ruhaniyet o kadar farklı ki..
Yine kalabalıktı... Hiçbir şey almasanız bile, o Mısır Çarşısından geçmek, o havayı solumak, Pasajlara bakmak..o kadar keyifli ki...
İstanbul boşuna İstanbul değilmiş, boşuna üzerine bir sürü filmler yazılmıyor....


Sanıyorum bu aralar fırtına öncesi sessizliği yaşıyorum....
O kadar garip ki; bir yanım hiç yataktan çıkmak istemiyor ve hep annem parçasını dinlemek istiyor... bir yanımda kendimi sokağa atıp yaşama karışmak istiyor....
Sanırım fırtına öncesi sessizlik derken bunu kastediyorum...
Çünkü bu aralar hiç de yataktan çıkmamak, hıçkıra hıçkıra ağlamak gibi bir lüksüm yok....
Hala inanamayan bir tarafım var annemin yokluğuna... bazı anlar sanki yaşıyormuş gibi hissediyor ve davranıyorum...
Mesela bugün birşeyler alırken "anneme de alayım oda ister kesin" derken buldum kendimi... yada bir an gözlerim dolup ağlarken....
Canım annem, nurlar içinde uyu...

Sonrasında dönüş yoluna geçerken tabi hem üşüdük hem açıktık... Hava kapalı, yağmurlu ve soğuktu...brrrr...

Hadi dedik Konyalı Lokantısına gidelim...
Eğer yolunuz Eminönü-Sirkeci tarafına düşerse muhakkak uğrayın ve pizzasından yiyin... Lezzet tek kelime ile enfes... Tabi yemek ve pastane kısmı da var ama bizim ilk tercihimiz pizzası oluyor....site adresinden bir göz atın isterseniz...tıktık buraya :) 





                                                               &&&&&&&&&&&&&


 Her Avm'ye gittiğimde yada dışarı çıktığımda muhakkak bir kitapçıya uğrar bir tane de olsa kendime kitap hediye ederim.
Yine öyle bir zaman da İnci Aral'ın"  Kan Günleri Ve Nar Ağrısı" kitabını aldım ve bekleyen onca kitabıma rağmen hemen bu kitaba başladım.
Roman değil kitap. Metinlerden oluşan, hayata dair, Ülkemize dair, siyasete, okuduğu eve etkilendiği kitaba veya müziğe dair..sosyal olaylara dair, bir çok yazıyı bulabilirsiniz içinde.
Severim böyle kitapları. Okudğum ve sevdiğim bir yazarın düşünceleri meraklandırır ve okurken romanları gelir aklıma...
Okurken de sıarayla değil de isterseniz rastgele bir sayfa açıp da okuyabilirsiniz..Ve anlatım dili olarak da çok akıcı bir üslubu var yazarın.
inci aral kan günleri ve nar ağrısı
Kitabı kapattığım da not aldığım kitap isimleri kadar yazarın hayata duruşunu, bakışını bir kez daha takdir ettim... hayatı farkında yaşayan, ülkesinin gelişmesini, okumasını isteyen yazarlarımızdan biri dedim kendi kendime....
Sen hep yaz yaşadığın sürece İnci Aral....

Yeni yıla az kala...

Yılın bu son zamanların da genellikle, bende kayıtlı olan adreslere yılbaşı kartı yollar; yeni yıl yazıları yazardım.
Bu ay böyle bir kart hazırlama telaşım yok... Ama güzel olan posta kutusuna baktığımda bana gelen bir kartın olması...
Bazen illa ki karşılıklı olmamalı bazı şeyler... Ama o kadar garip bir hale geldik; takip edeni takip ediyoruz, eğer o bizi etmezse bizde hemen listeden çıkartıyoruz; bize kart veya hediye alana bizde alıyoruz; yok bu sene o bişey yapmadıysa bizde yapmıyoruz...
Böyle haller garibime gidiyor... Sanıyorum ki kendimin birçok şeyi yaparken karşılık beklemediğimden ve eğer seviyorsam, yapmak istiyorsam yaptığımdan kaynaklanıyor...
Bu sene ilk kart canım kardeşim Sevdoş'dan geldi, birde öyle güzel bir not yazmış ki...

Tabi kendimde güç bulsaydım bu sene çok güzel fikirlerim vardı... olmadı... sağık olsun diyorum...

Günlüğüme bile yazılarım azaldı... sanki ne yazsam az, eksik kalacak gibi hissediyorum... Oysa ki yeni bir yılla alınan yeni kararlar o kadar heyecanlandırıyor ki beni... belki hepsini uygulayamıyordum ama o listeyi hazırlamak, yazmak, ilk bir kaç hafta sadık kalmak listeye, sonra da ertelemek... bunlar bile keyif sebebi kendim için...
Bu sene aldığım en büyük karar; çook uzun soluklu planlar yapmamak...aldığım herşeyi kullanmak, asla bir gün kullanırım deyip kaldırmamak... ki bunu çok az yaparım...aldığım her yeni şeyi hemen kullanmak gibi bir huyum vardır...saklamayı misafire çıkartırım mantığını sevmiyorum.
Bu da sanırım eskiden herkes de olduğu gibi bizim evde de olan " misafir takımı, misafir odası" mantığından...

Hep derdim sevgili canım aneme; evleneyim ben öyle yapmıyacağım.. sonuçta bende özelim, bende önemliyim neden misafiri bekleyeyim ki...
Annem de ( nurlar içinde uyu annem); sen evlende öyle yap.... 
                     derdi....her anne gibi...
Bu pazar 40.gün Mevlid'ini kardeşimin evinde okuttuk. Dualar okunurken nasıl içim yandı anlatamam. Ahh annem dedim senin içinde bu kadar yakın zamanda mevlid okutacağımız hiç aklımıza gelmezdi.. dedim.

Hani diyorlar ya; zaman... zaman geçtikçe daha zormuş aslında..
Başlarda annem öldüğü için içim/iz yanıyordu.
Şimdi ise zaman geçtikçe; ah o özlem var ya işte! o insanı acıtıyor, artık sesini duyamamak, konuşamamak, koklayamamak, ana kız kavgası yapamamak....
İşte bunlar insana koyan, can acıtan....

İşte hayat devam ediyor bizler için, etmeli de zaten yoksa yaşamın bir anlamı kalmaz diye düşünüyorum...
başka türlü ne zaman akar nede kendimize olan sorumluluklarımız yerine gelir....



