24.4.18

Biten Kitaplar...İmkansızın Şarkısı, Kavgam Serisi Ve Vejetaryen

Geçtiğimiz haftalar da elimde ki kitapları da okuyup bitirdim. Geceleri daha çok okudum. malum havalar güzelleşince parklar bizi bekliyor ve uzun saatler de kalıyoruz dışarıda/parkta.

Dün kızımızın ilk 23Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramı gösterisi vardı. Okulda kutlandı ve çok güzeldi.

İçim/iz pırpır idi. Kendi okul zamanlarım geldi. Kreşe gitmemiştim ama ilkokul ve orta okulda gösterilere katılır ve statlar da yapılırdı kutlamalar. Okuldan topluca çıkar, sıra halinde, önde bando ile giderdik stada. :)

Artık kutlanmasa da statlar da kalbimiz de hep olacak bu coşku, sevinç. Asla ve asla Atam'ızı n ve ona inanan halkın, şehitlerimizin bizim için verdiği mücadeleyi...hep minnetle, saygıyla hatırlayıp kutlayacağız.


🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉


 Bu kitabını çok sevdim Haruki Murakami'nin.
37 yaşındaki ana kahraman Toru Hamburg’a yaptığı uçak yolculuğu sırasında Beatles’in “Norwegian Wood” -Türkçe isme de ilham kaynağı olan- şarkısını dinlemesi ile başlar.
Anılar onu 20 yıl öncesine, üniversite yıllarına götürür. En yakın arkadaşı Kizuki intihar etmiştir. Kizuki’nin kız arkadaşı Naoko -ki ablası da aynı yaşlarda intihar etmiştir- ise bu trajik olayın travmasını yaşamaktadır. Aynı acıyı paylaşan Watanabe ve Naoko birbirlerine daha da yaklaşırlar ve birlikte olurlar. Bu olaydan sonra Naoko, kendi isteğiyle sanatoryuma yatar.  
Tabi bundan sonra bir geriye dönüşler bir günlerine doğru dönüşlerle anlatılır.
Aslında gerçekten de büyük bir travmadır bence en yakın arkadaşının, kardeşinin intihar etmesi.
Daha sonra hayatı sorgulama başlar kahramanlarımız, arkadaşlar arası diyaloglar, hayata bakış açıları, yaşam biçimleri bizim gençlerin yaşam biçimlerine göre farklı.
Okurken düşündüm; lise çağında ki hangi gencimiz tek kalıyor yada arkadaşları ile kalıyor, çalışıyor para kazanıyor. Elbet çalışan, çalışmak zorunda kalan gençlerimiz var.
Bir diğer konu da ; Ölüm de aşk kadar önemli bir konu kitapta ama genel kullanılan anlamının çok ötesinde. “Ölüm yaşamın karşıtı olarak değil, parçası olarak vardır” cümlesinde de dendiği gibi ölümü trajik, hayatı kesintiye uğratan bir öğe olarak değil; akışın bir parçası. Bu yüzden de farklı ölümler ve intiharlar, imkan verdikleri başka olaylara açılan kapılar gibi bir izlenim bırakıyor insanda.

 🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉

 Geçen sene almıştım seriyi. Çok ses getiren kitaplardan bu seri. Ve okuyan herkes de çok beğenmiş.
Anlatı kitabı bir nevi günlük gibi.  Çocukluğundan, ailesinden, yaşamındaki mahallesinden, anne-babasının ilişkisinden, kendisi-babası ilişkisinden detaylı bir biçimde anlatıyor.
Belki bu kadar ince detaylara girmese daha çok severdim kitabı. Çünkü anlatı kitaplarını severim.
Ve gerçekten de zordur aslında kendi hayatını anlatmak. Ki yazarın ailesi de kendisini dava etmişler; her bir şeyi detaylı anlatıp ifşa ettiği için.
Okudum ve "tavsiye eder miyim?" kısmında karasız kaldım. Çünkü gereğinden fazla uzun anlatılmış geldi bana ve yer yer sıkıldım.
Onun dışın da karar size ait....


 Uzun uzun anlatmak isterdim, nette biraz bakındım o kadar çok detaya giriş yaparak anlatmışlar ki kitabı..... Ben sadece hissetiğim kadarını paylaşmak istedim.

  🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉

 Son kitabım da "Vejetaryen"

Han Kang, 2016 başında yaptığı bir söyleşide vejeteryanlığın “İnsanların şiddetini, masumiyet olasılığını sorgulamak, aklı ve deliliği tanımlamak, başkalarını anlama imkanı, son sığınma ya da son kararlılık” gibi boyutları olduğunu anlatmış. Vejeteryanlığın, veganlığın felsefi boyutuyla tartışmasını yaparken “insan olmayı”, “insanının yarattığı vahşeti” tartışmış oluyor aynı zamanda. İnsan olmaktan vazgeçmek bir tercih olarak mümkün müdür, üzerinde konuşmaya, yazmaya değer.

 Demiş. Kitap çok etkiledi beni. Çünkü içeriğinde ki sorgulamala, içsel hisler ve yaşama dair bakış açısı çok samimi idi.
Aslında sert bir kitap. O yüzden okurken yer yer rahatsız olabilirsiniz. Ama bu olumsuz anlam da anlaşılmasın.
Her şey evli, tek düze ama sorunsuz giden bir çiftin bir sabah karısının uyanıp buzdolabında ki tüm et ve türevlerini çöpe atması ile başlıyor.
"Bir rüya gördüm" diyor kadın ve daha fazla anlatmıyor...
Tabi merak ediyorsunuz ve başlarda ilk 50 ayfayı neredeyse soluksuz okudum. Üç bölümden oluşuyor ve modüler kitap gibi düşünün, hepsi birbirine bağlanıyor sonunda. Sonra da sizi ters köşe ediyor.

Okumadıysanız not edin derim, iyi kitaplardandı.

