23.6.17

Hatıra Defteri ve Anılar...




Kutuda kalan kitaplarım/ız vardı ve kitaplık alınca düzenlemeye başladık.
Arada elediğim kitaplar da oldu.

Sonra hatıra defterim çıktı hatta eşiminde hatıra defteri çıktı. :)
Şöyle bir karıştırdım içini; aman Allah'ım taaa o günlere gittim.
Öğretmenlerimin yazdıkları, arkadaşlarımın yazdıkları, maniler...

Aranızda günlüğü olmayan çok azdır diye düşünüyorum; ortaokul ve lise de çok önemli idi günlük ve hatıra defteri.
Hele o anketler ve sorular.
Bide kimseye göstermeden cevaplardık. 😊
En klasik soru; "bir adaya düşseydin yanına alacağın üç şey?"
" Sevdiğin kişinin adı" vb..... 😬
Arkadaşlarımız zaten yazardı hatıra defterine ama en önemlisi öğretmenlerimize yazdırmaktı.
Hatırlıyorum da aman Allah'ım daha "öğretmenim hatıra defterime yazar mısınız?" diye eden heyecan basardı.
Söyledikmi de" acaba ne yazıcak, ne zaman geri verecek" telaşı düşerdi aklımıza, içimize. Güzel günlerdi be. 😊

İşte böyle nerden nerelere gittim...

Sonra bide evlilik 💒 öncesi ajandamı buldum.
Onuda şöyle bir karıştırdım... Gelinlik prova tarihi ve saati, damatlık alımı, davetliler, listeler vb... Detaylar ve hatırlatmalar var içinde.
Şimdi hâlâ revaçta mı bilmiyorum ama o dönem bayağı bşr site vardı ; evlilik öncesi hazırlıklar için. Bu ajandayı da o sitelerden biri yollamıştı.
Güzel anılar bunlar...

22.6.17

Beş Sevim Apartmanı Rüya Tabirli Cinperi Yalanları / Mine Söğüt

Yazarın ikinci romanını da bir solukta okudum.
Ve bu romanı ilk kitabı imiş Mine Söğüt'ün.
Bu kitap enteresandı. Bittikten sonra bir süre düşündüm..
Anladım ki çocukları ve onların hayatlarını, çalınan hayatlarını çok önemsiyor yazarımız...
Zaten bana göre hayatı da çok önemsiyor ki severim hayatını önemseyen insanları.
Bir kez geliyoruz bu dünyaya ve boşuna da gelmiyoruz bana göre...

& Konu olarak "cinperilere" karışmış Doktor Samimi'nin tezi üzerine bir kitap.
& Günlüğüne yazdıkları, çocukken yaşadıkları ve dokor olduktan sonra tezini kanıtlamak için , hastaneden anlaştığı arkadaşı ile kimsesiz olan beş hasta seçmesi ki bu hastalarında dosyasında cinlerle görüştüğü, tedavi edilemeyen ve arayanı soranı olmayan hastaları seçerek başlıyor işe..

& Sonrasında beş katlı bir binayı tutuyor ve gece yarısı hastalarını bu apartmanın her bir katına birini yerleştiriyor. Kendisi de en alt kata yerleşiyor.

Aslında kitabı okurken yer yer hatta sık sık düşündüğüm, çocukluk döneminin ne kadra önemli olduğu.
"çocuktur anlamaz, büyüyünce değişir, unutur gibi şeylerin biz çocukların üzerinde ki etkisini güzel anlatmış.

& Örneğin Dr. Samimi'nin küçüklüğü yalnız ve neredeyse kimsesiz geçmiş. Babası ölünce annesi başka biri ile evleniyor ve Amerika'ya yerleşiyor. Yılda bir kez oğlunu görmeye geliyor.
Çocuğunu görümcesine bırakıyor. Hala yalnız yaşıyor, hiç evlenmemiş ve yeğeninin sessizliğini boş veriyor. Sorunsuz çocuk olması neredeyse hoşuna gidiyor.
Ve yalnız geçen günlerin ardından hayal dünyasında kendine bir hayat kuruyor, sonrası cinler musallat oluyor yada öyle hissediyor.
Kuran-ı Kerim'den de ayet var kitapta yer yer başvuruyor da...

Sonuçta eğer çok isterseniz karşılaşmayı cinlerle, size geleceğini anlatıyor.

Sonra diğer beş hastanın da geçmişini dosyalarından okuyor ve hepsi de sorunlu yaşamlarının ardından buna inanmışlar ve tedavisi olmayan hastalık olarak hastaneye yatırılmışlar.
Onlar üzerinde de deneyler yapıyor.

Sonrası Dr. Samimi cinlerin kendi bedenini ele geçirmemeleri için uyumamaya başlar, biraz da kafayı sıyırır aslında.
Ve ateşle yok olacaklarına inandığı için evi bir gece ateşe verir....

Kelimeleri ve cümleleri çok iyi yazarın.
Özellikle de psikolojik boyutunu anlatımı fena....

Arka Kapak;
Pürtelaş Sokağı'nda kediler bir gün canhıraş feryatlarla ortalığı inlettiler. Pürtelaş Sokağı'ndaki Beş Sevim Apartmanı'nda tuhaf şeyler oluyordu. Beş pencereli, beş odalı, beş acayip insanın oturduğu Beş Sevim Apartmanı'nda perdelerin arkasında tuhaf şeyler olup bitiyordu. Cinler âleminden gelenler, periler aleminden gelenler, cinperi âleminden gelenler, orada beş garip hikâye yazdılar... yazdılar... yazdılar... Pardon, altı hikâye yazdılar. Bir de Doktor Samimi ve onun günlüğü var. Mine Söğüt ilk romanı Beş Sevim Apartmanı ile okuyanı cinperi âlemine götürüyor, uzun bir masal dinletir gibi, anlatır gibi, gösterir gibi.

