10.8.17

Umay'lı Hayat....

Tatil öncesi Umay için çevremizde ki Devlet Okulları ile görüşmeye gittik.

Parkta ki biz annelerin yaz ortasından beri konusu çocuğumuz hangi kreşe vereceğimiz?
Bazı anneler özel kreşlerden yana.

Bana sorarsanız devlet okulu kreşlerinden yanayım. Önemli olan iyi bir öğretmen bulmak çünkü. Karı-koca aynı düşünüyoruz.
Nedense bana sırf oyun oynayacağı, arkadaş edineceği okula devasa paralar vermek doğru gelmiyor. Diyebilirsiniz ki; arakadaşlıklar da önemli...elbet önemli.
İyicene araştırdık ve evimize yakın okula yazdırdık Umay'ı.

Bana kalsa bu sene de göndermezdim. Çünkü evde etkinlik olsun, oyun olsun oynuyoruz. Park deseniz oda gani gani... bi gidiyoruz en az 3-4 saat parktayız.

Ama yetmiyor. Artık kendide istiyor.
---- Anne benim okulu tatil açılsın gidicem, anne neden ben okuma yazma bilmiyorum? Anne bende okula gidicem"
 vs.. şeyler söyleyip duruyor.
Birde parkta süreklilik olmuyor arkadaşlık anlamında.
Evet çoğu zaman aynı çocuklarla karşılaşıyoruz ama oyun kurma veya paylaşım açısından yeterli olmuyor.

📌O yüzden bizde yazdıralım dedik. Yarım gün öğlenleri gidecek. Çok mutlu okula gideceği için. Umarım sever okulunu kızım.

 Düşünüyorumda gerçeken de belirli bir yaştan sonrası öyle hızlı geçti ki...anlamadım bile. Eğer unutmayayım diye defterine yazmasam herşey uçup gidiyor gibi aklımdan.

📌Oysa ki her anını, her hareketini, her cümlesini hatta kelimesini unutmak istemiyorum. Satır satır hatırlamak istiyorum.
📌Mesela 3 yaş sonrası o kadar büyüdü ki davranışları, hareketleri ve cümeleleri.
📌Artık dışarı çıktığımız da elimizi tutup yürüyor ( bu çok öenmli biz anne babalar için 😁 )
📌Bekle bizi daha alışverişimiz bitmedi dediğimizde de bekliyor ( bakın buda önemli bir şey)
📌Bir olay olduğunda öyle yorumlar yapıyor ki bazen şaşırıp kalıyorum.
vs... tabi bunlar bitmez. :))))

Şimdi sıra okul alışverişimiz de. Nasıl duygulanıyoruz anlatamam. Devamlı dilimiz de " ay bu kız ne zaman bu kadar büyüdü de okullu oldu"  " amanda aman okul alışverişine mi çıkıcaz?" diyip diyip duruyoruz.

Bizdeki halleri görende tek bizim kız büyümüş de okula gidecek sanır,  :))))

Napalım bizim için ilk ama :))))









9.8.17

Temmuz Ayı Okuduklarım...Ev Hali...

Aslında tatil ile ilgili yazmak istediğim çok şey var ama döndüğümden beri çok az oturabiliyorum bilgisayar başına.
Bi yoğunluğumuz vardı. Anca ara ara yazabiliyorum.
 Daha önceki yazımda bahsetmiştim evin badana boya olacağından.
Döndüğümüz de bizi bekleyen bir yerleştirme, silme süpürme işi vardı. Tatildeyken camları, kapıları, koltukları sildirdim. Ki döndüğümde daha az iş kalsın bana.
En zoru yerleştirme kısmıydı benim için.
Kullanmadığımız giysi, obje, mutfak eşyasını tek tek elimden geçirip Sevgi Mağazası ile paylaştım.
Sonuçta bir şeyi bir iki yıldır kullanmıyorsam demek ki artık evden çıkartmanın zamanı gelmiştir.
Tabi böyle olunca toparlanmak zaman aldı. Birde çocuk olunca biraz daha yavaş yol aldık.
Tabi bütün yorgunluğa değdi.
Renk olarak Yeni Çağıl olsun dedik, daha önce ki renk koyu idi. Bu sefer aydınlık, ferah olsun istedik. Ve oldu da.
İyi günler de kullanalım :))))👪

 Tabi bu arada sizinle Temmuz ayında tatilde de olsam okuduğum kitapları paylaşmak isterim.
Geceleri okumalara devam ettim. Hem ruhuma hem kafama iyi geldi. Yoksa çok zor uykuya dalıyordum.................

1-  Muhtelif Evhamlar Kitabı/ Ömür İklim Demir
 
   Bu kitabı Lale Abla ( laleninbahcesi bloğu) önermişti. Kadıköy'e indiğimde almış yine okunacaklar arasında bekliyordu. Hem ince bir kitap olması sebebi ile de bekletiyor ve tatilde okurum diyordum. Yanıma aldım ve okudum.
Aman Allah'ım... nasıl bir kalemi kuvvetli bir yazarmış.
Bu kitabı ile ödül almış. Konusuna gelince şehir hayatı, tesadüfler, içimizde yaşadığımız acı-tatlı duygular vs.. her bir öykü bir yerinden birbirine bağlanıyor lokomotif gibi.
Yazar öykülerinde günlük hayatın içinde yaşadığımız evhamlardan yola çıkmış....

Kitap biti kapağını kapattım ama beynimde daha bitmemişti öyküler, kelimeler...
Okuyun diyeceğim kitaplardan oldu benim için....👍

2-Karanlıktan Sonra Haruki Murakami

Yine yazarın bizi duygularla ters yüz eden kitaplarından biri.
Çok seviyorum bu yazarın kalemini.
O kadar doğal geliyor ki anlatım tarzı sanki karşımda anlatıyormuş, fonda da sevdiği müzikler çalıyor...
Bu kitabında da daha çok aile içi çalkantılara, birbirimiz aslında ne kadar az dinlediğimize, gözlemlediğimize ve mış gibi yaşadığımıza dikkat çekiyor.

Yine beğenerek okudum yazarı.







3- Unutkan Ayna-Gürsel Korat

En başta demek isterim ki lütfen bu kitabı alın ve okuyun.....

O kadar kalemi kuvvetli, kelimeleri, cümleleri dokunaklı ve sizi hüsrana uğratmıyor ki...

Konusuna gelince; 1915 1.Dünya Savaşı, Nevşehir'de gerçekleşen Ermeni Tehciri, değiş tokuş edilen, yurtlarından edilen insanlar.

Bu kitapta diğer bir güzel yan ise size aslında birşeyleri, siyasi olayları dayatmıyor.

Tamamen insani duygulardan, yaşananlardan bahsediyor. Ölüm, öldürülme korkusundan, bu topraklarda atalarından beri yaşadığın halde nasıl yabancılaştırıldığından bahsediyor. Ve her iki tarafıda anlatılıyor ötekileştirme yapmadan....

