27.5.18

Laozi / Tao Te Ching


Ara ara ruhumu besleyen kitaplar okumayı seviyorum  Geçen gün İş Kültür Yayınları'a uğramıştı. Yeniden basımı olan bu kitaba denk geldim. Daha önce de "Savaş Sanatı" kitabını okumuştum. Bu tarz kitaplar ara ara açılıp okunacak kitaplardan. "LAOZİ" de uzak doğu öğretilerinden biri. "uzun yol, öğretici" gibi anlamlara geliyormuş.. Bazı cümleleri sizinle de paylaşmak istedim. 
Zamanla anladım ki sadece beynimizi yada bedenimizi beslemek olmuyor. Eğer yaşama ve "yol" a ayak uydurmak istiyorsak "ruhumuzu" da beslememiz gerekiyor. Sonuçta biz kabul etsek de etmesek de yaşam bir "denge" ve bu dengeyi fark edip yola devam edenler daha çok keyif alıyor, yaşanılan sıkıntılar  zorluklar karşısında baş edebiliyor. 
📍 Bazen bana da çok soruluyor "nasıl bu kadar pozitifsin?" yada "tabi ya hayat sana güzel" deniyor. Aslında hayat hepimize güzel, sorun senin nerden baktığınla alakalı aslında. 
📍 Yoksa bende dörtlük dörtlük yaşamıyoeım, sıkıntılarım oluyor, canım sıkılıyor bazen daralıyorum. . Sonra hemn kendime bakış açısı belirleyip yola devam ediyorum. En önemlisi hayat bana "geçmişte yaşamamak gerektiğini  öğretti... 
📍 Birde bu tarz kitaplar ve tasavvuf da çok etkili oldu yaşamımda. 
Eğer ruhunuzu beslemeyi seviyorsan bu kitap hoşuna gidecektir..
İyi geceler. 







23.5.18

Günlük ve Uyurgezer Bir Gölge kitabı...

Serkan Türk'ü instagram'da tanıdım. Yayımladığı fotoğraflarından ve paylaşımlarından biliyorum. Yeni öykü kitabı çıkmıştı. Geçtiğimiz hafta aldım ve bir solukta okudum 
Her gir öyküde "biraz yalnızlık biraz hüzün" var. Sanıyorum bunda yaşamında ki insan ilişkilerine verdiği önem, gözlem ve farkında yaşaması da yatıyor. Tabi bu benim öngörü. 😊
Eğer öykü okumayı seviyorsanız bu kitabı da sevebilirsiniz.
Bunun dışında yazımı yazarken haberlere bakıyordum da... Dolar aldı başını gidiyor, İsviçre "olası bir kriz ve saldırı anın da yapılması gerekenler" adı altında bildirge dağıtmış.. 
Bir ilginç vaka da .. Yabancı bir ailenin doğan kız bebeklerine "Blu" adını verdikleri ve ülke mahkemesi de çifte dava açıyor ve çocuklarının isimlerini değiştirmeleri gerektiğini aksi takdirde mahkemenin verdiği ismi kabul etmek zorunda kalabşleveklerini yazmış  Sebep ne derseniz? Blu ismi hiçbir cinsiyeti çağrıştırmadığı ve isim kanuna da uymadığı imiş...
Ne garip dedim, kızınıza sevdiğiniz bir rengin belki de sizin için çok anlamlı olan bir ismi veriyorsunuz ama mahkeme kabul etmiyor.
Şimdi diyeceksiniz ki bunlar gündem boşmuş yani Gülşah? Benim gibi uzun süredir haber izlemşyorsanız garip geliyor. Arayı açamam lazım haberler de... 😊
Ben de böyle işte.
Haydin selametle 

Yüzyıllık Yalnızlık /Gabriel Garcia Marquez


Selamlar.

"Yüzyıllık Yalnızlık" kitabı bitti....
İyi ki "Yaprak Fırtınası" kitabını önce okumuşum. Çünkü ben daha önce e bahsettiğim gibi önce Yüzyıllık Yalnızlık kitabını okuyayım daha sonra da ince kitapları okurum diye düşünmüştüm.
İnstgram'dan Felida "önce Yaprak Fırtınası"nı oku öykü orda başlıyor deyince önceliğim bu kitaplar oldu.
iyi ki de öyle yapmışım. Çünkü en son Yüzyıllık Yalnızlık kitabını okuduğum da bazı şeyler daha bir yerine oturmuştu.
Daha önce karışık geldiği iin bir kaç kez yarım bırakmıştım kitabı.
 Ve doğru zaman şimdi imiş dedim kendime.

Neden bu kadar kitaptan bahsedildiğini ve hayran kalındığını anladım diyebilirim. O kadar güzel bir harmanlama yapmış ki yazar. Bazı gerçekleri öyle ince detaylarla hem masalımsı-fantastik olarak hemde "büyülü gerçeklik tekniği" ile anlatmış ki...

Türkiye’deki örnekleri arasında ise Peyami Safa’nın Matmazel Noraliya’nın Koltuğu eseri; Latife Tekin ve İhsan Oktay Anar’ın eserleri gösterilebilir. Ayrıca Gulyabani gibi bazı romanlarında Hüseyin Rahmi Gürpınar, batıl inanç ve hurafelerin saçmalığını göstermek için Büyülü Gerçekçilik’e başvurmuş yazarlamızdansır.

Büyülü Gerçekçilik zaman zaman Gerçeküstücülükle karıştırılabilmektedir. Ancak Gerçeküstücülükten farklı olarak Büyülü Gerçekçilik, gerçekle ilişkilidir. Düşünce deneyimlerini aktarmaz. Bizim dünyamızda bulunan ve nesnel olarak isimlendirdiğimizden farklı bir gerçeklik deneyimi yaşayan insanların bakış açılarını kullanır. Yani; gerçekliği farklı olan insanların gerçek dünyalarını anlatır.

Büyülü Gerçekçilikte gerçek ve fantastik, alışılmış ve alışılmamış olan bir arada, birleştirilerek; ancak okuyucuyu şaşırtmayacak şekilde kullanılır.
Perilerin, cinlerin, hayaletlerin, mucizelerin ve ilginç atmosferlerin yer aldığı yerel masallardan, mitlerden, destanlardan ve efsanelerden yararlanılır.
Hayatın gizemleri ifade edilir. Sıra dışı ve mantık ötesi olaylara yer verilir.
Zaman sıralı değildir, çevrimsel zaman algısı hakimdir, yer belirsizdir ve nedensellik özneldir.
Çift yönlü bir ayna gibi gerçek ve gerçek olmayan dünyalar arasında bir kesişimdir.
Melezlik ve ‘öteki’ kavramları ile üçüncü dünya ülkelerinde yaşayan insanların bireysel, toplumsal ve ekonomik sorunları da işlendiği için bazı eserler politik kaygı taşımaktadır.