YAZAR HAKKINDA;

Vejeteryan’ın yazarı Han Kang Güney Koreli. 1970’te Gwangju'da doğmuş. On yaşındayken Seul'e taşınmışlar. Yonsei Üniversitesi'nde Kore edebiyatı okumuş. Annesi ve kardeşi de yazar. Yazarlığa şiirle başlamış. 1993’te şiirleri, daha sonra da öyküleri yayımlanmış. Öyküleri ile çeşitli ödüller kazanmış. İlk kitabı 1995’te çıkmış. Beşi roman altı kitabı var. 2013 Yazı’ndan beri Seul Sana Enstitüsü’nde yaratıcı yaratıcı yazarlık dersleri veriyor ve şu anda altıncı romanı üzerinde çalışıyor. Vejeteryan 2007’de Kore’de yayımlanmış, yirmi binin üzerinde satmış. Sinemaya uyarlanmış. Dokuz dile çevrilmiş. İngilizce’de yayımlanan ikinci romanı. Kitap 2015’te İngiltere’de, 2016’da ABD’de çıkmış. NYTimes Book Review 2016’nın en iyi on kitabından biri olarak seçmiş. 

22.4.18

Şekersiz 21 Gün Diyeti....iiiiiiiii......

Şu İnstagram'da epeydir dolanan bir akım var; "Şekersiz 21 Gün Diyeti" .
Yazarı bir diyetisyen. Bu diyeti yapan birkaç kişinin paylaşımlarını okudum, internetten de biraz bakındım ve başlamaya karar verdim.
Sonuçta tatlısız bir yaşam düşünemiyorum modunda biriyim ve her şeyin başı bu yapay şekerler.
Bayadır kafamda evirip çevirip duruyordum. "Gülşah artık dur demelisin yoksa işin sonu kötü olacak" diye.
Sonuçta her yıl kilo alımım da artıyor... Evet kendimi gerçekten de olduğum kilo ile seviyor ve beğeniyorum ama ilerisi için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.
Bu sebeple artık yediğime-içtiğime dikkat etmem gerek.
Netice de sağlıklı yaş almak istiyorum/z karı koca. İleriye dönük hayaller çok. :)
internetten alıntıdır görsel

Bir haftam doldu bile. İlk bir kaç gün değil de 6. gün fena tatlı isteğim geldi, onu da kahve içerek bastırdım. İlk defa iyi gidiyorum diyebilirim.
Tabi 21 gün bittikten sonası önemli, artık bunu yaşam biçimi haline getirmem gerek.
Şuan 12.gündeyim ve artık canım tatlıyı fazla istemiyor. Hatta "teşekkürler yemeyeceğim" demek hoşuma bile gitmeye başladı.
İnanın benim gibi tatlı severler için çok zor aslında. Normal de kolaydır bazıları için "hayır yemiycem" demek... Ama benim için ertelenen bi şeydi.

Artık daha az hatta çok az tıkanıyorum, sabahları daha dinç uyanıyor ve gün içinde ki uyku bastırmalarım biiti gibi....

Hedefim bunu yaşam biçimi haline getirmek.
Kendimi çok iyi hissediyorum.

Ve anladım ki bunun kilolu olmak/zayıf olmak ile ilgisi yok. Şeker hele hele glutenli ve yapay şeker o kadar tehlike organlarımız ve yaşamımız için...

Bazı bloggerlarda da okudum ve yapan var bu diyeti.
Var mı eklemek istediğiniz yada yapanınız böyle bir yeme alışkanlığı?

16.4.18

İki Kitap Bir günlük :)


Yeni bir haftaya başladık.
Havalar dengesiz olsa da bahar geldi artık. :)
Park sezonu açıldı bizim evde.
Dün akşama kadar parktaydık, bir de oyuncak götürdük. Allahhhhhh bütün çocuklar toplaşıp oynadılar. :))))

 Bu aralar sinemalar da güzel film de yok, evde de izleyemedik. Dizi izliyoruz.
"Young Sheldon" a bayıldım. O ufaklığın hal ve tavırları ve annenin oyunu çok iyi. Hemen peşinden de Bing Bang Teori izliyoruz. İyi geliyor. Kısa kısa ve yormadan.

 Geçen sene DR kampanyasından almıştım. Yazarın daha önce hiç bir kitabını okumamıştım.
Sonrası bir araştırdım ki başka kitapları da var ve iyi bir yazar.
Yazım dili sıradan gibi ama okurken sizi o kadar etkiliyor ki... Seviyorum böyle kitapları.
Bu kitapta öyle.... Yaşlı bir adamın hayatı gibi başlıyor lakin "anılar, yaşanmışlıklar, acılar, meraklar, okuma isteği, öngörüler, savaşlar" sizi yormadan hafızanıza kazılıyor...
Yüz yaşındaki münzevi bir Bulgar hayata ve dünyaya nasıl bakar? Hint asıllı Britanyalı yazar Rana Dasgupta, Solo'da bu sorudan yola çıkıyor. Hayatının son demlerini yaşamakta olan Ulrich'in kendini oyalamak için yapabileceği pek bir şey yoktur artık; o da kalan zamanında kendini anılarına bırakır. Bir asırlık ömrü boyunca neler görmemiştir ki: savaşlar; kapitalizmden komünizme ve komünizmden kapitalizme geçişler; bilim, teknoloji ve sanattaki devrimler... Sadece Bulgaristan'ın değil, dünyanın da değişimine tanık olmuştur Ulrich - ve kendi yaşamı da bu değişim doğrultusunda şekillenmiştir. Elbette böyle uzun bir hayat ziyadesiyle acı ve hayal kırıklığı da barındırır içinde, ama Ulrich'in bunlara karşı sağlam bir silahı vardır: yıllar önce görme yetisini kaybetmesiyle daha da pekişen engin hayal gücü. Dünyanın unuttuğu ama dünyayı unutamayan bu yaşlı adam, gerçek hayatta yapmak isteyip de yapamadıklarını ve istemediği halde yapmak zorunda kaldıklarını hayal dünyasında telafi etmeye çalışır. Böylece hayallerini anılarına katık eden Ulrich'in iç yolculuğu hayatla buruk bir uzlaşmaya dönüşür.
(Tanıtım Bülteninden)

 Bu yazarın başka bir kitabını önermişti arkadaşım. Kadıköy'e inince bende alayım istemiştim. Bu kitaba denk geldim.
Hatta kitabı alırken eleman " diğer kitapları da çok iyidir yazarın, tavsiye ederim" dedi.
Aslında anlatı kitabı, içeriği kısa kısa günlükler tarzında. Bir oturuşta bitiyor.
Ama düşünüyorsunuz okurken. Bir çocuğun gözünden ailesine bakışını.
Çocuklar için "anne-baba" çok önemli... bir baba ki dışarıya çok iyi ama eve ilgisiz. Ve çocuk bunu anlatırken şikayet ederek değil sadece anıla olarak anlatıyor.
Yazarın yazım dilini sevdim, sıra diğer kitaplarında.