Kendi sitesinde şöyle yazmış kitabı için; http://gurselkorat.blogspot.com.tr/2016/04/unutkan-ayna.html

Geciktiren aynalardan Borges söz etmişti. Ben unutkan aynalardan söz edeceğim.
Öyle bir unutuş ki, her şey gözümüzün önüne gelecek. Ben öyle yapacağım öykümü.
Gerçi "yaptım" demem daha doğru artık.
Önce sözleri yazdım, yazdığım sözleri söyledim, sonra bir daha yazdım. Zaman geçti, yazdıklarımı beğenmedim, yeniden yazdım. Düşündüm, bir daha yazdım. Bunun bir sonu olduğunu bilsem daha da yazardım.
Metni tamamladığımda şunu anladım: Büyüklerimden öğrendiğim dili içimde döndüre döndüre yazıyorum ben. Bir de dinlediğim öyküleri kılcal damarlarına kadar ayırıyorum. Annemin anlattığı şeyleri görsem bu kadar derinden anlatamazdım.
Görmediklerimi, bildiğim yerlerde yazdım. 
Hindistan'da üç yıl esir kampında tutulan, savaş gazisi dedemin lakabı "Delisolak"tır. Onun solak torunu olarak yazdım. Yozgatlı akrabalarımdan, eşden dosttan dinlediklerimi düşündüm, Çandır'ın kuzeyindeki İğdeli'de gördüğüm okul binasının önünde bunları anımsadım, sonra satırla adam kesilen kanlı pınarların başında, söğütlerin dibinde oturdum, öyle yazdım. Develi'de dağları aşarak, Felahiye'de ırmak sularına bakıp coşarak, Erkilet'te Erciyes'e bakıp şaşarak yazdım.
Nefes nefese koştum yazdıklarımın peşinden. Anlattıklarımın hepsinin acısını çektim, sevincini kendimden ekledim.
Unutkan Ayna'yı eline alanlar da anlatıcının yaptığı gibi koşup duracaklar; onları ne etkiler bilinmez ama dilerim atın boyunduğuna astığım fener gözlerini kamaştırır.
Geciktiren aynalar birbirini izleyen, eş zamanlı hareket edemeyen görüntüleri aklımıza getirdiği için çok heyecan vericiydi. Unutkan aynalar, bir görüntünün kaynağından çok uzaklarda ve çok sonraki zamanlarda belirmesi anlamına geldiği için heyecan verir mi bilmem ama benim zaman konusunda söylediğim sözün sırlanmış halidir.
Bu romanımda zamanın aklımı kurcalama biçiminin ne olduğunu, bir soran olursa, böyle açıklayabilirim.



2.8.17

Gittim geldim...Bide Kaplumbağa tarafından Isırıldım :)

Ay sonu döndük evimize.....

İlk birkaç gün elimi hiçbir şeye süremedim. 
Ama en zor sınavımı geçtim sayılır. Kapıdan girerken ve babamla oturup annemden konuşurken "ağlamadım"... tabi bu gözyaşımı içime akıtmadığım anlamına gelmez...............................

Sonra "kalk Gülşah babana da yazıki toparlan ve annenin eşyalaını hazırla" dedim ve hurçlara doldurdum....
Dalaman'da ihtiyacı olan birine verdik herşeyini... hepi topu bu kadarmış dedim.... aslında yaşadıklarımızmış yanımıza kar kalan.
Annem o kadar çok şeyi "bir gün zamanı gelince kullanırım" " misafir gelince çıkartırız" diye saklardı ki... 

Nolur böyle yapanınız varsa yapmayın.... o zaman şimdi ki zaman. Bizim yaşadığımız her dakika değerli ve anlamlı. Ki bizde özeliz. İlla ki misafire gerek yok eşyalarımızı kullanmak için.


Tabi sonraki günler denize gittik. Malum bizim kız hergün istiyor denize gitmeyi...bizde istemez yan cebimize koy drumları... :)



 Son 4-5 senedir babamlara gidiyoruz, yazlık yerde yaşadıkları için uğramadan olmaz :)
Babamda bizi sağolsun tekne ile İzTuzu plajına götürüyor ve akşama kadar orada yüzüyoruz.
Biz genel olarak plajın arka tarafında yüzüyoruz. Çünkü İzTuzu plajı çok dalgalı ve sığ. Ama güneşlenmek ve uzanmak için plajı bir harika. Dünyanın sayılı plajlarından biri. 7 Km uzunluğunda kumsala sahip.

Tabi birde Carettaa Caretta'ları ile meşhur.


Bu sene Twitter'da okumuş ve gülmüştüm "kaplumbağalar ısırıyor dikkat" diye ...
Ve bendenizin de  başına geldi bu olay.
Dönmemize iki gün kala kuzenlerle yine gittik. Bu sefer 400-500 metre geride girdik denize. Daha sakin diye... yan tekneden de balık vs gibi yemekler attıkları için karaya yakın mesafeye gelmişler.
Ki birçok tur teknesi yemek atıyor ki yanaşsın kaplumbağalar ve turistler fotoğraf çeksinler diye.
 Bilgilendirme yapılıyor plajda "tekneden yemek atmayın, onlar sadece yengeç ve balık ile besleniyorlar" diye ama nafile...

Neyse efenim.... Bende biraz açılmış denizde yatıyordum. Ayağımı bişey "kart" diye ısırdı, önce yengeç sandım... bağırdım ve ayağımı salladım gitsin diye... sonra baktım ikinci kez daha ısırdı...
Tabi bende ki korkuyu sormayın denizden nasıl karaya çıktım anlatamam.
Babam yengeçtir diyor yan tekneden başka bir adam kaplumbağa o beni de ısırdı az önce dedi...

Velhasıl ayağımın üstü sağlama ezildi. Şimdi daha iyiym tabi. Allah'tan dişleri yokmuş bide olsa halim nice olurdu.
Gerçi kaplumbağa çenesi bilmem kaç ton basıyormuş, eğer insan etinin tadını biliyor olsa o ayağı hayatta kurtaramazsın dediler.
Aslın da beyaz tenlileri ısırıyorlarmış genelde..aslında hayvanlar da ne yapsın yemek atıyorlar ve ayaklarımızı yemek sanıyorlar. Yalnız beni ısıran kaplumbağa tavuk karası idi sanırım... bu kadar kara bi ayağıda beyaz et sanıp ısırdığına göre.. :)))))

Tabi uzun bir süre ayakta fazla kalınca ayağım şişiyor, ayakkabı giyemedim ve ağrıdı. Şimdi daha iyiyim... az kaldı tamamen geçmesine...

Sağolsun eşim günde iki kere kas gevşeticiler sürdü de ağrısı azaldı.

Tabi tatil dönüşü beni bekleyen bir badana sonrası temilik ve ev yerleştirme vardı.
O da bir sonra ki blog yazısında.

Azıcık da sizleri okuyayım, ben kaçar.





6.7.17

En zor sınavım...

Sanıyorum yaşamım boyunca vereceğim büyük sınavlardan biri benim için ana ocağına gitmek......

Salı akşamı Ortaca'ya uçuyoruz ana kız, Merter evin badanası bittikten ve ev toparlandıktan sonra  gelecek....

Bir tarafım kabul ediyor artık anacığımın en güzel yere gittiğini ama bir tarafım var ki fena kanıyor....
Fark ettim ki kendimde; annemin arkadaşları ile fazla konuşamıyorum... sanki onlara konuşmak, eskiyi yad etmek herşeyin sonu gibi geliyor...
Oysa ki daha ne kadar herşeyin sonu olabilir ki...