17.12.16

Ruh Halim, Dr.Strange ve biten kitaplar, filmler...

İyi miyim?
Ne evet ne hayır....
Kalabalıklarda bile içimden konuştuğumu fark ediyorum...
Perşembe günü sinema bileti almaya gittim Akasya AVM'ye... kızıda babanesine bıraktım hava çok soğuktu çünkü...
Hadi dedim gitmişken dolaş biraz Gülşah...
Dolaştım mı? Evet!
Ama hep gözlerim dolu dolu gezindim... bir garip oldum, sanki gülmemeliyim, dolaşmamlıyım gibi hissediyorum.. sonra da diyorum ki; hissettiklerin gayet normal Gülşah..acını yaşa.. ama hayatı bırakma, bir evladın var ve sana o kadar ihtiyacı var ki..
Ki benim ihtiyacım şu sıralar daha fazla ona...
Dokunuşları, öpmesi ilaç gibi geliyor resmen... BAzen yüzüme bakıyor ve eğer gözlerim dolmuşsa ve beni o şekilde yakalamışsa; hemen kucağıma çıkıyor sarılıyor ve başlıyor o da ağlamaya, yada soruyor "anne üzüldün mü?" diye....
O zamanlar işte bir güç geliyor içime anlatamam size...
Hayat anlam kazanıyor ...
Ah blog ah.... içimde ki sızı öyle büyük ki... hep birşeylerle doldurmaya çalışıyorum......
........
.................
evde sinema kanallarında ki filmleri hiç izlemediğim kadar izliyorum mesela...
bir nebze kendimden bir parça bulmaya çalışıyorum ve bulursam nasıl iyi hissediyorum anlatamam...

&&&&&&&&&&&&&&&                                     &&&&&&&&&&&&&&&&&

 İzlemek istediğim filmlerden biriydi Dr. Strange... 
Oyuncuyu çok severek takip ediyorum. Özellikle mimiklerini kullanmasını çok iyi biliyor. Bu konuda birde Johnny Depp hayranıyıım.
 O ses tonu, mimikler ve rollerini iyi yapmaları... çok etkileyici.
Film de mistik öğeler ön planda tabi.. Birde benim ruh halimi düşünürseniz çok iyi geldi.
Fakat film gerçketen de iyiydi. izleyin diyeceğim filmlerden oldu.
Mistik Dünya'nın kapılarının nasıl açıldığı, paralel evrenden bahsedişleri ve beynimizin istersek bedenimize neler yapabileceğini anlatan iyi filmlerden....

Özellikle bu kadının filmdeki rolü ve vurguları çok iyiydi...
Bu Da Geçecek/ Milena Busquets
  Bu kitabı da arka kapak yazısını okumuş ve almıştım. O zaman canım annem vardı....
Şimdi dedim ya ruhum hep kendine göre bişeyler arıyor...
Bu kitaba başladım. İyi geldi mi evet. Özellikle anne kız ilişkileri, kızın yaşadıkları ve annesinin ölümünden sonra hayata tutunmaya çalışırken yaşadıkları... yer yer bana uymayan şeyler de olsa genel olarak sevdim kitabı...

 Kanalları gezinirken denk geldiğimiz ve Umay ile de izlediğimiz bir film. Ailece izleyin ve gülün... Bir babanın işsiz kalması sonucu arkadaşları ile evde kreş açmaları ve yaşadıkları olaylar... :)

 Tabi bu film sanıyorum bayağı oldu sinema da oynayalı...
İnferno/ Cehennem...
Dante/İlahi Komedya kitabından yola çıkılarak işlenmiş konu... Bazı sahneler çok hızlı ve karanlık.. böyle olunca sanki birşeyler kaçırmış gibi hissediyorum o yüzden biraz itici geliyor bana film o zamanda..
ama genel konu olarak iyiydi.
Hala Dante okumayan ben, ön sıralara çektim kitabı...

Diğre biten kitabım ise Cebelitarık Aşıkları Dominique Baudis

Konu olarak Tarihi bir roman ve ülkemizde geçiyor. Biraz mitoloji, biraz tarih ve aşk var fakat anlatımı beni sıktı...
Okudum ama çok hızlı oldu......

İŞte böyle blog.....

İyi geceler, iyi haftasonunuz olsun....
İnşallah haberler de daha iyi bir haber olur... Biliyorsunuz Halep'te olanlar içimizi dağlıyor....
Ama o kadar çok şey yazılıp çizildi ki... yazacak birşey kalmadı...
Allah Yar Ve Yardımcıları/mız olsun...




13.12.16

İnstagram Buluşması ve Murat Tavlı'nın Yeni Kitabı Hakkında.



10/12/2016 cumartesi

Bugün İnstagram'dan takip ettiğim ve takip edildiğim kişilerle Kadıköy Leman Cafe'de buluştuk.
Daha doğrusu Kader'in ( kaderinkitapları.com) organize ettiği bir buluşmaydı. Sonra bir baktım ki keyifle paylaşımlarını takip ettiğim kişiler de var orda...

Aslında hafta içinden pek gidesim yoktu.. Biraz da beyimin "bence git iyi gelecek bak görürsün" desteği ile cumartesi sabahı fikir değiştirip gittim buluşmaya...
Sıcak bir ortam vardı. Tabi ben ve birkaç kişi dışında diğerleri daha önce toplanmış, görüşmüş kişiler olduğundan biraz yabancı kaldığım anlar oldu.





Ama çoğunluğunda keyifli, sohbetli geçti ve sanki ben de daha önceki buluşmalarına katılmışım gibiydim, ben onlara onlar bana...
İyi geldi mi? geldi... biraz olsun farklı kişilerle kitaplar hakkında sohbet ruhuma dokundu...
İnstagram ne güzel bir sosyal ağ... evet herşeyin fazla tüketimi zararlı ama onun dışında İnstagram ve Blog sayesinde öyle güzel arkadaşlar tanıdım ki... hatta bazıları ile dost bile olduk...

sohbet ederken grup arkadaşlarından Selçuk'un bize bir süprizi vardı. Benim ilk aklıma gelen "herhalde gruptan birinin doğum günü "oldu...
Meğersem hem oyuncu hemde yazar Murat Tavlı'yı davet etmiş. Ve kendisi de müsait olduğundan aramıza, sohbetimize katıldı.