TADIMLIK;

Doktor Samimi'nin Günlüğü Cinin aslında ne olduğunu biliyorum. Bugüne kadar bana gerçek yüzlerini göstermeyen, çocukluğumun sevimli arkadaşları, sırdaşları, neşeleri olan cinler aslında öyle değiller... Işıktan kaçmayı bıraktım. Onlarla yüzleşmeye karar verdim. Ve dün gece apartmanı istila eden cinperi ordusunu gördüm. Onlar ateşten yaratılmış, ışık hızında hareket edebilen, gaz gibi girdiği maddenin şeklini alabilen tuhaf varlıklar. Erkeği cin, dişisi peri. İçlerinden biri kulağımdan içeri girdi ve anlattı: Yedi yüz ile bin beş yüz yıl arasında ömürleri var. Ölümleri yaklaştığında ihtiyarlıktan geriye, çocukluğa doğru giderler. Kulağıma giren cinperi "Çakmağını yak ve ateşine bak" dedi. Çakmağımı yaktım ve ateşe baktım; yanan ateşin altta kalan sarı alevinde şeytanların, üstte yanan mavi ateşte cinlerin dans ettiğini gördüm. Dün gece içlerinden biri gözlerimin önünde hızla öldü. Yaşlı suratlı korkunç bakışlı bir cin saniyeler içinde, gözlerimin önünde gençleşerek bebek oldu; sonra da ateşin içinde yok oldu. Ateş parmaklarımı yaktı, ölen cin derimden içeri aktı. Yukarıdakilerden hiçbiri cinleriyle benim kendi cinlerimle kurduğum ilişkiye benzer bir şey yaşamamışlar. Onlar cinleriyle barışıklar. Hiçbiri benim yaptığımı yapmamış. Hiçbiri cininin sözünden çıkmamış. Hiçbiri cininin ateşten olduğunu ve dokunduğunu yaktığını bilmiyor. Hepsi cinlerini iyi sanıyor. Onları bu rüyadan uyandırmak için henüz erken.

Bu kadını okuyun efenim...... 
Pişman olmayacağınız yazarlardan biri...













19.6.17

Big Little Lies Dizisi...

Bu dizinin tanıtımını Sevgili Şebnem'in bloğunda ( OytunlaHayat bloğu) gördüm.
Oyuncu kadrosunda ki bu üç kadını da çok beğeniyorum ve mini dizi olması da cazip geldi.

Şebnemmm iyi ki paylaşmışsın, geceleri keyifle ve merakla izledim diziyi...
Müzikleri ve sahil kasabasında geçmesi sebebi ile görsellikleri bir harikaydı.
Konusu çok trakedik ve izlerken biraz da bildik...
Kitabı da varmış bu dizinin biraz bakındım ama türkçeye çevrilip çevrilmediğini bilmiyorum, bilen varsa paylaşsın lütfen.

Konusuna gelince;
bir sahil kasabası, özellikle ebeveynler devlet okulunun iyi olamsı sebebi ile burayı seçmişler.
Zengin, süsülü ve sanki mükemellermiş gibi bir hayat gösterisi.
İçeriden bakıldığında mükemmel olmayan, sorgulayan aileler...
Bol dedikodu, yüze gelince herkes muck muck...



 Özellikle sarışın olan kızı hep komedi tarzında izlemiştim, burda ki karakteri ve oyunculuğu ile şaşırttı  beni.
Bence Nicole Kıdman hiç yaşlanmıyor, devamlı genç, dinamik ve güzel ve çekici biri.
Diğer kızımızıda genelde bilim kurgu filmlerinde görmeye alıştığımızdan burda ki rolü ile de sevdim.

Konusu merak uyandıran ve sürükleyici bir dizi.

İzlerken düşündüm bol bol; illa ki mükemmel anne olmak mı zorundayız? İllaki diğer annelele aşık atmamız mı gerekli?
Tek bizim çocuğumuz mu akıllı, özel? vs....

Tavsiye ederim bi göz atın diziye...

Haydin iyi geceler, iyi haftalar arkadaşlar...


Gözüyle Kartal Avlayan Yazar Yaşar Kemal/ Zülfü Lİvaneli

Yaşar Kemal...
Zülfü Livaneli....
Kırk yıllık dostluklarını, sevgili koca çınarın vefatından sonra kendisine gelen yoğun istek üzerine bir kitap olarak toparlamış Zülfü Livaneli.

Düşünsenize hergün telefonlaşıp konuşuyorlarmış. Çoğunluk edebiyat üzerineymiş sohbetlerinin...

Tabi zamanında, ilk gençlik yıllarında ve ilk yazı hayatına başladığında birlikte çok şey yaşamışlar.
Aranmışlar, tutuklanmışlar, işkencelere tanık olmuşlar, yurtdışında sürgün hayatı bile paylaşmışlar....

Kitapta çok fazla altını çizdiğim cümlem oldu.

Daha önce okul yıllarında okumuştum kitaplarından  bazılarını ama aklımda hiçbiri yok.
Bence bazı kitaplar büyüyünce okumalı, okutulmalı.

Geçtiğimiz seneler de her Kadıköy'e indiğimde uğradığım YKY Yayınlarından bir iki kitabını aldım.
Daha alacaklarım çok. Özellikle İnce Memed serisini okumak istiyorum ama öyle hemen değil sindire sindire.
Aslında bu kitap bir ön okuma kitabı gibi olmuş.
Çünkü hayatına ve yazıma başlayışı ile ilgili harika bilgiler içeriyor. Yarı biyografi kitabı olarak düşünebilirsiniz.


Daha öncesi sokak çocukları ile gazeticilik döneminde yaptığı sohbetlerden oluşan kitabını okumuştum.
O kadar insani ki Yaşar Kemal.
Bence tam bir vatansever.
Okuduklarımdan bunu anlıyorum.
Ülkesinin, insanlarının, toplumunun birlik ve beraberlik içinde yaşamasını istiyor.

Hepimiz gibi.....

Bu kitapta en çok hümanist yönü ön planda..
Birde aldığı ödüller ve kendisinin mütevaziliği var kitapta...

Tabi dile kolay hayatı ciddiye alanlar, sadece kendini değil ülkesini, vatanını, komuşusunu düşünenlerin hep bir derdi oluyor yaşamla...
Bence bu iki önemli yazarın da öyle olmuş yaşamları..
O yüzden kitabı okurken bazen tebessüm ettim bazen de hüzünlendim.
Ama iyi ki sevgili dostu Z.Livaneli bize sohbetlerinin bilmemiz gerekeni kadarını aktarmış.
Ruhun şad olsun ışıklar içinde uyu Yaşar Kemal....
 






17.6.17

Tedavi (The Great Hypnotist)



Geçen gün televizyonun sinema kanalların da gezinirken "Tedavi (The Great Hypnotist) "

filmine denk geldim.

Film 2014 Çin Yapımı psikolojik, gerilim, dram türünde idi.


Aslında ben açtığımda bi beş dakka olmuştu başlayalı. Nedense bi takıntım var illa ki izleyeceğim film baştan başlamalı yoksa izlemek istemiyorum.

O günde kitap okumaya biraz ara vereyim zorlamayan, yormayan bir film izleyeyim dedim ama ters köşe bir film izledim.

Sizde de var mıdır böyle bir takıntı?

Sanırım bende ki nedeni; ya filmin başında önemli bir cümle varsa ben kaçırdıysam........


Bu duygu zor bir duygu aslında, bunu da başka bir yazıda anlatayım en iyisi....