Kitabın konusuna gelince okuaynalr okumuştur ama benim gibi hala okumayanlarınız varsa belki yardımcı olur size. :)
Yüzyıllık Yalnızlık kitabında yazar, babaannesinin anlattığı gerçeküstü hikâyelerden yola çıkar. Gerçek hayattan beslenebildiği için dünya çapında bilinen ve sevilen bir kitaptır. Marquez kitabının arkasında Yüzyıllık Yalnızlık adına kendi dilinden şunları söyler;
“Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı iki yıldan daha kısa bir sürede yazdım. Ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş, on altı yılımı aldı. Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım. Bu romanı büyük bir dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım. Kitaplarımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız.”

Yüzyıllık Yalnızlık’ta Buendia ailesinin yedi kuşağının hikâyesine tanıklık ederiz.  Amca çocukları olan Ursula Iguarán ile José Arcadio Buendia çiftinin, ailelerinin karşı çıkmasına rağmen evlenmesiyle başlar bir bakıma hikâye. Geçmişte Ursula’nın bir teyzesi ile José Arcadio’nun  bir amcası evlenmiş ve domuz kuyruğu ile doğan bir çocukları olmuştur. Zaman içerisinde, Ursula ile José Arcadio, Aureliano, José Arcadio ve Amaranta adını verecekleri üç sağlıklı çocuğa sahip olsalar da, ensest ve sakat çocuk sahibi olma korkusu roman boyunca tıpkı bir gölge gibi kahramanlarımızın peşini bırakmaz. Ensest, romanın ana temalarından biridir. Nitekim aile nesiller boyu ensest ilişkiden yakasını kurtaramaz. Birinci nesilde amca çocuklarının evliliği ile başlayan hikâye, yedinci nesilde teyze-yeğen ilişkisinden domuz kuyruğu ile doğan çocuğun karıncalara yem olmasıyla son bulur. O ilk korku sonunda vücut bulmuş, bu da ailenin soyunun tükenmesine yol açmıştır.
Her ne kadar ensest, romanda önemli ve oldukça belirleyici bir role sahipse de, romanın ana teması hiç şüphesiz yalnızlıktır. Yedi nesil boyunca, roman kahramanları nasıl bir hayat sürerlerse sürsünler, onları bekleyen eninde sonunda mutlak bir yalnızlıktır. İster baba José Arcadio gibi denizi bulma hayaliyle dağları aşsınlar, ister yüzyıldan fazla yaşayan Ursula gibi aileyi bir arada tutmak ve evi – kendi tabiriyle delilerevini - çekip çevirmek için insanüstü çaba sarf etsinler, ister Albay Aureliano Buendia gibi otuz iki savaş yapsınlar, sanki ortak ve kaçınılmaz bir yazgıymışçasına – ya da bir seçim – vakti gelince koyu bir yalnızlığa gömülür ve yalnız ölürler. Bazen bir kestane ağacıyla neredeyse bütünleşerek, bazen yaşlılık gelip çatınca alıp başını giderek, bazen de bir çalışma odasına kapanıp tüm dünyayla ilişkiyi keserek… 
Gabriel Garcia MARQUEZ Yüzyıllık Yalnızlık kitabından alıntılar: 
“İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir.”
“İnsan ölme zamanı geldiğinde değil, ölebildiği zaman ölür.”
“Yalnızlık, anılarını ayıklamış, yaşamın yüreğinde biriktirdiği özlem dolu süprüntüleri yakmış, geriye en acı anıları bırakarak onları arıtmış, büyütmüş, sonsuzlaştırmıştı.”
“Bir dakikalık uzlaşma ömür boyu arkadaşlıktan daha iyidir.”
“İnsanın en iyi dostu ölmüş olan dostudur.”
“Geleceğin belirsizliği, yüreklerini geçmişe çevirmişti.”
“Ölümü umursadığı yoktu, ama yaşam çok şey demekti. O yüzden de idam hükmü verildiği andaki duygusu korku değil, özlem oldu.”
“Çünkü yüzyıllık yalnızlığa mahkum edilen soyların, yeryüzünde ikinci bir deney fırsatları olamaz.”

Böyle işte...
Severek okudum her ne kadar ara da isileri karıştırsam da ve unutsam da... Gerçekten bazı isimler çoz zor yahu...... :)


 




16.5.18

Günce, biten kitaplar ve filmler...

Selamlar.
Ramazan Ayı'mız mübarek olsun. 🙏

Yine ara vermişim yazmaya. Havalar ısınınca ve park mevsimi başlayınca; eve geldiğimizde de önce duş sonra yemek sonra biraz daha oyun derken kızçem erkenden yatıyor. Sonrası da benim halim kalmıyor neredeyse.
Biraz oturuyorum bazen de ertesi günün yemeği derken bir bakıyorum gece olmuş.

Elbet bu arada iki film ve iki kitap bitirdim.😊

"Kırmızı Pazartesi ve Yaprak Fırtınası" kitaplarını okudum.

İnstagram'da paylaşınca bir arkadaş yorum yapmış ve "Yüzyıllık Yalnızlık öncesi diğer kitaplarını okuyun"demişti.
Çünkü daha önce başlamış ama devamını getirememiş ve kafam karışmıştı başlarda. Bende daha fazla zorlamayıp yarım bırakmıştım.
Yaprak Fırtınası aslında Yüzyıllık Yalnızlık kitabının ön kitabı gibi birşey. Çünkü kasaba önce bu kitapla başlıyor ve bazı kahramanlarımızın da hayatına dair kısa bilgile var. O yüzden şu an Yüzyıllık Yalnızlık okurken zorlanmıyorum. Tek sıkıntı uzun isimler 😀

KIRMIZI PAZARTESİ kitabına dönersek;