Şuan 3.kitabı raflarda. Henüz okumadım ama ilk fırsatta alıp okuyacaklarım arasına girdi.
O kadar mütevazi ve samimiydi inanamazsınız...
Konuşması, saygısı ve bizimle paylaşımları...
Yazmak üstüne ve okuyucu üsütne konuştuk. Bazen biz sorduk bazen o sordu...
Yazmaya nasıl başladığını anlatırken öyle yaşayarak anlattı ki.. dinlerken evet yazmalıymış dedim içimden...

Yazarken hep bir amacı olduğunu" ben ne verebilirim bu kitabımda okuyucuya" diye düşünerek yazdığını; ve çoğu zaman geri dönüşler aldığında da; yazdığı cümlenin okuyucuya tamda demek istediğini yansıttığını söyledi..
Bir yazar için ne büyük bir mutluluktur...
Yolun açık, kalemin hep yazsın Murat Tavlı...



1.12.16

Özlem, hayat derken.... Biten kitaplar... Yaşar Kemal Ve Erendiz Atasü'ye dair...

15 gün bugün annem... sesini duymayalı...
biraz daha güçlüyüm artık hemen gözyaşım akmıyor; daha doğrusu dışarı hemen akmıyor da içime akanları söylemiyorum bile...
Her gün bişey yaparken; annem olsa şöyle derdi, şöyle yapardı, şunu severdi...vs... bu söylemlerim uzun süre devam edecek sanıyorum...
Kendimi devamlı; " ölümlü dünya hepimiz ölücz, sabret Gülşah, zamanı gelince kavuşucaz" diye teselli ediyorum... işe yarıyor mu derseniz, çok kısa süreliğine evet... sonrası...
İnancımdan dolayı isyan etmiyorum ölüme... canımı acıtan o kadar ani ve beklemediğimiz zamanda oldu ki... galiba  öyle birşey zaten... biz hayatın akışına kapılmışken "pat" diye yüzümüze "ölüm gerçeği" vuruyor...
daha zamanı vardı diyorum kendime, daha erkendi... daha ... daha ...
sonra hastanedeyken devamlı öper, koklardım.. iyi ki diyoru iyi ki öpmüşüm....şimdi burnumda kokusu....

Artık daha  çok şükrediyorum... annemle büyüdük, evliliğimizi gördü, torunlarını gördü diyorum/z ailecek... 

Yaşam bir şekilde devam ediyor... İyi ki iyi ki Umay varmış diyorum. Elbet eşim, kardeşim ve Sevdoş'um da varlar birde babam... birbirimize her zaman olduğu gibi destek oluyoruz ama evlat başka birşeymiş....
Ailemin yanında içimden geldiği gibi davranabiliyorum.. Ama kızımın yanında ağlayamıyorum; çünkü hemen gelip gözyaşlarımı silip" anne ağlıyor musun? nolur ağlama" deyip kucağımdan inmiyor...
O zaman işte dedim ki kendime; Gülşah sen bir annesin ve evladın için sabredeceksin, dirayetli olacaksın... 
Onunlayken oynuyoruz, gülüyoruz, sokağa çıkmak istiyor çıkıyoruz....
Sonra diyorum ki, ne garip, her iki duyguyu da aynı anda yaşıyorum... hayat bu şekilde devam ediyormuş....

Son zamanlar da yine kitap okumaya başladım. Yavaş ilerliyor sayfalar ama okuyorum....bir nebze iyi geliyor okumak da... Hatta kitap seçerken hüzünlü kitapları seçiyorum, acımı yaşarken yardımcı oluyorlar desem.....yalnız değilim diyorum... hayat böyle birşeymiş işte diyorum....

Zaman benim için çok yavaş işliyor ama işliyor işte..........
Rabbim gerçektende sabrını da veriyormuş....

erendiz atasü
Yaşar Kemal



Hüzünlü bir kitap; bana da iyi geldi desem...
Erendiz Atasü'nun okuduğum 3.kitabı ve sırada diğerleri var...
Dün Ve Ferda  aslında bir dönem kitabı. Yazarın bu kitabında da eczacılıkla ilgili konuları okuyabilirsiniz... Ama en çok bir dönem ülkemizde yaşanan solcu düşünceyi savunan ve yaşayan kişilerin kaçışları, yaşadıkları ve ülkeye döndükten sonra ki tekrardan uyum sürecini; psikolojilerini güzel yazmış yazar..
Kişi analizleri ve yorumlarını biz okuyucuya aktarırken durup düşünüyorsunuz...
Özellikle Ferda'nın hayatını okurken, kızdığımda oldu, helal olsun yürekli dayanıklı kadınmış dediğim de oldu...
Kitap ve ayzar için şunu diyebilir ki; mutlak ama mutlaka bu yazarı okuyun.
Türkçe'yi kullanımı, cümleleri de fena iyi...

bir dğer kitap ise Yaşar Kemal/ Sevmek, Sevilmek, İyi Şeyler Üstüne...
Yazarın köşe yazılarından derlenmiş,daha çok 1960 ve sonrası yazıları...
okurken günümüzde de pek bir şey değişmemiş diyorsunuz.
Birde gerçekten de yazar boşuna Yaşar Kemal olmamış. Bir insan bu kadar mı memleket sevdalısı, bu kadar mı ülkesini ve insanlarını, köylülerinden tutunda yabancısına, şehirlisine kadra sever ve hak hukuk ister.....


23.11.16

Annem , canım annemi........




Aslında nasıl yazacağımı, ne yazacağımı hiç bilmiyorum.......

Hep bir umudum vardı hastane yollarında.....  
Aslında çok fazla gücüm yok ne yazmaya, ne konuşmaya ama o kadar çok mail alıyorum ki; annem için şifa dileyen kalplerinizden, iyi haberlerini bekliyoruz diyen yazılarınızdan....

Annemi geçen perşembe günü kaybettik.....
 İçim acıyor, ellerim titriyor yazarken, söylerken....
Canım annem bir of bile demedi hastane günlerinde....devamlı uyuyordu...

Yarın bir hafta olacak, nasıl geçti günler bilmiyorum...
Zormuş çok zzormuş....
Bu yaşıma kadar hiç sevdiğim birini, canımı kaybetmedim... annem hep daha uzun yıllar bizimle olacak gibi geliyordu....