Konusuda gelince;








Doktorumuz hastalarını üzerinde hipnoz ederek tedavi etmektedir. Biraz da ukala, sivri dilli bir doktordur... sonra bir gün okuldayken öğretmeni olan Prf. Doktoru kendisine bir hasta önerir..

Yalnız bu hasta zor biridir ve birçok psikolog, psikayatr gezmiştir bir türlü tedavi olamamıştır.

Konu burdan sonra başlıyor....
Hastasını hipnoz ederken kendisi de oluyor ve burdan sonrası tam bir gösteri.... akışı, anlatımı değindiği konular ile aslında kendisi de tedavi oluyor doktorumuz.

Sizi tam bir ters köşe yapıyor sonunda ve film çooooook başarılı.


İzleyin derim o yüzden fazla detayı vermiyorum. :)


Yalnız izlerken ve bittikten sonra şöyle bir düşündüm de; beynimiz muhteşem bir organ tek kelime ile...


Alt beyinde sakladıkları, sonra zamanı gelince üst beyne aktarması, bazen de olmamış, yaşanmamış gibi hissttirmesi.....


Etkilendiğim, konusu itibari ile akılda kalıcı, özellikle de görsel olarak da başarılı filmlerden biri oldu benim için....


12.6.17

İftar Sofarsı... J.J. Rosseau Söylev Kitabı Hak...


Bizim evde orucu bir ben birde bir ara kardeşim ile tutardık.
Annem hem tansiyon hastası olduğundan hem astımından dolayı tutmazdı. Biz öyle bilirdik en azından.
Ama yine de nedense ezan vakti soframız kurulur, babam muhakkak her akşam tatlı ile gelirdi eve.
Birde tabi iftarda ağırlanan misafirler olurdu.

Oldum olası çok severim kalabalık sofraları ve sofra hazırlamayı.
Ama öyle aceleye gelmeyecek eğer ben kuracaksam sofrayı. Yavaş yavaş herşey tam olarak hazırlamayı seviyorum.
Her ne kadar bazı günler hızlı olsa da kurduğum sofralar, nisafirim geleceği zaman hazırlanmayı sevenlerdenim.
Öyle mutfakta hamarat değilimdir, bildiğim yemeklerden kurarım soframı. Bu aralar değişik şeyler denemeyi istiyorum o ayrı :)
 Bu ramazan ayı hep biz dışardaydık daha kısmet olmadı misafir ağırlamak.
Ama öyle keyifli oluyor ki sevdiklerinle masanın etrafında oturmak, yediğini paylaşmak, sohbet etmek....
Sofralarınız hep kalabalık olur İnşAllah daha doğrusu sevdiklerinizle kalabalık olsun...

Gelelim kitabıma; bu hafta bitirdiğim kitaplardan biri de;
 
Tabi yazarın başka hiçbir kitabını okumadım o yüzden bu kitap ile başlangıç oldu.
Şöyle bir Geçmiş yaşamını okuyunca yoksul bir hayatı olmuş ve o yaşamı bilen biri olarak yazmış kitaplarını.
Hem hayatın da hem yazılarında "ahlak ve erdem" en önem verdiği bireysel özellikler.
O yüzdende bu kitabında da sanatın, ihtişamın, lüksün arttığı toplumlar da ahlaksızlık ve erdemsizliğin de artacağını bu yüzden de sorulan soruya cevabının "Hayır" olduğunu söylüyor.




11.6.17

Sona Ermek Selim İleri Kitabı Üzerine...




 Perşembe günü neredeyse bizim için artık gelenekleşen Kitap Kulübü toplantımızı iftar eşliğinde yaptık.
Hepimiz bir şeyler yapıp yada alıp geldik, soframızı kurduk, çayımızı demledik ve sohbete daldık.
Geçen sene kitabı çok beğendiğimiz için fazla kitaptan konuşmamıştık, bu seferde çoğumuz kitabı yarıda bırakmış ya da okumamıştı.
Ben deniz sonuna kadar okudum yahu :)))))

SONA ERMEK / SELİM İLERİ idi kitabımız.
Daha önce hiçbir kitabını okumamış da olsam televizyondan, haftada bir yaptığı programdan bilirim kendisini. Hatta engin bilgisine, kültürüne, saygınlığına bir o kadar da hayranımdır.

Bu kitapla da başlangıç yapayım diğerlerini de alır okurum diyordum ama... yanlış başlangıç bu kitap.
Sizde benim gibi yazarın başka bir kitabını okumadıysanız bu kitapla başlamayın.
Çünkü bu kitabı biraz da anılarından yola çıkılarak yazılmış yarı biyografik bir roman.
Ama anlatım dili, konuların akışı o kadar durağan ki... bir bakıyorsunuz aşık olduğu kadını anlatıyor, hop ordan çıkıyor kraliçe diye adlandırdığı kadını anlatıyor. Ben bir türlü kraliçe kim anlayamadım....
Ordan hep yazmak istediği tarih kitabı anılarına geçiyor.
Biz okuyucu da helak oluyoruz tabi anlayacağız diye.
Ve grubumuz da hemen hemen hepimiz aynı fikirdeydik, biraz zorlama olmuş bu kitap o yüzden de "olmamış".

Onun dışında yine kitaplardan, anılardan, bahsederek güzel bir akşam geçirdik.

İyi ki iyi ki diyorum Sevgili Lale Abla( lalenin bloğu yazarı) beni de geçtiğimiz sene davet etmiş.

Yine bol sohbetli bir akşamdan anılarıma güzellikler katıldı.

İyi geceler blog.







9.6.17

Ian McEwan Çocuk Yasası Kitabı Hakkında.

Bu ara ince kitaplar okuyorum ve çabuk bitiyor. Yeni kitaba başlamak heyecanlandırıyor beni, okuma hızımın düştüğünü göz önüne alınca ince kitaplar iyi oluyor.

Bu kitap ile sanıyorum ilk Sevgili Leylak Dalı bloğunun yazarı Nurşen Ablanın yorumu ile tanışmış ve kitabı almıştım.
Okumak bugüneymiş...

Kitap sizi sıkmadan, doğru bakış açısı ile hem karı-koca hem anne-baba hemde çocuk gözüyle duyguları dile getirmiş bana göre.
Bu kısa roman 59 yaşında ki Fiona'nın Aile Mahkemesinde ki yasalarla ve çocukların sorunlarına dair verdiği kararlarla, kendi aile hayatına ilişkin bir kitap.
Okurken sık sık kendime "ben olsam nasıl karar verirdim?" diye sorarken buldum.
Örneğin bir gün kocası Fioana'ya:
------ artık cinsel hayatlarının tutkulu olmadığını ve kendisinin bunu yaşamak istediğini söyler ve bir nevi izin alır. Ve sadece cinsel tatmin için başkasıyla olacağını, aslında kendisini çok sevdiğini, evli kalmak istediğini vs. anlatır.