Okuyanınız var mıdır bu yazarı?

"Bir sabah, çok erken vakitte, annem odama geldi, "Sanırım baban öldü" dedi.

"Yine mi..." dediğimi hatırlıyorum.

Kalkmak istemiyordum, yorgundum ve yorganın altına girdim.

Babamı o kadar kör kütük sarhoş görmüştüm ki, gerçek bir ölüyle kör kütük sarhoş biri arasındaki farkı bilemiyordum. Sonra babam doktordu ve bir doktor ölemezdi.

Annem, "Bu seferki gerçek. Hadi kalk" dedi.

Kalktım. Odasına gittim. Yatağın yanı başına düşmüş, ağzı kan doluydu. Beni azarlamadı, gerçekten ölmüştü."

2008 Prix Femina ödüllü Jean-Louis Fournier'den otobiyografik bir anlatı.

Bir çocuğun gözünden kahraman, koruyucu, şakacı, alçak gönüllü, sorunlu bir imge: Baba

11.4.18

9.Alaçatı Ot Festivali'nden Kareler/Anılar.

Haftaya yorgun ama keyifli ve enerjik başladım diyebilirim. Her ne kadar hala uyku halleri bastırsa da iyiyim.
Burdan alerji hapıma çok teşekkür ediyorum bir kez daha :)

Geçtiğimiz cuma akşamı ben, Sevdoş ve kuzenim 9.Alaçatı Ot Festivali'ne  gittik tur ile.
 Çocukları da eşim ve kardeşime bıraktık.
Kız kıza kısa bir mola oldu bizim için.




Sabah erken vardık Alaçatı'ya. 700 turun katıldığını söyledi rehber. Çok kalabalıktı. Yine de güzeldi. Şansımıza hava da parçalı bulutlu idi. Çok zor gezsek de stantlarda ki el emeği yemekler, börekler, enginarlar, sarmalar, kurabiyeler mis gibi kokuyordu.

Sokak aralarını gezindik daha çok. O eski Rum Evlerinin mimari yapısına, görüntüsüne tek kelime ile hayran kaldım.
Tabi bir kez daha bu sefer kendimizce gelip gezmek gerek buraları, zaman kısıtlı olunca hızlı hızlı bakınıp geçtik.
Bol bol fotoğraf çektik.
Ordan da Çeşme'ye geçtik. Çeşme Kalesini gezdik. Nasıl muhteşem bir kale idi. Eskiye dair izleri olan gezileri çok seviyorum. Şöyle bir durup düşündüm; ne savaşlar ne kişiler, ne acılar ve sevinçler görmüştür bu yerler......
Sonrası Kordon Saat Kulesi oldu. Rehberimiz kısa kısa anlatıp gezdirdi.
Akşamına da konaklayacağımız otele geçtik.
Sabah 09:30'da yola çıktık. Öncelik olarak Şeyten Sofrası/Ayvalık  çıktık. Burda ki manzara da müthişti. Yine tarihini dinledik, okuduk ve bu enfes manzaraya karşı kahvemizi içtik.














Sonrası sahile inip yine sakızlı dondurmamızı yedik. Ordan tekne ile Cunda Adası'na geçtik. Aman Allah'ım tekne çok esiyordu donduk donduk resmen. Gerçi rehber bizi uyardı ama bizde de serde gençlik var yani :) o kadar da üşümeyiz dedik ama nerdeee....

Cunda Adasın'da az kaldık. Aaa öncesi Ayvalık evlerine de bayıldım. Hepsi eski ve az katlı idi. bakımsız olanlar olsa bile huzur doluydu sokakları.
Burada  Taksiyarhis Kilisesi'ne gittik. nasıl güzeldi içi.... Çok da iyi restore etmişlerdi.
Cunda Adasın'da da Rahmi Koç Müzesi'ni gezdik kızlarla. Burası da kiliseden müzeye çevrilmiş bir yapı idi.
Yine arabalar, sanayi aletleri ve oyuncaklara dair sergi vardı.

İki günlük güzel bir gezi idi. Sıra da diğer geziler var.

Selamlar ey okuyucu! :)

10.4.18

Mim'in konusu; seni sen yapan sevdiğin şeyler!

Taaa geçtiğimiz haftalardan birinde Sevgili Şebnem beni de eklediği bir Mim'i cevaplamıştı.
Benim de ne zamandır ha şimdi yazayım ha sonra derken bugüne kadar kaldı....
Mim'in konusu; seni sen yapan sevdiğin şeyler!

Düşünüyorum da o kadar çok var ki... Çünkü hayattan keyif almayı kendime düstur edinmiş biriyimdir.
Hayat kısa kuşlar uçuyor demiş şair...🐤


🍭 Kesinlikle gülümsemeyi çoook seviyorum ve tebessüm etmenin karşındakine de iyi geldiğine inanıyorum.
🍭Kitaplarıma bakmayı, dokunmayı ve okumayı çok ama çok seviyorum. Ailemden sonra vazgeçmeyeceğim tek şey diyebilirim.
🍭Geyik muhabbeti yapmamayı seviyorum.
🍭Salyangozları çok seviyorum.🐌🐌🐌
🍭Yemek yemeği hele de yavaş ve keyifle yemeği seviyorum. Acele yemeği sevmiyorum. Hele makarnanın her çeşidini severim. :) hımmmmm
🍭Keyfime düşkün olmamı seviyorum.
🍭Türk kahvesi/Filtre kahveyi seviyorum.
🍭Balkon keyfini seviyorum.
🍭Günlük tutmayı seviyorum.
🍭 Kızımın kokusunu seviyorum.
🍭Blog yazmayı ve okumayı seviyorum.
🍭 Özellikle müze ve sergi gezmeye bayılıyorum. Ayrı bir keyif benim için.
🍭 Yalnızlığı ve sessizliği seviyorum. Elbet devamlı değil ama ara ara kendime "es" vermeyi ve "kendimle baş başa kalmayı" seviyorum. Ruhuma çok iyi geliyor.
🍭Yazın deniz kenarında "malak" gibi yatmayı ve güneşlenmeyi seviyorum.🌞
🍭🎧 Müzik dinlemeyi çoook seviyorum. Tv izlemekten hoşlanmıyorum. Zaman kaybı geliyor bana.
🍭 Film izlemeyi, sinemaya ve tiyatroya gitmeyi seviyorum.
🍭Eşimle, ailemle her anımı seviyorum...💖
🍭Sabahları pencereyi açtığım da duyduğum kuş cıvıltılarını seviyorum.
🍭 Bazen aheste aheste hareket etmeyi de seviyorum. Acele işleri sevmiyorum yahu...( istisnalar hariç tabi)
🍭Sohbet etmeyi seviyorum.
🍭 Uzun yürüyüşleri seviyorum.
🍭İşi yokuşa sürmeme huyumu ve bir şey olmuyorsa vazgeçme huyu seviyorum. hatta olmayan bir şey için günlerce üzülmemeyi seviyorum.
🍭Yemyeşil bir park ta çimler üzerinde oturmayı seviyorum.
🍭 Denizin, hele hele gece sahile vuran dalganın sesini seviyorum.
🍭Yağmurun sesini ve sonrası toprak kokusunu seviyorum.

