6.7.17

En zor sınavım...

Sanıyorum yaşamım boyunca vereceğim büyük sınavlardan biri benim için ana ocağına gitmek......

Salı akşamı Ortaca'ya uçuyoruz ana kız, Merter evin badanası bittikten ve ev toparlandıktan sonra  gelecek....

Bir tarafım kabul ediyor artık anacığımın en güzel yere gittiğini ama bir tarafım var ki fena kanıyor....
Fark ettim ki kendimde; annemin arkadaşları ile fazla konuşamıyorum... sanki onlara konuşmak, eskiyi yad etmek herşeyin sonu gibi geliyor...
Oysa ki daha ne kadar herşeyin sonu olabilir ki...

Her ne kadar kabul etsemde bazı şeyleri henüz hazır mıyım bilmiyorum....

Sonuçta annemin yokluğundan beri babamın yanına gitmedik, babam hem mevlüde hemde daha sonra bizi ziyarete geldi...
Babam bizim karşımız da güçlü durmaya çalışıyor bizde babamın karşısında...
Oysa ne zormuş güçlü durmak/olmak....

Mesela devamlı kafamın içinde kurup duruyorum kapıdan giriş sahnemi... ve için için ağlarken buluyorum kendimi.
Aslında gitmek iyi gelecek bana ve babama. O kapının kapanmadığının bir nevi göstergesi gibi olacak bizim için.

ama nasıl anneciğimin eşyalarını toplayıp vereceğimi inanın bilmiyorum.
Zormuş o kadar zormuş ki kabullenmek, kabul  etmek ve yola devam etmek...
Birkaç gün evde annemin en yakın komşularının ziyareti ile geçer diye düşünüyorum, sonrasıda biz denize gideriz.
Annemin burada İstanbul'da olduğu kadar Ortaca'da çok fazla arkadaşı ve sevdiği komşuları var.
Onlar gelmek isteyecekler... Gelsinler elbet...

Gitmek lazım, devam etmek lazım/mış ki... Yaşama tutunalım.....









Günden Kalanlar Kazuo Ishiguro

Bence kitabın ismi çok güzel. Okurken günlük yazmam geldi aklıma.
Birde İngiliz'lerin ne kadar kibar olduğunu düşündüm.

Günden Kalanlar kitabını neredeyse iki haftaa da bitirdim.
Aslında sayfa sayısı olarak kalın bir kitap değil. Şöyle bir araştırdım da yazarı tam bir "anlatı ustası" diye geçiyor.
Gerçekten de Başuşak anıların öyle bir anlatıyor ki... sanki karşısında bir dinleyici var ve soruyor gibi ama bunu  yaparken de sizi hiç rahatsız  etmiyor.
Ama nedense yavaş ilerledi bu kitap, sevmeme rağmen...

Stevens’in hayatını merkezine almakla birlikte, onun hizmet ettiği evin bir dönemin siyasetinin belirlendiği bir mekân olması üzerinden siyasi ve toplumsal meseleleri de dillendirmiş Ishiguro; Stevens’in başuşaklığının bir metafor olduğunu söyleyebiliriz. Muktedirlere boyun eğmiş, kendi kaderini tayin etmekten korkan, hak ve özgürlüklerine sahip çıkmaktan korkan kitleleri, Stevens özelinde alaya alıyor. Ancak kaba değil buruk bir alay. Nazi yanlısı Lord’una bağlılık adına dünyanın ve ülkesinin düştüğü duruma kayıtsız kalan, malikaneyi ziyaret eden konukların mevki ve rütbeleriyle övünen Stevens, bir zavallı olduğunun farkındadır: “Lord Darlington kötü bir adam değildi. Hiç değildi. En azından yaşamının sonunda bütün hatalarından kendisinin sorumlu olduğunu söyleyebilme ayrıcalığına sahip oldu. Yürekli bir adamdı.Yaşamda belli bir yol seçti, bunun yanlış bir yol olduğu ortaya çıktı, ama elden ne gelir, o seçmişti bunu, hiç değilse orası kesin. Bana gelince, ben bunu bile ileri süremem.Anlıyorsunuz ya, güvenmiştim. Lord hazretlerinin bilgeliğine güvenmiştim. Ona hizmet ettiğim bütün o yıllar boyunca yararlı bir şeyler yapıyor olduğuma güvenmiştim. Kendi hatalarımı kendim işledim bile diyemiyorum. Gerçekten de... İnsan kendine sormalı... Vakar bunun neresinde?” Tabi bir de uşağın geçmişe takılı kalma  meselesi var.

