Yaşlı Adamın Savaşı / John Scalzi
![]() | |
Yazar:John Scalzi Çevirmen:Cihan Karamancı Sayfa Sayısı: 304 Dili: Türkçe Yayınevi: İthaki Yayınları |
Eşim bir kaç yerde bu kitaba dair olumlu yorum okumuş ve geçtiğimiz haftalarda da almıştık. Kendisi okudu ve beğendi. Hatta kitap üçlemeden oluşuyormuş; 2.si olan Hayalet Tugay ve onu da aldık. Yakında onu da okurum bilgilerim eksilmeden. :))
Kitap konusu olarak başta basit gibi geliyor ama sayfalar ilerledikçe sarıyor okuyucuyu. Özellikle öyle detaylar var ki...
Özellikle psikolojik boyutu, izlenimler, duygu ve davranışların birbiri ile ilişkilendirilmesi gayet iyiydi.
Fazla detaylara girmek istemiyorum çünkü okuyan veya okuyacak olan biri varsa, şimdiden bazı şeyleri bilmesi hoş olmuyor. Okurken keşfetmek daha zevkli.
Yalnız şunu belirtmeliyim ki kurgusu güzel, anlatım dili iyi ve okunabilirler arasında.... :)))
Yaşlı Adamın Savaşı | Ön Okuma
Yetmiş beşinci doğum günümde iki şey yaptım. Önce karımın mezarını ziyaret ettim. Sonra da askere yazıldım.
Bu
ikisi arasında daha az dramatik olan, Kathy’nin mezarını ziyaret
etmekti. Kathy yaşadığım ve birlikte çocuklarımızı büyüttüğümüz yerden
iki kilometre bile uzakta olmayan Harris Deresi Mezarlığı’na gömülü. Onu
bu mezarlığa gömmek, olması gerektiğinden daha zordu belki de; bir
cenazeye ihtiyacımız olacağını düşünmediğimiz için ikimiz de herhangi
bir hazırlık yapmamıştık. Karınızın gömülmek için rezervasyonu olmaması
hakkında bir mezarlık müdürüyle tartışmak, deyim yerindeyse insanı yerin
dibine sokuyor. Sonunda belediye başkanı olan oğlum Charlie birkaç kafa
kırarak mezarı aldı. Belediye başkanının babası olmanın bazı
avantajları var.
Eh,
mezar diyordum. Basit ve sade. Başında büyük bir mezar taşı yerine o
küçük imleyicilerden biri var. Kathy’nin yanında yatan Sandra Cain ise,
onunkinin aksine cilalı siyah granitten yapılmış devasa bir mezar
taşına, taşın önünde Sandy’nin lise fotoğrafına ve gençlik ve güzelliğin
ölümü hakkında Keats’in kumla püskürtülmüş cıvık bir alıntısına sahip.
Bu tam da Sandy’ye göre. Sandra’nın büyük ve dramatik bir mezar taşıyla
yanına park ettiğini bilmek Kathy’yi keyiflendirirdi; hayatları boyunca
Sandy görenleri güldüren pasif-agresif bir müsabaka sürdürmüştü onunla.
Kathy kermes gününe bir turtayla gittiğinde Sandy üç tane götürürdü ve
Kathy’ninki önce satılırsa bariz bir öfkeye kapılırdı. Kimi zaman Kathy,
Sandy’nin turtalarından birini satın alarak sorunu daha ortaya çıkmadan
çözmeye teşebbüs ederdi. Sandy’nin bakış açısına göre, bunun işleri
daha mı iyi yoksa daha mı kötü kıldığını söylemek güçtü tabii.
Sandy’nin
mezar taşının bu mesele hakkında edilmiş son söz, nihai bir gösteriş
olduğu düşünülebilir; ne de olsa Kathy çoktan ölmüştü. Öte yandan,
kimsenin Sandy’yi ziyaret ettiğini hatırlamıyorum. Sandy vefat ettikten
üç ay sonra Steve Cain evlerini sattı ve kafatasına 10 numaralı otoban
genişliğinde bir sırıtış kazınmış halde Arizona’ya taşındı. Çok geçmeden
bana bir kartpostal yolladı; elli yıl önce porno yıldızı olan bir
kadınla birlikte yaşıyormuş orada. Bu bilgiyi alınca, bir hafta boyunca
kendimi kirli hissettim. Sandy’nin çocukları ve torunları bir kasaba
ötede oturuyordu, fakat onu ne sıklıkta ziyaret ettiklerine bakılırsa
Arizona’da yaşadıkları düşünülebilirdi. Herhalde Sandy’nin Keats
alıntısı, cenazeden beri benden başka biri tarafından okunmamıştı; o da
bir-iki metre ötedeki karıma giderken mezarın önünden geçtiğim için.
