1.10.16

Bekleyiş.....

 Bu aralar zaman benim için akmıyor gibi.....

Geçen hafta annemin beyninde 4 Cm büyüklüğünde bir tümor olduğunu öğrendik.....
Doktor acil ameliyat dedi. Yatış işlemlerini yaptık şimdi sıra beklemede.......

O kadar zormuş ki böyle beklemek.....
Bazen gözümden akıyor yaşlar ama çoğu zaman içime.....
Çünkü evde çocuklar var ve güçlü olmak durumundayız...
Ayrıca henüz herşey bitmiş de değil.....

Ama işte..... ne bileyim.......

"Bunu da atlatacaksın annem " diyorum sonuçta bundan 6 sene evvelde Akciğer Kanseri teşhisi konuldu, ameliyat oldu ve şimdi rutin kontrollerine devam ediyor... Bunu mu atlatamayacak annem...

Sonra diyorum ki kendime "Gülşah hayat böyle işte doğum, sağlık, hastalık, ölüm, yaşam, umut "derken zaman geçiyor ve biz ölümsüz değiliz.....

Biraz içimi dökmek istedim blog, yazmak istediğim çok şey var onlarda artık günlüğüme...


Allah yar ve yardımcımız olsun.
Rabbim tüm hastalara şifa versin....


22.9.16

Ev halleri..... İskender Pala, Oyun Parkı, Evde Sinema ..

aman da aman ütü zamanı gelmiş :)
Veeee benim gibi eşi öğretmen olan ve çocuğu okullu olan bayanların "ütü mevsimi"  başlamıştır. Hayırlı uğurlu olsun.... 🙋😁

Sevdiğim havalar bu hafta geldi; hava serin ve yağmurlu...

Geçen haftanın tadını çıkaralım dedik ve soluğu Göztepe Parkında aldık.  Tabi önceliğimiz Umay'ın parkta oynaması idi.  Hem park olarak hemde yeşillik olarak burası çok ideal.  Alın yanınıza yiyecek birşeyler serin örtünüzü yere hem kuş hem cıvıl cıvıl neşeli çocuk sesleri arasında dinlenin.




PArk kültürü önemli, çünkü okul çağına gelmemiş çocuklarımızın en çok sosyalleştiği, öğrendiği şeyleri pekiştirdiği ve en ene önemlisi enerji attığı yerlerin başında geliyor.
Aslında biz büyükler içinde alıcaksınız kahvenizi yanınıza, açacaksın kitabını kulağında da sevdiğin melodi olacak... oh keyfe gel yahu .:)))



aşkla
 E tabi bağ bahçe park derken akşamları da film gecesiydi. BU hafta iki film izledim/k.

İlki "İki Dil Bir Bavul"
Aslında film bir öğretmen ve doğuya atandığı derme çatma bir okulda geçiyor. Ödüller almış ki iyi ki almış çünkü çok güzel aktarılmış bazı şeyler.
Gerçekten de çok zor aslında aynı çatı altında, aynı ülkede yaşayıp da aynı dili konuşamamak, birbirini anlayamamak....

Film başta ağır gidecek gibi geliyor lakin hiç de öyle değil. HAtta yer yer çocukların hareketlerine, tavırlarına gülüyorsunuz... Çocuk işte her yerde aynı diyorsunuz izlerken.
Anlayacağınız izlemediyseniz bir göz atın derim...

 Diğer Film ise "Prenses Kaguya Masalı
Isao Takahata filmi ve animasyon. Japonlar bu işi çok iyi biliyor ve çekiyorlar. Tanıtım videosu burdan bir bakın .     Bir çok konuda animasyon filmleri anlatılmak istenilen çok şeyi iyi aktarıyor bana göre.
Bu filmde de öyle... Aslında ailelerin yaptığı yanlışlıklar, sevginin önemi, yaşama dair olan saygı... arkadaşlık dostluk ve yaşam sevinci...
Daha ne olsun kardeşim... :)
Sevdim hemde çok sevdim bu filmi... 

Kitaplardan da İskender Pala kitabı olan "Mesela"yı okudum. Derleme bir kitap. Sanırım 7 başlıktı, başlıklar altında eski hikayeleri, kıssaları derleyip kitap haline getirmiş yazar.
Ara kitap olarak ve ara ara rastgele bir sayfa açıp okuyabileceğiniz türde bir derleme.

Böyle işte blog...


20.9.16

Veee Tuvalet Eğitimi tamamdır.....

 Veeeee en çok tedirginlik duyduğum şey olan "Bezi Bırakma" işi tamamdır...
Aslında uzun zamandır istiyorduk Umay'a bezi bıraktırmayı ama bir türlü olmadı.
Daha doğrusu bende hazır değildim.
Anladım ki bu konuda anneninde hazır olması, sabırlı olması ve kararlı olması gerekiyor.
Yazın tatildeyken Umay'a aldığımız deniz bezlerinden takmayayım dedim. Aslında bayağıda almıştık ama deneyeyim dedim, hemde denizde rahat etsin istedim/k açıkcası. Her ne kadar o bezler deniz için uygun da olsa kumla oynamaya başladığında altında ıslak kalmasın diye çıkartıyorduk.
Neyse efenim bu sene aldık ama kullanmadık. İLk bir iki gün sanırım denize işedi :)))
Sonra üçücü gün bit baktık ki; bizim Umay kız çişi geldiğinde dışarı çıkıyor, etrafı kol açan ediyor ve kenara geçip kuma işiyor :)) sonrasında da denize girip bacaklarını yıkıyor.. Tabi böyle yazarken belki siz okuyanlara tuhaf gelebilir ama bizi görseniz bir mutlu bir mutlu; evetttt dedik Umay artık çişini tutabildiğine göre bezi bırakmaya hazır.