Herkesin bildiği bir cinayet olayı.... Namus cinayeti....
Gabriel García Márquez’in ölümsüz romanı “Kırmızı Pazartesi”, işleneceği herkes tarafından bilinen bir cinayeti konu almaktadır.  Kitapta bahsi edilen ana karakter Santiago Nasar, suçsuz olmasına rağmen bir cinayetine kurban gitmiştir. Márquez romanını, cinayetin yaşandığı dönemde küçük bir çocuk olan ve daha sonraları cinayeti inceleyip insanlarla röportaj yapan birinin ağzıyla anlatmaktadır. Olay örgüsüne bakılacak olunursa, Santiago Nasar’ın suçsuz olduğu açıktır. Başka çaresi kalmayan Angela Vicario, namus cinayetine kurban olarak Santiago’yu seçmiştir. Angela’nın ikiz erkek kardeşleri “Pedro Vicario” ve “Pablo Vicario” tarafından öldürülen Santiago, son ana kadar her şeyden habersizdir. Onun aksine, cinayetin işleneceğini duymayan kalmamıştır. Mani olmaya çalışanlar bile, cinayetin gerçekleştirileceğine pek inanmamıştırlar. Santiago Nasar’ın ağır bıçak darbeleri ile meydanda, herkesin önünde öldürülmesi üzerine; olaya tanık olan insanların ifadeleri alınmış, ikiz kardeşler tutuklanmıştır. Bu romanında Gabriel García Márquez, namus ve töre cinayeti temasını işlemiştir.
“Ataerkil toplumlarda; erkeğin, kendisinin ve ailesinin onurunu koruması beklenirken, kadından beklenen saflığını (bekâretini) korumasıdır. Bu nedenle kadının namus ve şerefi, erkekler tarafından manipüle edilir ve denetlenir.”
(Kardam, 2000)
diye yazar arka kapağında resmen özeti gibi bir şey.
Tabi asıl büyüleyici olan yazarın kullanığı kelimeler ve onları az ama içi dolu kullanması.
Okurken çok da yabancı gelmiyor kurgu bize. Çünkü biliyoruz ki bir çok insan konu" namus" adı altında olunca cinayete sessiz kalabiliyor. Bu kitabı ile  aslında nasıl da önyargılarımız olduğunu, kör-sağır-dilsiz olarak üç maymunu oynadığımızı anlatıyor yazar......

YAPRAK FIRTINASI kitabı ise;
Yaprak Fırtınası, yazarın yayınlanan ilk önemli eseri. Kitap 7 farklı öyküden oluşuyor. İlk ve kitaba ismini veren öykü (Yaprak Fırtınası) yazarın bundan sonraki eserlerinde mekanı oluşturan hayali Macondo kasabasını bize tanıtıyor. 
İlk bölüm bize yaprak fırtınasının ne olduğunu , kasabayı tanıtıyor. .''En önemli şey ilk paragraftır. İlk paragraf için aylarımı harcamışımdır. Bir kez istediğimi elde ettim mi, gerisi arkadan gelir'' diyen Marquez'in yapmak istediği gibi kitabın en can alıcı bölümleri işte bu ilk paragraflar. 
Kokuşuncaya dek, bir ölünün ölü olduğundan emin olamayız.... Zamanın geçtiğini ancak bir şeyler devinince anlayabiliyorsunuz....Saat, yeni gelen dakikanın ucunda bir kez daha ölecektir.....Aşık olmaya başladığını anlayan bir adamın gizi; gözlerinize asla bakamamasıdır..... İnsan bir işe kalkıştığında ne yaptığını bilir..... Eğer bir şey ters giderse, bu beklenmedik, insan gücünün ötesinde bir şeydir..... Olacak bir şeyler varsa, bundan kaçınılmaz. ...Tıpkı takvimlerin önceden bildirdikleri gibi. Mutluluk, bir zorunluluk değildir.Sadece bir tavsiyedir..... Ölüm, bir ziyaretten başka birşey değildir... bu cümlelerin sahibi Latin Amerikanın en ünlü yazarı Kolombiya'lı Gabriel Garcia Marquez Yaprak Fırtınasında kasabada pek de sevilmeyen bir doktorun ölümünü anlatırken hepimizi şaşırtan farklı bir anlatım yolunu seçmiş. Aynı olaylar farklı kişilerin ağzından sürekli geri dönüşlerle okuyucuya anlatılıyor. Böylece aynı olay farklı kişilerin gözünden, her defasında biraz daha genişletilerek anlatılırken, bizleri olayları geniş bir bakışla anlamamıza   olanak tanıyor.
Ancak tam da olayın sebebini  öğrenebiliceğiz diye heyecanlanırken., birden konu başka bir şahsından ağzından geri dönerek anlatılırken, bir türlü sebebe ulaşamamanın verdiği merakla diğer sayfaya geçiriyor.
Her bir hikaye biz yormadan sade ve yalın bir dille zorlamadan anlatılmış.
 Kesinlikle bir kez daha hayran kaldım yazara.....



Türkçe'ye "Yok Oluş" olarak çevrilmş bir film. Yorumlar da çok iyiydi film hakkında...
Gerçekten de görsel çekimler iyiyidi.
Konusuna gelince;

Görevleri araziyi haritalamak, örnek toplamak ve bütün gözlemlerini raporlamaktır. Akıl almayacak topografik anomalilere ve yeni yaşam biçimlerine şahit olan ekibin birbirlerinden sakladıkları sırların ortaya çıkması ise her şeyi değiştirecektir...  Tabi bura da yine doğanın dengesinin boxulması sonucu evrene manyetik bir alan yayılmakta ve hücreleri etkileyerek birlşip DNA'sını değiştiriyor ve gitgide de yayılıyor. Bunu araştırırıken bir grubun yaşadıklarını anlatıyor.

Şöyle evde tv keyfi yapayım derseniz bir izlenimlik ev sineması bir filmdi.

Özet ve Detaylar

Max ve Annie’nin çiftler için oyun gecesi, Max’in kardeşi Brooks sahte haydutlar ve federal ajanların olduğu gizemli bir cinayet ayarladığında iyice karışır. Brooks kaçırılır ve her şey oyunun bir parçası gibi görünür. Fakat bu altı aşırı rekabetçi oyuncu gizemi çözmeye ve oyunu kazanmaya çalıştıkça bu “oyunun” ve Brooks’un göründüğü gibi olmadığını fark ederler. Bu kaotik gece boyunca, her dönemeç beklenmedik bir olaya yol açtıkça arkadaş grubu boylarından büyük bir işe kalkıştıklarını fark eder. Kuralların ve puanların olmadığı, oyuncuların kimler olduğu bilinmeyen bu gece ya uzun süredir yaşadıkları en eğlenceli gece ya da oyunun sonu olacaktır. 
 
Konusunda böyle yazıyor. Hoştu  tek izlenimlik bir filmdi.
 
Ben kaçar, sizleri okudum, yorumumu yazdım, kendi yazımı da yazdım. Şimdi biraz kitap okuyayım. Malum kızı okuldan alıp parka götürücem. Biraz kendime zaman ayırayım. :)))
 
 




9.5.18

Günlük...