Düşünsenize sizin beklentileriniz oluyor ama bence erkekler daha kolay bunu dile getiriyor.
Şunu da atlamayayım yazar cinselliği, sevişmeyi, aşkı öyle sade olması gerektiği kadar ve dokunaklı yazmış ki.... okurken çok doğru çok diyorsunuz. Evlilikle ve beklentilerle ilgili cümleleri çok yerinde idi. Evet biz kadınların belirli bir süreden sonra evlilik ve cinsellikten beklentimiz ile erkeklerin ki çok farklı. Önceliğimiz, dokunmak, sevgi vs olurken erkeklerin önceliği cinsellik olabiliyor.
Bunu erkekleri yermek için demiyorum ama çünkü cinsellik de yaşamımızın bir parçası.
Sadece erkeklerde başka bizde başka dygular oluyor buda fiziki yaratılışımızla, hormonlarla ilgili.

Kitaba dönersek; karar verme aşaması her zaman zordur hele konu başkasının yaşamı hakkındaysa daha da zordur.
Aile Mahhkemesinde çalışan Fiona ,çinde böyledir. Kah aileleriyle görüşerek, kah çocuklarla görüşerek yasalarla birlikte kararlar alır.
Örneğin yapışık ikizler ve ikizlerin birbirinden ayrılamaları ile ilgili bir karar vardı ki... bir solukta okudum satırları... çünkü bedenleri ayrıldıkları takdir de biri yaşamını yitirecektir ama ayrılmazlarsa ikisini yaşamını yitircektir...

Gerisi kitapta :)

Sonra birde bir karar verme aşaması daha vardı ki onu da bir solukta okudum; o da kan verilmesi gereken bir çocuğun hayatı ile ilgiliydi.
Dini inançları gereği başkasının kanını kabul etmeyen bir aile ve birkaç gün içinde eğer kan nakli olmazsa yavaş yavaş çlecek bir gencin davası....

Tabi sonunda hakimimiz çocukla da görüşürüz ve öyle karar verir.  İnanç meselesi çok güzel işlenmiş, karşı tarafı yargılamadan her iki bakış açısı ile aktarılmış.
Yine gerisi kitapta arkadaşlar... bu kadar tiyo yeter dimi okumayanlar için.

Kısa ve öz diyebileceğim bir şey varsa kitap güzeldi. Bazen aldığınız veya verdiğiniz kararlar sadece sizi etkilemiyor, bir hayat bir yaşam değişebiliyor ve kitp da bunu iyi aktarmış.




 Alıntıdır:
Sık sık Ian McEwan’ın benden ne kadar farklı olunabilirse o kadar farklı bir yazar olduğunu düşünmüşümdür. Anlatımı kontrollüdür, dikkatlidir, az ve özdür; sevişmek ve cinsellik konularını çok güzel ifade eder; bilimsel tasvirlere eğilimi vardır; romanları asla olmaları gerekenden uzun değildir; noktalı virgül içeren tek bir cümle dahi yazmaz. Onu okuduğumda kullanmayı hiçbir zaman düşünemeyeceğim metaforlar, aklıma asla gelmeyecek konular, hiç sahip olmadığım fikirler tarafından çarpılırım. Bu nedenlerle onu okumayı severim ve milyonlarca okuyucu gibi ben de kendimi onun ellerinde güvende hissederim. McEwan’ın kitaplarından birini elinize aldığınızda en azından çok güzel yazılmış, iyi işlenmiş ne o ne de sizin için utanç kaynağı olmayacak bir kitap okuyacağınızı bilirsiniz.
(Zadie Smith)


7.6.17

Carlos María Domínguez - Kağıt Ev

Şimdi efenim bu kitabı İnsatgram'da paylaşımlarda çok görüyordum, yorumlar deseniz herkes yere göğe sığdıramıyor bu kitabı.
Benimde hep aklımdaydı almak niyeyse almamışım.
Kitap fuarına gidince bide karşıma çıkınca "alayım ben bunu burdan yoksa yine kalacak" dedim ve attım çantama. :)

& Evet kitap Novella (  Novella, Avrupa'da öykü ve romanın gelişimini etkileyen, gerçekçi ve yergili bir anlatımla yazılmış sağlam yapılı kısa anlatı. Novella terimi bazen, öyküden uzun ama romandan kısa bir anlatı türü olan “kısa roman” ya da novelette'yi belirtmek için de kullanılır.)  tarzında yazılmış bir kitap.

&& Evet bir kaç yerinde altını çizdiğim ve biz kitap severlere ait yerinde cümleler var.
Özellikle Marquez gibi birçok kalemi kuvvetli yazarlara da ucundan değinmiş.

&&& Evet ince kitaplar ve ara kitap olarak iyi ama o kadar. Tabi bu benim görüşüm.
Çünkü dediğim gibi nette biraz bakındım da hiç olumsuz yorum yok. Okuyan herkes çok etkilenmiş. Ki saygım sonsuz çünkü okumak ve okuduğun kitabı sevmek bambaşka birşey.

&&&& Cumhuriyet Kitap Eki'nde Cem Tunçer'in yazısından....

KİTAPLARA VE OKUMAYA DAİR BİR YOLCULUK
Kağıt Ev, Bluma’nın ölümüyle başlayan, metne, kitaplara, okuma alışkanlıklarına dair bir kitap. Bluma’nın yaşamını yitirmesinin ardından masasındaki bir zarfta bulunan, üzeri çimento ve kir tabakası kaplı bir kitap üzerinden, kitapların insan hayatına etkisi üzerine ikinci bir hikâyeye, bir kitap düşkününün, bir bibliyofilin hayatının derinliklerine dalarız: Carlos Brauer’in hayatına.
1955 doğumlu Arjantinli yazar Carlos Maria Dominguez, ortaya koyduğu gizemli, üstü çimento kaplı bir kitap üzerinden, bizleri okuma alışkanlıkları ve kitaplar üzerine bir yolculuğa çıkarıyor. Kitabın ilk bölümü, bizleri gizemli bir kitabın peşinde maceralı bir yolculuğa çıkaracağı izlenimi verse de kitabın peşindeki yolculuk, bir kitap üzerinden başlayan, kitaplara ve okumaya dair bir yolculuk.
Bu yolculukta, çimento kaplı kitabın ardında neler yattığına dair merakımız kitap boyunca devam ediyor ve okuma alışkanlıklarına dair birçok şey öğreniyor, okur olarak bizim bile fark etmediğimiz şeyleri, kitabı okurken fark ediyoruz. Bir kütüphanenin boyutu ne kadar önemlidir ya da önemli midir, kitabın altı çizilir mi çizilmez mi, kitap okurken müzik dinlenir mi sorularını soran ve tüm bunlar dışında, edebiyata ve edebi arzulara, yazınsal her türlü maceraya dair birçok soru da sordurtan kısacık bir novella Kağıt Ev.