Ki kakasını hele saatlerce tutuyordu. Taki altını bezleyene kadar...
Hep diyorum; çocuklarımızı iyi gözlemlemek gerek, onlar bizi öyle güzel yönlendiriyor, bize kendilerini anlatıyorlar ki... yeter ki bakmayı, izlemeyi ve en önemlisi çocuğumuzu dinlemeyi bilelim. Özellikle çocuğumuzu dinlemek, ne demek istediğini anlamak çok önemli.
Televizyonda bir Psikayatırdan dinledim; ailelerin en büyük hatasınının; çocuğa her şeyi verdiklerini düşünmesiymiş. Çünkü bizler anne baba olarak herşeyi her imkanı sağlayabiliriz ama bizim sunduklarımız bakalım gerçekten de çocuğumuz için "herşey" mi?

Efenim yine konuyu dağıtmayayım değil mi? :))

Tatilden sonra eve döndüğümüzde bezi artık takmadık. Şunu da unutmadan yazayım; bez bırakma önce yaklaşık birkaç aydır Umay'a bunu anlatıyordum. Artık bezi bırakacağımızı, kaka çiş yapmanın doğal normal bişey olduğunu, ve kendisininde artık tuvalete gideceğini anlatıp duruyordum.

Başta zor oldu. 3,5 gün kakasını bırakmak istemedi." anne yapmıycam" deyip durdu.Çişini de 2 tuvalete yapıyorsa 3 yere işedi. Aslında öncelik olarak geldiğinin oda farkında olmuyordu gözlemlediğimde. Yavaş yavaş biz istikrarlı davranınca oda farkına varmaya başladı ve anne tuvalete demeye başladı. :)
Bu eğitime başlayacaksanız kesinlikle yaz mevsimi olmalı. Bizde tüm halılar kalkmış olduğundan işim daha da kolaydı. Her seferinde sirkeli sularla yerleri silmek zorunda kalsam da çocğumun gelişimive isteği daha önemli...

Bende ısrarla bezi takmadım, sonraları Umay'da istemedi, örneğin geceleri takıyordum, sonra gece yarısı uyanıp" anne çıkart bezi ben büyüdüm, çok rahatsız ediyor" deyip atıyordu.
Ve artık tamamen bezi hayatımızdan çıkarttık.

Ne diyordum kakasını 3,5 günün sonunda gece yarısı yaptı elbet tuvalete değil... Biraz korktu panikledi, bende devamlı "bunun normal bişey olduğunu" anlatıp durdum.

Bu çok öenmli ne olur anneler çocğunuza küçüklükten itibaren, bez değiştirirken bile " eğ pis kaka yamış değiştirelim" modunda yaklaşmayın. Çünkü normal olan olamsı gereken birşeyi sanki pis birşey gibi gösteriyoruz çocuğumuza ve ondan sonra da ondan normal olanı yapmasını bekliyoruz..

Vel hasıl yaklaşık on gün sürdü eğitim. İlk bir hafta alışma süreci oldu. Ama artık bezimiz yok ve tuvalete gidiyoruz.
Arada binde bir elbet altına kaçırdığı oluyor; eğer oyuna dalmışsa mesela... ama onun dışında söylüyor ve geceleri de tutuyor sabaha kadar.

Gazamız mübarek ola, darısı diğer annelerin başına. :)))

İyi geceler  blog... 






15.9.16

Feniçka, Dört Anlaşma Ve BAyram...

İyi bayramlar hepimize.

Bir çok yazıda "nerde o eski bayramlar" yazısı okudum.
Sonra düşündüm neden bu cümleyi çok sık duyduğumu. Çünkü çevremde de oluyor, bazen bende kullanıyorum...
Sanırım bunun sebebi; artık daha çekirdek aile modelinde ve izin günlerini de tatil modunda yaşıyoruz.
Eskiden "babaanne, anane" dendi mi daha doğrusu büyükler oldu mu herşey başkaydı. Şimdi hepimiz daha bireysel yaşıyoruz. Hep çalışıyoruz, hep yoğun ve yorgunuz.
Bayram izinleri de uzun olunca "hop tatile" diyebiliyoruz.

Hayat şartları, yaşam standartları biraz da buna sürüklüyor. Öncelik anne babalarımızda. Onları ziyaret ettik mi tamamdır gibi hissediyoruz.
Aman blog yanlış anlaşılmasın kimse eleştirmek yada yargılamak gibi bir düşüncem yok. Sadece yaşadığımız zamanı düşününce aklımdan geçenler bunlar. Ki bizde anne-babaları ziyaret ettik sonra da evde dinlenme modunda takıldık. :))

Hazır eşim de evdeyken ve bana daha çok zaman kalmışken Dört Anlaşma kitabını tekrar bir okudum. Öyle tüm sayfayı değil de altını çizdiğim cümleleri okudum. Arada iyi geliyor böyle okumalar bana. Zaten kitap aslında ara ara açıp okunabilecek türden. Duyanlarınız olmuştur hatta Youtobe kanalında videolarıda döneüyor anlaşmalar ile ilgili.
Ana konusu; kendimize yaptığımız haksızlıklara dair. 
Dört Anlaşma kuralına gelirsek;
  1. Kullandığınız sözcükleri özenle seçin.
  2. Hiçbir Şeyi Kişisel Algılamayın
  3. Varsayımlarda Bulunmayın ( ki benim en çok yaptığım şeydir)
  4.   Daima Yapabildiğinin En İyisini Yap

 Okurken basit şeyler gibi geliyor ama hayatımıza uygulamaya kalktığımızda hiç de öyle olmuyor.
Başkalarının lafları, düşünceleri bazılarını çok fazla etkiliyebiliyor...
Bir çok şeyi üstümüze alınabiliyoruz ve sözcükleri gerçekten de çok hor kullanıyoruz... Oysa ki hayatta herşey bir enerji ve ağzımızdan çıktığı an gerçekleşmeye başlar bir çok şey...
Kitabın devamı olan Beşinci Anlaşma da var ama henüz almadım. Okuyanlar o kitabı da alın okuyun diyor. Sizden okuyanınız var mıdır?

