Delidolu Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Delidolu Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.3.25

Kitaplarım ve Biz ☺️

 Günaydın 🪷💫 hayırlı ramazanlar. İbadetlerin en güzel ayına kavuştuk bu yılda. Rabbim dualarımızı kabul eylesin 🤲🏻📿🌹 

Ne güzeldir ki dualarımız var. Bazen canımız sıkkınken bazense şükretmek için açarız ellerimizi, gönlümüzü. Ve biliriz ki bağırmasak da bizi her daim duyan var. Çok şükür 🙏🏻 

Mart ayına hızlı bir giriş gibi oldu kendi adıma. Ne zaman Şubat bittide üçüncü aya girdik diye diye geçti bir kaç günüm 🙈 bu ay kutlu doğum haftası gibi geciyir bizim. Umay kızın doğduğu ay. ☺️ Dualarım çok ama en çok ettiğim;  Rabbim iyi insanlarla karşılaştırsın 🙏🏻 " oluyor. 

Gününde kendi aramızda bir pasta kestik. Bayramdan sonrada sınıf arkadaşları ile pasta keseriz. Ve bu ayı kapatırız 😀 diye düşünüyorum 

Okuduğum kitaplara da gelirsek;

#mineilebirlikteokuyoruz grubumuzun Şubat ayı kitabı #beşinciçocuk idi. Kitapta iki birbirine ve hayata dair beklentisi benzer olan karı kocanın kalabalık aile kurma isteği ile başlıyor. İlk dört çocuk ile her şey yolunda giderken beşinci çocuk ile işler değişmeye başlar. Hamilelik süreci ile başlayan sağlık sorunlari, doğum sonrası çocuğunda farklı doğması ile durumlar değişiyor.
Okurken sık sık acaba benim başıma gelse nasıl davranırdım dedim. Çünkü hem diğer çocuklarına davranışı hem son çocuğu ile verdiği mücadele, başlarda davranışlarında ki kibir, biz hallederiz hâllerinin nasıl da değiştini ve sonlara doğru annenin de kendi ile hesaplaşması çok iyiydi. İnce ama dolu dolu bir kitap okuduk.....




Sığ Sularda Dans, farklı kültüre mensup iki ailenin, Sutherlandlar ve Wintergreenler’in, birkaç kuşak boyu suren ilişkilerini, kimlik arayışlarını, bağlanma sorunlarını ve aile bağlarının birey üzerindeki etkisini odağına alıyor. İskoçya ve İngiltere arasında geçen roman, sıradan insanların hayatlarındaki dönüm noktalarını işliyor.
Bu kitapta da ana karakterimiz kendisine miras kalan adada ki eve yerlesiyir ve ondan sonrada köklerine dair, neden aidiyet hissedemedigine dair iç sesinden yola çıkarak yaşama karışıyor... Her bir karakter bir diğeri ile baglaniyor anlatirken ve sizi başka başka hikâyelere götürüyor. Ve siz tam kızacakken o kişinin hikayesinden sonra birazda olsa kendinizi hak verirken buluyorsunuz....
Özellikle sonunu çok beğendim. Kitabı genel anlamda çok beğendim. 
#birkutukitap sayesinde tanıştım bu kitap ile. 
#gulsahinkitapligi   
 

11.10.21

Simon De Beauvoir ve Simon Van Booy Kitapları..

Simone de Beauvoir ile ilk "Moskava'da Yanlış Anlama" kitabı ile tanıdım. Ve tanışmama vesile olan Macera Kitabım Özlem'e teşekkür ederim 🙏🏻🌺
Sonrasında tüm kitaplarını okumak istedim. Biliyorum ki biraz sakinlik istiyor Simon.... O yüzden ertelemistim...artık tamamlama zamanı benim için.😊
❗Bu kitaba gelirsek; biraz hüzünlü idi..... Annesinin son dönemlerini, geri dönüşlerle anlatan bir kitap #sessizbirölüm
Özellikle annesinin kanser olması ve o süreçte ailece yaşadıkları süreçleri o kadar hissederek okudum ki....annem geldi aklıma...o sürecimiz geldi....😔
❗ Bildiğim bir şey varsa mutlaka Simone de Beauvoir okumalısınız, okumalısınız.... Neden kadınlarin güçlü olması gerektiğini çok iyi anlatıyor....öyle size ders verir gibi anlatmıyor. Arka kapak derki;
‼️Burada, hemşirelerin “sessiz bir ölüm” dedikleri şey anlatılıyor. Sessiz Bir Ölüm’de Simone de Beauvoir, kendi annesinin ölümünü bütün ayrıntılarıyla betimlerken unutulmaz bir edebi eser yaratıyor. Yetmiş yedi yaşındaki annenin geçirdiği küçük kazayla başlayan öykü, hastanede fark edilen ilerlemiş kanser teşhisiyle dramatik bir hal alıyor ve olayın kahramanları acılı bir süreç yaşıyor. Yazar, bu süreç içinde yaşadığı karmaşık ve yoğun duygulanımları anlatırken, bir annenin ölümünü olanca soğukkanlılığıyla betimlemeyi de başarıyor. Böylece eser, anne ile kızın arasındaki yabancılaşmayı iyiden iyiye açığa çıkardığı gibi, annenin bütün yaşamını da anlatarak bir ölümün betimlenmesinin çok ötesine geçiyor. Yapıt bize insani ilişkilerin bir belgesini sunarken, yazara da kendi yaşamıyla yüzleşme olanağı sağlıyor.