Böyle işte karar sizin efenim. Sevenler  çok sevmeyenler de az.




4.6.17

Kadıköy Belediyesi Kitap Günleri ...


Selam iyi pazarlar herkese.
Dün 9.Kadıköy ama Haydarpaşa Garı'nda ise 2.si düzenlenen kitap fuarına gittik.
Aslında haftaiçi arakdaşımla gidecektim, planlarda değişiklik olunca beyimde "hadi gel kızı da alalım gidelim" deyince asla ama aslaaaaaaaa hayır diyemezdim :))

Bide üstüne çok sevdiğim, beğenerek ilgiyle takip ettiğim İclal Aydın'ın da imza gününe denk gelmek ayrıca mutlu etti beni.

Bide sevgili Banu'da Dut Ağacı kitabını imzalamak için oradaydı selam vermeden, hatır sormadan geçemezdim. Gerçekten de sizi o kadar içten, samimi karşılıyor ki ister istemez sarılıp selam vermek istiyorsunuz.
Birde burdan da tebrik etmek isterim ki kitabı 3.baskıya geçti. Yolu açık okuyucusu bol olsun.

 Birde instagram sayesinde tanıdığım, tanıştığım arkadşlarla da orada karşılaştık, öyle güzel oldu ki... Bazen bir sürü şey çıkıyor sosyal medya ile ilgili ama bence iyi kullanıldığında o kadar güzel arakadaşlıklar, dostluklar kuruluyor ki. Bazen sanal ortamda kalıyor bazende hayatınıza dokunuyor.
İyi ki tanımışım dediğim birçok arkadaşım oldu.

Kitap Fuarına gelirsek. Çok fazla kitap almadım çünkü genel olarak tüm standlar  da %20 veya %25 indirim vardı.
İnternetten aldığımda daha uyguna geliyor kitaplar. Biz kitap kurtları için de önemli olduğunu düşünüyorum bu oranların.
Bir çok yayınevinin yazarları da bulunuyordu kitaplarını imzalamak için.

Ama onun dışında tarihi bir garda olması kitap günlerinin ayrı bir atmosferdi.
Tren içine girip soluklandık biraz.
O kadar  eskiye gittim ki oturuken.
Bir zamanlar Tarihi Salı Pazarı Kadıköy Çilek sokaktaydı. Ve hemen hemn her salı, mevsim geçişlerinde toplaşı gelirdik pazara. Minibüs veya otobüsle bir saati geçerdi Kadıköy'e gelmek. O yüzden trene biner 25 dakka da varırdık Söğütlüçeşmeye.
Tren ile yolculuk hep başka gelir bana, tarif et deseniz ne bileyim böyle huzurlu, keyifli, eğleneli gelir trenler. Ayrı bir havası vaardır yahu trenlerin.
Bir an önce tekrar faaliyete geçer umarım trenler.

Böyle işte blog.  Vaktiniz varsa gelin bi soluklanın bu kitap dolu garda.
Belki karşılaşırız sizinle  de. :))

İyi pazarlar.










3.6.17

Umay'lı Hayat. Park güncesi 😊

Havalar iyicene güzelleşti. Bizim de bi sabah bi akşam park sezonumuz açılmıştır. 😊
Umay için iyi oluyor ( gerçi parklar biz anneler için çok İyi oluyor, bütün gün koşturan, oynayan çocuklar enerjileride atmış oluyorlar) Büyüdükçe daha çok arkadaş ister oldu.
3 yaş 3ay oldu bile... Zaman nasıl geçiyor bilemiyorum.
Hani diyorlar ya "aman büyümesin büyüdükçe dertleri de büyüyor" diye... Valla kardeşim diyesim geliyor. Geldim 37 yaşına o dertler bende de hâlâ bitmiyor.
😬
Sonuçta insanız çocuk da bi birey elbet dertleri olacak.
Hatta ben büyüdükçe daha memnun olan, keyif alan ve daha da büyüsün isteyen annelerdenim (var  mı böyle bir grup bilemiyorum ama. 😊)
Yani diyeceğim çocuk bunlar elbet bi laf dinliyorlarsa bi dinlemeyecekler, arada atar yapacakları hepimiz geçtik yahu bugünleden.
Zaten çocuk demek "sabır" demek....
Neyse efenim nerden nereye geldim yine ben. 😊
Büyümesi hoşuma gidiyor, artık daha bilinçli ve ne desem dediğim şeklinde algılayıp cevap veriyor. Bazen "neden" diye  başlayan soruları 💭 🤔 bunaltsa da öğrenmek istiyor çocuk yahu deyip cevaplıyorum. Hatta bazen aynı soru 🙋 cevap şeklinde bile birkaç dakika takılıyoruz. 😊  aman da aman ne güzel değil mi? 🤥
Bazen öyle cevaplar veriyor ki şaşıp kalıyorum.
Hele 🏞 Parkda ki tavırları bir görseniz ; kendinden küçüklere asla pas vermiyor, büyiklerinde peşinden "abla/abi bakar  mısınız? Bende oynayabilir miyim?" diye diye koşturuyor.😂
Seneye okula vermeyi düşünüyoruz, aklımızda okul var gidip konuşması kaldı.
Bakalım bizi neler bekliyor. Okul sürecini de başka bir yazıda anlatmayı, paylaşmayı düşünüyorum.
Gce gece bu kadar yazabildim idare edin artık beni a dostlar. :)
İyi geceler 🌃 hayırlı ramazanlar.





1.6.17

Madam Arthur Bey Ve Hayatındaki Her Şey/ Mine Söğüt


Kitap bitti inanın benim duygularım da bitti.... 
Daha önce hiç Mine Söğüt kitabı okumamıştım. Ne büyük bir kayıpmış bu kitabı okuyunca anladım.
Kelimleri bu kadar anlamlı ve özgür kullanabilen, yazdığı duyguyu size hissettirebilen bir yazar bence ve bu kitap çok fena.
O kadar garip ki... nasıl yazacağımı bilmiyorum. Son sayfayı okudum, kapağını kapattım ve tüylerim diken diken oturdum düşündüm...
Aslında hikaye kötü masallar gibi...Ama bu kötülük masalsı değil... bildiğiniz, duyduğunuz, okuduğunuz ve belki de sizin de başınıza gelen yaşanmışlıklara dair.

Zaman olgusu çok önemli kitapta aslında ve yazar zamana yaymış bir çok şeyi....