Hep kulağımda sesi var, bir şey yaparken hep aklımda.... geçecek diyorum, alışacaksın diyorum kendime... sonra bunları söylemek, kendimi teselli etmek o kadar zoruma gidiyor ki......

gözyaşlarımı tutamıyorum, geceleri uyuyamıyorum... belki gelir diyorum yanıma, kokusunu duyarım diyorum.... 

ahh sevgili blog şuan yazarken bile engel olamıyorum kendime, gözyaşlarıma.... 
O kadar zor ki bu paylaşımı yapmak........

Annemmmmmmmmmmm, canım annemmm mekanın cennet olsun............



15.11.16

Hastane Günlüğü....

​Günler çok zor geçiyor... Hala hastanedeyiz. Ve dün annemi birinci derece yoğun bakıma aldılar. Artık günde onların belirlediği dakikakalar da görebilicez.....
 Sebebi de zatüre başlangıcı olması. Rahat ve düzgün nefes alamadığı için kalbine çabuk yoruluyor ve inliyor...
Bu arada biz üşüttüğü için zatüre olduğunu düşündük hemen çünkü tomografi ve emarı ya gece ya sabaha karşı çekiyorlar ve genelde Acil bölümüne götürülüyor hasta... tabi havaların durumu malum..

Ama bir tek üşütme ile olunmuyormuş zatüre... Biz anneme zorla mama ve yarım kase de olsa çorba içirmeye çalışıyorduk. Ve o tam yutamadığı yedikleri bazen hastaların soluk borularında kalabiliyor ve broşları tıkayabliyormuş...
Netice de bizi uyaran ne bir doktor ne de bir hemşire oldu bu konuda...

Tabi ben birkaç gündür gidemedim yanına annemin. Perşembe günü beklediğimiz şant ameliyatını oldu fakat hala gözlerini açmış değil canım annem. Doktorlar da bunun normal olmadığını söylüyor. Biz narkoza bağlıyoruz. Çünkü bir ay içinde dört kez operasyon geçirdi be her seferinde narkoz aldı.

Zaten annem bundan altı sene evvel Akciğer kanseri sebebi ile ameliyat olmuş ve bir parça alınmıştı. Şimdide bu kadar narkoza nasıl dayansın ciğer...

Hastanede  ilgileniyorlar; hemşire olsun doktor olsun. Ama birşey daha anladık ki; özellikle devlet 
hastanesinde adam gibi bir tanıdığın olacak yoksa doktorlar doğru düzgün açıklama yapmıyorlar. Biri başka diyor diğer asistan geliyor bir başka diyor, diğeri geliyor ikisininkine benzer şey söylüyor... Asıl doktor ya geliyoryada hiç gelmiyor. Bilgi alırken çoğu zaman hep ya yarım yada o anlık veriyorlar...BAzen sinir olmamak elde değil....

Zaman şuan benim için, bizim içi o kadar zor ilerliyor ki.... Doktorlar "heran herşeye hazır olun...belki de hep bu şekilde de kalabilir, uyanamayabilir ve burundan beslemek zorunda kalabilirsiniz..." yada"....." diyorlar......

Ağlamamaya çalışıyorum, güçlü olmaya çalışıyorum ama çok zor.... gerçektende içimin sızladığını hissediyorum. Eğer bir nebze güçlüysem bunda en büyük sebep "anne" olmam. Kızımın varlığı sonrası ailemin olması; kardeşim ve babamın varlığı.. bunlar hep bir güç veriyor...

Herşey olacağına varır diyorum kendime... okuduğum o bilge cümleler geliyor aklıma, bazende gelsin diye zorluyorum yada netten yada kaydettiğim defterden okuyorum....

Biraz o zaman güçleniyorum çünkü devreye mantığım giriyor. Ama sonra... kalbim işin içine girince dayanamıyor fazla....

Bazı anlar ne yapacağımı, nasıl düşüneceğimi, nasıl baş edeceğimi düşünüyorum, bulmaya çalışıyorum... 

Diyorum ya zor bir süreçteyim sevgili günlük..... iyi ki kardeşim, eşim, Sevda, babam ve gerçekten de yanımda olan dostlarım var.. yoksa tek başıma olsam daha zor olurdu herşey.
Hiç ummadığım arkadaşlarımdan destek gördüm bu süreçte... ve dedim ki; kötü gün öğretisi bu olsa gerek....

Allah Yar ve Yardımcısı olsun annemin, bizim ve tüm hastaların........


9.11.16

Prater'in Menekşesi, Moby Dick Ve Toprak Kitabı hakkında...




Prater'in Menekşesi / Christopher Isherwood  Arka kapak yazısını okumuş, yazarın daha önce hiçbir kitabını okumayarak almıştım. Biraz da hastanede okurken böyle ince kitaplar iyi oluyor...
“Prater’in Menekşesi”, Christopher Isherwood’un “Hoşça Kal Berlin” gibi daha çok tanınan Avrupa romanlarının tadını veren, eğlenceli, bir solukta okunacak bir roman." diye yazıyor arka kapak yazısında...
Kanmayın efenim öyle akıcı bir dili ve konusu yoktu.
Sinemaya gitmeyi, film izlemeyi çok severim ama kitabı okurken daraldım. Eğer daha kalın bir kitap olaydı kesin yarım bırakmıştım.
Bir telefonla başlayan bir yazarın sinema yönetmeni ile başlayan macerası... belki kitabı bu bölümü okuyanlar beğenebilir; ama biz okuyucular için "değil".....
Hani şöyle bir nette de bakındım ama fazla da bir yoruma ulaşamadım... Okuyanınız varsa yorumunuzu paylaşır mısınız?


buket uzuner toprak

Diğer kitabım ise,
Toprak Defne Kaman'ın Maceraları/ Buket Uzuner  
  Yazarın anlatım dilini ve hayata duruşunu seviyorum. Özellikle de bu seriye bayıldım.
Mitolojik hikayelerden tutunda günüm doğa yıkımlarını, aile ilişkilerini sizi sıkmadan aktarıyor.
Şamanizm'inde içinde olması daha bir sürükleyicilik katıyor kitaba.
Bu sefer ki konu Çorum'da Tarihi Eser Kaçacılığı çevresinde geçiyor....
Gezilecek, görülecek yerler listeme Çorum'u da ekledim...dipnot olsun bana da. :)
Aslında ne kadar çok değerimizi, adetimizi kaybetöişiz onu anlıyoruz kitabı okurken. Git gide o kadar yalnızlaşıyoruz ki.... Bizden sonra ki nesil daha da yalnız olacak...
Altını çizdiğim, not aldığım ve dönüp okumak istediğim çok cümlesi oldu. Şimdi kitap yanımda değil, olsaydı paylaşacaktım sizinle...
Ama seviyorsanız yazarı bu kitabını da seveceksiniz. Hatta sonrasında br çok şeyi netten araştırırken bulacaksınız kendinizi...