Kathy’nin
imleyicisinde ismi (Katherine Rebecca Perry), doğum ve ölüm tarihleri,
bir de şu sözcükler yazıyor: SEVGİLİ EŞ VE ANNE. Her ziyaretimde o
sözcükleri tekrar tekrar okuyorum. Elimde değil; bu dört kelime bir
hayatı öyle yetersiz ve mükemmel özetliyor ki. Bu sözler size onun
hakkında, her güne nasıl başlayıp nasıl çalıştığı hakkında, ilgi
alanları veya nerelere gitmeyi sevdiği hakkında hiçbir şey anlatmıyor.
En sevdiği rengin ne olduğunu, hangi saç modelini tercih ettiğini, kime
oy verdiğini ya da espri anlayışını bilmenize imkân yok. Sevildiği
hariç, hakkında hiçbir şey bilemezsiniz. Ama seviliyordu. Ve bu, onun
için yeterliydi.
Buraya
uğramaktan nefret ediyorum. Kırk iki yıllık karımın ölmüş olmasından
nefret ediyorum. Bir Cumartesi sabahı, mutfakta gözleme hamuru
karıştırarak bana geçen geceki kütüphane yönetim kurulu toplantısında
çıkan şamatayı anlatırken, bir anda yere yığılmış ve geçirdiği felç
beynini harap ederken kasılıp kalmış olmasından nefret ediyorum. Son
sözlerinin, “Vanilyayı hangi cehenneme koydum,” olmasından nefret
ediyorum.
Ölü
karısının yanında olmak için mezarlığı ziyaret eden o yaşlı adamlardan
biri haline gelmekten de nefret ediyorum. Daha (çok daha) gençken, öyle
yapmanın ne anlamı olduğunu sorardım Kathy’ye. Bir zamanlar insan olan
çürümüş bir et ve kemik yığını artık insan değildir; çürümüş bir et ve
kemik yığınıdır yalnızca. İnsan gitmiştir—cennete, cehenneme, bir
yerlere veya hiçbir yere. Onun yerine bir parça sığır budunu ziyaret
etseniz de olur. Yaşlandığınızda, fikrinizin değişmediğini fark
edersiniz. Ama artık umurunuzda değildir. Ondan başka hiçbir şey
kalmamıştır elinizde.
Mezarlıktan
ne denli nefret edersem edeyim, burada olmasına minnettarım. Karımı
özlüyorum. Onu canlı olduğu onca yerde özlemek yerine, sadece ölü olduğu
bir mezarlıkta özlemek daha kolay.
Mezarlıkta
fazla kalmadım; zaten hiç kalmam. Yaklaşık sekiz yıl sonra bile
tazeliğini koruyan, bana kahrolası bir yaşlı budala gibi mezarlıkta
dikilmekten daha önemli işlerim olduğunu da hatırlatan acıyı hissetmeme
yetecek kadar. Onu hisseder hissetmez gerisingeri döndüm ve arkama bakma
gereği duymaksızın oradan ayrıldım. Mezarlığı ya da karımın mezarını
son kez ziyaret ediyordum, fakat bunu hatırlamak için fazla çaba
göstermek istemedim. Dediğim gibi, burası onun ölüden başka hiçbir şey
olmadığı yer. Pek de hatırlanmaya değer bir şey değil bu.
Aslında askere yazılmak da o kadar dramatik değildi.
Kasabam
kendi askerlik bürosuna sahip olamayacak kadar ufaktı. Yazılmak için
arabayla Greenville’e, yani ilçe merkezine gitmem gerekti. Askerlik
bürosu alelade bir alışveriş merkezindeki küçük bir dükkândı; bir
yanında eyalet içki satış yetkisine sahip bir başka dükkân, diğer
yanındaysa bir dövmeci vardı. Bunlara hangi sırayla girdiğinize bağlı
olarak ertesi sabah başınızda ciddi bir belayla uyanabilirdiniz.
Büronun
içi, dışı kadar bile çekici değildi; böyle bir şey mümkünse tabii.
Üzerinde bir bilgisayar ve yazıcı olan bir masadan, o masanın
arkasındaki bir insandan, masanın önündeki iki sandalyeden ve bir duvar
boyunca dizili altı sandalyeden daha ibaretti. Duvarın oradaki
sandalyelerin önünde duran küçük bir sehpada, celp bilgilerinin yanı
sıra Time ve Newsweek dergilerinin bazı eski sayıları vardı. Kathy ve
ben on yıl önce buraya gelmiştik elbette; bırakın değişmeyi, hiçbir
şeyin yerinden oynatıldığını bile zannetmiyordum ve bu durum dergiler
için de geçerliydi. İnsan ise yeni gibi gözüküyordu. En azından önceki
celp memurunun o kadar saçı olduğunu hatırlamıyordum. Veya göğüsleri.