Aslında bu liste o kadar uzar ki bende... İşin özü yazarken bir kez daha anladım ki ben hayata bardağın dolu tarafından bakan biriyim.
Kimine göre polyanna kimine göre realist biriyim.
Önemlisi bana göre ben; gerçeği olduğu gibi kabul eden ve uzatmayan biriyim. :)

Bu Mim'i okuyan ve yapmak isteyen herkese gelsin.


5.4.18

Günce/ Bir Ruh Macerası Ayşe Şasa....

Hoş geldin Nisan , hoş geldin alerji...
Çarşamba günü hava miss açmışız camı pencereyi... kızım dedi ki anne hadi gel balkonda oynayalım.
Tabi ben hemen " ne güzel olur ( balkon sever bir annenin evladının da balkonu sevmesi önemli 😀)" dedim.
İnanın çıktık balkona o güneş nasıl geliyor içeri... ve bende bir göz kaşıntısı, batma ve kızarıklık oldu. Her şey beş dakka içinde oldu ve hemen içeri kaçıp uzun bir süre gözlerim kapalı uzandım. Çünkü açtıkça batıyordu gözler.

Sabahları hapşırık ve burun akıntısını idare ediyorum ama gözler olunca çok zor oluyor. Kızı okula bırakıp hemen eczaneye gidip ilacımı aldım. Sonrası gece de hapa başladım ve ertesi gün bugün paso uyudum, kafamı kaldıramıyorum birkaç gün. Artık ilacın nasıl yan etkisi varsa 😓

Kızın kahvaltısını ettirip ben koltuğa oda ayak ucuma geçiyor, biraz kendi oynuyor biraz tablete bakıyor bende o arada yatıyorum. Arada bir kafa mı kaldırıp kontrol ediyorum ama o gözleri nasıl zor açıyorum...
Neyse geçecek elbet.  Amma da uzun anlattım alerjiyi, okuyana da "aman yahu altı üstü alerji" diyecek; bende diycem ki çeken bilir çeken 😏

Bu haftayı da bitirdik sayılır.
Uzun bir zamandan sonra cuma akşamı kız kıza "Alaçatı ot Festivali" ne gidiyoruz tur ile.
Dönüşte hem fotoğraf eklerim hemde anlatırım size de yaşadıklarımı/zı.
Kuzenim, Sevdam ve ben gidiyoruz. Eğlenceli olacak.
En son 8 sene evvel kızlarla Eskişehir turu yapmıştık. Ah ne güzeldi o tren yolculuğu.

Kitaplardan da hemşiremin tavsiye ettiği;
BİR RUH MACERASI/ AYŞE ŞASA 
Kitabını okudum. Hayat hikayesi idi... Yaşamının zorlu dönemlerini, ailevi olaylarını ve kendisine hissettirdiklerini anlatmış. Ve kitabın başında da özellikle belirtiyor ki; bu bir şikayet değil kabulleniş ve gerçekler diye...




Ailesi zengin ve batılı yaşamı benimsemiş. Dadılarla büyümüş, fakat dadılar da sorunlu olunca ve ailesi de sorgulamayınca ağır travmalar yaşamış Ayşe Hn.
Gençliğinin bir dönemin de şizofreni hastalığı sebebi ile hastane de yatmış.
Anne babası davetler de ve geziler de...
Ananesi ve dayısı Rauf Orbay olmasa hepten sevgiye aç büyüyecek.
Bir dönem Yeşilçam'a da giriyor ama aradığını bulamayınca ve ara ara depresif halleri oluca kendi kabuğuna çekiliyor. Sonrası Bülent Oran ile evleniyor.
Hastane de yattığı süreçte Tasavvuf ile tanışıyor ve kendini adıyor resmen.
Ve tam iyileşmese bile hastalığı ile mücadeleyi öğreniyor.
Ailesinin yadırgadığı ama kendisinin huzur bulduğu dinin neden anlatılmadığına ve geç tanıştığına üzülüyor.
Kitap iç burkuyor. Ne hayatlar var dedim okurken... Ve gerçekten de çocukluk- aile kavramı çok önemli ileri ki hayatlarımız da....

 TANITIM YAZISINDAN ALINTIDIR.

Kurtuluş Savaşı’nın efsane isimlerinden Rauf Orbay’ın yeğeniydi. Batılı mürebbiyelerin elinde anadili Türkçeden önce Almancaya hakimiyet kazanarak yetişti. Ülkenin “en iyi okullarında” okudu. Yeşilçam sinemasının en önemli yönetmenleriyle birlikte çalıştı. Halit Refiğ, Atıf Yılmaz, Memduh Ün gibi isimlerle ortak işlere imza attı. Kemal Tahir, neredeyse manevi babası oldu. Yakın tarihin başat aktörlerinin hayatlarına yakından tanıklık etti.
Ama hep eksikliğini duyduğu bir şey vardı?
Hayatı nevrotik korkularla, şizofreni krizleriyle geçiyordu. Ta ki “yeniden doğuşum” dediği İslamiyet’le tanışana kadar. İslam’la tanışıp tasavvufa gönül verdikten sonra hastalığında psikiyatristleri hayrete düşürecek kadar büyük bir yol kat eden Ayşe Şasa ömrü boyunca yaşadığı “ruh macerasını” anlattı.
Bir zamanların şifaya muhtaç genç kadınından, bugün sözleriyle şifa arayanlara merhem olacak bilgece sözler ve yakın dönem Türkiyesi’nin geçirdiği dönüşüm öyküsü…