Ruhumu yedi kez aşağıladım;





İlki, onu yükseklere ulaşmaktan kaçındığını gördüğüm zamandı.
İkincisi, onu topalın önünde topallarken gördüğüm zamandı.
Üçüncüsü, kolayla zor arasında seçim yapması gerekip de, kolayı seçtiği
zamandı.
Dördüncüsü, bir yanlış yaptığı ve kendini başkalarının yanlışlarıyla
avuttuğu zamandı.
Beşincisi, güçsüzlüğe sabrettiği ve sabrını güce yorduğu zamandı.
Altıncısı, bir yüzün çirkinliğini hor gördüğü ve onun aslında kendi
maskelerinden biri olduğunu anlamadığı zamandı.
Ve yedincisi, bir övgü şarkısı söyleyip de, bunun bir erdem olduğunu sandığı
zamandı.
Halil Cibran 
❗❗❗ Çok seviyorum Halil Cibran kitaplarını ve kısa-öz cümlelerini.
Geçen gün Kadıköy'e indiğim de bu kitabını almıştım. Aforizmalarından( özlü, çarpıcı, aykırı söz. ) oluşuyor. Ara ara açıp okuyorum hem ruhuma hem de aklıma iyi geliyor. Dün balkonda otururken bir kaç kez okudum yukarıda sizinle de paylaştığım cümlesini.
Gerçekten de ruh, ego zihin hem tehlikeli hem de çok iyi bir şey. Önemli olan dengeyi sağlamakta.
Arada bazı değerlerimizi unutabiliyoruz, hatırlamak adına iyi oluyor bu kitaplar.

📱 İnsatgram'da takip ettiğim ve çoğu bloggerın da bildiği biri var. Serrose. Hatta sosyal medyada da sıkı takipçileri var.
Biliyorsunuzdur geçmişte üzücü bir olay yaşadı. Şimdi ise hamile ve çok şükür iyi de geçiyormuş.
Aman Allah'ım nasıl gereksiz, can acıtıcı yorumlar yazıyorlar anlatamam. Kendisi de ara ara "nolur yazmayın bir şey dese de " yazıyorlar.
Elbet iyi dileklerini yazanlar da var.
Benim anlamadığım nasıl bir vicdan yokluğu var ki bazılarında... bu kadar acımasız olabiliyorlar. Başkalarının acısı ile mutlu olabiliyorlar.
Zaten aklımın almadığı o kadar şey görüyor okuyor ve şahit oluyorum ki... böyle dediğim de Merter" nolur aklın almasın, hiç hoş şeyler değil" deyip beni teselli ediyor.
Sanıyorum hiç bir zaman da anlamayacağım ki anlamak da istemiyorum.................................
Bunları neden yazdım, okurken o kadar içim acıyor ki bazen.... yazmayın dedikçe yazıp yorum yapanlara sinir oluyorum.
Bırakın yahu kızcağız hamileleiğinin tadını çıkartsın, paylaşsın, beğenmiyorsan takip etme..
Ay bir de o olay var dimi!
Takibe takip eden, olmadı listeden çıkartan... olmadı taciz eden......😳 

💥 
Bu hafta hava kapalı olunca bizim havalar da biraz melankolik oldu :)

Unautmadan buraya da ekleyeyim;  Pazar günü Edirne gezimiz vardı.
Meşhur Selimiye Cami'sine ve hanlara, konaklara hayran kaldım.
Ciğer'den hiç bahsetmiyorum bile. Dediğim tek şey; "sanıyorum bir daha mecbur kalmadıkça İstanbul'da ciğer yemeyeceğim!"  :)
 Dönüş te Tunca Nehri'nin sonunda Merc nehri kenarında bir çay bahçesi vardı ki, manzarası süperdi. Soluklandık, kahvelerimizi içtik, Kavala Kurabiyelerimizi de alıp yola koyulduk. :)

Bu haftada da böyle biter, evde kitap kahve ile...ki en sevdiğim ikili.

Selamlar. 🙋























7.5.18

Felaketzedeler Evi / Guillermo Rosales

Felaketzedeler Evi

Küba'nın dâhi yazarı Guillermo Rosales, kırk yedi yaşında intihar etmeden önce, o güne dek tüm yazdıklarını yakar. Bu yüzden, sadece iki kitap kalmıştır ondan geriye: Onun büyük bir yazar olarak tanımlanması için yeterli olan ilk romanı Felaketzedeler Evi ve bir öyküler toplamı.
Rosales'in, ağır bir şizofreniden muzdarip olduğu günlerde kaldığına benzeyen bir yeri anlattığı Felaketzedeler Evi, Gökhan Aksay'ın İspanyolca aslından çevirisiyle, Türkçede ilk kez yayımlanıyor.

Jaguar yayınevi'nin sitesinde yazar hakkında böyle yazıyor.
Ben kitaba;  İnstagram'dan takip ettiğim ve yorumlarına güvendiğim kişilerin okuduğu kitapları incelerken rastladım ve not ettim.
Bu Jaguar Kitap'tan okuduğum 3.kitap ve yayınevinin seçili eserleri yayımladığını düşünmeye başladım. Çünkü incelediğimde tekrar bastıkları veya yeni kitaplar da hep başarılılar...
Kitaba gelirsek....
Yer yer "off yaaa, yapma beeeee, olur tabi nolcak bakımsız, denetleme yapılmayan yerden ne beklenir" derken buldum kendimi. Aslında okuduklarımız gerçeğin tezahür edilen kısmı.
Kült romanlardanmış, 1987 yılında yazmış yazar ve daha sonrasında intihar ile hayatına son vermiş.

Baş karakterimiz William Küba'dan Miami'ye gelmiş sürgün bir yazardır. Karşılarında zengin bir adam bulmayı bekleyen akrabaları bunun yerine aklını kaybetmiş bir adam bulunca onunla ilişiklerini kesmişlerdir, halası hariç. Halasının da ondan pek haz ettiği yoktur ve en sonunda onu bakımevi olarak geçen akıl hastanesine götürür. Kitap boyunca William'ın burada yaşadığı şeyleri tüm açıklığı ile okuyoruz. Bir yandan da Küba Devrimi'ni eleştiriyor yazar.
 Sanıyorum yazarın iç sıkıntıları ve yaşadığı dönemde ki siyasi olaylar da hayatının dönüm noktası olmuş.

Kitabın sonun da yazar ile ilgili kısa bir otobiyografi de var.
Mesela yazar yazar ve sonra da yırtıp atarmış. Saklamak istemezmiş.... Huzursuzlukları hep varmış. İnsanlığa, dünyaya inancını kaybetmiş vs...

İnce ama dolu dolu kitaplardan biri idi.





4.5.18

Betül Arım Gösterisi ve Zaman Yeli Kitabı....