Her ne kadar kabul etsemde bazı şeyleri henüz hazır mıyım bilmiyorum....

Sonuçta annemin yokluğundan beri babamın yanına gitmedik, babam hem mevlüde hemde daha sonra bizi ziyarete geldi...
Babam bizim karşımız da güçlü durmaya çalışıyor bizde babamın karşısında...
Oysa ne zormuş güçlü durmak/olmak....

Mesela devamlı kafamın içinde kurup duruyorum kapıdan giriş sahnemi... ve için için ağlarken buluyorum kendimi.
Aslında gitmek iyi gelecek bana ve babama. O kapının kapanmadığının bir nevi göstergesi gibi olacak bizim için.

ama nasıl anneciğimin eşyalarını toplayıp vereceğimi inanın bilmiyorum.
Zormuş o kadar zormuş ki kabullenmek, kabul  etmek ve yola devam etmek...
Birkaç gün evde annemin en yakın komşularının ziyareti ile geçer diye düşünüyorum, sonrasıda biz denize gideriz.
Annemin burada İstanbul'da olduğu kadar Ortaca'da çok fazla arkadaşı ve sevdiği komşuları var.
Onlar gelmek isteyecekler... Gelsinler elbet...

Gitmek lazım, devam etmek lazım/mış ki... Yaşama tutunalım.....









Günden Kalanlar Kazuo Ishiguro

Bence kitabın ismi çok güzel. Okurken günlük yazmam geldi aklıma.
Birde İngiliz'lerin ne kadar kibar olduğunu düşündüm.

Günden Kalanlar kitabını neredeyse iki haftaa da bitirdim.
Aslında sayfa sayısı olarak kalın bir kitap değil. Şöyle bir araştırdım da yazarı tam bir "anlatı ustası" diye geçiyor.
Gerçekten de Başuşak anıların öyle bir anlatıyor ki... sanki karşısında bir dinleyici var ve soruyor gibi ama bunu  yaparken de sizi hiç rahatsız  etmiyor.
Ama nedense yavaş ilerledi bu kitap, sevmeme rağmen...

Stevens’in hayatını merkezine almakla birlikte, onun hizmet ettiği evin bir dönemin siyasetinin belirlendiği bir mekân olması üzerinden siyasi ve toplumsal meseleleri de dillendirmiş Ishiguro; Stevens’in başuşaklığının bir metafor olduğunu söyleyebiliriz. Muktedirlere boyun eğmiş, kendi kaderini tayin etmekten korkan, hak ve özgürlüklerine sahip çıkmaktan korkan kitleleri, Stevens özelinde alaya alıyor. Ancak kaba değil buruk bir alay. Nazi yanlısı Lord’una bağlılık adına dünyanın ve ülkesinin düştüğü duruma kayıtsız kalan, malikaneyi ziyaret eden konukların mevki ve rütbeleriyle övünen Stevens, bir zavallı olduğunun farkındadır: “Lord Darlington kötü bir adam değildi. Hiç değildi. En azından yaşamının sonunda bütün hatalarından kendisinin sorumlu olduğunu söyleyebilme ayrıcalığına sahip oldu. Yürekli bir adamdı.Yaşamda belli bir yol seçti, bunun yanlış bir yol olduğu ortaya çıktı, ama elden ne gelir, o seçmişti bunu, hiç değilse orası kesin. Bana gelince, ben bunu bile ileri süremem.Anlıyorsunuz ya, güvenmiştim. Lord hazretlerinin bilgeliğine güvenmiştim. Ona hizmet ettiğim bütün o yıllar boyunca yararlı bir şeyler yapıyor olduğuma güvenmiştim. Kendi hatalarımı kendim işledim bile diyemiyorum. Gerçekten de... İnsan kendine sormalı... Vakar bunun neresinde?” Tabi bir de uşağın geçmişe takılı kalma  meselesi var.

Bazen o kadar kızdım ki uşağa... bu kadar mı duygulara gem vurulur dedim....
Hatta babası vefat ettiğinde bile işini yarım bırakmaması gerektiğini düşünmesi vs... beni sinir etti vallahi...
Kitabın filmi de yapılmış henüz izlemedim ama izleyeceklerim arasına ekledim.

Yazarın anlatım dilini yavaş bulsamda sevdim... bakış açısı yalın, sade ve olduğu kadar olması beni etkiledi.
Sıra da diğer kitapları var.


26.6.17

BİR YILBAŞI ÖYKÜSÜ/ CHARLES DİCKENS


Bayramın birinci günü ziyaretler bitti.
Hepi topu iki komşu, kayınvalidemler tamam. Kardeşimgillerde geldi gitti.
Bugün bizim için normal günlerden birgün oldu.
Aslında akraba olarak kalabalığız ama sıkı bir bağ olmadığından, anca düğün dernek, cenaze de görüyoruz birbirimizi...
Üzücü..hemde çok çünkü kalabalık sofralar, kuzen buluşmaları çok keyiflendiriyor beni.

Bu bayram çok da keyfim yok... ilk bayramımız demiştim size diğer yazımda... içim hep daralmış vaziyette.......aklımda hep anılar...

Öyle işte efenim... konuyu dağıtmayayım....

BİR YILBAŞI ÖYKÜSÜ/ CHARLES DİCKENS

daha öncesi animasyon filmini izlemiştim. Hatta her sene sinema kanallarında denk gelirsem yine aynı keyfile izliyorum hatta neredeyse tüm noel filmleri keyiflendiriyor beni.
Orada ki renkli hazırlıklar, yeni bir yılın getirdiği heyecanlar bir umut veriyor....bana göre tabi...

Kitabını da Carrefour'da gezinirken kitap standına bakarken gördüm ve birkaç tane daha böyle kısaltılmamış, çocuk klasikleri dizisi kitabı daha aldım.
Geçenler de canım ara kitap olarak şöyle keyifli, bir çırpıda okuyacağım kitap okumayı isterken bunu aldım ve okudum.
İçimde ki çocuğa ve yetişkine çok iyi geldi...

İŞte böyle blog....


24.6.17

İyi Bayramlar...

Ramazan Bayramınız Mübarek olsun...

Şeker bayramı diyince aklıma birçoğumuzun çocukluğunda olduğu gibi kapı kapı dolaşıp şeker topladığımız anılar geliyor..

Bu ailecek bizim ilk annemsiz bayramımız...
İçim buruk, kırık, yaralı...
Ama ne yapıcaz işte biz yaşayanlar için hayat devam ediyor....

Bir hafta öncesinden bayram temizliği yapılırdı. Sonrası kadayıf tatlısı..
Baklava ve yaprak sarması babaannemin evinde olurdu bide babanem sağouk ayran çorbası yapardı her bayram.
Şimdi hepsi anılar da kaldı. Ruhları şad olsun...

Anılar, anılar, anılar...

İyi bayramlar efenim tekrardan...













23.6.17

Hatıra Defteri ve Anılar...




Kutuda kalan kitaplarım/ız vardı ve kitaplık alınca düzenlemeye başladık.
Arada elediğim kitaplar da oldu.

