10.8.17

Umay'lı Hayat....

Tatil öncesi Umay için çevremizde ki Devlet Okulları ile görüşmeye gittik.

Parkta ki biz annelerin yaz ortasından beri konusu çocuğumuz hangi kreşe vereceğimiz?
Bazı anneler özel kreşlerden yana.

Bana sorarsanız devlet okulu kreşlerinden yanayım. Önemli olan iyi bir öğretmen bulmak çünkü. Karı-koca aynı düşünüyoruz.
Nedense bana sırf oyun oynayacağı, arkadaş edineceği okula devasa paralar vermek doğru gelmiyor. Diyebilirsiniz ki; arakadaşlıklar da önemli...elbet önemli.
İyicene araştırdık ve evimize yakın okula yazdırdık Umay'ı.

Bana kalsa bu sene de göndermezdim. Çünkü evde etkinlik olsun, oyun olsun oynuyoruz. Park deseniz oda gani gani... bi gidiyoruz en az 3-4 saat parktayız.

Ama yetmiyor. Artık kendide istiyor.
---- Anne benim okulu tatil açılsın gidicem, anne neden ben okuma yazma bilmiyorum? Anne bende okula gidicem"
 vs.. şeyler söyleyip duruyor.
Birde parkta süreklilik olmuyor arkadaşlık anlamında.
Evet çoğu zaman aynı çocuklarla karşılaşıyoruz ama oyun kurma veya paylaşım açısından yeterli olmuyor.

📌O yüzden bizde yazdıralım dedik. Yarım gün öğlenleri gidecek. Çok mutlu okula gideceği için. Umarım sever okulunu kızım.

 Düşünüyorumda gerçeken de belirli bir yaştan sonrası öyle hızlı geçti ki...anlamadım bile. Eğer unutmayayım diye defterine yazmasam herşey uçup gidiyor gibi aklımdan.

📌Oysa ki her anını, her hareketini, her cümlesini hatta kelimesini unutmak istemiyorum. Satır satır hatırlamak istiyorum.
📌Mesela 3 yaş sonrası o kadar büyüdü ki davranışları, hareketleri ve cümeleleri.
📌Artık dışarı çıktığımız da elimizi tutup yürüyor ( bu çok öenmli biz anne babalar için 😁 )
📌Bekle bizi daha alışverişimiz bitmedi dediğimizde de bekliyor ( bakın buda önemli bir şey)
📌Bir olay olduğunda öyle yorumlar yapıyor ki bazen şaşırıp kalıyorum.
vs... tabi bunlar bitmez. :))))

Şimdi sıra okul alışverişimiz de. Nasıl duygulanıyoruz anlatamam. Devamlı dilimiz de " ay bu kız ne zaman bu kadar büyüdü de okullu oldu"  " amanda aman okul alışverişine mi çıkıcaz?" diyip diyip duruyoruz.

Bizdeki halleri görende tek bizim kız büyümüş de okula gidecek sanır,  :))))

Napalım bizim için ilk ama :))))









9.8.17

Temmuz Ayı Okuduklarım...Ev Hali...

Aslında tatil ile ilgili yazmak istediğim çok şey var ama döndüğümden beri çok az oturabiliyorum bilgisayar başına.
Bi yoğunluğumuz vardı. Anca ara ara yazabiliyorum.
 Daha önceki yazımda bahsetmiştim evin badana boya olacağından.
Döndüğümüz de bizi bekleyen bir yerleştirme, silme süpürme işi vardı. Tatildeyken camları, kapıları, koltukları sildirdim. Ki döndüğümde daha az iş kalsın bana.
En zoru yerleştirme kısmıydı benim için.
Kullanmadığımız giysi, obje, mutfak eşyasını tek tek elimden geçirip Sevgi Mağazası ile paylaştım.
Sonuçta bir şeyi bir iki yıldır kullanmıyorsam demek ki artık evden çıkartmanın zamanı gelmiştir.
Tabi böyle olunca toparlanmak zaman aldı. Birde çocuk olunca biraz daha yavaş yol aldık.
Tabi bütün yorgunluğa değdi.
Renk olarak Yeni Çağıl olsun dedik, daha önce ki renk koyu idi. Bu sefer aydınlık, ferah olsun istedik. Ve oldu da.
İyi günler de kullanalım :))))👪

 Tabi bu arada sizinle Temmuz ayında tatilde de olsam okuduğum kitapları paylaşmak isterim.
Geceleri okumalara devam ettim. Hem ruhuma hem kafama iyi geldi. Yoksa çok zor uykuya dalıyordum.................