 Geçen gün İnsatgram'a bu fotoğrafı ekleyim şöyle yazmıştım; "hiç bitmeyen bir ev toparlamaca varmış." diye...
Gerçekten de öyle özellikle çocuğu olanlar anlar beni. kendimi devamlı evi toparlarken buluyorum. İşin garibi " bugün hiçbirşeye elimi sürmiycem" diyorum ama bir bakıyorum hop ben "şunu kaldırayım, şunun yeri şurası" derken buluyorum.....
Neyse efenim aynı şeylerle sizi sıkmayayım.
Sonuçta anladık ki sosyal medyada gözüktüğü gibi olmuyor ev halleri :)))

Geçen hafta Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'n de "Betül Arım İle Dışarıda HiçBir Şey Var!" oyununa gittik eşimle.

Enerjisine hayran olduğum bir kadın. Daha önce de Youtobe kanalında ki kısa kısa olan videoalarını izliyordum.
Bu tek kişilik oyununda duyduklarınız sizi şaşırtmıyor, hatta çoğunluk "evet ne var bizde biliyoruz" dediği ama iş uygulamaya geldiğin de ötelediği şeylerin kendi hayatında devam etirerek nasıl da etkisini gördüğünü anlattı.
Aralar da müzik ve ses ekibi ile desteklemiş ve anlatım ile birleşince siz de oyundan çıkarken enerji dolu, aa çok doğru söylüyor derken buluyorsunuz.

Ne mi anlatıyor?

"Kendimize de teşekkür etmemiz gerektiğini, an-ı ve yaşamı farkında ve bilinçli yaşamamız gerektiğini, pozitif düşünce gücünün önemi ve etkilerini, polyanacılık değil ama bazı durumları olduğu gibi kabul edip yola devam etmek gerektiği v.b." gibi önemli öğretilerden bahsetti."
Son sözünü de hayatını etkileyen kitaları söyleyerek ve Gandi'nin meşhur sözü ile kapattı.
Kitaplar ne derseniz; DÖRT ANLAŞMA, DÜŞÜNCE GÜCÜ bir kaç tane daha söyledi ama aklımda kalmadı.
Bu kitapları da okuduğum ve bende etkilendiğim içn hatırlıyorum sanırım. :)

Bitirdiğim kitaba gelirsek de;

Gürsel Korat'ı ilk "UNUTKAN AYNA" kitabı ile tanıdım ve kelimelerine vuruldum.
Anlattığı hikayeler iç burkan olsa da sizi sıkmadan, daraltmadan anlatıyor. Kısa ve öz.

Bu kitabı da meğersem Kapadokya üçlemesinin ilk kitabı imiş.Diğer ikisi Güvercine Ağıt ve Kalenderiye.

Kitabın girişinde kör bir Latin askeriyle sağır bir kilise ressamı karşılaşırken, zihnimin bir o yana bir bu yana koşturmasıyla sürdü okumam. Türkmen gibi giyinip konuşan kör bir Latin askeri, Selçuki beyi gibi giyinmiş Hıristiyan Beyine rastladığına şaşıran sağır ressam. Bin Tanrılı Hittilerden gelen çift başlı kartalın yanına bir de çift aslan eklenivermesi… Garip bir dinginlik ve hüznün eşlik ettiği okumaya ince bir sızıyla son vermek, savaşlar, yaşananlar, zaman … Ah zaman… 

Diğer kitplarında sıra.

Eğer daha önce hiç okumadıysanız yazarın kitabını şans verin kendisine...pişman olmazsınız.

 

28.4.18

Oyun Dürttüsü Juli Zeh


Daha önce yazarın iki kitabını okumuştum. Anlatım dilini sevmiştim.
Her ne kadar Kartallar Ve Melekler kitabı beni sıksa da cümleleri iyiydi yazarın
Blog arkadaşım Eren' de bana bu kitabını yolladı. Burdan bir kez daha teşekkür ederim Eren'cim.

Yer yer uzatmış olsa da yazar konu olarak iyiydi. İçinde felsefi cümleler olması aynı zamanda dikkat çekiciydi.
Bonnda bir özel okulda birbiriyle karşılaşan iki sıradışı öğrencinin, fikirlerin, ideo-lojilerin, dinlerin, barışa inancın, insan haklarının ve demokrasinin yerine pragmatizmi koymuş olan Ada ile Alevin öyküsünü anlatıyor. Babasından, insanların kararlarının aslında mükemmel prova edilmiş bir oyun olduğunu öğrenmiş olan ve oyunun, kendisine kalan son varoluş şekli olduğunu düşünen yarı Mısırlı Alev ile kendi kendini yaratmanın o yalancı, çekici, kolaycı yolu olan nitelik edinmeyi gereksiz bulan, aptallığa duyduğu nefreti zehir gibi sözlerle dile getiren Adanın öyküsünü... Kendilerini nihilistlerin torunlarının çocukları olarak tanımlayan bu ikili, tüm değer yargıları ellerinden alınmış olanların elinde kalan tek şey olan oyun dürtülerini Polonyadan iltica etmiş olan öğretmenleri üzerinde tatmin etmeye karar vererek Adaya olan ilgisini kötüye kullandıkları Smuteke şantaj yapmaya başlar. Zeh, ?iyi-kötü? ayrımının yerini ?işlevsel-işlevsel olmayan? ayrımına bırakmış, ahlağın bir endüstri normuna dönüşmüş olduğu ve gerçekliğin, kendi kopyalarını taklit ettiği çağımızda, insani bir şey hissedebilmek için kalp piline gerek duyan neslin bu iki üyesiyle ölümden önce bir hayatın varolduğuna inanan Smutekin yaşadıklarını anlatırken, bir yandan da Greenpeace ile El Kaide, Hollywood ile 11 Eylül arasındaki bağlantılara da değinerek dünyamızın bugünkü durumuna, toplumların yapısına ve insanlar arasındaki ilişkilere alışılmışın dışında bir bakış açısı sunuyor. Hukuk eğitimi de görmüş olan ve gerek analiz yeteneği gerekse üslubu ile eleştirmenlerin takdirini kazanan yazar, bu romanda değerler ve yasaların değişen zaman karşısındaki durumunun yanı sıra adalet, hukuk, dil ve gerçeklik kavramlarını da sorguluyor. 

Sadece çok fazla uzatmalar ve bu durum okuma hızınızı yavaşlatıyor.

Sevdim kitabı.

27.4.18

Ev Hali/ Biten Kitap...