Memur
bilgisayarda bir şeyler yazmakla meşguldü. Ben içeri girerken başını
kaldırmaya zahmet etmedi. “Birazdan sizinle ilgileneceğim,” diye
mırıldandı, daha ziyade kapı açıldığı için Pavlovca bir tepkiyle.
“Acele
etmeyin,” dedim. “Ne kadar kalabalık olduğunu görebiliyorum.” Kısmen
alaycı espri girişimim ilgi ve takdir görmedi, ki zaten son birkaç
yıldır normali buydu; çaptan düşmediğimi görmek güzeldi. Masanın önüne
oturup, memurun yapmakta olduğu işi bitirmesini bekledim.
“Geliyor musunuz, gidiyor musunuz?” diye sordu kadın, yine bana bakmadan.
“Efendim?” dedim.
“Gitmek
veya gelmek,” diye tekrarladı. “Katılım İstek kaydınızı yaptırmak için
mi geldiniz, yoksa devrenize başlamaya mı gidiyorsunuz?”
“Ah. Gidiyorum.”
Nihayet
bu söz, bir hayli ciddi duran gözlüklerinin arkasından gözlerini
kısarak bana bakmasını sağladı. “Siz John Perry’siniz,” dedi kadın.
“Ta kendisi. Nasıl tahmin ettiniz?”
Bilgisayarına
tekrar baktı. “Askere yazılmak isteyen çoğu kişi doğum gününde gelir,
resmi kayıt için otuz günleri daha olsa bile. Bugün sadece üç doğum günü
var. Mary Valory çoktan arayıp gelmeyeceğini söyledi. Ve sizin Cynthia
Smith’e benzer bir haliniz yok.”
“Bunu duyduğuma sevindim,” dedim.
“Ön
kayıt için de gelmediğinize göre,” diye devam etti kadın, bir başka
espri girişimimi daha duymazdan gelerek, “John Perry olduğunuz sonucu
çıkıyor.”
“Biraz çene çalmak için boş boş gezinen yalnız bir yaşlı adam da olabilirdim,” dedim.
“Buralarda
öyle kimselere pek rastlanmaz,” dedi kadın. “Yan dükkandaki iblis
dövmeli çocuklardan korkarlar.” Nihayet klavyesini itip tüm dikkatini
bana odakladı. “Peki o zaman. Kimliğinizi görelim.”
“İyi de, kim olduğumu zaten biliyorsunuz,” diye hatırlattım ona.
“Emin
olalım,” dedi. Bunu söylerken yüzünde en ufak bir tebessüm izi bile
yoktu. Anlaşılan her gün geveze moruklarla uğraşmaktan gına gelmişti
kadına.
Ehliyetimi,
doğum belgemi ve ulusal kimlik kartımı uzattım. Kadın bunları aldı,
masasının altından bir el okuyucusu çıkarıp bilgisayara taktı ve
okuyucuyu bana doğru kaydırdı. Avucumu cihaza koydum ve taramanın
bitmesini bekledim. Kadın okuyucuyu aldı ve iz bilgisiyle eşleştirmek
için kimlik kartımı cihazın yanından geçirdi. “Siz John Perry’siniz,”
dedi nihayet.
“Başladığımız yere döndük,” dedim.
“Başladığımız yere döndük,” dedim.
Beni
yine duymazdan geldi. “On yıl önceki Katılım İstek oryantasyonunuz
sırasında size Koloni Savunma Güçlerine ve KSG’ye katılarak alacağınız
yükümlülükler ve vazifelerle ilgili bilgi verildi,” dedi, çalışma
hayatının büyük bölümü boyunca bunu her gün en az bir kere söylediğini
belli eden bir ses tonuyla. “Ayrıca alacağınız yükümlülükleri ve
vazifeleri anımsatmak için geçiş döneminde size hatırlatıcı materyaller
yollandı.
“Bu
noktada ilave bilgiye ya da bir hatırlatma sunumuna ihtiyacınız var mı,
yoksa alacağınız yükümlülükler ve vazifeleri bütünüyle anladığınızı
bildiriyor musunuz? Hatırlatıcı materyaller istemenin veya bu zamanda
KSG’ye katılmamayı seçmenin cezası olmadığını da bilin.”