1-  Muhtelif Evhamlar Kitabı/ Ömür İklim Demir
 
   Bu kitabı Lale Abla ( laleninbahcesi bloğu) önermişti. Kadıköy'e indiğimde almış yine okunacaklar arasında bekliyordu. Hem ince bir kitap olması sebebi ile de bekletiyor ve tatilde okurum diyordum. Yanıma aldım ve okudum.
Aman Allah'ım... nasıl bir kalemi kuvvetli bir yazarmış.
Bu kitabı ile ödül almış. Konusuna gelince şehir hayatı, tesadüfler, içimizde yaşadığımız acı-tatlı duygular vs.. her bir öykü bir yerinden birbirine bağlanıyor lokomotif gibi.
Yazar öykülerinde günlük hayatın içinde yaşadığımız evhamlardan yola çıkmış....

Kitap biti kapağını kapattım ama beynimde daha bitmemişti öyküler, kelimeler...
Okuyun diyeceğim kitaplardan oldu benim için....👍

2-Karanlıktan Sonra Haruki Murakami

Yine yazarın bizi duygularla ters yüz eden kitaplarından biri.
Çok seviyorum bu yazarın kalemini.
O kadar doğal geliyor ki anlatım tarzı sanki karşımda anlatıyormuş, fonda da sevdiği müzikler çalıyor...
Bu kitabında da daha çok aile içi çalkantılara, birbirimiz aslında ne kadar az dinlediğimize, gözlemlediğimize ve mış gibi yaşadığımıza dikkat çekiyor.

Yine beğenerek okudum yazarı.







3- Unutkan Ayna-Gürsel Korat

En başta demek isterim ki lütfen bu kitabı alın ve okuyun.....

O kadar kalemi kuvvetli, kelimeleri, cümleleri dokunaklı ve sizi hüsrana uğratmıyor ki...

Konusuna gelince; 1915 1.Dünya Savaşı, Nevşehir'de gerçekleşen Ermeni Tehciri, değiş tokuş edilen, yurtlarından edilen insanlar.

Bu kitapta diğer bir güzel yan ise size aslında birşeyleri, siyasi olayları dayatmıyor.

Tamamen insani duygulardan, yaşananlardan bahsediyor. Ölüm, öldürülme korkusundan, bu topraklarda atalarından beri yaşadığın halde nasıl yabancılaştırıldığından bahsediyor. Ve her iki tarafıda anlatılıyor ötekileştirme yapmadan....

Kendi sitesinde şöyle yazmış kitabı için; http://gurselkorat.blogspot.com.tr/2016/04/unutkan-ayna.html

Geciktiren aynalardan Borges söz etmişti. Ben unutkan aynalardan söz edeceğim.
Öyle bir unutuş ki, her şey gözümüzün önüne gelecek. Ben öyle yapacağım öykümü.
Gerçi "yaptım" demem daha doğru artık.
Önce sözleri yazdım, yazdığım sözleri söyledim, sonra bir daha yazdım. Zaman geçti, yazdıklarımı beğenmedim, yeniden yazdım. Düşündüm, bir daha yazdım. Bunun bir sonu olduğunu bilsem daha da yazardım.
Metni tamamladığımda şunu anladım: Büyüklerimden öğrendiğim dili içimde döndüre döndüre yazıyorum ben. Bir de dinlediğim öyküleri kılcal damarlarına kadar ayırıyorum. Annemin anlattığı şeyleri görsem bu kadar derinden anlatamazdım.
Görmediklerimi, bildiğim yerlerde yazdım. 
Hindistan'da üç yıl esir kampında tutulan, savaş gazisi dedemin lakabı "Delisolak"tır. Onun solak torunu olarak yazdım. Yozgatlı akrabalarımdan, eşden dosttan dinlediklerimi düşündüm, Çandır'ın kuzeyindeki İğdeli'de gördüğüm okul binasının önünde bunları anımsadım, sonra satırla adam kesilen kanlı pınarların başında, söğütlerin dibinde oturdum, öyle yazdım. Develi'de dağları aşarak, Felahiye'de ırmak sularına bakıp coşarak, Erkilet'te Erciyes'e bakıp şaşarak yazdım.
Nefes nefese koştum yazdıklarımın peşinden. Anlattıklarımın hepsinin acısını çektim, sevincini kendimden ekledim.
Unutkan Ayna'yı eline alanlar da anlatıcının yaptığı gibi koşup duracaklar; onları ne etkiler bilinmez ama dilerim atın boyunduğuna astığım fener gözlerini kamaştırır.
Geciktiren aynalar birbirini izleyen, eş zamanlı hareket edemeyen görüntüleri aklımıza getirdiği için çok heyecan vericiydi. Unutkan aynalar, bir görüntünün kaynağından çok uzaklarda ve çok sonraki zamanlarda belirmesi anlamına geldiği için heyecan verir mi bilmem ama benim zaman konusunda söylediğim sözün sırlanmış halidir.
Bu romanımda zamanın aklımı kurcalama biçiminin ne olduğunu, bir soran olursa, böyle açıklayabilirim.