Bir diğer bitirdiğim kitap ise; Feniçka / (12 Şubat 1861- 5 Şubat 1937)


 Kadıköy'de ki İşKültür Yayınlarına sık sık uğrarım. Bu kitabı da yine bir gün uğradığımda gördüm ve arka kapak yazısını okuyunca almak istedim. Kitap kısa ama öz olarak o kadar güzel yazılmış ki. Yazar aslında ünlü bir "İlk Kadın Psikanalist"miş. Ve o dönemin ünlü birçok erkeğin de aşkıymış. Fakat kendisinin yaşam tarzı, hayata bakışı dönemine göre çok feministceymiş. Kitapta da bunun etkisini görebiliyorsunuz. Yaşadığı dönemde kadınlar belirli bir yere kadar okutulurken kendisi Freud'dan ders almış birisidir.
Kitabında da rüyalara ve erkek kadın ilişkileri, profil analizleri ile ne kadar başarılı olduğunu hissettiriyor.
Feniçka
Diğer kitapları da alınmak ve okunmak üzere listeme eklendi.
Eğer okumayanınız varsa bir not edin inceleyin derim. O kadar yazıları kaliteli.

 İŞ Kültür Sitesinden alıntıdır aşağıda ki yazı; 

Lou Andreas-Salomé modern anlamda “feminist” olarak tarif edilemese de, bağımsız ve özgürlükçü yaşamıyla kuşaklar boyu feministler için bir rol model oldu. Nietzsche, Rilke ve Freud gibi önemli şahsiyetlerle kurduğu dostluklarla ve onlar üzerindeki etkisiyle gündeme geldi. Avrupa üniversitelerinde öğrenim gören ilk kadınlardan biri olarak, erkeklerle ilişkileri çağının kadınlarına göre farklı bir seyir izlemişti.
Feniçka, Andreas-Salomé’nin Alman oyun yazarı Franz Wedekind’le yaşadığı, daha sonra Alban Berg’in Lulu adlı operasının librettosuna da konu olan bir deneyime dayanır. Geleneksel cinsiyetler arası ilişkileri pek umursamayan, İsviçre’de doktorasını yapmış Moskovalı bir kadının bir erkek psikoloğun gözünden anlatılan hikâyesidir. Anlatıcı yapıtın akışı içinde Feniçka’yla dostluğunu ilerletirken, kadınları her daim belli şablonlar içinde; ya erkek avcıları ya da salt zihinsel kapasiteleriyle öne çıkan cinsiyetsiz varlıklar olarak değerlendirmekten vazgeçip, insan olarak görmeyi öğrenir.
LOU ANDREAS-SALOME (1861-1937): Yeni ve devrimci fikirlerin filizlenmeye başladığı bir dönemde Petersburg’da dünyaya gelen yazar ve psikanalist Salomé, küçük yaşta Almanca ve Fransızca öğrendi. On yedi yaşındayken bir din adamından teoloji ve felsefe dersleri aldı. Zürich Üniversitesi’nde teoloji ve sanat tarihi okudu. Salomé 1882’de Nietzsche’nin evlenme teklifini geri çevirerek, Oryantalist F. C. Andreas ile evlendi. 1897’de Rainer Maria Rilke ile tanıştı ve kendisine âşık olan şairin hayatında önemli bir rol oynadı. 1911’de Viyana’daki psikanalistlerin çevresine girdi. Sigmund Freud’un öğrencisi ve yakın dostu oldu. Im Kampf um Gott (1885; Tanrı Uğrunda Savaş), Ruth (1895), Im Zwischenland (1902; Ara Memlekette) ve Rodinka (1923) romanlarından bazılarıdır. Ayrıca dini ve felsefi konulardan tiyatro ve edebiyat eleştirisine uzanan geniş bir yelpazede denemeler ve monografiler kaleme aldı. Kurmaca dışı yapıtları arasında Friedrich Nietzsche in seinen Werken (1894: Yapıtlarında Friedrich Nietzsche) ve Rainer Maria Rilke (1928) dikkat çeker.

Filmlerden de " Uyumsuzlar" ı izledik...
Yine dünyanın sonu gelmiştir, doğa yok edilmiş ve yeniden insanlık için yaşanabilir hale getirlmek istenmektedir.
Yalnız böyle filmlerde dikkat ediyorum da hep bir üst daha var olaylara müdahele eden....
Ve hep yeniden doğayı canlandırma var...
Ne ironik değil mi? zamanında yok ediyoruz yaşam alanlarımız sonra da yeniden calandırmaya çalışıyoruz...

Kıymetini bilmek lazım yaşadığımız nefes aldığımız yerin.



11.9.16

Kütüphaneler hakkında....