Bazen o kadar kızdım ki uşağa... bu kadar mı duygulara gem vurulur dedim....
Hatta babası vefat ettiğinde bile işini yarım bırakmaması gerektiğini düşünmesi vs... beni sinir etti vallahi...
Kitabın filmi de yapılmış henüz izlemedim ama izleyeceklerim arasına ekledim.

Yazarın anlatım dilini yavaş bulsamda sevdim... bakış açısı yalın, sade ve olduğu kadar olması beni etkiledi.
Sıra da diğer kitapları var.


26.6.17

BİR YILBAŞI ÖYKÜSÜ/ CHARLES DİCKENS


Bayramın birinci günü ziyaretler bitti.
Hepi topu iki komşu, kayınvalidemler tamam. Kardeşimgillerde geldi gitti.
Bugün bizim için normal günlerden birgün oldu.
Aslında akraba olarak kalabalığız ama sıkı bir bağ olmadığından, anca düğün dernek, cenaze de görüyoruz birbirimizi...
Üzücü..hemde çok çünkü kalabalık sofralar, kuzen buluşmaları çok keyiflendiriyor beni.

Bu bayram çok da keyfim yok... ilk bayramımız demiştim size diğer yazımda... içim hep daralmış vaziyette.......aklımda hep anılar...

Öyle işte efenim... konuyu dağıtmayayım....

BİR YILBAŞI ÖYKÜSÜ/ CHARLES DİCKENS

daha öncesi animasyon filmini izlemiştim. Hatta her sene sinema kanallarında denk gelirsem yine aynı keyfile izliyorum hatta neredeyse tüm noel filmleri keyiflendiriyor beni.
Orada ki renkli hazırlıklar, yeni bir yılın getirdiği heyecanlar bir umut veriyor....bana göre tabi...

Kitabını da Carrefour'da gezinirken kitap standına bakarken gördüm ve birkaç tane daha böyle kısaltılmamış, çocuk klasikleri dizisi kitabı daha aldım.
Geçenler de canım ara kitap olarak şöyle keyifli, bir çırpıda okuyacağım kitap okumayı isterken bunu aldım ve okudum.
İçimde ki çocuğa ve yetişkine çok iyi geldi...

İŞte böyle blog....


24.6.17

İyi Bayramlar...

Ramazan Bayramınız Mübarek olsun...

Şeker bayramı diyince aklıma birçoğumuzun çocukluğunda olduğu gibi kapı kapı dolaşıp şeker topladığımız anılar geliyor..

Bu ailecek bizim ilk annemsiz bayramımız...
İçim buruk, kırık, yaralı...
Ama ne yapıcaz işte biz yaşayanlar için hayat devam ediyor....

Bir hafta öncesinden bayram temizliği yapılırdı. Sonrası kadayıf tatlısı..
Baklava ve yaprak sarması babaannemin evinde olurdu bide babanem sağouk ayran çorbası yapardı her bayram.
Şimdi hepsi anılar da kaldı. Ruhları şad olsun...

Anılar, anılar, anılar...

İyi bayramlar efenim tekrardan...













23.6.17

Hatıra Defteri ve Anılar...




Kutuda kalan kitaplarım/ız vardı ve kitaplık alınca düzenlemeye başladık.
Arada elediğim kitaplar da oldu.

Sonra hatıra defterim çıktı hatta eşiminde hatıra defteri çıktı. :)
Şöyle bir karıştırdım içini; aman Allah'ım taaa o günlere gittim.
Öğretmenlerimin yazdıkları, arkadaşlarımın yazdıkları, maniler...

Aranızda günlüğü olmayan çok azdır diye düşünüyorum; ortaokul ve lise de çok önemli idi günlük ve hatıra defteri.
Hele o anketler ve sorular.
Bide kimseye göstermeden cevaplardık. 😊
En klasik soru; "bir adaya düşseydin yanına alacağın üç şey?"
" Sevdiğin kişinin adı" vb..... 😬
Arkadaşlarımız zaten yazardı hatıra defterine ama en önemlisi öğretmenlerimize yazdırmaktı.
Hatırlıyorum da aman Allah'ım daha "öğretmenim hatıra defterime yazar mısınız?" diye eden heyecan basardı.
Söyledikmi de" acaba ne yazıcak, ne zaman geri verecek" telaşı düşerdi aklımıza, içimize. Güzel günlerdi be. 😊

İşte böyle nerden nerelere gittim...