Simone de Beauvoir, Sessiz Bir Ölüm’de bu trajik öyküyü anlatırken bir yandan da yaşam ve ölüme ilişkin kendi düşünceleri ve duygularıyla hesaplaşmayı ihmal etmiyor. Sessiz Bir Ölüm, sarsıcı bir edebiyat deneyimi.

..








#yanılsamalaratlası kitabını başta biraz karışık bulsam da elimden bırakamadan okudum. Ortalara doğru her şey yerine oturmuştu kafamda. Özellikle savaşın bıraktığı izler, sonrası aile hayatınıza etkileri öyle ince işlenmiş ki....
❗ Arka kapak şöyle;
Açlığın kıyısında bir çocuk, ışığı arayan kör bir genç kız, zulme bilenmiş hançerinin gölgesinde bir Alman piyadesi, bir huzurevinin alçakgönüllü hademesi, gökyüzünden düşerken aşktan harflere tutunan bir ABD askeri... Savaşın yıkımıyla harabeye dönen İngiltere'den Nazi işgali altındaki Fransa'ya, 1940'ların New York'undan günümüz Los Angeles'ına uzanan bir hikâye.

Bir adam... Tek bir adam ve onun gösterdiği merhamet, farklı zamanlarda ve farklı yerlerde, yokluk, yalnızlık ve acımasızlık üçgeninde sıkışıp kalmış bir grup insanın yaşamını değiştirebilir mi? Eserleri on dört dilde yayımlanan ödüllü yazar Simon Van Booy, insan ruhunun en çetin sınavlarından birini verdiği İkinci Dünya Savaşı yıllarına dair, gerçek olaylardan ve kişilerden esinlenen sarsıcı bir hikâye anlatıyor Yanılsamalar Atlası'nda.

Sevginin ve merhametin gücünü kelimelere yükleyen Van Booy, insanlığı birbirine bağlayan hayati zinciri, sınırların ve hırsların ötesine uzanan unutulmaz bir romanla görünür kılıyor.


Hem güldüm hem vay be böyle gerçekten diyerek izledim.... Sanal gerçeklik nedense biraz ürkütüyor beni...hele yapay zekâ...ufffd diyorum başka bir şey demiyorum 😬🥴
Çok detay yazmak istemiyorum....uzun zamandan sonra güzel ve kaliteli bir film izlemenin keyfi başkaydı...siz de varın bu keyfe 😁
Şunuda belirtmeden edemeyeceğim #ryanreynolds mimiklerine kadar harikaydı... 👍🏻


 

29.2.20

Biten Kitaplar, Hayata Dair.... #kom2020



Devamlı haber izleyen biri değilimdir.

Ama son günlerde yaşananlar, şehitler...diğer dünyada ki siyasi, politik ve doğal afetlere bakınca içim de daralmıyor değil; hepimiz gibi....
Aklıma hep yabancı sinema filmleri geliyor. Hani o bilim-kurgu, fantastik, ütüpyo adı altında uyarlanan; kaos, doğanın katli, dünyanın felakete sürüklenişi.....virüs salgını...

Ve o zamanda bir korkudur alıyor beni... "Ne yetmiyor?" acaba bize bu alemde diye düşünüyorum!...