Oryantasyon
safhası hafızamda canlandı. Birinci bölüm, Greenville Halkevi’nde bazı
yaşlıların katlanabilir sandalyelerde çörek yiyip kahve içmelerinden ve
bir KSG bürokratının insan kolonilerinin tarihi hakkında vıdı vıdı
etmesini dinlemelerinden oluşuyordu. Daha sonra bürokrat, diğer tüm ordu
yaşantılarına benzer gözüken KSG askerlik yaşantısı hakkında broşürler
dağıtmıştı. Soru cevap kısmında, adamın aslında KSG’den olmadığını
öğrenmiştik: Miami vadi bölgesinde sunum yapmak için tutulmuş biriydi, o
kadar.
Oryantasyon
safhasının ikinci bölümü kısa bir tıbbi inceleme içeriyordu—bir doktor
gelip kanımı almış, bazı hücreleri yerinden etmek için yanağımın içine
pamuklu çubuk sürtmüş ve beni bir beyin taramasından geçirmişti.
Anlaşılan başarılı olmuştum. Bana oryantasyon safhasında verilen
broşürün aynısı, o zamandan beri her yıl postayla yeniden
gönderiliyordu. İkinci seneden sonra broşürü atmaya başlamış ve o günden
beri hiç okumamıştım.
“Anlıyorum,” dedim.
Kadın
başını salladı, masanın altına uzandı ve kâğıt-kalem çıkarıp ikisini de
bana verdi. Kâğıtta, her birinin altında bir imza boşluğu olan birkaç
paragraf vardı. Kâğıdı tanıdım; gelecek on yıl için neye bulaştığımı
anladığımı gösteren ve buna çok benzeyen başka bir kâğıdı on yıl önce de
imzalamıştım.
“Aşağıdaki
paragrafları size tek tek okuyacağım,” dedi kadın. “Her paragrafın
sonunda, size okunanları anlıyor ve kabul ediyorsanız lütfen paragrafın
hemen altındaki çizgiye imza ve tarih atın. Sorularınız olursa lütfen
her paragrafın sonunda sorun. Size okunanları ve açıklananları anlamaz
veya kabul etmezseniz imzalamayın. Anlıyor musunuz?”
“Anlıyorum,” dedim.
“Pekâlâ,”
dedi kadın. “Birinci paragraf: İmza sahibi ben, uzunluğu iki yıldan az
olmayacak bir askeri hizmet dönemi boyunca kendi rızamla ve bir baskıya
maruz kalmadan Koloni Savunma Güçlerine katılmaya gönüllü olmaktayım.
Ayrıca savaş ve cebir zamanlarında bu hizmet süresinin Koloni Savunma
Güçlerince tek taraflı olarak sekiz yıl daha uzatabileceğini anlıyorum.”
Bu
‘toplam on yıl’ ek maddesi benim için yeni bir haber değildi—gönderilen
bilgileri bir-iki kere okumuştum. Yine de merak ediyordum: acaba kaç
insan bu bilgiyi göz ardı etmişti ve etmeyenlerden kaçı sahiden de on
yıllığına askerlik yapmaya mecbur kalacağını düşünmüştü? Bana göre, KSG
ihtiyaç duyacağını düşünmese on sene talep etmezdi. Karantina Yasaları
sebebiyle, koloni savaşları hakkında fazla bir şey duymuyoruz. Fakat
duyduklarımız evrene barışın hakim olmadığını bilmemize yetiyor.
İmzaladım.
“İkinci
paragraf: Koloni Savunma Güçlerine katılmaya gönüllü olarak silah
taşımayı ve bu silahları Koloni Birliği’nin başka insan kuvvetlerini de
içerebilecek düşmanlarına karşı kullanmayı kabul ediyorum. Hizmet sürem
boyunca, emredildiği gibi silah taşımayı ve kullanmayı reddetme,
askerlik hizmetinden kaçınmak için dini veya ahlaki sebepler öne sürme
hakkına sahip değilim.”
Kaç insan gönüllü olarak bir orduya katılır da sonradan vicdani rette bulunur? İmzaladım.
“Üçüncü
paragraf: Koloni Savunma Güçleri İdari Yasaları’nda da belirtildiği
gibi, üstlerimden gelecek emir ve talimatları sadakatle ve mümkün
olduğunca süratle yerine getireceğimi anlıyor ve kabul ediyorum.”
İmzaladım.
“Dördüncü
paragraf: Koloni Savunma Güçlerine gönüllü katılarak harp hazırlığını
geliştirmek amacıyla Koloni Savunma Güçlerinin uygun göreceği tıbbi,
cerrahi ya da iyileştirici perhizlere veya prosedürlere razı olduğumu
anlıyorum.”