Sonra hatıra defterim çıktı hatta eşiminde hatıra defteri çıktı. :)
Şöyle bir karıştırdım içini; aman Allah'ım taaa o günlere gittim.
Öğretmenlerimin yazdıkları, arkadaşlarımın yazdıkları, maniler...

Aranızda günlüğü olmayan çok azdır diye düşünüyorum; ortaokul ve lise de çok önemli idi günlük ve hatıra defteri.
Hele o anketler ve sorular.
Bide kimseye göstermeden cevaplardık. 😊
En klasik soru; "bir adaya düşseydin yanına alacağın üç şey?"
" Sevdiğin kişinin adı" vb..... 😬
Arkadaşlarımız zaten yazardı hatıra defterine ama en önemlisi öğretmenlerimize yazdırmaktı.
Hatırlıyorum da aman Allah'ım daha "öğretmenim hatıra defterime yazar mısınız?" diye eden heyecan basardı.
Söyledikmi de" acaba ne yazıcak, ne zaman geri verecek" telaşı düşerdi aklımıza, içimize. Güzel günlerdi be. 😊

İşte böyle nerden nerelere gittim...

Sonra bide evlilik 💒 öncesi ajandamı buldum.
Onuda şöyle bir karıştırdım... Gelinlik prova tarihi ve saati, damatlık alımı, davetliler, listeler vb... Detaylar ve hatırlatmalar var içinde.
Şimdi hâlâ revaçta mı bilmiyorum ama o dönem bayağı bşr site vardı ; evlilik öncesi hazırlıklar için. Bu ajandayı da o sitelerden biri yollamıştı.
Güzel anılar bunlar...

22.6.17

Beş Sevim Apartmanı Rüya Tabirli Cinperi Yalanları / Mine Söğüt

Yazarın ikinci romanını da bir solukta okudum.
Ve bu romanı ilk kitabı imiş Mine Söğüt'ün.
Bu kitap enteresandı. Bittikten sonra bir süre düşündüm..
Anladım ki çocukları ve onların hayatlarını, çalınan hayatlarını çok önemsiyor yazarımız...
Zaten bana göre hayatı da çok önemsiyor ki severim hayatını önemseyen insanları.
Bir kez geliyoruz bu dünyaya ve boşuna da gelmiyoruz bana göre...

& Konu olarak "cinperilere" karışmış Doktor Samimi'nin tezi üzerine bir kitap.
& Günlüğüne yazdıkları, çocukken yaşadıkları ve dokor olduktan sonra tezini kanıtlamak için , hastaneden anlaştığı arkadaşı ile kimsesiz olan beş hasta seçmesi ki bu hastalarında dosyasında cinlerle görüştüğü, tedavi edilemeyen ve arayanı soranı olmayan hastaları seçerek başlıyor işe..

& Sonrasında beş katlı bir binayı tutuyor ve gece yarısı hastalarını bu apartmanın her bir katına birini yerleştiriyor. Kendisi de en alt kata yerleşiyor.

Aslında kitabı okurken yer yer hatta sık sık düşündüğüm, çocukluk döneminin ne kadra önemli olduğu.
"çocuktur anlamaz, büyüyünce değişir, unutur gibi şeylerin biz çocukların üzerinde ki etkisini güzel anlatmış.

& Örneğin Dr. Samimi'nin küçüklüğü yalnız ve neredeyse kimsesiz geçmiş. Babası ölünce annesi başka biri ile evleniyor ve Amerika'ya yerleşiyor. Yılda bir kez oğlunu görmeye geliyor.
Çocuğunu görümcesine bırakıyor. Hala yalnız yaşıyor, hiç evlenmemiş ve yeğeninin sessizliğini boş veriyor. Sorunsuz çocuk olması neredeyse hoşuna gidiyor.
Ve yalnız geçen günlerin ardından hayal dünyasında kendine bir hayat kuruyor, sonrası cinler musallat oluyor yada öyle hissediyor.
Kuran-ı Kerim'den de ayet var kitapta yer yer başvuruyor da...

Sonuçta eğer çok isterseniz karşılaşmayı cinlerle, size geleceğini anlatıyor.

Sonra diğer beş hastanın da geçmişini dosyalarından okuyor ve hepsi de sorunlu yaşamlarının ardından buna inanmışlar ve tedavisi olmayan hastalık olarak hastaneye yatırılmışlar.
Onlar üzerinde de deneyler yapıyor.

Sonrası Dr. Samimi cinlerin kendi bedenini ele geçirmemeleri için uyumamaya başlar, biraz da kafayı sıyırır aslında.
Ve ateşle yok olacaklarına inandığı için evi bir gece ateşe verir....

Kelimeleri ve cümleleri çok iyi yazarın.
Özellikle de psikolojik boyutunu anlatımı fena....

Arka Kapak;
Pürtelaş Sokağı'nda kediler bir gün canhıraş feryatlarla ortalığı inlettiler. Pürtelaş Sokağı'ndaki Beş Sevim Apartmanı'nda tuhaf şeyler oluyordu. Beş pencereli, beş odalı, beş acayip insanın oturduğu Beş Sevim Apartmanı'nda perdelerin arkasında tuhaf şeyler olup bitiyordu. Cinler âleminden gelenler, periler aleminden gelenler, cinperi âleminden gelenler, orada beş garip hikâye yazdılar... yazdılar... yazdılar... Pardon, altı hikâye yazdılar. Bir de Doktor Samimi ve onun günlüğü var. Mine Söğüt ilk romanı Beş Sevim Apartmanı ile okuyanı cinperi âlemine götürüyor, uzun bir masal dinletir gibi, anlatır gibi, gösterir gibi.

TADIMLIK;

Doktor Samimi'nin Günlüğü Cinin aslında ne olduğunu biliyorum. Bugüne kadar bana gerçek yüzlerini göstermeyen, çocukluğumun sevimli arkadaşları, sırdaşları, neşeleri olan cinler aslında öyle değiller... Işıktan kaçmayı bıraktım. Onlarla yüzleşmeye karar verdim. Ve dün gece apartmanı istila eden cinperi ordusunu gördüm. Onlar ateşten yaratılmış, ışık hızında hareket edebilen, gaz gibi girdiği maddenin şeklini alabilen tuhaf varlıklar. Erkeği cin, dişisi peri. İçlerinden biri kulağımdan içeri girdi ve anlattı: Yedi yüz ile bin beş yüz yıl arasında ömürleri var. Ölümleri yaklaştığında ihtiyarlıktan geriye, çocukluğa doğru giderler. Kulağıma giren cinperi "Çakmağını yak ve ateşine bak" dedi. Çakmağımı yaktım ve ateşe baktım; yanan ateşin altta kalan sarı alevinde şeytanların, üstte yanan mavi ateşte cinlerin dans ettiğini gördüm. Dün gece içlerinden biri gözlerimin önünde hızla öldü. Yaşlı suratlı korkunç bakışlı bir cin saniyeler içinde, gözlerimin önünde gençleşerek bebek oldu; sonra da ateşin içinde yok oldu. Ateş parmaklarımı yaktı, ölen cin derimden içeri aktı. Yukarıdakilerden hiçbiri cinleriyle benim kendi cinlerimle kurduğum ilişkiye benzer bir şey yaşamamışlar. Onlar cinleriyle barışıklar. Hiçbiri benim yaptığımı yapmamış. Hiçbiri cininin sözünden çıkmamış. Hiçbiri cininin ateşten olduğunu ve dokunduğunu yaktığını bilmiyor. Hepsi cinlerini iyi sanıyor. Onları bu rüyadan uyandırmak için henüz erken.