Bu yıl denildiği gibi, hepimizin de hep dediği gibi; felaketlerle geçti Mart ayına kadar.... evet günlük yaşama devam ediyorum/z.... şehitlerimize dua ediyoruz..... hatta eğer sosyal medyada acı ile haber paylaşmıyorsanız, laf bile söylüyorlar.... lakin illa ki acımızı, içimizin daraldığını, hissettiğim duyguyu, gece yastığa başımı/zı koyduğum/uz da hisettiğimiz ağrıyı, ettiğimiz duayı bunlar mı belirliyor?

Gerçekten yıldım; her şehit olayında internetten ekran karartmaktan vs.... çünkü bazı duyguları anlatmaya yetmiyor.
Şunu da belirteyim paylaşanları eleştirmek için yazmıyorum.... herkesin ifade ediş biçimi, anlatımı farklı oluyor.....




Bu ayı dört kitap ile kapatıyorum... 
Bir ara canım hiç okumak istemedi... İki kitabı grup okuması olduğu için bitirdim ki... ikisini de çok severek okudum. Sadece bu aralar böyleyim.... sorun değil;biliyorum ki buda geçecek......

"Acıyla Çarp Kalbim/

“Benim hikâyem sona erdi.
Artık senin hikâyen anlatılacak.”
 
Arka kapak yazısı böyle başlıyor..
Kısa ama öz bazı duyguları çok güzel aktarmış yazar. Yazarın tanıtım kısmında şöyle diyor;

1967’de Kobe’de, çok sayıda diplomat, politikacı ve yazar yetiştirmiş bir ailenin kızı olarak doğdu. Yaşamını Çin’de, ABD’de, Bangladeş’te, Birmanya’da ve Laos’ta sürdürdü. 17 yaşında Belçika’ya döndü ve Batı’da yaşadığı kültür şoku onu yazmaya itti. Klasik filoloji eğitimi aldı. 

Henüz başka kitaplarını okumadım ama ekledim aklıma. ÖZellikle acıyı, aile içi iletişimi, kopukluğu ve bağı anlatırken seçtiği kelimeler çok içe dokunuyor.
Bu kitabında da güzel bir anne, herkes tarafından beğeniliyor ve bunun farkında. Küçük yaşta evleniyor ve anne oluyor. Kızı kendinden bile güzel, kendi itibarı sınıf içinde azalında kıskançlığı daha da ön plana çıkıyor ve kızını yok sayıyor. Sonra bir kız ve bir erkek evlat daha doğuruyor ve olaylar başlıyor. Anlatmayayım daha fazla değil mi?

Sonrası  "Vadim O kadar Yeşildi Ki/ "

Yordam Kitap Yayınevi'nin çevirilerini çok beğeniyorum. 
Klasiklerden olan bu kitabı #1nobel1klasik grubu ile okuduk. Her ay bir nobel ödüllü klasik kitap okuyoruz. 
Aslında konusu bizim hiç de yabancı olmadığımız bir konu... Maden İşletmecliği, çlışanların çalışma koşulları ve ailelerin çektikleri...
Morgan Ailesi Cadi'de yaşamaktadırlar. Kalabalık bir aile, yaşadıkları bölgede sözleri geçen bir aile.
Ailenin babası madende çalışır. Daha sonra abiler sırasıyla işe girer.... Ama sonrası işletmenin değişmesi, grev, haklar derken... yaşanan maddi ve manevi sıkıntıların aileyi ve çevre komşuları etkilemesi...
Yokluk, hastalık, dedikodu, ihanet..... Arka kapak yazısı şöyle;

İngiliz romancı Richard Llewellyn’in başyapıtı Vadim O Kadar Yeşildi ki, 20. yüzyılın başlarında Galler bölgesindeki bir madenci ailesinin yaşadıklarını tarihsel bir bakış açısıyla anlatır.
İlk başta Morgan ailesinin en küçük üyesi Huw’un gözünden, madende çalışan, şarkı söyleyen, mutlu ve tok işçilerin anlatıldığı masalsı bir hikâyedir bu. Sonrasında, kapitalizmin yok ettiği neşe ve ışığın, hiçleşen emeğin, katledilen doğanın ve değişen toplumsal yapının destansı romanı haline gelir.
Huw, Angharad, Bronwen, Dai Bando, Cyfartha, Bay Gruffyyd, Owen, Davy, Marged, Gwilym, Beth, Ceridwen gibi okurda iz bırakacak kişiler bir yana, anlatıdaki esas karakterler vadi ve madendir.
Edebî tasvirlerle geçiştirilmeyip insan hayatına yön veren, insanla birlikte değişen birer güç olarak resmedilen bu ana karakterler üzerinden, masumiyetin ve dayanışmanın yeşilinin, cürufun açgözlü, vahşi siyahına bulanışını izleriz.  Heyecan verici olduğu kadar şiirsel bir dilin de içine çekildiğimizin ve unutamayacağımız bir kitaba dokunduğumuzun her an farkında olarak…
1939 yılında yayımlanan, 1940 yılında uzun seneler kalacağı “çok satanlar listesi”ne giren, 1942’de sinemaya uyarlanan (ve beş dalda Oscar ödülü alan), yazarını ve İngiltere’nin sınırlarını çoktan aşıp dünyanın her yerinde hayran kitlesi edinen Vadim O Kadar Yeşildi ki, Gani Yener’in güzel Türkçesiyle Yordam Edebiyat’ta.