Huzurlarınızda, benim ve yetmiş beşindeki diğer sayısız insanın her yıl askere yazılma sebebi.
Bir
keresinde dedeme, onun yaşına geldiğim zaman insan yaşam süresini
dramatik biçimde uzatmanın bir yolunu bulmuş olacaklarını söylemiştim.
Dedem gülüp geçmiş ve kendisinin de aynı şeyi varsaydığını, ama şimdi
yaşlı bir adam olarak karşımda durduğunu söylemişti. Artık ben de yaşlı
bir adamdım. Yaşlanmadaki sorun, birbiri ardına eskiyen farklı farklı
şeyler değildir—her kahrolası şeyin hep beraber ve aynı anda
eskimesidir.
Yaşlanmayı
durduramazsınız. Gen terapileriyle, organ yenilemeleriyle ve plastik
cerrahiyle ona karşı koyabilirsiniz. Ama eninde sonunda size yetişir.
Yeni bir akciğer alırsınız, kalp kapakçıklarınızdan biri iflas eder.
Yeni bir kalp alırsınız, karaciğeriniz havalı bir çocuk havuzu kadar
şişiverir. Karaciğerinizi değiştirirsiniz, bu sefer de kafanızda bir
felç patlak verir. Yaşlanmanın kozu da budur zaten: beyinleri
değiştirmek hâlâ olanaksızdır.
Bir
süre önce ortalama ömür doksan seneye tırmandı ve o zamandan beri
orada. Yetmişe bir yirmi daha ekledikten sonra Tanrı adeta ‘artık yeter’
dedi. İnsanlar daha uzun yaşayabiliyorlar ve yaşıyorlar da—fakat o
yılları hâlâ yaşlı insanlar olarak geçiriyorlar. Bu açıdan fazla bir şey
değişmedi.
Bakın:
Yirmi beş, otuz beş, kırk beş ve hattâ elli beş yaşındayken hayat size
hâlâ ümit vaat eder. Altmış beş yaşına gelip de vücudunuz yaklaşan
fiziksel yıkımla karşı karşıya kalınca o gizemli ‘tıbbi, cerrahi ya da
iyileştirici perhizler veya prosedürler’ kulağınıza ilginç gelmeye
başlar. Derken yetmiş beşinize basarsınız. Dostlarınız ölmüştür ve en az
bir ana organı değiştirmişsinizdir. Her gece en az dört defa çişe
kalkmanız gerekir ve biraz tıknefes olmadan merdiven çıkamaz hale
gelirsiniz—üstelik yaşınıza göre epey iyi durumda olduğunuz söylenir.
İşte
o zaman bu halinizi savaş alanında geçecek on senelik taze bir hayatla
takas etmek harika bir alışveriş gibi görünmeye başlar. Çünkü bilirsiniz
ki bu takası yapmazsanız on sene sonra seksen beş yaşına basacaksınız
ve o andan itibaren sizinle bir kuru üzüm arasındaki tek fark, ikiniz de
kırış kırış ve prostatsız da olsanız kuru üzümde en başından beri
prostat olmaması olacak.
Peki
KSG yaşlanmayı nasıl geri çevirebiliyor? Buradaki hiç kimse bunu
bilmiyor. Dünya’daki bilim insanları KSG’nin böyle bir şeyi nasıl
yaptığını açıklayamıyor ve bu başarıyı kopyalayamıyor. Tabii
denemediklerinden değil. KSG gezegen üzerinde faaliyet göstermediği için
gidip bir KSG kıdemlisine soramazsınız. Fakat KSG yeni askerlerini
sadece bu gezegenden aldığı için, sorsanız bile koloniciler size cevap
veremezler, ki zaten soramazsınız. KSG’nin uyguladığı terapiler her
neyse, gezegen dışında, KSG’nin kendi yetki bölgelerinde, küresel ve
ulusal hükümetlerin kapsamı dışında gerçekleştirilir. Bu sebeple Sam
Amca’dan da medet umamazsınız.
Arada
sırada bir meclis, başkan veya diktatör, sırlarını açıklayana kadar KSG
celplerini yasaklamaya karar verir. KSG buna asla karşı çıkmaz; pılını
pırtını toplar ve çekip gider. Derken ülkede yetmiş beş yaşına gelmiş
bütün insanlar, bir daha hiç dönmeyecekleri upuzun uluslararası
tatillere çıkarlar. KSG hiçbir açıklama, gerekçe, ipucu sunmaz.
İnsanları nasıl gençleştirdiklerini öğrenmek istiyorsanız ona katılmanız
gerekir.