Bu kadını okuyun efenim...... 
Pişman olmayacağınız yazarlardan biri...













19.6.17

Big Little Lies Dizisi...

Bu dizinin tanıtımını Sevgili Şebnem'in bloğunda ( OytunlaHayat bloğu) gördüm.
Oyuncu kadrosunda ki bu üç kadını da çok beğeniyorum ve mini dizi olması da cazip geldi.

Şebnemmm iyi ki paylaşmışsın, geceleri keyifle ve merakla izledim diziyi...
Müzikleri ve sahil kasabasında geçmesi sebebi ile görsellikleri bir harikaydı.
Konusu çok trakedik ve izlerken biraz da bildik...
Kitabı da varmış bu dizinin biraz bakındım ama türkçeye çevrilip çevrilmediğini bilmiyorum, bilen varsa paylaşsın lütfen.

Konusuna gelince;
bir sahil kasabası, özellikle ebeveynler devlet okulunun iyi olamsı sebebi ile burayı seçmişler.
Zengin, süsülü ve sanki mükemellermiş gibi bir hayat gösterisi.
İçeriden bakıldığında mükemmel olmayan, sorgulayan aileler...
Bol dedikodu, yüze gelince herkes muck muck...



 Özellikle sarışın olan kızı hep komedi tarzında izlemiştim, burda ki karakteri ve oyunculuğu ile şaşırttı  beni.
Bence Nicole Kıdman hiç yaşlanmıyor, devamlı genç, dinamik ve güzel ve çekici biri.
Diğer kızımızıda genelde bilim kurgu filmlerinde görmeye alıştığımızdan burda ki rolü ile de sevdim.

Konusu merak uyandıran ve sürükleyici bir dizi.

İzlerken düşündüm bol bol; illa ki mükemmel anne olmak mı zorundayız? İllaki diğer annelele aşık atmamız mı gerekli?
Tek bizim çocuğumuz mu akıllı, özel? vs....

Tavsiye ederim bi göz atın diziye...

Haydin iyi geceler, iyi haftalar arkadaşlar...


Gözüyle Kartal Avlayan Yazar Yaşar Kemal/ Zülfü Lİvaneli

Yaşar Kemal...
Zülfü Livaneli....
Kırk yıllık dostluklarını, sevgili koca çınarın vefatından sonra kendisine gelen yoğun istek üzerine bir kitap olarak toparlamış Zülfü Livaneli.

Düşünsenize hergün telefonlaşıp konuşuyorlarmış. Çoğunluk edebiyat üzerineymiş sohbetlerinin...

Tabi zamanında, ilk gençlik yıllarında ve ilk yazı hayatına başladığında birlikte çok şey yaşamışlar.
Aranmışlar, tutuklanmışlar, işkencelere tanık olmuşlar, yurtdışında sürgün hayatı bile paylaşmışlar....

Kitapta çok fazla altını çizdiğim cümlem oldu.

Daha önce okul yıllarında okumuştum kitaplarından  bazılarını ama aklımda hiçbiri yok.
Bence bazı kitaplar büyüyünce okumalı, okutulmalı.

Geçtiğimiz seneler de her Kadıköy'e indiğimde uğradığım YKY Yayınlarından bir iki kitabını aldım.
Daha alacaklarım çok. Özellikle İnce Memed serisini okumak istiyorum ama öyle hemen değil sindire sindire.
Aslında bu kitap bir ön okuma kitabı gibi olmuş.
Çünkü hayatına ve yazıma başlayışı ile ilgili harika bilgiler içeriyor. Yarı biyografi kitabı olarak düşünebilirsiniz.


Daha öncesi sokak çocukları ile gazeticilik döneminde yaptığı sohbetlerden oluşan kitabını okumuştum.
O kadar insani ki Yaşar Kemal.
Bence tam bir vatansever.
Okuduklarımdan bunu anlıyorum.
Ülkesinin, insanlarının, toplumunun birlik ve beraberlik içinde yaşamasını istiyor.

Hepimiz gibi.....

Bu kitapta en çok hümanist yönü ön planda..
Birde aldığı ödüller ve kendisinin mütevaziliği var kitapta...

Tabi dile kolay hayatı ciddiye alanlar, sadece kendini değil ülkesini, vatanını, komuşusunu düşünenlerin hep bir derdi oluyor yaşamla...
Bence bu iki önemli yazarın da öyle olmuş yaşamları..
O yüzden kitabı okurken bazen tebessüm ettim bazen de hüzünlendim.
Ama iyi ki sevgili dostu Z.Livaneli bize sohbetlerinin bilmemiz gerekeni kadarını aktarmış.
Ruhun şad olsun ışıklar içinde uyu Yaşar Kemal....
 






17.6.17

Tedavi (The Great Hypnotist)



Geçen gün televizyonun sinema kanalların da gezinirken "Tedavi (The Great Hypnotist) "

filmine denk geldim.

Film 2014 Çin Yapımı psikolojik, gerilim, dram türünde idi.


Aslında ben açtığımda bi beş dakka olmuştu başlayalı. Nedense bi takıntım var illa ki izleyeceğim film baştan başlamalı yoksa izlemek istemiyorum.

O günde kitap okumaya biraz ara vereyim zorlamayan, yormayan bir film izleyeyim dedim ama ters köşe bir film izledim.

Sizde de var mıdır böyle bir takıntı?

Sanırım bende ki nedeni; ya filmin başında önemli bir cümle varsa ben kaçırdıysam........


Bu duygu zor bir duygu aslında, bunu da başka bir yazıda anlatayım en iyisi....


Konusuda gelince;








Doktorumuz hastalarını üzerinde hipnoz ederek tedavi etmektedir. Biraz da ukala, sivri dilli bir doktordur... sonra bir gün okuldayken öğretmeni olan Prf. Doktoru kendisine bir hasta önerir..

Yalnız bu hasta zor biridir ve birçok psikolog, psikayatr gezmiştir bir türlü tedavi olamamıştır.

Konu burdan sonra başlıyor....
Hastasını hipnoz ederken kendisi de oluyor ve burdan sonrası tam bir gösteri.... akışı, anlatımı değindiği konular ile aslında kendisi de tedavi oluyor doktorumuz.

Sizi tam bir ters köşe yapıyor sonunda ve film çooooook başarılı.


İzleyin derim o yüzden fazla detayı vermiyorum. :)


Yalnız izlerken ve bittikten sonra şöyle bir düşündüm de; beynimiz muhteşem bir organ tek kelime ile...


Alt beyinde sakladıkları, sonra zamanı gelince üst beyne aktarması, bazen de olmamış, yaşanmamış gibi hissttirmesi.....


Etkilendiğim, konusu itibari ile akılda kalıcı, özellikle de görsel olarak da başarılı filmlerden biri oldu benim için....


12.6.17

İftar Sofarsı... J.J. Rosseau Söylev Kitabı Hak...