Çocuklu ev demek hep bir evi derle, toplamacaymış... öğrendim öğrendim hemde uzun zaman önce :)
Allah'ım devamlı ev toparlıyorum. Dağıt, oyna ve topla. Bura da toplama kısmı bana kalıyor. Kızım ya hiç toplamıyor yada azcık yardım ediyor.
Ama diyorum içimden " sen durrr sıra bana da gelicek, öğretecem ben sana kendi eşyalarını toplamayı" desem de kazanan hep Umay oluyor.😬 Eşimin baştan beri dediği bir laf vardır; bir çocukla savaşa girme. Kazanan hep çocuk olur.
Hadi canım desem de; düşününce öyle oluyormuş.😒

Muhakkak çorba içecek gün içinde Umay'cık. Ya sabahtan yada akşamdan çorbayı pişiriyorum. Yoksa çok istiyor. Aslında iyi bir şey elbet çorba içmesi.😍😋
 Bi kahve yapayım şöyle sıcak sıcak içeyim dedim nerdeeeee, "anne hadi gel oyun oynıycaz daha" nidası ile hoppp ışınlandım.
Evet belki biraz sesimi yükseltsem, kızsam tek başına oynayacak... benim içinse bu zamanlar bir daha  hiç gelmeyecek, derdim ondan. O yüzden çoğunluk oyun modundayız. Şimdi havalar da ısındı günde iki kez parkta oluruz.
İşim olduğunda söylüyorum kendi oynuyor onun dışında tek oyun istemiyor.
Bende/iz de hep beraber oynuyoruz.

Bugün de ev temizliği derken pilim bitti, bende kız okuldayken bloğuma uğrayayım, yazayım, yorum yapayım dedim.
Son iki gündür yazılan bloglara uğradım, okudum.
Sıra kendi yazıma geldi.

Akşama Betül Arım'ın Tek kişilik bir yaşama sanatı gösterisi olan “Dışarıda Hiçbir Şey Var! gösterisine gidicez. Kadıköy Halk Eğitim Merkezin de olacak gösterisi.
Kendisini, anlattıklarını ve yaşama bakış açısını çok beğeniyor ve ilgi ile takip ediyorum.

Onun dışında Kitap Kulübümüzün kitabı olan "Yolun Sonundaki Ev/ Oya Baydar " kitabını bitirdim.
Bir ülke, bir şehir, bir semt ve bir ev: Yolun sonundaki mor salkımlı ev.
Oldum olası severim mor salkımları, baharın müjdecisidir aslında.
Kitapta da bolcana tasviri geçiyor.
Bir dönem kitabı. Okurken içiniz burkuluyor biraz ama değiyor...
Yazarımız Oya Hanım tam bir aktivist bence. Ülkesi için iyi yaşam, eğitim ve adalet istiyor.
Konusuna fazla değinemiyorum kitabın yeni çıktı ve okuyacak olanlarınız olabilir.

Tabi ben hiç ailemden eski siyasi olaylara dair hikayeler dinelemedim, belki de onlarında bir hikayesi yoktur.
Kitapta ki ailelerin yaşantısı, acı-tatlı komşulukları, sürgünleri derken bir bakmışsınız kitap bitmiş.

Oya Baydar, 1913’te bir suikastla başlayıp 1960’lı yıllarda aynı apartmanda kesişen çizgilerle ülkenin son yüz yılının haritasını çiziyor. Yolun Sonundaki Ev, okuyan herkesin kendinden bir şeyler bulacağı bir Türkiye panoraması.
Özeti böyle yazıyor.

Keyifli hafta sonunuz olsun.
Selamlar.

24.4.18

Biten Kitaplar...İmkansızın Şarkısı, Kavgam Serisi Ve Vejetaryen

Geçtiğimiz haftalar da elimde ki kitapları da okuyup bitirdim. Geceleri daha çok okudum. malum havalar güzelleşince parklar bizi bekliyor ve uzun saatler de kalıyoruz dışarıda/parkta.

Dün kızımızın ilk 23Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramı gösterisi vardı. Okulda kutlandı ve çok güzeldi.

İçim/iz pırpır idi. Kendi okul zamanlarım geldi. Kreşe gitmemiştim ama ilkokul ve orta okulda gösterilere katılır ve statlar da yapılırdı kutlamalar. Okuldan topluca çıkar, sıra halinde, önde bando ile giderdik stada. :)

Artık kutlanmasa da statlar da kalbimiz de hep olacak bu coşku, sevinç. Asla ve asla Atam'ızı n ve ona inanan halkın, şehitlerimizin bizim için verdiği mücadeleyi...hep minnetle, saygıyla hatırlayıp kutlayacağız.


🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉


 Bu kitabını çok sevdim Haruki Murakami'nin.
37 yaşındaki ana kahraman Toru Hamburg’a yaptığı uçak yolculuğu sırasında Beatles’in “Norwegian Wood” -Türkçe isme de ilham kaynağı olan- şarkısını dinlemesi ile başlar.
Anılar onu 20 yıl öncesine, üniversite yıllarına götürür. En yakın arkadaşı Kizuki intihar etmiştir. Kizuki’nin kız arkadaşı Naoko -ki ablası da aynı yaşlarda intihar etmiştir- ise bu trajik olayın travmasını yaşamaktadır. Aynı acıyı paylaşan Watanabe ve Naoko birbirlerine daha da yaklaşırlar ve birlikte olurlar. Bu olaydan sonra Naoko, kendi isteğiyle sanatoryuma yatar.  
Tabi bundan sonra bir geriye dönüşler bir günlerine doğru dönüşlerle anlatılır.
Aslında gerçekten de büyük bir travmadır bence en yakın arkadaşının, kardeşinin intihar etmesi.
Daha sonra hayatı sorgulama başlar kahramanlarımız, arkadaşlar arası diyaloglar, hayata bakış açıları, yaşam biçimleri bizim gençlerin yaşam biçimlerine göre farklı.
Okurken düşündüm; lise çağında ki hangi gencimiz tek kalıyor yada arkadaşları ile kalıyor, çalışıyor para kazanıyor. Elbet çalışan, çalışmak zorunda kalan gençlerimiz var.
Bir diğer konu da ; Ölüm de aşk kadar önemli bir konu kitapta ama genel kullanılan anlamının çok ötesinde. “Ölüm yaşamın karşıtı olarak değil, parçası olarak vardır” cümlesinde de dendiği gibi ölümü trajik, hayatı kesintiye uğratan bir öğe olarak değil; akışın bir parçası. Bu yüzden de farklı ölümler ve intiharlar, imkan verdikleri başka olaylara açılan kapılar gibi bir izlenim bırakıyor insanda.

 🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉

 Geçen sene almıştım seriyi. Çok ses getiren kitaplardan bu seri. Ve okuyan herkes de çok beğenmiş.
Anlatı kitabı bir nevi günlük gibi.  Çocukluğundan, ailesinden, yaşamındaki mahallesinden, anne-babasının ilişkisinden, kendisi-babası ilişkisinden detaylı bir biçimde anlatıyor.
Belki bu kadar ince detaylara girmese daha çok severdim kitabı. Çünkü anlatı kitaplarını severim.
Ve gerçekten de zordur aslında kendi hayatını anlatmak. Ki yazarın ailesi de kendisini dava etmişler; her bir şeyi detaylı anlatıp ifşa ettiği için.
Okudum ve "tavsiye eder miyim?" kısmında karasız kaldım. Çünkü gereğinden fazla uzun anlatılmış geldi bana ve yer yer sıkıldım.
Onun dışın da karar size ait....