İmzaladım.
“Beşinci
paragraf: Koloni Savunma Güçlerine gönüllü katılarak ulusal siyasi
kuruluş, yani bu durumda Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlığıma ve
ayrıca Dünya gezegeninde yaşamama izin veren Meskun İmtiyaz’a son
verdiğimi anlıyorum. Vatandaşlığımın bundan böyle Koloni Birliği’ne ve
özel olarak Koloni Savunma Güçlerine aktarıldığını anlıyorum. Dahası
yerel vatandaşlığımın ve gezegensel Meskun İmtiyazımın sona ermesiyle
sonraki bir zamanda Dünya’ya dönmemin yasak olacağını ve Koloni Savunma
Güçleri nezrindeki hizmetim tamamlandığında Koloni Birliği ve/veya
Koloni Savunma Güçleri tarafından belirlenecek herhangi bir koloniye
yerleştirileceğimi kabul ediyor ve anlıyorum.”
Daha
basiti: eve geri dönemezsiniz. Koloni Birliği ve KSG tarafından, en
azından resmi olarak Dünya’yı Kıvırcık gibi yabancı biyolojik
felaketlerden korumak için konulan Karantina Yasaları bunu gerektirir.
Dünya’dakiler o günlerde Karantina Yasaları’nı seve seve kabul
etmişlerdi. Erkek nüfusunun üçte biri bir senelik zaman diliminde üreme
yetisini kaybettiği zaman bir gezegenin böylesine tecrit meraklısı
olabilmesi çok tuhaf. Buradaki insanlar bu yasalar konusunda artık
eskisi kadar şevkli değiller—Dünya’dan sıkıldıkları için evrenin geri
kalanını görmek istiyorlar ve çocuksuz Büyük Amca Walt’u tamamen
unuttular. Ama yıldızlararası yolculuğu mümkün kılan sıçrama iticilerine
sahip uzay gemileri sadece KB ve KSG’de var. İşte bu kadar.
(Tabii
bu da KB’nin size söylediği mekâna yerleşmeyi kabul etmenizi anlamsız
kılıyor—gemiler sadece onlarda olduğu için, sizi nereye götürürlerse
oraya gidiyorsunuz zaten. Uzay gemisini dilediğinizce kullanmanıza izin
verecek değiller ya.)
Karantina
Yasaları’nın ve sıçrama iticisi tekelinin bir yan etkisi, Dünya ile
koloniler arasındaki (ve tabii kolonilerin kendi arasındaki) iletişimi
neredeyse imkânsız kılıyor olmasıdır. Bir koloniden vakitli bir karşılık
almanın tek yolu, sıçrama iticisi olan bir gemiyle mesaj iletmektir:
KSG gönülsüzce de olsa bu yöntemle gezegensel hükümetler arasında
mesajlar ve veriler taşır. Fakat başkaları avuçlarını yalar. İsterseniz
bir çanak anten kurup kolonilerden gelecek iletişim sinyallerinin size
ulaşmasını bekleyebilirsiniz, fakat Dünya’ya en yakın koloni olan Alfa
seksen üç ışık yılı uzaklıktadır. Bu da gezegenler arası dedikodu
yapmayı zorlaştırır.
Hiç
sormadım, ama çoğu insanın vazgeçmesi muhtemelen bu paragraf
yüzündendir. Tekrar genç olmayı istemek başka şeydir; bildiğiniz her
şeye, tanıdığınız ya da sevdiğiniz herkese, yetmiş beş yıl boyunca
başınızdan geçen her tecrübeye sırtınızı dönmeniz bambaşka bir şey.
Bütün yaşamınıza veda etmeniz hiç de kolay değildir.
İmzaladım.
“Altıncı
ve son paragraf,” dedi memur. “Hangisinin daha önce gerçekleşeceğine
bağlı olarak, bu belgeyi imzalamamın veya Koloni Savunma Güçlerince
Dünya dışına nakledilmemin yetmiş iki saat sonrasından itibaren, bu
durumda Ohio Eyaleti ve Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere ilgili
bütün siyasi kuruluşların yasalarınca ölmüş sayılacağımı kabul ediyor ve
anlıyorum. Bana kalan tüm mal varlıkları kanuna göre dağıtılacaktır.
Kanunun gerektirdiği yükümlülükler ve sorumluluklardan ölümle beraber
sona erenler böylece sona erecektir. Olumlu veya olumsuz tüm yasal
kayıtlar bu vesileyle silinecek ve tüm borçlar kanuna göre geçersiz hale
gelecektir. Mal varlıklarımın dağılımını henüz düzenlemediysem, talebim
üzerine Koloni Savunma Güçlerinin bunu yetmiş iki saat dâhilinde
gerçekleştirmem için bana yasal ve mali danışmanlık temin edeceğini
kabul ediyor ve anlıyorum.”