Sonra bide evlilik 💒 öncesi ajandamı buldum.
Onuda şöyle bir karıştırdım... Gelinlik prova tarihi ve saati, damatlık alımı, davetliler, listeler vb... Detaylar ve hatırlatmalar var içinde.
Şimdi hâlâ revaçta mı bilmiyorum ama o dönem bayağı bşr site vardı ; evlilik öncesi hazırlıklar için. Bu ajandayı da o sitelerden biri yollamıştı.
Güzel anılar bunlar...

22.6.17

Beş Sevim Apartmanı Rüya Tabirli Cinperi Yalanları / Mine Söğüt

Yazarın ikinci romanını da bir solukta okudum.
Ve bu romanı ilk kitabı imiş Mine Söğüt'ün.
Bu kitap enteresandı. Bittikten sonra bir süre düşündüm..
Anladım ki çocukları ve onların hayatlarını, çalınan hayatlarını çok önemsiyor yazarımız...
Zaten bana göre hayatı da çok önemsiyor ki severim hayatını önemseyen insanları.
Bir kez geliyoruz bu dünyaya ve boşuna da gelmiyoruz bana göre...

& Konu olarak "cinperilere" karışmış Doktor Samimi'nin tezi üzerine bir kitap.
& Günlüğüne yazdıkları, çocukken yaşadıkları ve dokor olduktan sonra tezini kanıtlamak için , hastaneden anlaştığı arkadaşı ile kimsesiz olan beş hasta seçmesi ki bu hastalarında dosyasında cinlerle görüştüğü, tedavi edilemeyen ve arayanı soranı olmayan hastaları seçerek başlıyor işe..

& Sonrasında beş katlı bir binayı tutuyor ve gece yarısı hastalarını bu apartmanın her bir katına birini yerleştiriyor. Kendisi de en alt kata yerleşiyor.

Aslında kitabı okurken yer yer hatta sık sık düşündüğüm, çocukluk döneminin ne kadra önemli olduğu.
"çocuktur anlamaz, büyüyünce değişir, unutur gibi şeylerin biz çocukların üzerinde ki etkisini güzel anlatmış.

& Örneğin Dr. Samimi'nin küçüklüğü yalnız ve neredeyse kimsesiz geçmiş. Babası ölünce annesi başka biri ile evleniyor ve Amerika'ya yerleşiyor. Yılda bir kez oğlunu görmeye geliyor.
Çocuğunu görümcesine bırakıyor. Hala yalnız yaşıyor, hiç evlenmemiş ve yeğeninin sessizliğini boş veriyor. Sorunsuz çocuk olması neredeyse hoşuna gidiyor.
Ve yalnız geçen günlerin ardından hayal dünyasında kendine bir hayat kuruyor, sonrası cinler musallat oluyor yada öyle hissediyor.
Kuran-ı Kerim'den de ayet var kitapta yer yer başvuruyor da...

Sonuçta eğer çok isterseniz karşılaşmayı cinlerle, size geleceğini anlatıyor.

Sonra diğer beş hastanın da geçmişini dosyalarından okuyor ve hepsi de sorunlu yaşamlarının ardından buna inanmışlar ve tedavisi olmayan hastalık olarak hastaneye yatırılmışlar.
Onlar üzerinde de deneyler yapıyor.

Sonrası Dr. Samimi cinlerin kendi bedenini ele geçirmemeleri için uyumamaya başlar, biraz da kafayı sıyırır aslında.
Ve ateşle yok olacaklarına inandığı için evi bir gece ateşe verir....

Kelimeleri ve cümleleri çok iyi yazarın.
Özellikle de psikolojik boyutunu anlatımı fena....

Arka Kapak;
Pürtelaş Sokağı'nda kediler bir gün canhıraş feryatlarla ortalığı inlettiler. Pürtelaş Sokağı'ndaki Beş Sevim Apartmanı'nda tuhaf şeyler oluyordu. Beş pencereli, beş odalı, beş acayip insanın oturduğu Beş Sevim Apartmanı'nda perdelerin arkasında tuhaf şeyler olup bitiyordu. Cinler âleminden gelenler, periler aleminden gelenler, cinperi âleminden gelenler, orada beş garip hikâye yazdılar... yazdılar... yazdılar... Pardon, altı hikâye yazdılar. Bir de Doktor Samimi ve onun günlüğü var. Mine Söğüt ilk romanı Beş Sevim Apartmanı ile okuyanı cinperi âlemine götürüyor, uzun bir masal dinletir gibi, anlatır gibi, gösterir gibi.