Madam Arthur Bey "kadınadam" ve antikahraman. Kurduğu hayallerde insanları öldürüyor ve 

fotoğraflarını çektiriyor sevdiği adama.
Birçok karakter de aslında "iktidar ve kimliği" sorguluyor yazar. Ve zaman olgusu üzerinden ilerliyor.
Duyguları ifade edişi ve az kelimelerle cümlelerini bitirmesi çok etkiledi beni.
Madam Arthur Bey’in çevresindeki tüm kahramanlar en az onun kadar gerçeküstüler, ama aynı zamanda çok tanıdıklar, hayatımızın gerçeklerinden çok da uzak değiller. Mine Söğüt bir röportajında bu konuda şöyle söylüyor:  “Korkularımızın kahramanları onlar. Kaybettikten sonra gördüğümüz karabasanların… Gözlerimizi kapatıp kendi içimize baktığımızda yüzleştiğimiz tedirginliklerin kahramanları. Gölgemize saklanıp bizimle her yere geliyorlar. Işığın yönüne göre bazen ardımızdalar, bazen önümüze geçiyorlar; bazen de içimize girip bizimle birlikte dimdik ayakta duruyor, ya da uzandığımız yere uzanıyorlar. Aşinalık oradan olmalı…” (Habertürk kitap eki, Gülenay Börekçi röportajı, Haziran 2011) - See more at: http://www.edebiyathaber.net/madam-arthur-bey-ve-hayatindaki-her-sey-uzerine-sule-tuzul/#sthash.oIrnPk6v.dpuf
 Kitapta şiddet, sevgi, sevgisizlik, korkular, kuşkular vs... her bir duyguyu ayrı ayrı ve bazende bir olarak hayat vermiş karakterlerinde...
Bu kitabı kolay yutamıyor, öğütemiyor ve içinizden atamıyorsunuz. Her birimizin içinde
biriktirdiği eksiklerin yanına kıvrılıveriyor kitap.
Kafası kesilmiş babaların, ölüme yatmış evlatların sancısını ise en çok bir kadın
çekiyor elbet, bacak arasından o sancıyı hepinizin yüreğine ateşliyor. Sancılı
bir doğum ve sancılı bir ölüm arasında sıkışıp kaldığınızda, gözünüzün içine
bir tek Olga bakıyor.
Tüm kadınları ve erkekleri gözünüzün içine baktığı yerden elinize dolayıp, denizin
dibine atmak istiyorsunuz. Çünkü bu sayfalar ölüm kokuyor. Ve bu koku sizi
tahrik ediyor, ölenlerin ölümü hak etmiş olabileceği yalanına bir kez daha
inanıveriyorsunuz.
Hiç,
diyor büyük kanatlı siyah kuş, daha gözüpektir hepten.”

Öyle işte kesinlikle okuyun diyebeileceğim bir yazar ve kitap oldu benim için.
Ve etkisinden de kolay kolay kurtulamayacağım bir romandı.

 



26.5.17

Toza Sor John Fante kitabına dair...

John Fante okumak istediğim bir yazardı. Kampanya dahilinde görünce alayım başlangıç olsun diye düşünmüştüm.
Geçtiğimiz hafta okudum. Tam bir yeraltı edebiyatı dedikleri türdendi. 
"Derken bir gün bir kitap çektim, açtım ve kalakaldım. Birkaç paragraf okudum. Sonra çöplükte altın bulmuş biri gibi kitabı masaya götürdüm. Cümleler sayfada yuvarlanıyordu, kayıyorlardı. Her cümlenin kendine özgü bir enerjisi vardı. Cümlelerin özü sayfaya bir biçim veriyordu; sayfaya oyulmuşlardı sanki. Duygusallıktan korkmayan birini bulmuştum sonunda. Mizah ve acı olağanüstü bir kolaylıkla iç içe geçmişti. O kitabın ilk sayfaları benim için çılgın ve büyük bir mucizeydi. Evet, Fante beni çok etkiledi. O kitapları okuduktan kısa bir süre sonra bir kadınla yaşamaya başlamıştım. Benden daha ayyaştı ve korkunç kavgalar ederdik. Bazen ona, “Bana orospu çocuğu deme! Bandini’yim ben, Arturo Bandini” diye bağırırdım. Fante benim Tanrı’mdı ve Tanrı’ların rahatsız edilmeyeceğini, kapılarının çalınmayacağını biliyordum. Ama “Angel’s Flight”ın neresinde oturduğunu tahmin etmeye çalışır, hala orada yaşadığını tahayyül etmeyi severdim. Hemen her gün ordan geçerdim. Camilla’nın tırmandığı pencere bu muydu? Lobi bu mu? Hiçbir zaman emin olamadım.”


Diye başlar Fante’nin en etkileyici eserlerinden Toza Sor’unun önsözü. Bu satırlar  Charles Bukowski’nin kaleminden dökülür.

Kitabın içinde, yazılarda hayata dair sıkılganlıklar, sitem ve devamlı eleştiri var ama bu biz okuyucuyu rahatsız edici türden değildi.
Hatta yer yer bakış açısını o kadar sevdim ki; he ya aynen böyle Artura Bandini derken buldum.
Aslında yazdıklarında haksız da değildir yazar...
Biraz da otobiyografik bir roman. Kendi hayatında sorunlar eksik olmamış...
Tanrım, artık bir ateist olduğum için beni bağışla, ama Nietzsche'yi okudun mu? Ne kitap..." 
der kitabın bir yerinde ve başlar oradan anlatmaya.... 

Yer yer umursamazlığı, hayatı ayklakça yaşamasını, aşkını içinde yaşamasına, yazar olma yolunda ilerlerken yaptığı hatalara bazende gurura kızarken buldum kendimi.

Toza Sor ve başka bir kitabı da filme alınmış ayrıca. İzleyeyim diyorum. Sizden izleyen biri  var mıdır acep?

Böyle işte bu yazarı okumadıysanız değişik anlatım dili olan ve bakış açısı ucundan isyankar olan yazarı tanıyın derim.

George Carlin’in, eşinin ölümünden sonra yazdığı “Zaman paradoksu” …

Facebook'da bugün bir paylaşım okudum ve sizinle de paylaşmak istiyorum.
Hatta sizde paylaşın ki farkına varmayan birilerinin farkına varmasına vesile olalım....