(Kendime inanamıyorum... Son yazımı yanlışlıkla sildim ve geri dönüşüm kutusu yok bloğun...............................çok üzgünüm)


Bu yazımda size Kadıköy'ün kütüphanelerinden bahsetmek istiyorum.
Sahi sever misiniz Kütüphane'ye gitmeyi, oradan kitap almayı?
Biz lisede iken, kulakları çınlasın hatta yazımı okuyorsa evet evet Tülay senden bahsediyorum canım arkadaşım. :)
Tülay ile Kartal Kütüphanesinden ödünç kitap alırdık. Okuma ve iade süresi 15 gün idi. Bazen ben kitabı bitiremediysem 20 günde falan da teslim ederdim. Ama oranı havasını çok severdim ki hala çok severim kütüphaneleri... Özellikel bir çok kitabı bu şekilde okumuşluğum vardır.
Kartal Kütüphanesi rıhtımda idi... Hem evimize de yakındı. Şimdi Topselvi'ye taşımışlar sanırım, yanılmıyorsam...
Evlenipte Kadıköy'de yaşamaya başlayınca burada da aradı gözlerim... Bize yakın Aziz Berker İlçe Kütüphanesi var ama pek verimli değil. 
Ara ara kitaplarımdan toparlar ve kütüphanelere bağışlarım, başkaları da okusun diye... Hemde çok sahiplenmemek adına...

Birde rıhtımda bir kütüphane var ki; aman Allah'ım içler acısı, bak şimdi ismi aklıma gelmedi ama rıhtımın arka sokağında kalıyor.
Orada yetkili biriyle konuştum, eğer isterseniz belediyeye dilekçe ile şikayetinizi bildiebilirsiniz demişti... O kadar vasattı anlayacağınız...Üzülüyorum çünkü kullanmak için giden çocuklar için hiçde iyi değildi....








2014 yılında Kadıköy Sahilin sonuna doğru Moda yoluna çıkarken, eski belediye binasını Kadıköy Belediyesi;  'Kadıköy Tarih, Edebiyat ve Sanat Kütüphanesi' (TESAK) olarak Mart 2014’te yeniden halka açık Kütüphane olarak lanse ettiler. Ve gerçekten içeri girdiğinizde o tarihi zileri görebiliyorsunuz. Aynı zamanda aydınlık oluşu, o görkemli avizeler, merdivenlerin nelere tanıklık ettiğini düşünüyorsunuz gezerken...

Birde kütüphanesinde bayağı güzel kitaplar var. Havayı solumanın sarhoşluğu ile" üye olup ödünç kitap alabiliyor muyuz diye?" sormayı unuttum...

Bende hep merak ediyordum acaba burası nasıl diye. Vaktim varken gezeyim ve biraz orada nefes alayım istedim...
Kesinlikle uğrayın, gazetenizi, kitabınızı okuyun. Hatta o sessizlikte cam kenarına oturup kendiniz dinleyin.... 

Geçmişi hakkında bilgiyi ve detayları da aşağıda ki linkten takip edebilirsiniz. :)

not: http://kultursanat.kadikoy.bel.tr/tr/kultur-merkezleri/tarih-edebiyat-ve-sanat-kutuphanesi sitesinden alıntıdır.


Tarih, Edebiyat ve Sanat Kütüphanesi

Açılış Tarihi 2014
Çalışma Saatleri 10:00 - 18:00
Adres Caferağa Mahallesi, Rıhtım Caddesi, No: 2/3 (Eski Başkanlık Binası) Kadıköy/İstanbul
Telefon 0216 337 86 54 / 55
Kadıköy Şehremaneti yani Kadıköy'deki İstanbul Belediyesi'nin örgütlenme tarihi 1869 yılındaki Belediye Nizamnamesi'ne kadar uzanmaktadır.
Bu nizamnameye göre İstanbul Belediyesi 14 belediye dairesine bölünmüş, Kadıköy de 13’üncü belediye dairesi olarak anılmaya başlanmıştı. İşte bu düzenlemelerin gereği olarak, o zamanki adıyla Kumluk denilen mevkide Belediye Başkanı Dr. Cemil Topuzlu döneminde Belediye Şubesi binası olarak inşa edildi. Binanın mimarı, İstanbullu Ermeni mimar Yervant Terziyan’dı. Bina, yine Yervant Terziyan’ın eseri olan Fatih Belediyesi binası ile adeta ikiz bir görüntü arz etmekteydi.
Binanın kurulduğu ve halk tarafından Kumluk diye isimlendirilen yer, denizin doldurulması ile elde edilen dolgu bir araziydi. Hem buradaki iskele binası (Beşiktaş vapur iskelesi) hem de İstanbul Şehremaneti Şubesi binası bu arazi üzerinde inşa edilmişti.
Binanın sivri kemerleri, cephede yer alan çini kaplamaları, sütunçeler ve ağırlık kulesi şeklindeki sütunları ile saçakları, devrin mimarlık üslubunu yansıtan en önemli yapısal ve dekoratif unsurları arasındadır.
Birçok tarihi vak’aya tanıklık eden bina, Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi’nin en önemli eserleri arasında yer almaktadır.
Bir süre Kadıköy Kaymakamlığı daha sonra da Kadıköy Belediye Başkanlığı olarak kullanılan tarihi bina, 1995 yılında Kültür Varlıkları ve Anıtlar Kurulu'nun onayladığı restorasyon projesine uygun bir şekilde tadilattan geçti. Kadıköy Belediyesi’nin Söğütlüçeşme’deki ana binaya taşınmasının ardından, kısa bir dönem belediye meclis toplantılarına ev sahipliği yaptı.
100 yılı aşkın bir tarihe sahip bina, sonunda 'Kadıköy Tarih, Edebiyat ve Sanat Kütüphanesi' (TESAK) olarak Mart 2014’te yeniden halka açıldı.
TESAK, bir ihtisas kütüphanesi olarak oluşturduğu kapsamlı kitap, süreli yayın, görsel materyal, CD koleksiyonu ve fotoğraf negatifi arşivinin yanı sıra bilimsel toplantı, konferans, sempozyum, seminer ve sergiler gibi nitelikli kültürel etkinlikler de gerçekleştirecek bir kültür merkezi olarak binanın tarihi misyonunu sürdürmeye devam etmektedir.
Kütüphanemiz Pazartesi günleri kapalıdır.