Bir diğer kitabım ise;
Hamile iken başladığım ama okurken daraldığım ve yarım bırkatığım kitabım; Moby Dick Beyaz Balina/ Hermen   Melville


beyaz balina moby dick
 Tamam biliyorum en güzel klasik kitaplardan ama bir döenm okurken fazla betimleme ve detaydan sıkılmıştım.
Sanırım o zaman ki ruh halimden dolayı idi.
Şİmdi ise hastane odasında annemin yanındayken okudum. Hatta birkaç günde bitirdim 700 küsür sayfalık kitabı...
Özellikle yazı karakterinin büyük olması ve çevirinin akıcı bir dili olması da bunda etkiliydi.
Kitapta her türden insan karakterine ve psikolojisine rastlamak mümkün...
Ama beni en çok etkileyen yazarın o dönem şartlarında bu kadar bilgiye ulaşması, yazıya dökmesi ve vazgeçmemesi.
Hayat hikayesini okuyunca anlıyorsunuz başarının tesadüf olmadığını....
Ve hep derim hayvan deyip geçmemek gerek; gözlerinin içine baktığınızda nasıl da yüreğinize dokunur o bakışlar...
Eğer görmesini bilirseniz..
Hırsın, intikamın nasıl da kişiyi ve çevresindekileri yok ettiğini anlatan iyi kitaplardan biriydi....

Velhasıl çoğu kişi okumuştur bu kitabı, okumayanlar için tavsiye derim. :)

İyi geceler  blog....

2.11.16

Kalan, Doppler Ve Casus kitaplarına dair...

Hastane odasında annemi beklerken hemen hemen iki günde bir kitap bitiriyorum. Annem

sürekli uyuduğundan bize de yanında durup onu gözetim altında tutmak kalıyor.

Uzun zamandır okumak istediğim ama bir türlü elimin gitmediği bir kitap vardı: Kalan/Leyla

Erbil...
leyla erbil


Daha başlarken içime işledi. Nasıl ama nasıl geç kalmışım dedim; bu yazarı tanımaya ve

okumaya....

Yaşadıklarından yola çıkarak hem eski, hem yeni dönemi hemde mitolojiyi birleştirerek ozan

dilinde yazmış romanını. Özellikle komşularının çeşitliliği ve o dönem olan devrim, darbe ve

mahallede yaşanan kavgaları anlatırken kullandığı dil, ara ara kendi fikirlerini betimlemisi...

sizde okurken kendi mahallenizi ve o dönemi sorguluyorsunuz...

Bazı sitelerde bu kitap ile ilgili yorumlara baktığımda; yazarın Oğlunu kurban eden İbrahim’i

olayını isyanla aktarmasına ve olayları birbiri ile bağdaştırmasına kızanlar olmuş. Oysa ki

düşünüyorum da öyle şeyler yaşayınca insan ister istemez dönem dönem isyan etmez mi?.....

Diyeceğim o ki okuyun efenim güzelden öte bir kitaptı....

Bir diğer bitirdiğim kitap ise Doppler’di.
doppler
Bir adam düşünün ki bir anda ormanda yaşamaya

karar veriyor. Evini, eşini, çocuklarını bırakıp ormanda yaşıyor. Ve hayatını bir geyiği öldürüp

onun eti ile marketten ihtiyacı olan şeyleri takas yöntemi ile karşılamaya çalışıyor.

Zor iş valla böyle bir karar. Hele hele çocuk varsa ortada... ama öyle bunalıyor ki tüketim

toplumundan... kaçıyor herşeyden.

Gerisi kitapta. Akıcı ve sürükleyici bir kitaptı.

Bir diğer kitap ise Casus’du.
Tabi yazar en en sevdiğim olunca bu kitabında öne çekip hemen

okudum.

Ve kitabın kapağını kapatınca dedim ki:

Ah Mata Hari özgürce yaşamak için nelerden vazgeçtin.. Kadınlığını bile kullanmak zorunda

kaldın ve ölüme bile cesaretle gittin.... Tabi casus mu değil mi? Bilemiyorum... o kadar

araştırma yapmadım, hayatına dair okuduklarım onun çok cesur bir kadın olduğuydu... hem

güzel hem akıllı hem cesur...

29.10.16

Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun.



Cumhuriyet bayramımız Kutlu Olsun...
Atatürk ve Silah Arkadaşlarının, şehitlerimizin Ruhu Şad olsun...

Ne Mutlu TÜrkim Diyene!

27.10.16

Beklerken okuduklarım...

Her geçen gün diğer günden çok az iyi. Bu hafta daha iyi ama. El ayak hareketleri daha seri oldu ara ara bilinç de açılıyor. Çoğu zaman halisünasyon görüyor. Bazen de iyi hatırlıyor ama değişiyor tabi bu durumlar...
İlk başlarda hiç bir şey yapamıyordum. Sonra sonra hastaneye gidip gelirken kitap okumaya başladım. Yoksa o metro bana dar geliyordu.....

Bitirdiğim kitaplardan biri Mösyö Songe. Yapı Kredi Yayınlarından çıkan bir kitap. Yazarın aynı zamanda bir iç dökümü gibi. Sanki günlük bulmuşum da içini okuyormuşum gibi hissettim. Özellikle de ileri yaşın getirdiği davranışları,  düşünceleri öyle güzel aktarmış ki....Okurken bir bakmışsınız kitap bitmiş ve siz çevrenizden birinin hayatını okuyormuşsunuz gibi oluyor. Gözünüzün önüne, sabit, huysuz ama arada sırada iyliği tutan bir tip geliyor...
mösyö songe
Bir diğer kitap; Her Melek Korkunçtur Susanna Tomorrow....otobiyografi kitabın yazarın. Yaşadıklarını anlatmış. Ama diğer romanlarında ki gibi akıcı  ir dili yoktu bunda. Birde kapak resmi ve kitap ismi İçeriğe çok da uygun değildi bence...
Küçüklükten başlamış hayata dair  evrakı,  soruları ki çocukluğu çok trajik geçmiş sorumsuz anne baba,  sorunlu abi,  meraklı kendisi....
Eee bu yaşadıkları olmasa o güzel duygulara dokunan doğal yazları nasıl kitap olacaktı... 😊
Diğer iki kitabım daha var ama onlarda diğer yazı konusu olsun..
her melek korkunçtur