Bizim evde orucu bir ben birde bir ara kardeşim ile tutardık.
Annem hem tansiyon hastası olduğundan hem astımından dolayı tutmazdı. Biz öyle bilirdik en azından.
Ama yine de nedense ezan vakti soframız kurulur, babam muhakkak her akşam tatlı ile gelirdi eve.
Birde tabi iftarda ağırlanan misafirler olurdu.

Oldum olası çok severim kalabalık sofraları ve sofra hazırlamayı.
Ama öyle aceleye gelmeyecek eğer ben kuracaksam sofrayı. Yavaş yavaş herşey tam olarak hazırlamayı seviyorum.
Her ne kadar bazı günler hızlı olsa da kurduğum sofralar, nisafirim geleceği zaman hazırlanmayı sevenlerdenim.
Öyle mutfakta hamarat değilimdir, bildiğim yemeklerden kurarım soframı. Bu aralar değişik şeyler denemeyi istiyorum o ayrı :)
 Bu ramazan ayı hep biz dışardaydık daha kısmet olmadı misafir ağırlamak.
Ama öyle keyifli oluyor ki sevdiklerinle masanın etrafında oturmak, yediğini paylaşmak, sohbet etmek....
Sofralarınız hep kalabalık olur İnşAllah daha doğrusu sevdiklerinizle kalabalık olsun...

Gelelim kitabıma; bu hafta bitirdiğim kitaplardan biri de;
 
Tabi yazarın başka hiçbir kitabını okumadım o yüzden bu kitap ile başlangıç oldu.
Şöyle bir Geçmiş yaşamını okuyunca yoksul bir hayatı olmuş ve o yaşamı bilen biri olarak yazmış kitaplarını.
Hem hayatın da hem yazılarında "ahlak ve erdem" en önem verdiği bireysel özellikler.
O yüzdende bu kitabında da sanatın, ihtişamın, lüksün arttığı toplumlar da ahlaksızlık ve erdemsizliğin de artacağını bu yüzden de sorulan soruya cevabının "Hayır" olduğunu söylüyor.




11.6.17

Sona Ermek Selim İleri Kitabı Üzerine...




 Perşembe günü neredeyse bizim için artık gelenekleşen Kitap Kulübü toplantımızı iftar eşliğinde yaptık.
Hepimiz bir şeyler yapıp yada alıp geldik, soframızı kurduk, çayımızı demledik ve sohbete daldık.
Geçen sene kitabı çok beğendiğimiz için fazla kitaptan konuşmamıştık, bu seferde çoğumuz kitabı yarıda bırakmış ya da okumamıştı.
Ben deniz sonuna kadar okudum yahu :)))))

SONA ERMEK / SELİM İLERİ idi kitabımız.
Daha önce hiçbir kitabını okumamış da olsam televizyondan, haftada bir yaptığı programdan bilirim kendisini. Hatta engin bilgisine, kültürüne, saygınlığına bir o kadar da hayranımdır.

Bu kitapla da başlangıç yapayım diğerlerini de alır okurum diyordum ama... yanlış başlangıç bu kitap.
Sizde benim gibi yazarın başka bir kitabını okumadıysanız bu kitapla başlamayın.
Çünkü bu kitabı biraz da anılarından yola çıkılarak yazılmış yarı biyografik bir roman.
Ama anlatım dili, konuların akışı o kadar durağan ki... bir bakıyorsunuz aşık olduğu kadını anlatıyor, hop ordan çıkıyor kraliçe diye adlandırdığı kadını anlatıyor. Ben bir türlü kraliçe kim anlayamadım....
Ordan hep yazmak istediği tarih kitabı anılarına geçiyor.
Biz okuyucu da helak oluyoruz tabi anlayacağız diye.
Ve grubumuz da hemen hemen hepimiz aynı fikirdeydik, biraz zorlama olmuş bu kitap o yüzden de "olmamış".

Onun dışında yine kitaplardan, anılardan, bahsederek güzel bir akşam geçirdik.

İyi ki iyi ki diyorum Sevgili Lale Abla( lalenin bloğu yazarı) beni de geçtiğimiz sene davet etmiş.

Yine bol sohbetli bir akşamdan anılarıma güzellikler katıldı.

İyi geceler blog.







9.6.17

Ian McEwan Çocuk Yasası Kitabı Hakkında.

Bu ara ince kitaplar okuyorum ve çabuk bitiyor. Yeni kitaba başlamak heyecanlandırıyor beni, okuma hızımın düştüğünü göz önüne alınca ince kitaplar iyi oluyor.

Bu kitap ile sanıyorum ilk Sevgili Leylak Dalı bloğunun yazarı Nurşen Ablanın yorumu ile tanışmış ve kitabı almıştım.
Okumak bugüneymiş...

Kitap sizi sıkmadan, doğru bakış açısı ile hem karı-koca hem anne-baba hemde çocuk gözüyle duyguları dile getirmiş bana göre.
Bu kısa roman 59 yaşında ki Fiona'nın Aile Mahkemesinde ki yasalarla ve çocukların sorunlarına dair verdiği kararlarla, kendi aile hayatına ilişkin bir kitap.
Okurken sık sık kendime "ben olsam nasıl karar verirdim?" diye sorarken buldum.
Örneğin bir gün kocası Fioana'ya:
------ artık cinsel hayatlarının tutkulu olmadığını ve kendisinin bunu yaşamak istediğini söyler ve bir nevi izin alır. Ve sadece cinsel tatmin için başkasıyla olacağını, aslında kendisini çok sevdiğini, evli kalmak istediğini vs. anlatır.

Düşünsenize sizin beklentileriniz oluyor ama bence erkekler daha kolay bunu dile getiriyor.
Şunu da atlamayayım yazar cinselliği, sevişmeyi, aşkı öyle sade olması gerektiği kadar ve dokunaklı yazmış ki.... okurken çok doğru çok diyorsunuz. Evlilikle ve beklentilerle ilgili cümleleri çok yerinde idi. Evet biz kadınların belirli bir süreden sonra evlilik ve cinsellikten beklentimiz ile erkeklerin ki çok farklı. Önceliğimiz, dokunmak, sevgi vs olurken erkeklerin önceliği cinsellik olabiliyor.
Bunu erkekleri yermek için demiyorum ama çünkü cinsellik de yaşamımızın bir parçası.
Sadece erkeklerde başka bizde başka dygular oluyor buda fiziki yaratılışımızla, hormonlarla ilgili.

Kitaba dönersek; karar verme aşaması her zaman zordur hele konu başkasının yaşamı hakkındaysa daha da zordur.
Aile Mahhkemesinde çalışan Fiona ,çinde böyledir. Kah aileleriyle görüşerek, kah çocuklarla görüşerek yasalarla birlikte kararlar alır.
Örneğin yapışık ikizler ve ikizlerin birbirinden ayrılamaları ile ilgili bir karar vardı ki... bir solukta okudum satırları... çünkü bedenleri ayrıldıkları takdir de biri yaşamını yitirecektir ama ayrılmazlarsa ikisini yaşamını yitircektir...

Gerisi kitapta :)

Sonra birde bir karar verme aşaması daha vardı ki onu da bir solukta okudum; o da kan verilmesi gereken bir çocuğun hayatı ile ilgiliydi.
Dini inançları gereği başkasının kanını kabul etmeyen bir aile ve birkaç gün içinde eğer kan nakli olmazsa yavaş yavaş çlecek bir gencin davası....