4.9.16

in the heart of the sea , Heidi, Duygusal Yolculuk kitabı hakkında.....

in the heart of the sea
Ağustos ayı biraz yoğun ve yorucuydu benim için... Artık daha fazla Umay ile birlikte zaman geçiriyoruz ki; en keyiflisi bu oluyor... Birde uyku düzenimiz çok değişti tatilden sonra.. Gündüz uykularını uzun uyuduğundan gece de onikileri buluyor uyuması..
Hal böyle olunca bana kalan zaman da çok az oluyor.
En iyisinin gündüz uykularını kısaltmam olacak. Böylece gece uykusunu öne çekmiş olurum ki en sağlıklısı da gece uykusu....
Tabi bu arada bir kitap üç film izledik...
Moby Dick kitabını okul zamanı kısaltılmışını okumuştum, çizgi film olarak da hatırlıyorum.
Ama yıllar yıllar sonra Yapı Kredi Yayınlarında Moby Dick kitabının ne kadar kalın olduğunu görünce şaşırmıştım... Don Kişot kitabı da öyle :)
 Neyse efenim kitabı almış okumaya başlamıştım fakat nedense bir daraldım okurken, sonra dedim ki kendime; Gülşah doğru zaman şimdi değil bu kitap için ve yine okunacaklar arasına bıraktım.
Sonra bu filmi izleyince kitabı tekrar okuyasım geldi. :))

"in the heart of the sea " filmini izlemediyseniz muhakkak izleyin. Filmin başında da belirtildiği gibi, kitabın nasıl yazıldığının öncesi... Bu olaylardan sonra yazar gemiden kurtulan tek kişi ile konuşur ve sonra da Beyaz Balinanın hayatını kaleme alır...
Eğer gerçekten de karşınıza gelen hayvanın  gözlerine içten, samimi bakarsanız ve gerçekten bakarsanız size neler anlattığını, biz insnalardan nasıl korktuklarını anlarsınız... Bu sebeple filmde verilen mesajda çok güzeldi. Not alın derim.


heidi
laurence sterne duygusal bir yolculuk
Bir diğer film de "Heidi" idi... Sırf beni eskilere götüreceği için izledim ve " iyi ki sinema da izlemedim" dedim. Kötü mü dereniz hayır değil hatta bir sürü olay, kurgu kısa ama o kadar belirgin verilmiş ki izleyiciye, eksik kalan şeyler az oluyor. Ama evmediğim şeyse ben Heidi'yi çizgifilm olarak seviyormuşum onu anladım. :)

Kitaplardan da Can Yyınlarının 5 Tl kampanyasından, çevirmenin Nihal Yeğinobalı olması sebebi ile aldığım bir kitaptı "Duygusal Bir Yolculuk/ Laurence Sterne"
 Sonra bir baktım ki yazarın ilk kitabını alacaklarım arasına not etmişim. Hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığına bir kez daha inandım. 
Kitaba dönersek eğer yazarımız bir ruhsal arınma yolculuğuna çıkar. İngiliz'dir ve Fransa'dan başlar yolculuğuna. Keşiş olarak yürür ve duygularını aktarır okuyucuya...
Hayrsanımdır duygularını yazıya aktaranlara. Kolay değildir çünkü aklından geçeni doğru cümlelerle yazmak...Ara ara kendi ile çatışması, dilencilere kızması, aşksal duyguları.... kısa ama öz anlatımı; en önemlisi ince esprileri le iyi kitaplardan biriydi.
  


 

me before you

Aman Allah'ım ne güzel bir filmdi "Senden Önce Ben" özellikle erkek oyuncunun rolüne bayıldım. Kız zaten şekerdi o kıyafetler içinde... Yaşam.... bizler için ayakta olmak yaşamak ne kadar önemli, ama gerçekten yaşarsak...
Ağladım mı hemde çokkkkkkk , o duygusal sahneler, kendi hayatına son vermek.... ama aynı zamada da çok keyif aldım izlerken, yer yer güldük bile....

İŞte böyleyken böyle okuyucu.

Önümüze bakmak gerek, içimizden ne geliyorsa uygun şartlarda uygulamak gerek....

Keyifli haftasonunuz olsun.... İyi pazarlar. :)

26.8.16

Kahve Kitap Keyfine dair.... Kelebeğin Hayat Sırları...

baykuşlu kahve keyfi


Selam....

Kahve içmeyi sever misiniz? Ben günde en iki tane içenlerdenim. İçmedim mi inanın bir eksiklik hissediyorum.
Hatta günde en az bir tane de filtre kahve içenlerdenim. :)) İçmezsem işim rast gitmez yani o kadar.... :)

Geçenler de Nil Karaibrahimgil'in kitabını okuyordum. Müziklerini çok sevdiğim gibi kitabını da çok sevdim. Böyle rastgele açın ve okuyun. Sanırım gazete yazılarından derlemiş. Kendi fikrimce birçok Kişisel Gelişim kitabına bedeldi yazdıkları....

&&&    Okurken çok fazla kendinizden de pay çıkarmaya ve düşünmeye başlıyorsunuz ...
Şunu düşündüm kitabın son sayfasını kapatırken; hayatını farkında yaşayan, basit ama kaliteli, mutluluğu küçük şeyler de bile bulan kişiler gerçekten de hayatın keyfine vararak yaşıyor.
&&&&&     Çünkü hayat hep aynı düzende gitmiyor, evet hayat adil değil, evet hayat her zaman her istediğimizi vermiyor... Ama eğer başımıza gelenlerden bir ders çıkartmazsak ders alana kadar tekrarlıyor...
&&&&&&&&&&     Ve hayat bir enerji ve siz hangi enerjiyi yollarsanız size geri dönüşü o şekilde oluyor.
Kitapta çok güzel ensatnteneler var böyle ara bir kitap okuyayım sıkmasın, aksın gitsin diyorsanız öyel bir kitap bu.