 Uzun uzun anlatmak isterdim, nette biraz bakındım o kadar çok detaya giriş yaparak anlatmışlar ki kitabı..... Ben sadece hissetiğim kadarını paylaşmak istedim.

  🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉

 Son kitabım da "Vejetaryen"

Han Kang, 2016 başında yaptığı bir söyleşide vejeteryanlığın “İnsanların şiddetini, masumiyet olasılığını sorgulamak, aklı ve deliliği tanımlamak, başkalarını anlama imkanı, son sığınma ya da son kararlılık” gibi boyutları olduğunu anlatmış. Vejeteryanlığın, veganlığın felsefi boyutuyla tartışmasını yaparken “insan olmayı”, “insanının yarattığı vahşeti” tartışmış oluyor aynı zamanda. İnsan olmaktan vazgeçmek bir tercih olarak mümkün müdür, üzerinde konuşmaya, yazmaya değer.

 Demiş. Kitap çok etkiledi beni. Çünkü içeriğinde ki sorgulamala, içsel hisler ve yaşama dair bakış açısı çok samimi idi.
Aslında sert bir kitap. O yüzden okurken yer yer rahatsız olabilirsiniz. Ama bu olumsuz anlam da anlaşılmasın.
Her şey evli, tek düze ama sorunsuz giden bir çiftin bir sabah karısının uyanıp buzdolabında ki tüm et ve türevlerini çöpe atması ile başlıyor.
"Bir rüya gördüm" diyor kadın ve daha fazla anlatmıyor...
Tabi merak ediyorsunuz ve başlarda ilk 50 ayfayı neredeyse soluksuz okudum. Üç bölümden oluşuyor ve modüler kitap gibi düşünün, hepsi birbirine bağlanıyor sonunda. Sonra da sizi ters köşe ediyor.

Okumadıysanız not edin derim, iyi kitaplardandı.

YAZAR HAKKINDA;

Vejeteryan’ın yazarı Han Kang Güney Koreli. 1970’te Gwangju'da doğmuş. On yaşındayken Seul'e taşınmışlar. Yonsei Üniversitesi'nde Kore edebiyatı okumuş. Annesi ve kardeşi de yazar. Yazarlığa şiirle başlamış. 1993’te şiirleri, daha sonra da öyküleri yayımlanmış. Öyküleri ile çeşitli ödüller kazanmış. İlk kitabı 1995’te çıkmış. Beşi roman altı kitabı var. 2013 Yazı’ndan beri Seul Sana Enstitüsü’nde yaratıcı yaratıcı yazarlık dersleri veriyor ve şu anda altıncı romanı üzerinde çalışıyor. Vejeteryan 2007’de Kore’de yayımlanmış, yirmi binin üzerinde satmış. Sinemaya uyarlanmış. Dokuz dile çevrilmiş. İngilizce’de yayımlanan ikinci romanı. Kitap 2015’te İngiltere’de, 2016’da ABD’de çıkmış. NYTimes Book Review 2016’nın en iyi on kitabından biri olarak seçmiş. 

22.4.18

Şekersiz 21 Gün Diyeti....iiiiiiiii......

Şu İnstagram'da epeydir dolanan bir akım var; "Şekersiz 21 Gün Diyeti" .
Yazarı bir diyetisyen. Bu diyeti yapan birkaç kişinin paylaşımlarını okudum, internetten de biraz bakındım ve başlamaya karar verdim.
Sonuçta tatlısız bir yaşam düşünemiyorum modunda biriyim ve her şeyin başı bu yapay şekerler.
Bayadır kafamda evirip çevirip duruyordum. "Gülşah artık dur demelisin yoksa işin sonu kötü olacak" diye.
Sonuçta her yıl kilo alımım da artıyor... Evet kendimi gerçekten de olduğum kilo ile seviyor ve beğeniyorum ama ilerisi için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.
Bu sebeple artık yediğime-içtiğime dikkat etmem gerek.
Netice de sağlıklı yaş almak istiyorum/z karı koca. İleriye dönük hayaller çok. :)
internetten alıntıdır görsel

Bir haftam doldu bile. İlk bir kaç gün değil de 6. gün fena tatlı isteğim geldi, onu da kahve içerek bastırdım. İlk defa iyi gidiyorum diyebilirim.
Tabi 21 gün bittikten sonası önemli, artık bunu yaşam biçimi haline getirmem gerek.
Şuan 12.gündeyim ve artık canım tatlıyı fazla istemiyor. Hatta "teşekkürler yemeyeceğim" demek hoşuma bile gitmeye başladı.
İnanın benim gibi tatlı severler için çok zor aslında. Normal de kolaydır bazıları için "hayır yemiycem" demek... Ama benim için ertelenen bi şeydi.

Artık daha az hatta çok az tıkanıyorum, sabahları daha dinç uyanıyor ve gün içinde ki uyku bastırmalarım biiti gibi....

Hedefim bunu yaşam biçimi haline getirmek.
Kendimi çok iyi hissediyorum.

Ve anladım ki bunun kilolu olmak/zayıf olmak ile ilgisi yok. Şeker hele hele glutenli ve yapay şeker o kadar tehlike organlarımız ve yaşamımız için...

Bazı bloggerlarda da okudum ve yapan var bu diyeti.
Var mı eklemek istediğiniz yada yapanınız böyle bir yeme alışkanlığı?

16.4.18

İki Kitap Bir günlük :)


Yeni bir haftaya başladık.
Havalar dengesiz olsa da bahar geldi artık. :)
Park sezonu açıldı bizim evde.
Dün akşama kadar parktaydık, bir de oyuncak götürdük. Allahhhhhh bütün çocuklar toplaşıp oynadılar. :))))

 Bu aralar sinemalar da güzel film de yok, evde de izleyemedik. Dizi izliyoruz.
"Young Sheldon" a bayıldım. O ufaklığın hal ve tavırları ve annenin oyunu çok iyi. Hemen peşinden de Bing Bang Teori izliyoruz. İyi geliyor. Kısa kısa ve yormadan.