Tabi sonunda hakimimiz çocukla da görüşürüz ve öyle karar verir.  İnanç meselesi çok güzel işlenmiş, karşı tarafı yargılamadan her iki bakış açısı ile aktarılmış.
Yine gerisi kitapta arkadaşlar... bu kadar tiyo yeter dimi okumayanlar için.

Kısa ve öz diyebileceğim bir şey varsa kitap güzeldi. Bazen aldığınız veya verdiğiniz kararlar sadece sizi etkilemiyor, bir hayat bir yaşam değişebiliyor ve kitp da bunu iyi aktarmış.




 Alıntıdır:
Sık sık Ian McEwan’ın benden ne kadar farklı olunabilirse o kadar farklı bir yazar olduğunu düşünmüşümdür. Anlatımı kontrollüdür, dikkatlidir, az ve özdür; sevişmek ve cinsellik konularını çok güzel ifade eder; bilimsel tasvirlere eğilimi vardır; romanları asla olmaları gerekenden uzun değildir; noktalı virgül içeren tek bir cümle dahi yazmaz. Onu okuduğumda kullanmayı hiçbir zaman düşünemeyeceğim metaforlar, aklıma asla gelmeyecek konular, hiç sahip olmadığım fikirler tarafından çarpılırım. Bu nedenlerle onu okumayı severim ve milyonlarca okuyucu gibi ben de kendimi onun ellerinde güvende hissederim. McEwan’ın kitaplarından birini elinize aldığınızda en azından çok güzel yazılmış, iyi işlenmiş ne o ne de sizin için utanç kaynağı olmayacak bir kitap okuyacağınızı bilirsiniz.
(Zadie Smith)


7.6.17

Carlos María Domínguez - Kağıt Ev

Şimdi efenim bu kitabı İnsatgram'da paylaşımlarda çok görüyordum, yorumlar deseniz herkes yere göğe sığdıramıyor bu kitabı.
Benimde hep aklımdaydı almak niyeyse almamışım.
Kitap fuarına gidince bide karşıma çıkınca "alayım ben bunu burdan yoksa yine kalacak" dedim ve attım çantama. :)

& Evet kitap Novella (  Novella, Avrupa'da öykü ve romanın gelişimini etkileyen, gerçekçi ve yergili bir anlatımla yazılmış sağlam yapılı kısa anlatı. Novella terimi bazen, öyküden uzun ama romandan kısa bir anlatı türü olan “kısa roman” ya da novelette'yi belirtmek için de kullanılır.)  tarzında yazılmış bir kitap.

&& Evet bir kaç yerinde altını çizdiğim ve biz kitap severlere ait yerinde cümleler var.
Özellikle Marquez gibi birçok kalemi kuvvetli yazarlara da ucundan değinmiş.

&&& Evet ince kitaplar ve ara kitap olarak iyi ama o kadar. Tabi bu benim görüşüm.
Çünkü dediğim gibi nette biraz bakındım da hiç olumsuz yorum yok. Okuyan herkes çok etkilenmiş. Ki saygım sonsuz çünkü okumak ve okuduğun kitabı sevmek bambaşka birşey.

&&&& Cumhuriyet Kitap Eki'nde Cem Tunçer'in yazısından....

KİTAPLARA VE OKUMAYA DAİR BİR YOLCULUK
Kağıt Ev, Bluma’nın ölümüyle başlayan, metne, kitaplara, okuma alışkanlıklarına dair bir kitap. Bluma’nın yaşamını yitirmesinin ardından masasındaki bir zarfta bulunan, üzeri çimento ve kir tabakası kaplı bir kitap üzerinden, kitapların insan hayatına etkisi üzerine ikinci bir hikâyeye, bir kitap düşkününün, bir bibliyofilin hayatının derinliklerine dalarız: Carlos Brauer’in hayatına.
1955 doğumlu Arjantinli yazar Carlos Maria Dominguez, ortaya koyduğu gizemli, üstü çimento kaplı bir kitap üzerinden, bizleri okuma alışkanlıkları ve kitaplar üzerine bir yolculuğa çıkarıyor. Kitabın ilk bölümü, bizleri gizemli bir kitabın peşinde maceralı bir yolculuğa çıkaracağı izlenimi verse de kitabın peşindeki yolculuk, bir kitap üzerinden başlayan, kitaplara ve okumaya dair bir yolculuk.
Bu yolculukta, çimento kaplı kitabın ardında neler yattığına dair merakımız kitap boyunca devam ediyor ve okuma alışkanlıklarına dair birçok şey öğreniyor, okur olarak bizim bile fark etmediğimiz şeyleri, kitabı okurken fark ediyoruz. Bir kütüphanenin boyutu ne kadar önemlidir ya da önemli midir, kitabın altı çizilir mi çizilmez mi, kitap okurken müzik dinlenir mi sorularını soran ve tüm bunlar dışında, edebiyata ve edebi arzulara, yazınsal her türlü maceraya dair birçok soru da sordurtan kısacık bir novella Kağıt Ev.

Böyle işte karar sizin efenim. Sevenler  çok sevmeyenler de az.




4.6.17

Kadıköy Belediyesi Kitap Günleri ...


Selam iyi pazarlar herkese.
Dün 9.Kadıköy ama Haydarpaşa Garı'nda ise 2.si düzenlenen kitap fuarına gittik.
Aslında haftaiçi arakdaşımla gidecektim, planlarda değişiklik olunca beyimde "hadi gel kızı da alalım gidelim" deyince asla ama aslaaaaaaaa hayır diyemezdim :))

Bide üstüne çok sevdiğim, beğenerek ilgiyle takip ettiğim İclal Aydın'ın da imza gününe denk gelmek ayrıca mutlu etti beni.

Bide sevgili Banu'da Dut Ağacı kitabını imzalamak için oradaydı selam vermeden, hatır sormadan geçemezdim. Gerçekten de sizi o kadar içten, samimi karşılıyor ki ister istemez sarılıp selam vermek istiyorsunuz.
Birde burdan da tebrik etmek isterim ki kitabı 3.baskıya geçti. Yolu açık okuyucusu bol olsun.

 Birde instagram sayesinde tanıdığım, tanıştığım arkadşlarla da orada karşılaştık, öyle güzel oldu ki... Bazen bir sürü şey çıkıyor sosyal medya ile ilgili ama bence iyi kullanıldığında o kadar güzel arakadaşlıklar, dostluklar kuruluyor ki. Bazen sanal ortamda kalıyor bazende hayatınıza dokunuyor.
İyi ki tanımışım dediğim birçok arkadaşım oldu.

Kitap Fuarına gelirsek. Çok fazla kitap almadım çünkü genel olarak tüm standlar  da %20 veya %25 indirim vardı.
İnternetten aldığımda daha uyguna geliyor kitaplar. Biz kitap kurtları için de önemli olduğunu düşünüyorum bu oranların.
Bir çok yayınevinin yazarları da bulunuyordu kitaplarını imzalamak için.