Hayatımın ilk yarısı bir korku filmi gibi geçti… Varoluşuna sahih neden bulamayan insan; bilsin yahut bilmesin korku, endişe ve vehim içindedir. Ben bu marazî hâli, bir imtihandan geçiyor gibi ve en ağır derecelerde yaşadım… Allah hepimizi ve özellikle yeni nesilleri böylesi azaplardan esirgesin…
Şimdi şu eski koltuklarda oturuyorum ve gücümün yettiğince tefekkür ediyorum… Herkes geleceğe doğru hayal kurar; bense geçmişe doğru… Bir bahçeye yolculuk yapıyorum… Manolyalar, frenk üzümleri, yıldız çiçekleri, çimenler; tam bir cennet bahçesi…
Bir zamanlar, yani çocukluğumda öyle bir bahçenin ortasındaydım; ama o günlerde o nimetin şükrünü eda edebilme hassasiyetine sahip değildim. Şimdiki halimle; aklım ve gönlümle o güzel bahçeye dönüyorum… Çimenlerin üzerine seccademi serip şükür namazı kılıyorum. Bu benim geçmişe doğru yolculuğum, geçmişe dönük hayalim.


3.4.18

Günlük, Biten Kitaplar....

Sabahları uyandığım da havanın aydınlık olmasını seviyorum, bir de pencereyi açınca içeri dolan kuş cıvıltıları yok mu :)
Kendim de tek şikayetim "enerjimin düşük olması" uzun zamandır hep bir halsizlik hali var üzerimde.
Şöyle sabahları enerjik uyanıp hop güne başlamayı çok özledim.
"Neyin telaşı var" derseniz, inanın bende bilmiyorum. Bir bilsem!


fotoğraflar netten alıntıdır.
Bu aralar yine evin içine takmış durumdayım.
İlk önce mutfaktan başladım. Konsol ve mutfakta ki dolapların içinde ki tüm  gereçleri çıkarttım; salonun ortasına masaya yerlere yığdım ama her şeyi... bardaklardan, çatal bıçaklara kadar her şeyi... sonra da kullanmadığım ne varsa hepsini ihtiyaç sahiplerine gönderilmek üzere poşetledim.
Ve kriterim de "iki yıldır kullanmadığım her şey".... o kadar yer açıldı ki mutfak da anlatamam. Bir ara hatta böyle bir kitap vardı hatırlarsanız.
"Derle, topla" gibi bir şeydi Japon bir yazarın kitabı idi.
Şuan dolaplarım da sadece kullandığım eşyalar var.
Sıra yatak altı baza da...... Havalar biraz daha ısınsın, "yazlık-kışlık" yaparken oraya da el atıcam. Hurçların içine kadar döküp eliycem.
"Oh be dünya varmış" dedim resmen.

Gelelim kitaplara... 📕
Elimde bekleyen kitaplar azaldı. Çook mutluyum. 10 tane kaldı ve onlar da bitsin hemen listemde ki kitapları almaya başlayacağım.😊
Geçen sene almıştım bu kitapları.
"KARTALLAR VE MELEKLER  /  JULI ZEH"
Yazarın dilini sevdim ve bakış açısı doğal geliyor okurken.
Ama bu kitap da çok sıkıldım. Arka kapak yazısı ile içerik biraz farklı idi.
İçerik olarak daha çok "uyuşturucu ticareti"ne değinmiş ve bazı detaylar çok uzatılmıştı.
Bu kitabı akıcı okuyamasam da yazarın anlatımını sevdim.

ARKA KAPAK YAZISI;

Jessie, telefonda Max ile konuşurken kendisini vurup ölmüştür. Bunalıma girip evine kapanan Max bir radyo programına telefonla katılıp sorunlarından söz eder. Programın sunucusu olan genç ve güzel Clara günün birinde Max'ın kapısını çalar. Ondan sonra her adımda insanı şaşırtan, Max'ın "şimdi"ye tutunma çabası içinde geçmişin hayaletleriyle boğuştuğu müthiş bir hikâye başlar. Ama bu romanda hiçbir şey göründüğü gibi değil. Balkanlar'daki iç savaştan, Avrupa Birliği'nin genişleme sürecine ve uyuşturucu ticaretine dek uzanan korkunç bir ilişkiler ağının yarattığı muammanın içine davet ediyoruz sizi.
"Avrupa'nın büyük bir bölümünün savaş yüzünden mahvolduğunun farkında mısın? Sağ kalanlara ihanet edildi, aşağılandılar ve unutuldular."
Juli Zeh'nin ilk romanı Kartallar ve Melekler, insanı yalnızca düşünmeye zorlamakla kalmayıp içine işleyen, öfke dolu bir yapıt. En küçük ayrıntısında bile bir pırıltı gizli. İdeolojilerin çökmesinden sonraki dönemde karşıt dünyaları, okuyucuyu dehşete düşürerek gözler önüne seriyor. Trajik kahramanları Max ve Jessie’nin sıradışı ve umutsuz aşkının anlatıldığı romanın arka planında Balkanlardaki dram, hukukun aczi, soykırım, uluslarası çıkar ilişkileri ve şebekeler sorgulanıyor.
Tüm olayları anlatmada kullanılan akıcı ve güncel dil, romanın kahramanlarının duyarlılığını ve güven yoksunluğunu da ortaya seriyor. Romanı okurken şimdiki zamanda sunulmuş bir anlatıyı dinler gibi oluyorsunuz.