İyi akşamlar sevgili okuyucu.


Tanıtım Bülteninden :
17 yaşıma dönseydim, kendime şunları söylerdim: En önemli şey aşk; onu doya doya yaşa!
Birkaç kişinin elini sıkı sıkı tut. Onların dertleriyle dertlen, mutluluklarıyla uç, dediklerine kulak ver. Başkalarının kriterlerine göre seçim yapma. O zaman başkalarının gideceği yerlere gidersin. Oralarda ne işin var? Her gün oku. Her şeyi oku. Ağaç olmak nasıldır? Van Gogh olmak nasıldır? İkinci Dünya Savaşı'na katılmış olmak nasıldır? Öğren. Kendinle sosyalleş. Yoksa unutursun nasıl biri olduğunu. Her gün şükret. Karanlık günler olacak. Düşeceksin de. Yaralar da açılacak. O zamanlarda şunu unutma: Tünel bitecek. Kalkacaksın da. Kabuk da bağlayacaksın. Korkmaktan korkma. Ödün bile kopsun. Sonra kapa gözünü bas karanlığına. Belki biri taş döşemiştir; kim bilir. Böbürlenme. Kibirlenme. Köpürme. Abart. Çoğalt. Parlat. Her gün, bir yazar tarafından hayatının hikâyelendirildiğini düşün ve dinle. Böyle bir kahraman olmak ister miydin? İstiyorsan başarıyorsun. Ne mutlu sana.Sayfa Sayısı: 296
Baskı Yılı: 2015
Dili: TürkçeYayınevi: Doğan Novus





24.8.16

Hayata Dair, Oya Baydar ve Surönü Diyalogları...

Eşimin ısrar ve çabalrı sonuç verdi bende sabahın köründe kalkıp Kpss sınavı için kayıt yaptrdım.
Şakası bir yana çok istiyor ama cesaret edemiyordum. Sonuçta sıkı bir çalışma istiyor bu sınav ve kendimde o gücü bulamayışım hep erteletiyordu bana. Bu konularda çok iyi bir destekçidir kendisi. Dün akşam sınava hazırlanmam için kitap da almış... Birde bir söylenir ki çalışmazsam... gelde çalışma yani..........

Sabah baba kız uyurlarken düştüm yola. Allah'tan 19.kişiydim ve saat 09:00 gibi işim bitti. Hal böyle olunca bide uzun zamandır Kadıköy'e inmeyince "hadi Gülşah bugün baba kız günü yapsın evdekiler sende tek takıl" dedim ve sabahtan indim Kadıköy'e.
Aman Allah'ım nasıl sakin, sessizdi anlatamam size sokaklar. Bende mutlu mutlu tadına vara vara dolaştım sokaklarda.. Tabi öncesi çayımı içtim.
rıhtım
Uzun zamandır rıhtım da bulunan Starbucks kafesine gitmemiştim.Cafeyi büyütmüşler ve kat çıkmışlar. Öyle güzel olmuş ki. şöyle arkadaşlarla oturup muhabbet edelim derseniz harika bir mekan olmuş. Özellikle üst kattaki bölümlere koltuklar, yuvarlak masa ve bar konsepti yapmışlar ki... sanki evinizde gibi Tavsiye ederim.

Sonrası olmazsa olmazım YapıKredi Yayınevi oldu. Baktım doyasıya kitaplara ve bir iki kitap aldım.
Ordan da Eminönü Vapur İskelesinin üstünde ki İstanbul Kitapçısı Cafesine gittim. Burayı Beltur işletiyor ve fiyatlar da manzara kadar güzel. :)


kadıköy rıhtım
 Yine çayımı söyledim vapur ve denize karşı... O arada yanıma aldığım SurÖnü Diyalogları Oya Baydar kitabını bitirdim.... Okurken içim cız etti... Çünkü hala devam eden bir Doğu'da kanayan bir yaramız var... canlar başka canların gözünün önünde ölüyor ve biz ekranlardan sadece gösterilmesi gerekenleri izliyoruz...

Tabi bazı yazılanlara katılmasam da orada yaşananlar, her iki tarafında kendini haklı görmesi ...birçok şeyi haklı çıkartmıyor.
Yazar daha önce de gitmiş Sur'a ve o bölgeye. Yine bu sefer de gittiğinde örgütten birileri ile konuşuyor ve okudukça üzülüyorsunuz...
Yazar hem yazıyor hemde savaş dursun, daha fazla canlar yanmasın diye mücadele veriyor. Ve yakın çevresinde bazı arkadaşlarına söylediğinde, şu cevabı alıyor ve şaşırıyor; eğer oraya gidersem bir daha hiçbirşey hayatımda eskisi gibi olmayacak...

Bu çok önemli bir duygu. Hepimizin bir hayatı ver acıları paylaşmaya başlayınca çok şey değişiyor düzenimiz de...

Bu kitabı okuyun ve düşünün derim... ne olursa olsun "ama onlar da hak ediyor" dememek için...
Tabi kitapta Dağa çıkanlar savunulmuyor yada haklılar denmiyor. Halkla, isteklerine dair, ölülerine dair, yaşamlarına, umutlarına, beklentilerine dair karşıklı konuşma şeklinde yazılar var.
 Yazar bu konuda çok mücadele veren biri... İLk kitabıydı okuduğum, devamı gelir artık bende....