 Geçen sene DR kampanyasından almıştım. Yazarın daha önce hiç bir kitabını okumamıştım.
Sonrası bir araştırdım ki başka kitapları da var ve iyi bir yazar.
Yazım dili sıradan gibi ama okurken sizi o kadar etkiliyor ki... Seviyorum böyle kitapları.
Bu kitapta öyle.... Yaşlı bir adamın hayatı gibi başlıyor lakin "anılar, yaşanmışlıklar, acılar, meraklar, okuma isteği, öngörüler, savaşlar" sizi yormadan hafızanıza kazılıyor...
Yüz yaşındaki münzevi bir Bulgar hayata ve dünyaya nasıl bakar? Hint asıllı Britanyalı yazar Rana Dasgupta, Solo'da bu sorudan yola çıkıyor. Hayatının son demlerini yaşamakta olan Ulrich'in kendini oyalamak için yapabileceği pek bir şey yoktur artık; o da kalan zamanında kendini anılarına bırakır. Bir asırlık ömrü boyunca neler görmemiştir ki: savaşlar; kapitalizmden komünizme ve komünizmden kapitalizme geçişler; bilim, teknoloji ve sanattaki devrimler... Sadece Bulgaristan'ın değil, dünyanın da değişimine tanık olmuştur Ulrich - ve kendi yaşamı da bu değişim doğrultusunda şekillenmiştir. Elbette böyle uzun bir hayat ziyadesiyle acı ve hayal kırıklığı da barındırır içinde, ama Ulrich'in bunlara karşı sağlam bir silahı vardır: yıllar önce görme yetisini kaybetmesiyle daha da pekişen engin hayal gücü. Dünyanın unuttuğu ama dünyayı unutamayan bu yaşlı adam, gerçek hayatta yapmak isteyip de yapamadıklarını ve istemediği halde yapmak zorunda kaldıklarını hayal dünyasında telafi etmeye çalışır. Böylece hayallerini anılarına katık eden Ulrich'in iç yolculuğu hayatla buruk bir uzlaşmaya dönüşür.
(Tanıtım Bülteninden)

 Bu yazarın başka bir kitabını önermişti arkadaşım. Kadıköy'e inince bende alayım istemiştim. Bu kitaba denk geldim.
Hatta kitabı alırken eleman " diğer kitapları da çok iyidir yazarın, tavsiye ederim" dedi.
Aslında anlatı kitabı, içeriği kısa kısa günlükler tarzında. Bir oturuşta bitiyor.
Ama düşünüyorsunuz okurken. Bir çocuğun gözünden ailesine bakışını.
Çocuklar için "anne-baba" çok önemli... bir baba ki dışarıya çok iyi ama eve ilgisiz. Ve çocuk bunu anlatırken şikayet ederek değil sadece anıla olarak anlatıyor.
Yazarın yazım dilini sevdim, sıra diğer kitaplarında.

Okuyanınız var mıdır bu yazarı?

"Bir sabah, çok erken vakitte, annem odama geldi, "Sanırım baban öldü" dedi.

"Yine mi..." dediğimi hatırlıyorum.

Kalkmak istemiyordum, yorgundum ve yorganın altına girdim.

Babamı o kadar kör kütük sarhoş görmüştüm ki, gerçek bir ölüyle kör kütük sarhoş biri arasındaki farkı bilemiyordum. Sonra babam doktordu ve bir doktor ölemezdi.

Annem, "Bu seferki gerçek. Hadi kalk" dedi.

Kalktım. Odasına gittim. Yatağın yanı başına düşmüş, ağzı kan doluydu. Beni azarlamadı, gerçekten ölmüştü."

2008 Prix Femina ödüllü Jean-Louis Fournier'den otobiyografik bir anlatı.

Bir çocuğun gözünden kahraman, koruyucu, şakacı, alçak gönüllü, sorunlu bir imge: Baba

11.4.18

9.Alaçatı Ot Festivali'nden Kareler/Anılar.

Haftaya yorgun ama keyifli ve enerjik başladım diyebilirim. Her ne kadar hala uyku halleri bastırsa da iyiyim.
Burdan alerji hapıma çok teşekkür ediyorum bir kez daha :)

Geçtiğimiz cuma akşamı ben, Sevdoş ve kuzenim 9.Alaçatı Ot Festivali'ne  gittik tur ile.
 Çocukları da eşim ve kardeşime bıraktık.
Kız kıza kısa bir mola oldu bizim için.




Sabah erken vardık Alaçatı'ya. 700 turun katıldığını söyledi rehber. Çok kalabalıktı. Yine de güzeldi. Şansımıza hava da parçalı bulutlu idi. Çok zor gezsek de stantlarda ki el emeği yemekler, börekler, enginarlar, sarmalar, kurabiyeler mis gibi kokuyordu.

Sokak aralarını gezindik daha çok. O eski Rum Evlerinin mimari yapısına, görüntüsüne tek kelime ile hayran kaldım.
Tabi bir kez daha bu sefer kendimizce gelip gezmek gerek buraları, zaman kısıtlı olunca hızlı hızlı bakınıp geçtik.
Bol bol fotoğraf çektik.
Ordan da Çeşme'ye geçtik. Çeşme Kalesini gezdik. Nasıl muhteşem bir kale idi. Eskiye dair izleri olan gezileri çok seviyorum. Şöyle bir durup düşündüm; ne savaşlar ne kişiler, ne acılar ve sevinçler görmüştür bu yerler......
Sonrası Kordon Saat Kulesi oldu. Rehberimiz kısa kısa anlatıp gezdirdi.
Akşamına da konaklayacağımız otele geçtik.
Sabah 09:30'da yola çıktık. Öncelik olarak Şeyten Sofrası/Ayvalık  çıktık. Burda ki manzara da müthişti. Yine tarihini dinledik, okuduk ve bu enfes manzaraya karşı kahvemizi içtik.














Sonrası sahile inip yine sakızlı dondurmamızı yedik. Ordan tekne ile Cunda Adası'na geçtik. Aman Allah'ım tekne çok esiyordu donduk donduk resmen. Gerçi rehber bizi uyardı ama bizde de serde gençlik var yani :) o kadar da üşümeyiz dedik ama nerdeee....

Cunda Adasın'da az kaldık. Aaa öncesi Ayvalık evlerine de bayıldım. Hepsi eski ve az katlı idi. bakımsız olanlar olsa bile huzur doluydu sokakları.
Burada  Taksiyarhis Kilisesi'ne gittik. nasıl güzeldi içi.... Çok da iyi restore etmişlerdi.
Cunda Adasın'da da Rahmi Koç Müzesi'ni gezdik kızlarla. Burası da kiliseden müzeye çevrilmiş bir yapı idi.
Yine arabalar, sanayi aletleri ve oyuncaklara dair sergi vardı.

İki günlük güzel bir gezi idi. Sıra da diğer geziler var.

Selamlar ey okuyucu! :)