17.10.16

Hastane Günlüğü 2

Bizde haberler biraz iyi. Annem devamlı uyudu geçen hafta, doktorlar normal dese de biz hep yüreğimiz ağzımızda dolaştık....
Doktoru boş bir anında yakaladığımda sordum, normal midir bu kadar uyku. O da bana dedi ki, beyin ameliyatını diğer ameliyatlar gibi düşünmeyin... uzun bir süreç sizi bekliyor. Zordur bu tür ameliyatlar.....
Tabi dr böyle güzel güzel anlatıyor belki günde kaç kişiye aynı şeyleri ve daha fazlasını anlatıyordur..,Gelde hasta yakını olarak bize anlat.... Doktorun ağzından çıkacak bir tek laf bir kelime bile o kadar önemli ki...,
Annem henüz sağlıklı bir şekilde yürüyemiyor, devamlı uyku halinde ve yemeğini de zor yiyor... Ama  annem azimlidir, hatta uyandığında kendi de diyor, ben neleri atlattım bunu mu atlatamayacağım, bunu da yenicem...,
bazen de yoruldum gülşah diyor, hakkınızı helal edin.... tabi o öyle diyince bende de ipler kopuyor, gözlerim doluyor...
Anlayacağınız zor duygular, her ne kadar güçlü olmaya çalışsam da arada akıyor yaşlar gözlerimden...
En büyük inancım annemin dirayetli olması, bizim ona inanmamız ve abla olmam, anne olmam beni biraz daha güçlü olmaya itiyor......
İlk zamanlar ağladığımda Umay, ağlama anne deyip oda başlıyordu ağlamaya... Sonra dedim ki kendime Gülşah kendine gel annen hayatta henüz hiç bir şey bitmedi....,
İşte o zaman dedim ki Gülşah sen aynı zamanda bir annesin sorumlulukların var çocuğuna karşı....
O yüzden hayat ne sunarsa elimden geldiğince göğüs gereceğim......
Bilmiyorum belki de o kadar güçlü de olamam... ama oda dert değil insanım ve duygularımı yaşamam gerek diye kendime telkinler veriyorum yoksa ayakta duramami yıkılırım....,,

Bugün eşim yanında annemin, video çekip yollamış, oturuyor ve yemeğini kendi yiyor demek ki annem de ki gayret işe yarıyor. Burdan daha güzel haberler vericem size inanıyorum...,,

Allah yar ve yardımcımız olsun.....

Not. Bu mübarek Muharrem Ayında tuttuğunuz oruçları ve pişirdiğiniz aşureleri Allah kabul etsin.....


1.10.16

Bekleyiş.....

 Bu aralar zaman benim için akmıyor gibi.....

Geçen hafta annemin beyninde 4 Cm büyüklüğünde bir tümor olduğunu öğrendik.....
Doktor acil ameliyat dedi. Yatış işlemlerini yaptık şimdi sıra beklemede.......

O kadar zormuş ki böyle beklemek.....
Bazen gözümden akıyor yaşlar ama çoğu zaman içime.....
Çünkü evde çocuklar var ve güçlü olmak durumundayız...
Ayrıca henüz herşey bitmiş de değil.....

Ama işte..... ne bileyim.......

"Bunu da atlatacaksın annem " diyorum sonuçta bundan 6 sene evvelde Akciğer Kanseri teşhisi konuldu, ameliyat oldu ve şimdi rutin kontrollerine devam ediyor... Bunu mu atlatamayacak annem...

Sonra diyorum ki kendime "Gülşah hayat böyle işte doğum, sağlık, hastalık, ölüm, yaşam, umut "derken zaman geçiyor ve biz ölümsüz değiliz.....

Biraz içimi dökmek istedim blog, yazmak istediğim çok şey var onlarda artık günlüğüme...


Allah yar ve yardımcımız olsun.
Rabbim tüm hastalara şifa versin....


22.9.16

Ev halleri..... İskender Pala, Oyun Parkı, Evde Sinema ..

aman da aman ütü zamanı gelmiş :)
Veeee benim gibi eşi öğretmen olan ve çocuğu okullu olan bayanların "ütü mevsimi"  başlamıştır. Hayırlı uğurlu olsun.... 🙋😁

Sevdiğim havalar bu hafta geldi; hava serin ve yağmurlu...

Geçen haftanın tadını çıkaralım dedik ve soluğu Göztepe Parkında aldık.  Tabi önceliğimiz Umay'ın parkta oynaması idi.  Hem park olarak hemde yeşillik olarak burası çok ideal.  Alın yanınıza yiyecek birşeyler serin örtünüzü yere hem kuş hem cıvıl cıvıl neşeli çocuk sesleri arasında dinlenin.




PArk kültürü önemli, çünkü okul çağına gelmemiş çocuklarımızın en çok sosyalleştiği, öğrendiği şeyleri pekiştirdiği ve en ene önemlisi enerji attığı yerlerin başında geliyor.
Aslında biz büyükler içinde alıcaksınız kahvenizi yanınıza, açacaksın kitabını kulağında da sevdiğin melodi olacak... oh keyfe gel yahu .:)))



aşkla
 E tabi bağ bahçe park derken akşamları da film gecesiydi. BU hafta iki film izledim/k.

İlki "İki Dil Bir Bavul"
Aslında film bir öğretmen ve doğuya atandığı derme çatma bir okulda geçiyor. Ödüller almış ki iyi ki almış çünkü çok güzel aktarılmış bazı şeyler.
Gerçekten de çok zor aslında aynı çatı altında, aynı ülkede yaşayıp da aynı dili konuşamamak, birbirini anlayamamak....

Film başta ağır gidecek gibi geliyor lakin hiç de öyle değil. HAtta yer yer çocukların hareketlerine, tavırlarına gülüyorsunuz... Çocuk işte her yerde aynı diyorsunuz izlerken.
Anlayacağınız izlemediyseniz bir göz atın derim...