TADIMLIK;

Doktor Samimi'nin Günlüğü Cinin aslında ne olduğunu biliyorum. Bugüne kadar bana gerçek yüzlerini göstermeyen, çocukluğumun sevimli arkadaşları, sırdaşları, neşeleri olan cinler aslında öyle değiller... Işıktan kaçmayı bıraktım. Onlarla yüzleşmeye karar verdim. Ve dün gece apartmanı istila eden cinperi ordusunu gördüm. Onlar ateşten yaratılmış, ışık hızında hareket edebilen, gaz gibi girdiği maddenin şeklini alabilen tuhaf varlıklar. Erkeği cin, dişisi peri. İçlerinden biri kulağımdan içeri girdi ve anlattı: Yedi yüz ile bin beş yüz yıl arasında ömürleri var. Ölümleri yaklaştığında ihtiyarlıktan geriye, çocukluğa doğru giderler. Kulağıma giren cinperi "Çakmağını yak ve ateşine bak" dedi. Çakmağımı yaktım ve ateşe baktım; yanan ateşin altta kalan sarı alevinde şeytanların, üstte yanan mavi ateşte cinlerin dans ettiğini gördüm. Dün gece içlerinden biri gözlerimin önünde hızla öldü. Yaşlı suratlı korkunç bakışlı bir cin saniyeler içinde, gözlerimin önünde gençleşerek bebek oldu; sonra da ateşin içinde yok oldu. Ateş parmaklarımı yaktı, ölen cin derimden içeri aktı. Yukarıdakilerden hiçbiri cinleriyle benim kendi cinlerimle kurduğum ilişkiye benzer bir şey yaşamamışlar. Onlar cinleriyle barışıklar. Hiçbiri benim yaptığımı yapmamış. Hiçbiri cininin sözünden çıkmamış. Hiçbiri cininin ateşten olduğunu ve dokunduğunu yaktığını bilmiyor. Hepsi cinlerini iyi sanıyor. Onları bu rüyadan uyandırmak için henüz erken.

Bu kadını okuyun efenim...... 
Pişman olmayacağınız yazarlardan biri...













19.6.17

Big Little Lies Dizisi...

Bu dizinin tanıtımını Sevgili Şebnem'in bloğunda ( OytunlaHayat bloğu) gördüm.
Oyuncu kadrosunda ki bu üç kadını da çok beğeniyorum ve mini dizi olması da cazip geldi.

Şebnemmm iyi ki paylaşmışsın, geceleri keyifle ve merakla izledim diziyi...
Müzikleri ve sahil kasabasında geçmesi sebebi ile görsellikleri bir harikaydı.
Konusu çok trakedik ve izlerken biraz da bildik...
Kitabı da varmış bu dizinin biraz bakındım ama türkçeye çevrilip çevrilmediğini bilmiyorum, bilen varsa paylaşsın lütfen.

Konusuna gelince;
bir sahil kasabası, özellikle ebeveynler devlet okulunun iyi olamsı sebebi ile burayı seçmişler.
Zengin, süsülü ve sanki mükemellermiş gibi bir hayat gösterisi.
İçeriden bakıldığında mükemmel olmayan, sorgulayan aileler...
Bol dedikodu, yüze gelince herkes muck muck...



 Özellikle sarışın olan kızı hep komedi tarzında izlemiştim, burda ki karakteri ve oyunculuğu ile şaşırttı  beni.
Bence Nicole Kıdman hiç yaşlanmıyor, devamlı genç, dinamik ve güzel ve çekici biri.
Diğer kızımızıda genelde bilim kurgu filmlerinde görmeye alıştığımızdan burda ki rolü ile de sevdim.

Konusu merak uyandıran ve sürükleyici bir dizi.

İzlerken düşündüm bol bol; illa ki mükemmel anne olmak mı zorundayız? İllaki diğer annelele aşık atmamız mı gerekli?
Tek bizim çocuğumuz mu akıllı, özel? vs....

Tavsiye ederim bi göz atın diziye...

Haydin iyi geceler, iyi haftalar arkadaşlar...