George Carlin’in, eşinin ölümünden sonra yazdığı “Zaman paradoksu” … Okunmalı …

 

Mektubun sahibi, George Carlin (1937 – 2008); 5 Grammy Ödülü kazanmış, ABD’de “100 en büyük TV stand-upçısı” listesinde yer almış bir büyük komedyen, aktör ve yazar.
Bu yazı, eşi Brenda’nın kanserden ölmesinden sonra, “Zamanımızın Paradoksu” başlığı ile yazılmıştı.
Daha yüksek binalarımız, ama daha kısa sabrımız var; daha geniş oto yollarımız, ama daha dar bakış açılarımız var.
Daha çok harcıyoruz, ama daha az şeye sahibiz; daha fazla satın alıyoruz, ama daha az hoşnut kalıyoruz.
Daha büyük evlerimiz, ama daha küçük ailelerimiz; daha çok ev gereçleri, ama daha az zamanımız var.
Daha çok eğitimimiz, ama daha az sağduyumuz; daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var.
Daha çok uzmanımız, ama yine de daha çok sorunumuz; daha çok ilacımız, ama daha az sağlığımız var.
Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz, çok savurganca para harcıyoruz, çok az gülüyoruz, çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz, çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz, çok az okuyor çok fazla TV izliyoruz ve çok ender şükrediyoruz.
Mal varlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık.
Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz.
Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama yaşam kurmayı öğrenemedik.
Yaşamımıza yıllar kattık, ama yıllara yaşam katamadık.
Aya gidip gelmeyi öğrendik, ama yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin karşısına geçmekte sorunumuz var.
Dış Uzayı fethettik, ama iç dünyamızı edemedik.
Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler yapamadık.
Havayı temizledik, ama ruhumuzu kirlettik.
Atoma hükmettik, ama önyargılarımıza edemedik.
Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz.
Daha çok plan yapıyoruz, daha az sonuca varıyoruz.
Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik.
Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha çok bilgisayarlar yapıyoruz, ama git gide daha az iletişim kuruyoruz.
Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin; büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır.
Günümüz artık, iki maaşın girdiği ama boşanmaların daha çok olduğu, daha süslü evler, ama dağılmış yuvaların olduğu günlerdir.
Bu günler, hızlı seyahatler, kullanılıp atılan çocuk bezleri, yok edilen ahlakî değerler, bir gecelik ilişkiler, obez bedenler ve neşelendirmekten sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir.
Vitrinlerde her şeyin sergilendiği, ama depolarda hiçbir şeyin olmadığı bir zamandayız.
Öyle bir zaman ki teknoloji bu mektubu size getirebilir, siz bu içselliği ya paylaşmayı, ya da sil tuşuna basmayı seçebilirsiniz.
Yaşam, aldığımız nefes sayısıyla değil, nefesimizi kesen anların sayısıyla ölçülür.

George Carlin

 

Sabahattin Ali 110 Yaşında Ve Soner Olgun Konseri...



 Bu hafta çok yoğundu benim için. Sevdiğim ve gitmek istediğim iki dinletiye gittim/k.

Tomurcuk Vakfı yararına verilen konserde Soner Olgun vardı. Dinlediğim günden beri çok seviyorum Soner Olgun'un yorumunu, duruşunu, hayata bakışını ve anlatışını.....
Nasıl güzel bir ses anlatamam size...
Hem ağladım, hem keyifle dinedim bu müthiş sesi.
Tabi Tomurcuklar( melek çocuklar, anneleri ve vakıf geneli bu çocuklarımıza böyle dediklerini belirttiler) ritim konseri verdiler başta. Buraya video eklemeyi bilsem sizinle de paylaşacaktım ama bilmiyorum henüz.
tomurcuk vakfı sitesi için tıktık   

Kurulum amaçları sitelerinde şöyle açıklanmış;

Tomurcuk Vakfı, zihinsel engelli çocuğu olan aileler tarafından 2010 yılında kurulmuştur.
Zihinsel engelli bireyleri, eğitim ve üretim ortamında kendilerine yeterli hale gelecek şekilde eğitmek, topluma uyumlarını, iş edinme becerilerini geliştirmek, üretken hale getirmek ve sosyal rehabilitasyonlarına destek olmak üzere çalışmalar yapan Vakıf, özellikle ebeveynlerin vefatından sonra vakıf çatısı altında korumaya aldığı engelli bireylere yaşamlarını sürdürecekleri, üretim ve sosyal yaşamlarını devam ettirecekleri “ Yaşam Merkezi”ni de zihinsel engelli bireylerin hizmetine sunmayı amaçlamaktadır.
Vakfımızdan yararlanan kitlenin büyük çoğunluğu sosyo-ekonomik yönden dar gelirli sayılabilecek ailelerden oluşmaktadır. Bu çocuklara Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ilgili mevzuatlara göre okullara ödenen  eğitiminin yanında Vakıf tarafından sosyal yönden gelişimlerini sağlamak amacıyla haftanın 2 tam günü Vakıf Atölyelerinden faydalanma olanağı sunulmakta ve ücretsiz öğle yemeği imkanı tanınmaktadır.

Çoğunluk Down Sendrolu bu çocuklarımız için tüm desteklerini ellerinden geldiğince, imknaları dahilinde sunuyorlar.
Bu geceden elde edilen gelirde bu vakfa aktarılıyormuş. Ve sevgili Soner Olgun hiç bir ücret almadan destek oluyormuş birkaç yıldır kendilerine.
 Gönlüne ve desteğine sağlık...





 Sonraki dinletimiz de "Aysun Ali Kocatepe ile Sabahattin Ali 110 Yaşında" etkinliği idi.
Bir şey diyeyeim mi size... gerçekten de üreten, araştıran ve bildiğini paylaşan insanlar kendilerini, duruşları ile öyle güzel belli ediyorlar ki...
Gerçekten de bu çifti imkanınız olursa mutlaka canlı performans da dinleyin. Nasıl bir uyum ve nasıl bir sestir.....

Yeşil Mürekkep kitabını tam zamanında okumuşum dedim.

Yazar yaşasaydı bugün 110 yaşında olcaktı ama maalesef ki en verimli, en genç yaşında öldürüldü.
Ki yaşına rağmen hayatına öyle önemli ve çok eserler sığdırmış ki.

Bu dinleti de hem şiirlerine yer yer değinildi, hem hayatına dair kısa anekdotlar anlatıldı hemde Ali Kocatepe sevgili Sabahattin Ali'nin 8 şiirini bestelemiş bize bunları okudular.
Konuk sanatçı olarak da Edip Akbayram, Zara ve Koray Avcı vardı.
O bildiğimiz şarkıların, sevdiğimiz dillere düşen şarkıların çoğu yazara aitmiş meğersem.
Melankoli, Aldırma Gönül vb...
 Bu dinletiden de büyük bir keyifle ve gururla çıktık karıkoca. :)

Dün gece de CKM salonunda kardeşimin( kaynım olur ama kardeş benim için kendisi) yılsonu gösterileri, konseri vardı.
Maramara Üniversitesi'nin son sınıf öğrencilerinin konseriydi.
Öyle güzel eserleri icra ettiler ki kulaklarımızın pası silindi resmen.

Bu haftayı böylece kapattık.

İnan tüm müslüman aleminin Ramazan Ayı mübarek olsun.