2.8.17

Gittim geldim...Bide Kaplumbağa tarafından Isırıldım :)

Ay sonu döndük evimize.....

İlk birkaç gün elimi hiçbir şeye süremedim. 
Ama en zor sınavımı geçtim sayılır. Kapıdan girerken ve babamla oturup annemden konuşurken "ağlamadım"... tabi bu gözyaşımı içime akıtmadığım anlamına gelmez...............................

Sonra "kalk Gülşah babana da yazıki toparlan ve annenin eşyalaını hazırla" dedim ve hurçlara doldurdum....
Dalaman'da ihtiyacı olan birine verdik herşeyini... hepi topu bu kadarmış dedim.... aslında yaşadıklarımızmış yanımıza kar kalan.
Annem o kadar çok şeyi "bir gün zamanı gelince kullanırım" " misafir gelince çıkartırız" diye saklardı ki... 

Nolur böyle yapanınız varsa yapmayın.... o zaman şimdi ki zaman. Bizim yaşadığımız her dakika değerli ve anlamlı. Ki bizde özeliz. İlla ki misafire gerek yok eşyalarımızı kullanmak için.


Tabi sonraki günler denize gittik. Malum bizim kız hergün istiyor denize gitmeyi...bizde istemez yan cebimize koy drumları... :)



 Son 4-5 senedir babamlara gidiyoruz, yazlık yerde yaşadıkları için uğramadan olmaz :)
Babamda bizi sağolsun tekne ile İzTuzu plajına götürüyor ve akşama kadar orada yüzüyoruz.
Biz genel olarak plajın arka tarafında yüzüyoruz. Çünkü İzTuzu plajı çok dalgalı ve sığ. Ama güneşlenmek ve uzanmak için plajı bir harika. Dünyanın sayılı plajlarından biri. 7 Km uzunluğunda kumsala sahip.

Tabi birde Carettaa Caretta'ları ile meşhur.


Bu sene Twitter'da okumuş ve gülmüştüm "kaplumbağalar ısırıyor dikkat" diye ...
Ve bendenizin de  başına geldi bu olay.
Dönmemize iki gün kala kuzenlerle yine gittik. Bu sefer 400-500 metre geride girdik denize. Daha sakin diye... yan tekneden de balık vs gibi yemekler attıkları için karaya yakın mesafeye gelmişler.
Ki birçok tur teknesi yemek atıyor ki yanaşsın kaplumbağalar ve turistler fotoğraf çeksinler diye.
 Bilgilendirme yapılıyor plajda "tekneden yemek atmayın, onlar sadece yengeç ve balık ile besleniyorlar" diye ama nafile...

Neyse efenim.... Bende biraz açılmış denizde yatıyordum. Ayağımı bişey "kart" diye ısırdı, önce yengeç sandım... bağırdım ve ayağımı salladım gitsin diye... sonra baktım ikinci kez daha ısırdı...
Tabi bende ki korkuyu sormayın denizden nasıl karaya çıktım anlatamam.
Babam yengeçtir diyor yan tekneden başka bir adam kaplumbağa o beni de ısırdı az önce dedi...