İmzaladım. Artık yetmiş iki saatlik ömrüm kalmıştı. Lafın gelişi.
“Yetmiş iki saat içerisinde gezegeni terk etmezsem ne olur?” diye sordum, kâğıdı memura verirken.
“Hiçbir
şey,” dedi kadın, formu geri alırken. “Tabii yasal anlamda ölü
olduğunuz için tüm kişisel eşyalarınızın vasiyetinize göre dağıtılması,
sağlık ve hayat sigortalarınızın iptal edilmesi yahut mirasçılarınıza
ödenmesi ve cinayet dâhil hiçbir suça karşı yasal korunmanızın kalmaması
hariç.”
“Yani biri gelip beni öldürse bunun hiçbir yasal etkisi olmayacak mı?”
“Şey,
hayır,” dedi kadın. “Yasal anlamda ölü olduğunuz sırada biri sizi
öldürürse Ohio’da ‘bir cesede zarar vermek’le yargılanabilir sanırım.”
“Harika,” dedim.
“Ancak,”
diye sözlerini sürdürdü kadın, giderek daha iç sıkıcı bir hal alan o
tekdüze ses tonuyla, “genellikle iş oraya varmaz. Şimdiyle bu yetmiş iki
saatin sonu arasındaki herhangi bir zamanda, orduya katılma konusunda
fikrinizi değiştirebilirsiniz. Beni buradan arayın yeter. Ben burada
değilsem bile otomatik bir arama cevaplayıcısı isminizi alır. Celp
iptali talebinde bizzat sizin bulunduğunuzu doğrularsak ileriki
yükümlülükleriniz kalkar. Tabii böyle bir iptalin sizi gelecekteki
celplerden de men edeceğini unutmayın. Bir defaya mahsus bir karar bu.”
“Anlaşıldı,” dedim. “Ant içmem gerekiyor mu?”
“Hayır,”
dedi kadın. “Yalnızca bu formu işleme sokmam ve size biletinizi vermem
lazım.” Bilgisayarına geri dönerek birkaç dakika bir şeyler yazdı,
ardından ENTER tuşuna bastı. “Bilgisayar şu anda biletinizi
oluşturuyor,” dedi. “Bu işlem bir dakika sürer.”
“Tamam,” dedim. “Size bir soru sorabilir miyim?”
“Ben zaten evliyim,” dedi kadın.
“Onu sormayacaktım,” dedim. “İnsanlar size sahiden de evlenme teklif ediyor mu?”
“Her zaman,” dedi kadın. “Çok sinir bozucu.”
“Sizin için üzüldüm,” dedim. Kadın başını salladı. “Ben hiç KSG’den biriyle tanışıp tanışmadığınızı soracaktım.”
“Yeni
kaydolanlar dışında mı?” Başımı salladım. “Hayır. KSG’nin gezegende
celp işlemlerini idare eden bir şirketi var, ama hiçbirimiz KSG mensubu
değiliz. Şirket yöneticisinin bile öyle olduğunu sanmıyorum. Tüm
bilgilerimizi ve materyallerimizi doğrudan KSG’den değil, Koloni Birliği
elçiliği çalışanlarından alırız. KSG’nin Dünya’ya indiğinden bile emin
değilim.”
“Hiçbir üyesiyle tanışmadığınız bir organizasyon için çalışmak sizi rahatsız etmiyor mu?”
“Hayır,”
dedi kadın. “İş fena değil ve burayı dekore etmek için ne kadar az para
harcadıkları düşünülürse ücret şaşırtıcı ölçüde yüksek. Hem siz de
hiçbir üyesiyle tanışmadığınız bir organizasyona katılıyorsunuz. Siz
bundan rahatsız olmuyor musunuz?”
“Hayır,”
diye itiraf ettim. “Yaşlıyım, eşim öldü ve artık burada kalmam için pek
bir sebebim yok. Vakit gelince siz de katılacak mısınız?”
Kadın omuz silkti. “Yaşlanmayı dert etmiyorum.”
“Gençken ben de yaşlanmayı dert etmiyordum,” dedim. “Ama yaşlandıktan sonra işler değişiyor.”
Bilgisayar
yazıcısından hafif bir uğultu yükseldi ve dışarı kartvizit benzeri bir
şey çıktı. Kadın onu alıp bana verdi. “Bu biletiniz,” dedi. “Sizi John
Perry ve bir KSG acemisi olarak tanımlıyor. Biletinizi kaybetmeyin.