"SESSİZLİĞİN GÜRÜLTÜSÜ"

Juli Zeh'in 2001 yazında çıktığı Bosna yolculuğunun izlenimlerinden oluşan Sessizliğin Gürültüsü, doğanın büyüleyici güzelliğiyle yıkımın iç burkan izlerinin iç içe girdiği, savaşın hayaletinin hâlâ her yerde kol gezdiği bir ülkeyi yalın bir şiirsellikle anlatan etkileyici bir kitap. Gezi boyunca yaşadıklarını derin bir duyarlılık ve ince bir mizah anlayışıyla aktarırken bir yandan da savaşın doğasını, sebep ve sonuçlarını sorgulayan Zeh'in akıcı anlatısı, küçük öykülerden örülü bir roman tadında.
 Böyle diyor arka kapak yazısın da ve okurken de anlatı kitabı olduğundan akıcı bir şekilde ilerliyor kitap.
Yazar savaş sonrası köpeği ile Bosna'ya yolculuk ediyor ve karşılaştığı detayları anlatıyor. Özellikle bakış açısını çok sevdim.
Ve kitabına ismini veren cümle geçiyor orta sayfalara doğru....
Mesela bir kurşun yemiş duvara bakıp yaptığı gözlem ve yorum çok etkiledi beni.
Eğer anlatı kitaplarını seviyorsanız bu yazara da bir göz atın. Ara da yorucu olsa da kalemi kuvvetli.

Son kitabım da;
Dönemine göre biraz farklı bakış açısı ve anlatımı var yazarın.
Bu öykü kitabını da oğullarına yazdığı yazıyor arka kapak yazısında. Ama siz okurken hiç sıkılmıyorsunuz.
5 öykü var ve 56 sayfa.
Yazar bu kitabında daha çok toplumsal ve ahlaksal olayların hikayesini anlatmış.
Hatta ben dün okurken bir tane öyküsünü sesli okudum, bakalım Umay ne tepki verecek diye. Oyun oynuyordu.
Bir ara durdum, kızım da kafasını kaldır ve "anne deve nolmuş okusana" dedi.
Hoşuma da gitti :)))
Böyle işte kısa ama dolu bir kitaptı Mutlu Prens.


Uzun bir yazı oldu.
Selamlar iyi haftalar 🙋🙏


27.3.18

Ev hali, Ninoçka/ Svetlana Boyn

Perşembe günü babam geldi. Bir kardeşimde bir bizde kaldı.
Tabi içim biraz buruk oluyor ama alışıyorum sanırım daha doğrusu kabulleniyorum..... hayat böyle işte deyip önüme bakmaya çalışıyorum...
Cumartesi günü Toprak Cem'le bize geldiler, evde bayram havası tabi.
Kahvaltı sofrasında yok yoktu haniii 😁😁😁 Polly Pocket'siz bir kahvaltı düşünemiyorum/z yani o kadar, gerisini siz düşünün. :)

Geçen hafta böyle keyifle, güzelce bitti.

Kitaplardan ise;
Ninoçka
Özgün adı: Ninochka
Çeviri: Yiğit Yavuz
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Resmi: Leon Bakst
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2012

Geçen sene indirimden almış ve arka kapak yazısı ve internette yapılan yorumlar üzerine de almıştım.
Yalnız yazarın anlatım dili hiç akıcı değildi. Sanki hep aynı sayfada kalmışım gibi geldi okurken.
Daha çok Fransızca'da şöyle, Rusya'da böyle cümleler ile tekrara çok düşülmüş...
Yıl: 1939 Yer: Paris Kurban: Nina Belskaya adında bir Rus göçmeni. Paris'teki Rus entelektüelleri arasında asiliği ve "köksüzlüğü" ile tanınan bir genç kadın. Fail: Meçhul. Nina'yı kim ve neden öldürmüştü? Fikirleri yüzünden siyasi bir cinayete mi yoksa çekiciliği yüzünden bir aşk cinayetine mi kurban gitmişti?
1980'lerde Rusya'dan ABD'ye göç eden ve şimdi New York'ta tarih yüksek lisansı yapmakta olan Tanya, Nina Belskaya'nın adına bir dipnotta rastladığından beri bu sorunun cevabını merak ediyor. Nihayet dedektif rolünü üstlenip Paris'e giderek olayı soruşturmaya başladığındaysa işlerin sandığından daha da çetrefil olduğunu görüyor. Nina'nın öldürülmesiyle, başrolünü Greta Garbo'nun oynadığı 1939 yapımı Ninoçka filmi arasında nasıl bir bağlantı var? Bu cinayeti kimler, neden örtbas etti? Her cevabın yeni bir soru doğurduğu bu araştırmanın ortasında bir de Rusya'daki büyükannesinin ölüm haberini alan Tanya, yıllardır ayak basmadığı memleketine gidiyor; komünizmi feshedip kapitalizmi kucaklamış olan ülkenin geçirdiği değişime tanık olmanın yanı sıra, Nina Belskaya cinayetiyle ilgili şaşırtıcı bilgiler ediniyor.
Ninoçka, dedektiflik romanı geleneğiyle hem inceden alay eden hem de bu geleneğin ustalıklı bir kullanımını içeren; sürgün, nostalji, kuşak ve kültür çatışması gibi kavramlar üzerinde duran; oyuncu tarzıyla okura muzipçe göz kırpan keyifli, zevkle okunacak bir kitap.

Kitabın arka kapak yazısı böyle...

Daha fazla yazmayayım okuyacak olan olabilir, bana hissettirdikleri bunlar....  sadece okumuş oldum...

Bu hafta da böyle geçiyor işte, yeni kitaplar, yorgunluk hali... enerjik olmaya çalışmak derken bitiririm haftayı sanırım .:)))

Selamlar okuyucu.🙋

23.3.18

Shylock Operasyonu / Philip Roth

Bir ara "İnsan Lekesi" itabını çok görmüş ve okumak istemiştim. Meğersem aynı yazarmış.:)
Shylock Operasyonu anlatım dili olarak akıcı. Sadece yer yer tekrarlar olması biraz yavaşlatıyor biz okuyucuyu.

Onun dışında konusu itibari ile bile sürükleyici.
Özellikle siyasi tarafından bakmayan biri olarak daha çok okurken sırf Yahudi oldukları için sürülen, işkence gören ve gaz odalarına kapatılan insanlara içim çok cız etti/diyor.
Hala aklım almıyor nasıl yapabiliyorlar böyle şeyleri... fazla da anlamak istemiyorum doğrusu...

Kitap yazarın bir ön sözüyle açılıyor. İlk cümle şöyle: “Yasal nedenlerle bu kitaptaki bazı gerçekleri değiştirmek zorunda kaldım.”