 Diğer Film ise "Prenses Kaguya Masalı
Isao Takahata filmi ve animasyon. Japonlar bu işi çok iyi biliyor ve çekiyorlar. Tanıtım videosu burdan bir bakın .     Bir çok konuda animasyon filmleri anlatılmak istenilen çok şeyi iyi aktarıyor bana göre.
Bu filmde de öyle... Aslında ailelerin yaptığı yanlışlıklar, sevginin önemi, yaşama dair olan saygı... arkadaşlık dostluk ve yaşam sevinci...
Daha ne olsun kardeşim... :)
Sevdim hemde çok sevdim bu filmi... 

Kitaplardan da İskender Pala kitabı olan "Mesela"yı okudum. Derleme bir kitap. Sanırım 7 başlıktı, başlıklar altında eski hikayeleri, kıssaları derleyip kitap haline getirmiş yazar.
Ara kitap olarak ve ara ara rastgele bir sayfa açıp okuyabileceğiniz türde bir derleme.

Böyle işte blog...


20.9.16

Veee Tuvalet Eğitimi tamamdır.....

 Veeeee en çok tedirginlik duyduğum şey olan "Bezi Bırakma" işi tamamdır...
Aslında uzun zamandır istiyorduk Umay'a bezi bıraktırmayı ama bir türlü olmadı.
Daha doğrusu bende hazır değildim.
Anladım ki bu konuda anneninde hazır olması, sabırlı olması ve kararlı olması gerekiyor.
Yazın tatildeyken Umay'a aldığımız deniz bezlerinden takmayayım dedim. Aslında bayağıda almıştık ama deneyeyim dedim, hemde denizde rahat etsin istedim/k açıkcası. Her ne kadar o bezler deniz için uygun da olsa kumla oynamaya başladığında altında ıslak kalmasın diye çıkartıyorduk.
Neyse efenim bu sene aldık ama kullanmadık. İLk bir iki gün sanırım denize işedi :)))
Sonra üçücü gün bit baktık ki; bizim Umay kız çişi geldiğinde dışarı çıkıyor, etrafı kol açan ediyor ve kenara geçip kuma işiyor :)) sonrasında da denize girip bacaklarını yıkıyor.. Tabi böyle yazarken belki siz okuyanlara tuhaf gelebilir ama bizi görseniz bir mutlu bir mutlu; evetttt dedik Umay artık çişini tutabildiğine göre bezi bırakmaya hazır.


Ki kakasını hele saatlerce tutuyordu. Taki altını bezleyene kadar...
Hep diyorum; çocuklarımızı iyi gözlemlemek gerek, onlar bizi öyle güzel yönlendiriyor, bize kendilerini anlatıyorlar ki... yeter ki bakmayı, izlemeyi ve en önemlisi çocuğumuzu dinlemeyi bilelim. Özellikle çocuğumuzu dinlemek, ne demek istediğini anlamak çok önemli.
Televizyonda bir Psikayatırdan dinledim; ailelerin en büyük hatasınının; çocuğa her şeyi verdiklerini düşünmesiymiş. Çünkü bizler anne baba olarak herşeyi her imkanı sağlayabiliriz ama bizim sunduklarımız bakalım gerçekten de çocuğumuz için "herşey" mi?

Efenim yine konuyu dağıtmayayım değil mi? :))

Tatilden sonra eve döndüğümüzde bezi artık takmadık. Şunu da unutmadan yazayım; bez bırakma önce yaklaşık birkaç aydır Umay'a bunu anlatıyordum. Artık bezi bırakacağımızı, kaka çiş yapmanın doğal normal bişey olduğunu, ve kendisininde artık tuvalete gideceğini anlatıp duruyordum.

Başta zor oldu. 3,5 gün kakasını bırakmak istemedi." anne yapmıycam" deyip durdu.Çişini de 2 tuvalete yapıyorsa 3 yere işedi. Aslında öncelik olarak geldiğinin oda farkında olmuyordu gözlemlediğimde. Yavaş yavaş biz istikrarlı davranınca oda farkına varmaya başladı ve anne tuvalete demeye başladı. :)
Bu eğitime başlayacaksanız kesinlikle yaz mevsimi olmalı. Bizde tüm halılar kalkmış olduğundan işim daha da kolaydı. Her seferinde sirkeli sularla yerleri silmek zorunda kalsam da çocğumun gelişimive isteği daha önemli...

Bende ısrarla bezi takmadım, sonraları Umay'da istemedi, örneğin geceleri takıyordum, sonra gece yarısı uyanıp" anne çıkart bezi ben büyüdüm, çok rahatsız ediyor" deyip atıyordu.
Ve artık tamamen bezi hayatımızdan çıkarttık.

Ne diyordum kakasını 3,5 günün sonunda gece yarısı yaptı elbet tuvalete değil... Biraz korktu panikledi, bende devamlı "bunun normal bişey olduğunu" anlatıp durdum.

Bu çok öenmli ne olur anneler çocğunuza küçüklükten itibaren, bez değiştirirken bile " eğ pis kaka yamış değiştirelim" modunda yaklaşmayın. Çünkü normal olan olamsı gereken birşeyi sanki pis birşey gibi gösteriyoruz çocuğumuza ve ondan sonra da ondan normal olanı yapmasını bekliyoruz..

Vel hasıl yaklaşık on gün sürdü eğitim. İlk bir hafta alışma süreci oldu. Ama artık bezimiz yok ve tuvalete gidiyoruz.
Arada binde bir elbet altına kaçırdığı oluyor; eğer oyuna dalmışsa mesela... ama onun dışında söylüyor ve geceleri de tutuyor sabaha kadar.

Gazamız mübarek ola, darısı diğer annelerin başına. :)))

İyi geceler  blog... 






15.9.16

Feniçka, Dört Anlaşma Ve BAyram...

İyi bayramlar hepimize.

Bir çok yazıda "nerde o eski bayramlar" yazısı okudum.
Sonra düşündüm neden bu cümleyi çok sık duyduğumu. Çünkü çevremde de oluyor, bazen bende kullanıyorum...
Sanırım bunun sebebi; artık daha çekirdek aile modelinde ve izin günlerini de tatil modunda yaşıyoruz.
Eskiden "babaanne, anane" dendi mi daha doğrusu büyükler oldu mu herşey başkaydı. Şimdi hepimiz daha bireysel yaşıyoruz. Hep çalışıyoruz, hep yoğun ve yorgunuz.
Bayram izinleri de uzun olunca "hop tatile" diyebiliyoruz.