İŞte böyle blog, şimdide gündem hoş değil nasıl olsa... endişelenmeler uzun zaman daha bitmeyecek... büyümek böyle birşey sanırım....


oya baydar surönü diyalogları


Berci Kristin Çöp Masalları Latife Tekin

latife tekin

Bu yazar ile beni sevgili Lale Abla ( laleninbahcesi bloğu yazarı) tanıştırmıştı. Ki ne iyi etmişde bana bu yazarn bir kitabını hediye etmiş. Her seferinde minnetle anıyorum :)
Sonra ben bu yazarın müptelası oldum.
Hemen hemen her kitabını okudum. Bu kitabını da kırtasiye de başka bir şey bakarken gördüm ve hemen aldım. Meğersem kitap çok eski, fakat raflarda fazla bulunmadığından satışı da yok gibiymiş... üzücü...
Konusu olarak da; bir ailenin İstanbul'a gelip gecekondu kurması, sonrası eş dost akraba da gelir, onlar da boş buldukları araziye ev kondururlar... sonra işadamları fark eder fabrika açmaya başlar... arada tabi yaşanan sıkıntılar, sorunlar.. devletin yıkım kararı... içlerinden uyanıkların bu kararı durdurmaya çalışması... yaşanan ölümler, çıkan kavgalar ve anlatılan aralarında ki şehir efsaneleri..... Masal tadında yine enfes bir roman.
Okurken kendi kendinize şunu söylerken bulabilirsiniz ; ee bunlar hala devam ediyor eskilerde kalmadı ki.....

alıntı yaptığım sitenin adresi (tıktık)
Berci: Davarı sağan kimse, süt sağıcı.
Berci Kristin Çöp Masalları, bir doğuş, bir kuruluş, bir türeyiş öyküsüdür. Kentin kıyısında, çöplükte, fabrika atıklarının ortasında doğan bir hayatın öyküsü. Kentin çöpünden, yabancı oldukları kültürün artıklarından, paslı tenekeden, kartondan, naylondan, muşambadan, plastikten, bir yandan da cenk hikâyeleri, maniler, tekerlemeler ve ağıtların dilinden yaratılmış gecekondunun masalı.  Hep bir ses duyulur sayfalardan; rüzgârın uğultusu, martı çığlıkları, bağrışmalar, küfürler, fabrika gürültüleri ya da silah sesleri. Sesin ağır bastığı bu roman, geleneksel seslerden yararlanarak bestelenmiş bir senfoniye benzer.  İnsan, daima ilksel haliyle, başlangıcıyla kendini oluştururken vardır bu anlatı içinde. O yüzden mağara resimlerini andırır bu anlatım özelliği. O resimlerin yalın olduğu kadar sarp, plastik olduğu kadar da doğal estetiğine ulaşmış, bu özelliği modern edebiyatın ortamına çevirebilmiş bir yazarın başarısıdır  Ümraniye çöplüğü şehrin dışında kalan belediyenin çöplerini bıraktığı boş alan.Latife TEKİN bu çöplükte kurulan 8 gecekondunun öyküsünü anlatıyor.büyük hayallerle kentin büyüsüne kendini kaptırıp gelen insanların reklam tabelalarıyla yapılmış çatılı evlerindeki yaşamlarını masalsı bir şekilde anlatıyor.bu çöplüğün zamanla nasıl bir hızla büyüyüp şehrin bir parçası haline gelmesini ,çarpık kentleşmeyi insan hikayeleri olarak anlatıyor ,kaygıları dertleri , tasaları , hayalleri olan insanların yaşama tutunma hikayeleri ve yaşadıkları hayal kırıklıkları….  son derece sıradan, gündelik hayatları anlatıyor gibi görünen yazar aslında kendi sosyal gelişimini yaşayan, yoktan varolan bir çöp ülkeyi anlatır. kendi içinde bir “cosmos” ülkedir çiçektepe. karanlıkta kapalı bir mekana sığınma içgüdüsüne sahip insanoğlu’nun çerden çöpten de olsa inşa ettikleri “ev”lerinden oluşan bir mahalle. yıkım makinalarına sığınma ve yerleşme içgüdüleriyle günlerce direnen ve sonunda çöpten de olsa yıkılan evlerinin kalıntılarından, çevredeki fabrikaların tabak kırıklarından da olsa rüzgarda uçuveren çatılarıyla naylondan kapılarıyla evlerine yerleşir çiçektepeliler. rüzgarın uçurduğu çatılar kapalı yerlere sığınan insanoğlunun aslında bir rüzgarla uçacak kadar güvende olduğunun simgesidir, camisinin tenekeden minaresi de uçar bu çöpten ülkenin, geceleri minareyi yani sığınma öğelerinin başka bir parçası olan tanrı’nın evinin çatısını tutmak da görev olur çiçektepelilere. son derece sağlıksız bir biçimde olsa da kendi kanunları, kendi manileri türküleri, kendi ermişlerine sahip bu çöp ülke zamanla sosyalleşmeye, şehirleşmeye başlar. çöp bayırları ve çöp evlerden oluşan bu ülkeye tüm dünyanın kuralı kapitalizm gelir. büyük fabrikalar, büyük patronlar ve küçük işçiler artar bir anda. çiçektepe’nin erkekleri yoksul ama özgür insanlardan yoksul işçilere dönüştürülür. çok ağır şartlarda çalıştırılan çiçektepenin erkekleri zamanla haklarını aramaya sendikalaşmaya başlar ve tabi ki tüm patron-işçi çatışmalarında olduğu gibi mücadele fireler de verir işçiler. çiçektepe kendi içinde minyatür bir türkiye’dir belki de alevi meselesiyle, işçi mücadelesiyle, yoksul zengin sınıf arasındaki devasa uçurumuyla, dayak yiyen ev hanımları , hem peşine düşülen hem hafif kadın damgası yiyen ağır işçileriyle, ölen alevi dedesinin “blucin” satmaya başlayan oğluyla.  öplere tutunmuş hayatların çiçektepe’ye dönüştürülen savaştepe’si en sonunda jandarma ve bankanın da çöpten ülkelerine girişiyle sıradanlaşan, sosyalleşen belki de sosyalleştikçe yozlaşan bir ülkeye dönüşür.  insanların birbirini kot pantolonuna bakarak tanıdığı, sırf meşhur olmuş diye bu akımdan geri kalmamak için bildiğimiz botlara yüz milyonları bayıldığı, bazılarının kendilerine küçük bir lüks ve keyif saydığından, bir fincan kahveye koca bir yemek parası bayıldığı bir dünyada, çöpten evler yapan ve adete küçük bir “yamukçokyüzlü şehir” olan çiçektepe’nin kitabı. nasıl artıklardan kendilerine ev kuruyorlarsa, şehrin metacı insanının artık duygularından da yaşamlarını kuruyorlar. birbirlerini seviyorlar ama dövüyorlar, önemli olanın görüntü olduğunun farkına varıp, gerek kendilerini, gerekse evlerini süslüyorlar sanki açıkları kapanabilecekmiş gibi. parasızlıktan dolayı anca hayat kadınlığı yapana orospu diyorlar da onun bunun hakkını yiyene ses çıkarmıyorlar. hakkını arayana gomünist * diyorlar da karısını dövene sayıp sövmüyorlar. küçük bir bugünlerin dünyası kitabı. latife tekin’in 84’te çıkardığı ikinci, fantastik ögelerle yazılmış, yalın anlatımının devam ettiği, yüz küsur sayfalık olsa da içine birçok şeyi sığdırabilmiş çiçektepesi. kaynak
………….
Berci saflığı,masumiyeti;
Kristin fahişeliği,kirlenmişliği;
Çöp itilmişliği,unutulmuşluğu,çaresizliği;
Masallar ise düşleri ve umudu ifade ediyor.
Böylece Latife Tekin’in kurguladığı çatışma,kitabın kapağında başlamış oluyor…(Burcu Sevil Şahin) kaynak