Bana müsaade yazımı yazdım, sizleri okudum. Şimdi sıra kitap okuma da . :)))))
 

 

 

21.5.17

Sabahattin Ali Romanı Yeşil Mürekkep ...

Yani nasıl yazsam, nerden başlasam bilemedim.
Bu kitabı elinize aldığınız da iki güne bitirirsiniz, yazar o kadar akıcı bir dille yazmış.
Yalnız "Sabahattin Ali" nin eserlerini seviyorsanız çabuk bitiremiyorsunuz kitabı...

Yazarın ilk "Kuyucaklı Yusuf" eserini okumuştum ve tek kelime bakış açısına, anlatım dline ve olayları aktarışına hayran kaldım. Tabbi yıllar önce kısaltılmış şekillerde yada tam baskısı ile okuduğum çok klasik eser var ama bu yaşımda okuduğumda " okumuşum ama hiç böyle bakmamaştım" dediğim olduğundan  bazı eserleri tekrar okuyorum.

 Daha sonra da şu son yıllarda reklamı iyi yapılan ve sanki tek iyi eseri bu kitapmış gibi lanse esilen Kürk Mantolu Madonna kitabını okudum.

Tabi bu benim şahsi görüşüm ama Kuyucaklı Yusuf daha dokunaklı daha içli daha.... diye gider.
Elbet yayınevlerinin reklam politikası farklı biz okurlara göre..
Bazen gerçekten ama gerçekten de hiç de iyi olmayan bir kitabı bir numara gösterebiliyorlar... ah şu reklamlar...


Kitaba dönecek olursak;  yazarın gençlik yıllarından başlamış Osman Bey.
İlk Almanya'ya gidişi, eleştirisel yaklaşımı, çabuk aşık olabilen Sabahattin Ali'yi öyle güzel anlatmış.
Kesinlikle aydın ve entellektüel diyebileceğimiz biriymiş S.Ali. Tabi ister istemez ülkesini eleştirdikçe göze batmaya başlar.
Bu arada çevresinde, dostluklarında kimler yoktur ki... Aziz Nesin, Pertev Ailesi, Cimcöz Ailesi vs...

Okurken kendinize sormadan edemiyorsunuz sonu böyle mi olmalıydı...

Sonrasında yazı macerası, yazma tutkusu desek daha doğru olur. Geçim derdi sebebi ile öğretmenlik yapması, fakat düzeni eleştirmesi sebebi ile hapishanelerde geçirdiği süre.
Tabi Sabahattin Ali hapishane de bile mapus arkadaşlarını dinler ve Kuyucaklı Yusuf kitabını burda dinlediği gerçek öyküden esinlenerek yazar.
Sonrası bu eser yüzünden başı yine devlet ile derde girer...
Sonra evlenir ve baba olur. Ama ailesini geçindirmek için Ankara-İstanbul arası mekik dokur.

Eşinin yerine kendimi koyduğumda " aman Allah'ım dedim ben o kadar sabredebilir miydim bilmiyorum?" dedim.. çünkü o zamanın şartlarını düşünecek olursak, telefon yok, ulaşım zor, hem sabıkalısınız.

Eşi ve kızı da kendisi ile beraber çok çekmiş.. Sonrasında babasının büyüyüen bir kız çocuğu.. yaşamı...

Sonrasında pisi pisine öldürülmesi çok acı...
Oysa ki tek derdi ülkesini daha aydınlık yarınlarda görmek istmesi...

Gerçekten de yazar olmak aydın olmak çok zor... düşüncelerimizi özgürce; hakaret etmeden, karşımızda kini ezmeden söyleyememek çok kötü.

Oysa ki ülkelerin ilerlemesi, gelişmesi okuyan nesillere  ve snata, spora, tarihi kültürümüze sahip çıkmaya bağlı.

Evet şimdi Sabahattin Ali en iyi Edebiyat Yazarlarımızdan biri, kitapları çok satıyor... neye yarar ki.. gencecik yaşında, en üretken olduğu yaşta, ailesi ile geçireceği onca zaman varken öldürülüyor.....

Zor dostum zor deidm kitabın kapağını kapatınca...







16.5.17

Hisart Canlı Tarihi Sergisi Akasya Kültür Sanat Merkezi'nde...

Cumartesi günü( Gamze'nin bloğu ) Yaşam İzi Bloğunun yazarı  Gamze ile buluştuk 

Eşime okuldan Akasya Avm'de Külür Sanat Bölümünde bulunan Hisart Sergisi bileti vermişlerdi ve bende gezmeyi seven Gamze'yi davet ettim. Gamze'nin hem sohbeti çok keyilfi hem bilgisi ile size öyle güzel anlatıyor tarihi yerleri, olayları öğrenmemek mümkün olmuyor.
Benim gibi eksiği fazla olanlar için Gamze'nin sohbeti bir numara.
Gamze'cim yüreğine sağlık benimle de bildiklerini paylaştığın için.
Artık arkadaşlıktan bir adım öteye geçti bizim dostluğumuz. :)
İyi ki tanıdım dediğim sevdiklerimden oldu.

Önce yemeğimizi yiyip sonra da sergiyi dolaştık. Öyle çok büyük bir sergi değildi ama sergilenenlerin geçmişini düşününce içimiz nasıl cız etti anlatamam.....

Hiç bir savaşa denk gelmedik belki yaş olarak ama gördüklerimizden, duyduklarımızdan etkilendiğimizi düşünürsek; yaşasaydık nasıl olurduk hiç bilemiyorum...

BU arada Hisart merkezi Çağlayan’da bulunan ve 1900’lü yıllarda meydana gelmiş savaşları dioramalarla yani 3 boyutlu canlandırmalarla anlatan bir müze.  Eserlerin bir kısmı Mayıs ayı sonuna kadar Akasya Avm içinde sergileniyor.

Ve 31 Mayıs'a kadar da sergi devam ediyor.

Canlandırma olan mankenler çok başarılıydı. Aslında bunu şunun için yazdım kimse kusura bakmasın ama bazen öyle canlandırma heykeller yada mankenler yapıyorlar çok kötü oluyor...

Sergiyi gezerken hep dua ettim bizi için, toprağımız için savaşan, şehit olan atalarımıza. Ve Ulu Önder Atatürk'ümüze ve silah arkadaşlarına, onunla bu yola baş koyan şehitlerimize.... minnet ve saygılarımı sundum...






 Balkon Göçü sergilenmiş... Ne zordur göçe mecbur olmak, herşeyini, vatanını, toprağını bırakmak....


 O dönem savaşlarda kullanılmış eşyalar, zırhlar, şapkalar.. mermiler, tabanca ve kılıçlar...




 Bu görselle de Sarıkamış olayını canlandırmışlar...