Hayat şartları, yaşam standartları biraz da buna sürüklüyor. Öncelik anne babalarımızda. Onları ziyaret ettik mi tamamdır gibi hissediyoruz.
Aman blog yanlış anlaşılmasın kimse eleştirmek yada yargılamak gibi bir düşüncem yok. Sadece yaşadığımız zamanı düşününce aklımdan geçenler bunlar. Ki bizde anne-babaları ziyaret ettik sonra da evde dinlenme modunda takıldık. :))

Hazır eşim de evdeyken ve bana daha çok zaman kalmışken Dört Anlaşma kitabını tekrar bir okudum. Öyle tüm sayfayı değil de altını çizdiğim cümleleri okudum. Arada iyi geliyor böyle okumalar bana. Zaten kitap aslında ara ara açıp okunabilecek türden. Duyanlarınız olmuştur hatta Youtobe kanalında videolarıda döneüyor anlaşmalar ile ilgili.
Ana konusu; kendimize yaptığımız haksızlıklara dair. 
Dört Anlaşma kuralına gelirsek;
  1. Kullandığınız sözcükleri özenle seçin.
  2. Hiçbir Şeyi Kişisel Algılamayın
  3. Varsayımlarda Bulunmayın ( ki benim en çok yaptığım şeydir)
  4.   Daima Yapabildiğinin En İyisini Yap

 Okurken basit şeyler gibi geliyor ama hayatımıza uygulamaya kalktığımızda hiç de öyle olmuyor.
Başkalarının lafları, düşünceleri bazılarını çok fazla etkiliyebiliyor...
Bir çok şeyi üstümüze alınabiliyoruz ve sözcükleri gerçekten de çok hor kullanıyoruz... Oysa ki hayatta herşey bir enerji ve ağzımızdan çıktığı an gerçekleşmeye başlar bir çok şey...
Kitabın devamı olan Beşinci Anlaşma da var ama henüz almadım. Okuyanlar o kitabı da alın okuyun diyor. Sizden okuyanınız var mıdır?

Bir diğer bitirdiğim kitap ise; Feniçka / (12 Şubat 1861- 5 Şubat 1937)


 Kadıköy'de ki İşKültür Yayınlarına sık sık uğrarım. Bu kitabı da yine bir gün uğradığımda gördüm ve arka kapak yazısını okuyunca almak istedim. Kitap kısa ama öz olarak o kadar güzel yazılmış ki. Yazar aslında ünlü bir "İlk Kadın Psikanalist"miş. Ve o dönemin ünlü birçok erkeğin de aşkıymış. Fakat kendisinin yaşam tarzı, hayata bakışı dönemine göre çok feministceymiş. Kitapta da bunun etkisini görebiliyorsunuz. Yaşadığı dönemde kadınlar belirli bir yere kadar okutulurken kendisi Freud'dan ders almış birisidir.
Kitabında da rüyalara ve erkek kadın ilişkileri, profil analizleri ile ne kadar başarılı olduğunu hissettiriyor.
Feniçka
Diğer kitapları da alınmak ve okunmak üzere listeme eklendi.
Eğer okumayanınız varsa bir not edin inceleyin derim. O kadar yazıları kaliteli.

 İŞ Kültür Sitesinden alıntıdır aşağıda ki yazı; 

Lou Andreas-Salomé modern anlamda “feminist” olarak tarif edilemese de, bağımsız ve özgürlükçü yaşamıyla kuşaklar boyu feministler için bir rol model oldu. Nietzsche, Rilke ve Freud gibi önemli şahsiyetlerle kurduğu dostluklarla ve onlar üzerindeki etkisiyle gündeme geldi. Avrupa üniversitelerinde öğrenim gören ilk kadınlardan biri olarak, erkeklerle ilişkileri çağının kadınlarına göre farklı bir seyir izlemişti.
Feniçka, Andreas-Salomé’nin Alman oyun yazarı Franz Wedekind’le yaşadığı, daha sonra Alban Berg’in Lulu adlı operasının librettosuna da konu olan bir deneyime dayanır. Geleneksel cinsiyetler arası ilişkileri pek umursamayan, İsviçre’de doktorasını yapmış Moskovalı bir kadının bir erkek psikoloğun gözünden anlatılan hikâyesidir. Anlatıcı yapıtın akışı içinde Feniçka’yla dostluğunu ilerletirken, kadınları her daim belli şablonlar içinde; ya erkek avcıları ya da salt zihinsel kapasiteleriyle öne çıkan cinsiyetsiz varlıklar olarak değerlendirmekten vazgeçip, insan olarak görmeyi öğrenir.
LOU ANDREAS-SALOME (1861-1937): Yeni ve devrimci fikirlerin filizlenmeye başladığı bir dönemde Petersburg’da dünyaya gelen yazar ve psikanalist Salomé, küçük yaşta Almanca ve Fransızca öğrendi. On yedi yaşındayken bir din adamından teoloji ve felsefe dersleri aldı. Zürich Üniversitesi’nde teoloji ve sanat tarihi okudu. Salomé 1882’de Nietzsche’nin evlenme teklifini geri çevirerek, Oryantalist F. C. Andreas ile evlendi. 1897’de Rainer Maria Rilke ile tanıştı ve kendisine âşık olan şairin hayatında önemli bir rol oynadı. 1911’de Viyana’daki psikanalistlerin çevresine girdi. Sigmund Freud’un öğrencisi ve yakın dostu oldu. Im Kampf um Gott (1885; Tanrı Uğrunda Savaş), Ruth (1895), Im Zwischenland (1902; Ara Memlekette) ve Rodinka (1923) romanlarından bazılarıdır. Ayrıca dini ve felsefi konulardan tiyatro ve edebiyat eleştirisine uzanan geniş bir yelpazede denemeler ve monografiler kaleme aldı. Kurmaca dışı yapıtları arasında Friedrich Nietzsche in seinen Werken (1894: Yapıtlarında Friedrich Nietzsche) ve Rainer Maria Rilke (1928) dikkat çeker.

Filmlerden de " Uyumsuzlar" ı izledik...
Yine dünyanın sonu gelmiştir, doğa yok edilmiş ve yeniden insanlık için yaşanabilir hale getirlmek istenmektedir.
Yalnız böyle filmlerde dikkat ediyorum da hep bir üst daha var olaylara müdahele eden....
Ve hep yeniden doğayı canlandırma var...
Ne ironik değil mi? zamanında yok ediyoruz yaşam alanlarımız sonra da yeniden calandırmaya çalışıyoruz...

Kıymetini bilmek lazım yaşadığımız nefes aldığımız yerin.