Mekiğiniz Dayton Havaalanı’na gitmek üzere üç gün sonra bu büronun
önünden kalkacak. Kalkış saati sabah 8.30, ama buraya erkenden gelmenizi
tavsiye ederiz. Sadece bir el bagajına izin var, o nedenle lütfen
yanınıza almak istediğiniz şeyleri iyi seçin.
“Dayton’dan
sabah on bir uçağıyla Chicago’ya, oradan da on dört uçağıyla Nairobi’ye
gideceksiniz. Nairobi dokuz saat ileride olduğu için oraya yerel saatle
gece yarısı varacaksınız. Sizi bir KSG temsilcisi karşılayacak ve ya
sabah iki, ya da biraz dinlenip sabah dokuz fasulye sırığıyla Koloni
İstasyonu’na gitme seçeneğiniz olacak. Oradan da KSG’ye teslim
edileceksiniz.”
Bileti aldım. “Bu uçuşlardan biri gecikir veya ertelenirse ne yapacağım?”
“Burada çalıştığım beş sene boyunca uçuşlardan hiçbirinde tek bir gecikme bile yaşanmadı,” dedi kadın.
“Vay be,” dedim. “Bahse girerim KSG’nin trenleri de hep vaktinde kalkıyordur.”
Kadın bana boş gözlerle baktı.
“Buraya geldiğimden beri,” dedim, “size espriler yapmaya çalışıyorum.”
“Biliyorum,” dedi kadın. “Üzgünüm. Çocukluğumda espri anlayışım ameliyatla alınmış.”
“Ah,” dedim.
“Bu da bir espriydi,” dedi kadın ve ayağa kalkıp elini uzattı.
“Ah.” Ben de ayağa kalkıp elini sıktım.
“Tebrikler acemi,” dedi kadın. “Sana yıldızlar arasında iyi şanslar. Bunu ciddi söylüyorum,” diye ekledi.
“Teşekkürler,” dedim. “Minnettarım.” Kadın başını salladı, yine yerine oturdu ve gözlerini bilgisayara çevirdi. Gönderiliyordum.
Oradan
ayrılırken otoparkta askerlik bürosuna doğru yürüyen yaşlıca bir kadın
gördüm. Yanına gittim. “Cynthia Smith?” diye sordum.
“Evet,” dedi kadın. “Nereden bildiniz?”
“Sadece mutlu yıllar dilemek istedim,” dedim, sonra da yukarıyı işaret ettim. “Belki sizinle oralarda tekrar görüşürüz.”
Kadın neyi kastettiğimi anlayınca gülümsedi. O gün nihayet birini gülümsetebilmiştim. İşler yoluna giriyordu.
Not: Yukarıda okuduğunuz giriş bölümü son okumadan geçmemiştir.
Çeviri: Cihan Karamancı
Editör: Ozancan Demirışık
Editör: Ozancan Demirışık
Gülşah'ım, yaa yapılır mı bu ama, hemen kitapçıya koşup alasım geldi Yaşlı Adamın Savaşı'nı. Hatta Kitapyurdu'na gidiyorum, sepete atacağım hemen :)
YanıtlaSilGüzel bir kitap al valla şekercim. :)
SilGülşah bayıldım ya...Anlatım tarında inceden bir mizahta var.
YanıtlaSilBilmem ben ne yapıcam, yaz listeye sipariş ver her aklın kalanı:))
Sevgimle
Lale Abla bilirim o listeye ekleyip alma durumlarını, güzel ve akıcı bir kitap al derim. :) Hatta istersen ben sana vereyim, oku beğenirsen kitaplığına da alırsın.
Silalla alla duymamışım.
YanıtlaSiliyiymiş.
:)
:)))) iyidir iyi :)
SilYetmiş beş yaşında askere yazılan adam! İlginç, koloni savaşları dediğine göre ve Amerika'da geçtiğine göre bilimkurgu herhalde dedim içimden..yani o koloniler yani sömürgelerden biri de BOP kapsamında biz oluyoruzdur belki de..yalnız karısının ölümüyle ilgili kısımdan sonrasından sıkıldım niye bilmem...yine de çok teşekkürler tanıtım için
YanıtlaSilRica ederim Müjde Ablacım.
SilAma kitap ta BOP projesi gibi değil, daha çok farklı gezegenler ve bizim gibi olmayan canlılar arasında geçiyor. Ama anlatım dili ve konulara psikolojik açıdan bakışı epey bir düşündürücü....
Ben bu kitabı okurum:)
YanıtlaSilKeyifli okumalar. :)
Sil