19.8.16

İyi ki doğdummm :))

doğduğum ev
Bir 19 Ağustos günü öğlen 14:00 de gözlerimi açmış hayata merhaba demişim.. Hastane sonrası bu fotoğrafını gördüğünüz evde 2,5 sene yaşamışım...
O dönem annemler babaannemlerle bir oturduğundan, babanne evine gelmişim ve annemler ayrı eve çıkana kadar bu evde yaşamışız;babannem beni öyle sahiplenmiş ki; annem sanki süt annem gibiymiş. Kucağına alıp sevmesine bile izin vermezmiş rahmetli.... Gece de babaannemlerle aynı oda da yatıyormuşum ve herşeyimle ilgileniyormuş.....
Tabi bu kadar sahiplenmesine rağmen rahmetli babaannemle ilgili anılarım çok da hoş değil... artık rahmetli oldu ve eski defterleri açmanın da bir anlamı yok... değil mi?

Ama bu ev ve sokak ile ilgili anılarım güzel. Nede olsa çocukluğum geçmişti bu sokakta... şanslıydım mahalle arkadaşlarım vardı.. sokakta miskette oynadım/k, yakar topta, saklambaçta....

Şimdi 36 yaşı bitiriyorum... hayatım da anlamı, sevgisi büyük bir varlık ile yaşıyorum... Bana anneliği tattıran, onsuz yaşayamayacağım bir hayat süren kızımızla yaş almak daha bir keyifli....
 Yaşım ilerledikçe anladım ki; her ne kadar fiziken yaşımı göstermesem de ruhen yaş aldığımın çok farkındayım....
eskiden yaptığım takıntıların çoğu yok...
mesela asla saçımı yıkamadan sokağa çıkmazdım; hatta bakkala bile gitmezdim :)
Annem "nolcak kız altı üstü bakkala gideceksin" derdi... Amaninnn imkansız ben asla o dünden kalmış yağlı saçla bakkala gitmezdim...
Kuzenim eğer aniden arayıp " hadi şuraya gidelim" demişse... cık cık.. öyle ani dışarı çıkmalar bana göre değildi, hazırlanmam gerekliydi... Tatile bile giderken çanta ayakkabı eş götürürdüm ve koca bir bavulla gidip azcık eşyayı kullanırdım... vs...
Sonra aslında tatilde bu kadar tefarrua da gerek olmadığını öğrendim...
Sanırım "serde gençlik var" dedikleri böyle bir şey. :) bu örnekler uzar.....


gülmek en eğerli şey


Sonra ne mi oldu... aslında hayatımda takıldığım buna benxer ve yazmadığım bir çok şeyin " zamanımdan çaldığını, yaşam kalitemi düşürdüğünü" anladım. Bunda çok iyi bir gözlemci olmamın, hayatı farkında yaşamayı sevmemin ve okumamın.. ama önemlisi öğrendiklerimi hayatıma uygulamamın etkisi çok büyük...
Yaşamın bunlara takılmayacak kadar kısa ve hızlı aktığını, yaşamdan alınan keyfin başka şeyler olduğunu keşfettim.... daha basit ama kaliteli yaşamayı öğrendim...

Ve son birkça senedir daha bir keyifli oldum kendime....
O yüzden hoşgeldin yeni yaşım...
Doğum günü kutlarımmmm yanaklarımdan öper, daha keyifli yaşlar dilerim kendime. :)

not: az buçuk melankoliklik vardır da ... fark etmişsinizdir.. :))