Konusuna gelince;

Kitabın baş kahramanı yazar Philip Roth’un kendisi. Philip Roth, Amerikalı bir Yahudi, dünya çapında şöhretli, başarılı bir yazardır. Bir zaman önce sağlık sorunları yaşamış bunu takiben fiziksel ağrılarını azaltmak için kullandığı sakinleştirici ilaç  psikojenik bağımlılık ile birlikte yazarın ruhsal dengesi üzerinde olumsuz etkiler yapmıştır.
Kendisi Amerika’dayken, İsrail’de bir benzerinin, bir Nazi savaş suçlusunun Kudüs’te devam etmekte olan davasında boy gösterdiği bilgisini alır. Bu bilginin ikinci bir kişi tarafından teyit edilmesi üzerine İsrail’de yaşamakta olan bir başka Yahudi yazarla bir gazete adına röportaj yapmak üzere Kudüs’e gider.

Olaylar sonrasında gelişmeye başlar.  
Şöyle bir nette hayatına baktım da... aslında bence kendini toplumsal sorunlara adamış bir yazar..
Eğer tarihi gerçeklerle ilgili romanlar okumayı seviyorsanız bu roman tam size göre diyebilirim. Arka kapak yazısı şöyledir;

Kitap Hakkında

Shylock Operasyonu, aynı zamanda, aynı yerde, aynı kimlikte bir araya gelen iki ayrı Amerikalı Yahudi yazar Philip Roth’un hikâyesini anlatıyor. Ve onların birbirleriyle olan çatışmasını...Romanın ana karakteri Philip Roth gerçekte olduğu gibi başarılı bir yazardır ve yine gerçekte olduğu gibi, 1988 yılında tanınmış yazar Aharon Appelfeld’le görüşmek üzere İsrail’e gider. Aynı tarihlerde Philip Roth adında ve kendisini ünlü bir yazar olarak tanıtan bir başkası da İsrail’de birtakım karanlık ilişkilere girip çıkmaktadır. Yazarın Pipik adını taktığı bu ikinci Philip Roth’a göre, Yahudi sorununun yegâne çözümü, Yahudilerin Arap tehdidinin hiçbir zaman kalkmayacağı İsrail’i terk edip Avrupa’ya dönmesidir. Şayet Yahudiler bunu başarabilirlerse, Avrupalılar sevinç içinde, “Yaşasın, Yahudilerimiz geri döndü!” diye haykırıp onları bağırlarına basacaktır. Yahudi sorununun nihai çözümü de budur! Amerikalı yazar Philip Roth’un romanları içinde Shylock Operasyonu en deneysel olanıdır. PEN/Faulkner Ödülü’nü de alan bu roman beklentileri hızla yükseltiyor ama hemen ardından bizi yine başladığımız noktaya getiriyor. Shylock Operasyonu’nda, gerçek karakterlerle hayali olanlar, gerçek olaylarla yazarın başından geçtiği iddia edilen olaylar iç içe geçmiş bir kurguyla anlatılıyor. Yazarın sürükleyici dili sayesinde kendinizi inanılmaz bir maceranın ortasında buluyor ve aynı zamanda roman boyunca Yahudi diyasporası, Siyonizm, antisemitizm, Filistin hakkında düşünmeye başlıyorsunuz.
 

Philip Milton Roth (doğum 19 Mart 1933, New Jersey, ABD) Amerikalı yazar. Kitaplarında çoğunlukla Yahudi karakterler ve anti-Semitizm konularını işlemesiyle tanınır.
1959 roman Goodbye, Columbus, ona bir Ulusal Kitap Ödülü’nü kazandı. 1969 yılında tartışmalı Portnoy, Şikayet yayınlanması ile büyük bir şöhret kazanmıştır. Yahudi-Amerikan yaşamının bir saygısız ve esprili bir portre ile ün kazandı mizahi ve cinsellik ile dolu “bir şehvet dolu, anne bağımlısı genç bir Yahudi lisans,” psikanalitik monolog “samimi, utanç verici bir ayrıntı, kaba, küfürlü dil.”
Roth bu yana kendi kuşağının en saygın yazarlarından biri haline gelmiştir: kitabı iki kez Ulusal Kitap Ödülü, iki kez Ulusal Kitap Eleştirmenleri ödülünü, üç kez PEN / Faulkner Ödülü’nü almaya hak kazanmıştır.
O, onun en iyi bilinen karakter Nathan Zuckerman, Roth’un romanlarının diğer pek çok konu özellikli onun 1997 romanı American Pastoral, Pulitzer Ödülü aldı. Onun 2001 romanı The Human Stain, bir başka Zuckerman roman, İngiltere için yılın en iyi kitap WH Smith Edebiyat Ödülü’nü layık görüldü. Onun kurgusu, Newark, New Jersey, sık sık yoğun otobiyografik karakter için, felsefi ve resmen “, esnek, ustaca tarzı” için, gerçeklik ve kurgu arasındaki ayrım bulanıklık ve Yahudi ve Amerikan kimliğinin kışkırtıcı keşifler için bilinir.
Başlıca Eserleri
  • Güle Güle Columbus (1959)
  • Portnoy’un Feryadı (1969)
  • Bir İnsan Olarak Hayatım (1974)
  • Pastoral Amerika (1997)
  • Herkes (2006)
  • Aldatma
  • Nemesis
  • Bir Komünistle Evlendim
  • Sokaktaki Adam
  • Öfke

22.3.18

Kirpinin Zarafeti / Muriel Barbery


 Küçük Paloma, Renee'yi şöyle anlatıyor bizlere;
     ''Bayan Michel'de kirpinin zarafeti var: Dışarıdan dikenlerle zırhlı, tam bir kale ama bence içinde kirpiler kadar doğrudan bir rafinelik var. Onlar haksız yere duyarsız, uyuşuk görülen, şiddetle yalnız ve korkunç bir şekilde zarif hayvanlar.''

Çoook uzun zaman önce hem lale Ablanın paylaşımında hemde Macera kitabım bloğu yazarı özlem'in paylaşımında görmüş ve aklımın bir köşesine bu kitabı not etmiştim.
Geçtiğimiz ay da KırmızıKedi yayınları indirimli kitaplar arasına koymuştu bu kitabı.
Aslında uzun zamandır kitap almıyorum. Kendime inanmıyorum ama almıyorum. Elim de yaklaşık on  kitap kaldı. Onları bitireyim bu sefer karışık değil sevdiğim yazarların okumadığım kitaplarını almak var listemde.
Kitabın filmi de beğenilenler arasında uygun bir zamanda izleyeyim diyorum. Fark ettim ki artık çok fazla okuduğum kitapların filmlerini izlemek sarmıyor beni. Tersine sıkıyor. Sanırım bazı detayları bilmek ve "şimdi şöyle olması gerekiyor" düşüncesi filmden kopartıyor.... O yüzden eskiye oranla daha az izliyorum kitaptan uyarlama filmleri.
Kitabı bir kaç yayınevi farklı kapaklar ile basmış. Benim aldığım KırmızıKedi yayınevi'nin Işık Ergüden'in çevirisi idi ve çok kaliteli bir çeviri olduğunu söylemeliyim.