Velhasıl ayağımın üstü sağlama ezildi. Şimdi daha iyiym tabi. Allah'tan dişleri yokmuş bide olsa halim nice olurdu.
Gerçi kaplumbağa çenesi bilmem kaç ton basıyormuş, eğer insan etinin tadını biliyor olsa o ayağı hayatta kurtaramazsın dediler.
Aslın da beyaz tenlileri ısırıyorlarmış genelde..aslında hayvanlar da ne yapsın yemek atıyorlar ve ayaklarımızı yemek sanıyorlar. Yalnız beni ısıran kaplumbağa tavuk karası idi sanırım... bu kadar kara bi ayağıda beyaz et sanıp ısırdığına göre.. :)))))

Tabi uzun bir süre ayakta fazla kalınca ayağım şişiyor, ayakkabı giyemedim ve ağrıdı. Şimdi daha iyiyim... az kaldı tamamen geçmesine...

Sağolsun eşim günde iki kere kas gevşeticiler sürdü de ağrısı azaldı.

Tabi tatil dönüşü beni bekleyen bir badana sonrası temilik ve ev yerleştirme vardı.
O da bir sonra ki blog yazısında.

Azıcık da sizleri okuyayım, ben kaçar.





6.7.17

En zor sınavım...

Sanıyorum yaşamım boyunca vereceğim büyük sınavlardan biri benim için ana ocağına gitmek......

Salı akşamı Ortaca'ya uçuyoruz ana kız, Merter evin badanası bittikten ve ev toparlandıktan sonra  gelecek....

Bir tarafım kabul ediyor artık anacığımın en güzel yere gittiğini ama bir tarafım var ki fena kanıyor....
Fark ettim ki kendimde; annemin arkadaşları ile fazla konuşamıyorum... sanki onlara konuşmak, eskiyi yad etmek herşeyin sonu gibi geliyor...
Oysa ki daha ne kadar herşeyin sonu olabilir ki...

Her ne kadar kabul etsemde bazı şeyleri henüz hazır mıyım bilmiyorum....

Sonuçta annemin yokluğundan beri babamın yanına gitmedik, babam hem mevlüde hemde daha sonra bizi ziyarete geldi...
Babam bizim karşımız da güçlü durmaya çalışıyor bizde babamın karşısında...
Oysa ne zormuş güçlü durmak/olmak....

Mesela devamlı kafamın içinde kurup duruyorum kapıdan giriş sahnemi... ve için için ağlarken buluyorum kendimi.
Aslında gitmek iyi gelecek bana ve babama. O kapının kapanmadığının bir nevi göstergesi gibi olacak bizim için.

ama nasıl anneciğimin eşyalarını toplayıp vereceğimi inanın bilmiyorum.
Zormuş o kadar zormuş ki kabullenmek, kabul  etmek ve yola devam etmek...
Birkaç gün evde annemin en yakın komşularının ziyareti ile geçer diye düşünüyorum, sonrasıda biz denize gideriz.
Annemin burada İstanbul'da olduğu kadar Ortaca'da çok fazla arkadaşı ve sevdiği komşuları var.
Onlar gelmek isteyecekler... Gelsinler elbet...

Gitmek lazım, devam etmek lazım/mış ki... Yaşama tutunalım.....









Günden Kalanlar Kazuo Ishiguro

Bence kitabın ismi çok güzel. Okurken günlük yazmam geldi aklıma.
Birde İngiliz'lerin ne kadar kibar olduğunu düşündüm.

Günden Kalanlar kitabını neredeyse iki haftaa da bitirdim.
Aslında sayfa sayısı olarak kalın bir kitap değil. Şöyle bir araştırdım da yazarı tam bir "anlatı ustası" diye geçiyor.
Gerçekten de Başuşak anıların öyle bir anlatıyor ki... sanki karşısında bir dinleyici var ve soruyor gibi ama bunu  yaparken de sizi hiç rahatsız  etmiyor.
Ama nedense yavaş ilerledi bu kitap, sevmeme rağmen...