Ama onun dışında tarihi bir garda olması kitap günlerinin ayrı bir atmosferdi.
Tren içine girip soluklandık biraz.
O kadar  eskiye gittim ki oturuken.
Bir zamanlar Tarihi Salı Pazarı Kadıköy Çilek sokaktaydı. Ve hemen hemn her salı, mevsim geçişlerinde toplaşı gelirdik pazara. Minibüs veya otobüsle bir saati geçerdi Kadıköy'e gelmek. O yüzden trene biner 25 dakka da varırdık Söğütlüçeşmeye.
Tren ile yolculuk hep başka gelir bana, tarif et deseniz ne bileyim böyle huzurlu, keyifli, eğleneli gelir trenler. Ayrı bir havası vaardır yahu trenlerin.
Bir an önce tekrar faaliyete geçer umarım trenler.

Böyle işte blog.  Vaktiniz varsa gelin bi soluklanın bu kitap dolu garda.
Belki karşılaşırız sizinle  de. :))

İyi pazarlar.










3.6.17

Umay'lı Hayat. Park güncesi 😊

Havalar iyicene güzelleşti. Bizim de bi sabah bi akşam park sezonumuz açılmıştır. 😊
Umay için iyi oluyor ( gerçi parklar biz anneler için çok İyi oluyor, bütün gün koşturan, oynayan çocuklar enerjileride atmış oluyorlar) Büyüdükçe daha çok arkadaş ister oldu.
3 yaş 3ay oldu bile... Zaman nasıl geçiyor bilemiyorum.
Hani diyorlar ya "aman büyümesin büyüdükçe dertleri de büyüyor" diye... Valla kardeşim diyesim geliyor. Geldim 37 yaşına o dertler bende de hâlâ bitmiyor.
😬
Sonuçta insanız çocuk da bi birey elbet dertleri olacak.
Hatta ben büyüdükçe daha memnun olan, keyif alan ve daha da büyüsün isteyen annelerdenim (var  mı böyle bir grup bilemiyorum ama. 😊)
Yani diyeceğim çocuk bunlar elbet bi laf dinliyorlarsa bi dinlemeyecekler, arada atar yapacakları hepimiz geçtik yahu bugünleden.
Zaten çocuk demek "sabır" demek....
Neyse efenim nerden nereye geldim yine ben. 😊
Büyümesi hoşuma gidiyor, artık daha bilinçli ve ne desem dediğim şeklinde algılayıp cevap veriyor. Bazen "neden" diye  başlayan soruları 💭 🤔 bunaltsa da öğrenmek istiyor çocuk yahu deyip cevaplıyorum. Hatta bazen aynı soru 🙋 cevap şeklinde bile birkaç dakika takılıyoruz. 😊  aman da aman ne güzel değil mi? 🤥
Bazen öyle cevaplar veriyor ki şaşıp kalıyorum.
Hele 🏞 Parkda ki tavırları bir görseniz ; kendinden küçüklere asla pas vermiyor, büyiklerinde peşinden "abla/abi bakar  mısınız? Bende oynayabilir miyim?" diye diye koşturuyor.😂
Seneye okula vermeyi düşünüyoruz, aklımızda okul var gidip konuşması kaldı.
Bakalım bizi neler bekliyor. Okul sürecini de başka bir yazıda anlatmayı, paylaşmayı düşünüyorum.
Gce gece bu kadar yazabildim idare edin artık beni a dostlar. :)
İyi geceler 🌃 hayırlı ramazanlar.





1.6.17

Madam Arthur Bey Ve Hayatındaki Her Şey/ Mine Söğüt


Kitap bitti inanın benim duygularım da bitti.... 
Daha önce hiç Mine Söğüt kitabı okumamıştım. Ne büyük bir kayıpmış bu kitabı okuyunca anladım.
Kelimleri bu kadar anlamlı ve özgür kullanabilen, yazdığı duyguyu size hissettirebilen bir yazar bence ve bu kitap çok fena.
O kadar garip ki... nasıl yazacağımı bilmiyorum. Son sayfayı okudum, kapağını kapattım ve tüylerim diken diken oturdum düşündüm...
Aslında hikaye kötü masallar gibi...Ama bu kötülük masalsı değil... bildiğiniz, duyduğunuz, okuduğunuz ve belki de sizin de başınıza gelen yaşanmışlıklara dair.

Zaman olgusu çok önemli kitapta aslında ve yazar zamana yaymış bir çok şeyi....

Madam Arthur Bey "kadınadam" ve antikahraman. Kurduğu hayallerde insanları öldürüyor ve 

fotoğraflarını çektiriyor sevdiği adama.
Birçok karakter de aslında "iktidar ve kimliği" sorguluyor yazar. Ve zaman olgusu üzerinden ilerliyor.
Duyguları ifade edişi ve az kelimelerle cümlelerini bitirmesi çok etkiledi beni.
Madam Arthur Bey’in çevresindeki tüm kahramanlar en az onun kadar gerçeküstüler, ama aynı zamanda çok tanıdıklar, hayatımızın gerçeklerinden çok da uzak değiller. Mine Söğüt bir röportajında bu konuda şöyle söylüyor:  “Korkularımızın kahramanları onlar. Kaybettikten sonra gördüğümüz karabasanların… Gözlerimizi kapatıp kendi içimize baktığımızda yüzleştiğimiz tedirginliklerin kahramanları. Gölgemize saklanıp bizimle her yere geliyorlar. Işığın yönüne göre bazen ardımızdalar, bazen önümüze geçiyorlar; bazen de içimize girip bizimle birlikte dimdik ayakta duruyor, ya da uzandığımız yere uzanıyorlar. Aşinalık oradan olmalı…” (Habertürk kitap eki, Gülenay Börekçi röportajı, Haziran 2011) - See more at: http://www.edebiyathaber.net/madam-arthur-bey-ve-hayatindaki-her-sey-uzerine-sule-tuzul/#sthash.oIrnPk6v.dpuf
 Kitapta şiddet, sevgi, sevgisizlik, korkular, kuşkular vs... her bir duyguyu ayrı ayrı ve bazende bir olarak hayat vermiş karakterlerinde...
Bu kitabı kolay yutamıyor, öğütemiyor ve içinizden atamıyorsunuz. Her birimizin içinde
biriktirdiği eksiklerin yanına kıvrılıveriyor kitap.
Kafası kesilmiş babaların, ölüme yatmış evlatların sancısını ise en çok bir kadın
çekiyor elbet, bacak arasından o sancıyı hepinizin yüreğine ateşliyor. Sancılı
bir doğum ve sancılı bir ölüm arasında sıkışıp kaldığınızda, gözünüzün içine
bir tek Olga bakıyor.
Tüm kadınları ve erkekleri gözünüzün içine baktığı yerden elinize dolayıp, denizin
dibine atmak istiyorsunuz. Çünkü bu sayfalar ölüm kokuyor. Ve bu koku sizi
tahrik ediyor, ölenlerin ölümü hak etmiş olabileceği yalanına bir kez daha
inanıveriyorsunuz.
Hiç,
diyor büyük kanatlı siyah kuş, daha gözüpektir hepten.”

Öyle işte kesinlikle okuyun diyebeileceğim bir yazar ve kitap oldu benim için.
Ve etkisinden de kolay kolay kurtulamayacağım bir romandı.