📖📙Kitaba gelirsek; Fransız yazarın anlatım dilini ve verdiği örnekleri sevdim. Özellikle vurguları ve bakış açısını anlatırken felsefi bir dil kullanması; çocuğun gözünden ve kapıcı bir kadının gözünden bakış açılarını anlatması çok hoştu.
Okurken düşünmeden edemedim; bazı kişiler kendilerini tek akıllı zannederler oysa ki kimse göründüğü gibi değildir.

📖📙 Aklıma hemen bazen istemese bile belediyelerin farklı işlerinde çalışan kişiler geldi. Örneğin sokağımızı süpüren çalışan, otobüs şoförü yada çöp toplama çalışanları... haberler de çıkmıştı hatırlarsanız; bir üniversite mezunu genç iş bulamadığından "çöpçülük" yapıyorum demişti.
Gerçekten de kimseyi küçümsememek gerekiyor. İnsanları çoğunlukla işi ve kıyafeti ile değerlendirse de bazılarımız; işin içine girince öyle olmayan ne hayat hikayeleri çıkmıyor mu?

 📖📙 Aslında anlatmak istediği şeyler var yazarın ve hem sade hem de biraz felsefi biraz yaşam algısı biraz da gerçekçi yaklaşarak sorgulamış. Anlatılacak çok şey var, benim gibi hala okumadıysanız bir göz atın pişman olmazsınız. :)
Hatta diğer kitaplarına da bakacağım. 




Günlük haller....

Geçen hafta instagram'da epey bir döndü "kereviz cipsi" tarifi.
Kereviz sever olarak denemesem olmazdı. Sonuç ise çok lezzetli idi.
Kerevizleri ister yuvarlak ister kızartmalık patates gibi ince doğrayın. Ayrı bir kapta sıvı yağ, toz tatlı kırmızı biber, kekik, karabiber ve tuzu ( isteğe bağlı damak tadınıza göre baharat ekleyip çıkartabilirsiniz) karıştırıp tepside kerevizlerle harmanlayın.
Tarifler de 180 derece fırın ayarı diyor ama az geliyor, 200 derece de yarım saat kızartın hatta son on dakika turbo ayarı varsa fırınınızın açın ve çıtır çıtır olsun kerevizler.
Müthiş lezzetli geldi bize, hatta Merter mantara benzetti tadını..
Çok tuttum bu tarifi ve sizinle de paylaşmak istedim. :)
fotoğraf alıntıdır.

 Pazartesi günü okul dönüşü mahallemizde ki banka oturup dinlendik ana kız. Bizim kızın uğrak yerlerinden biri köşedeki banka oturmak. :)
Sonra mis gibi kuş seslerini işittik, ağaçlara bakınırken bu güzel kuşları gördük. Yeşil renkleri, gagaları da kırmızı... ben ilk kez görüyordum bu kuşu v ismini de bilmediğimden yazamıyorum.
Umay'a her fırsatta kuş seslerini dinletiyorum, doğada ki mucizeye şait olsun ve kıymetini bilsin istiyorum.
Es geçmesin bu ruha iyi gelen olayları.





Madem bahar geldi o zaman kamp zamanı :)))
Evin orta yerine çadırımızı da kurduk, hele Bulut bayıldı bu işe, içine girip yatıyor, tünelden bir içeri bir dışarı oyun yapıyor.
Bizim kız deseniz çok keyifli. Tabi o keyifli ve mutlu olunca bizde mutlu oluyoruz, bu kısır döngü devam edip duruyor :)

Böyle işte devamlı bir hareket halindeyiz evde.... enerji  tavan yapmış durumda.
Sizden naber?

21.3.18

Ev halleri, Haldun Taner Müzesi Açıldı...

Bu aralar devamlı evde oyun halindeyiz. Bizim kız yalnız oynamayı sevmediğinden sabahtan bir başlıyoruz okul saatine kadar aralıklarla oynuyoruz.
Elbet arada oturuyoruz ama onda da ya karnı açıkmış oluyo ya da yorulmuş oluyor.
Sonra okul saati derken bir bakmışız akşam olmuş.
Bende de pil bitmiş oluyor haliyle...
Bazı şeylerin gerçekten de yaşı var bence... çocuk sahibi olmak ve büyütmek de bunlardan biri. Elbet geç anne olanları yada şartları öyle gerektiği için geç anne olanları kast etmiyorum...
Hani diyorlar ya " kanı genç" diye valla öyle yahu... 😊
En azından benim için öyle... bazen çabuk yoruluyorum yada enerjim yetmiyor gibi hissediyorum. Ve kızımın çocuk zamanından çalmak istemediğimden daha fazla verici oluyorum.
Şikayetçi miyim? Asla, sadece bazı zamanlar çabuk pilim bitiyor... şöyle hiçbir şey yapmadan oturmak istiyorum.
Sonra da diyorum ki kendime; Gülşah bugünler de geçecek ve ben çok arayacağım... tadını çıkart..
o zaman da hemen toparlanıp hop oyuna  😏
Öyle işte......

Geçtiğimiz hafta Fenerbahçe Mahallesin de "Haldun Taner Müze Evi" açılışı vardı.
Gittim/k. Kadıköy Belediye Başkanının ve değerli yakın Tiyatro Sanatçıları ve eşinin vasıtası ile açıldı müze evi.
Küçük ama ince detayların olduğu, daktilosu, masası, el yazması notları, ödülleri ve fotoğrafları ile şirin bir müze. Yolunuz düşerse es geçmeyin ve bu güzel insanın hatıralarını ziyaret edin.

Bunun dışında bizde durumlar aynı, bahar yorgunluğunu bir türlü üzerimden atabilmiş değilim...
İyi geceler. :)
Selamlar.