Stevens’in hayatını merkezine almakla birlikte, onun hizmet ettiği evin bir dönemin siyasetinin belirlendiği bir mekân olması üzerinden siyasi ve toplumsal meseleleri de dillendirmiş Ishiguro; Stevens’in başuşaklığının bir metafor olduğunu söyleyebiliriz. Muktedirlere boyun eğmiş, kendi kaderini tayin etmekten korkan, hak ve özgürlüklerine sahip çıkmaktan korkan kitleleri, Stevens özelinde alaya alıyor. Ancak kaba değil buruk bir alay. Nazi yanlısı Lord’una bağlılık adına dünyanın ve ülkesinin düştüğü duruma kayıtsız kalan, malikaneyi ziyaret eden konukların mevki ve rütbeleriyle övünen Stevens, bir zavallı olduğunun farkındadır: “Lord Darlington kötü bir adam değildi. Hiç değildi. En azından yaşamının sonunda bütün hatalarından kendisinin sorumlu olduğunu söyleyebilme ayrıcalığına sahip oldu. Yürekli bir adamdı.Yaşamda belli bir yol seçti, bunun yanlış bir yol olduğu ortaya çıktı, ama elden ne gelir, o seçmişti bunu, hiç değilse orası kesin. Bana gelince, ben bunu bile ileri süremem.Anlıyorsunuz ya, güvenmiştim. Lord hazretlerinin bilgeliğine güvenmiştim. Ona hizmet ettiğim bütün o yıllar boyunca yararlı bir şeyler yapıyor olduğuma güvenmiştim. Kendi hatalarımı kendim işledim bile diyemiyorum. Gerçekten de... İnsan kendine sormalı... Vakar bunun neresinde?” Tabi bir de uşağın geçmişe takılı kalma  meselesi var.

Bazen o kadar kızdım ki uşağa... bu kadar mı duygulara gem vurulur dedim....
Hatta babası vefat ettiğinde bile işini yarım bırakmaması gerektiğini düşünmesi vs... beni sinir etti vallahi...
Kitabın filmi de yapılmış henüz izlemedim ama izleyeceklerim arasına ekledim.

Yazarın anlatım dilini yavaş bulsamda sevdim... bakış açısı yalın, sade ve olduğu kadar olması beni etkiledi.
Sıra da diğer kitapları var.


26.6.17

BİR YILBAŞI ÖYKÜSÜ/ CHARLES DİCKENS


Bayramın birinci günü ziyaretler bitti.
Hepi topu iki komşu, kayınvalidemler tamam. Kardeşimgillerde geldi gitti.
Bugün bizim için normal günlerden birgün oldu.
Aslında akraba olarak kalabalığız ama sıkı bir bağ olmadığından, anca düğün dernek, cenaze de görüyoruz birbirimizi...
Üzücü..hemde çok çünkü kalabalık sofralar, kuzen buluşmaları çok keyiflendiriyor beni.

Bu bayram çok da keyfim yok... ilk bayramımız demiştim size diğer yazımda... içim hep daralmış vaziyette.......aklımda hep anılar...

Öyle işte efenim... konuyu dağıtmayayım....

BİR YILBAŞI ÖYKÜSÜ/ CHARLES DİCKENS

daha öncesi animasyon filmini izlemiştim. Hatta her sene sinema kanallarında denk gelirsem yine aynı keyfile izliyorum hatta neredeyse tüm noel filmleri keyiflendiriyor beni.
Orada ki renkli hazırlıklar, yeni bir yılın getirdiği heyecanlar bir umut veriyor....bana göre tabi...

Kitabını da Carrefour'da gezinirken kitap standına bakarken gördüm ve birkaç tane daha böyle kısaltılmamış, çocuk klasikleri dizisi kitabı daha aldım.
Geçenler de canım ara kitap olarak şöyle keyifli, bir çırpıda okuyacağım kitap okumayı isterken bunu aldım ve okudum.
İçimde ki çocuğa ve yetişkine çok iyi geldi...

İŞte böyle blog....


24.6.17

İyi Bayramlar...

Ramazan Bayramınız Mübarek olsun...

Şeker bayramı diyince aklıma birçoğumuzun çocukluğunda olduğu gibi kapı kapı dolaşıp şeker topladığımız anılar geliyor..

Bu ailecek bizim ilk annemsiz bayramımız...
İçim buruk, kırık, yaralı...
Ama ne yapıcaz işte biz yaşayanlar için hayat devam ediyor....

Bir hafta öncesinden bayram temizliği yapılırdı. Sonrası kadayıf tatlısı..
Baklava ve yaprak sarması babaannemin evinde olurdu bide babanem sağouk ayran çorbası yapardı her bayram.
Şimdi hepsi anılar da kaldı. Ruhları şad olsun...

Anılar, anılar, anılar...

İyi bayramlar efenim tekrardan...