Hatta Murat Bardakçı'nın 16/05/2014 yazısında şöyle yazıyor...
Richard Llewellyn'ın tarih boyunca en fazla satan romanlardan olan ve filmi de yapılan "Vadim O Kadar Yeşildi ki" isimli kitabını bulup romanın kahramanı Huw'un ağzından yazdıklarını okursanız, Victoria zamanındaki madencilerin kaderi ile Soma'daki facia arasında yakın benzerlikler kurabilirsiniz.
 Diğer kitabımız;
"Benim Adım Kırmızı/ Orhan Pamuk" 


Tek kelime ile Orhan Pamuk zekasına, ince detayları anlatımına, bazı duyguları dışa vururken seçtiği kelimleri öyle güzel anlatıyor ki sizi rahatsız etmeden..işte bunlara hayranım.

Ve özellikle bir çok insanın günlük hayatta es geçtiği, gördüğü ya da fark emediği bir çok detayı romanlarında anlatması büyük bir incelik...
Bu ayki Ot Dergi'de röportajı var ve okuyun derim. Nerden neyi yakalıyor anlıyorsunuz.
Bu kitabında unutulmaya yüz tutmuş nakkaşların, eski destanların, özellikle de "Ferhat İle Şirin" minyatüründen yola çıkarak bir katli, nakkaşlığı anlatıyor.....
Tek bana göre eksiği; keşke bir kaç minyatür resmi olsaymış kitapta dedim okurken....
Arka kapak yazısı;
1591 yılında İstanbul’da karlı dokuz kış gününde geçiyor. İki küçük oğlu birbirleriyle sürekli çatışan güzel Şeküre, dört yıldır savaştan dönmeyen kocasının yerine kendine yeni bir koca, sevgili aramaya başlayınca, o sırada babasının tek tek eve çağırdığı saray nakkaşlarını saklandığı yerden seyreder. Eve gelen usta nakkaşlar, babasının denetimi altında Osmanlı Padişahı’nın gizlice yaptırttığı bir kitap için Frenk etkisi taşıyan tehlikeli resimler yapmaktadırlar. Aralarından biri öldürülünce, Şeküre’ye âşık, teyzesinin oğlu Kara devreye girer. İstanbul’da bir vaizin etrafında toplanmış, tekkelere karşı bir çevrenin baskıları, pahalılık ve korku hüküm sürerken, geceleri bir kahvede toplanan nakkaşlar ve hattatlar sivri dilli bir meddahın anlattığı hikâyelerle eğlenirler. Herkesin kendi sesiyle konuştuğu, ölülerin, eşyaların dillendiği, ölüm, sanat, aşk, evlilik ve mutluluk üzerine bu kitap, aynı zamanda eski resim sanatının unutulmuş güzelliklerine bir ağıt.


Ve son kitabımda; "Sarı Duvar Kağıdı/CHARLOTTE PERKINS GILMAN"

Başta pek bişey anlayamadım okurken... Sonra sonra anladım ki; aslında bir kadının korkuları, hezeyanları anlatılıyor... Özellikle çizimler bir harika idi. Yayınevini tebrik ediyorum.

Yazarı biraz araştırınca hayat hikayesi dolu dolu.... Şöyle ki nette der ki;
Deliliğin sınırlarında yalnız bir kadın portresi… 
Birinci dalga feminist akımın önde gelen isimlerinden Charlotte Perkins Gilman’ın kaleme aldığı, Maria Brzozowska’nın resimlediği Sarı Duvar Kâğıdı, Delidolu’nun resimli kitaplar koleksiyonundaki yerini alıyor.
19. yüzyıl edebiyatının en önemli metinleri arasında gösterilen Sarı Duvar Kâğıdı, sinirsel buhranları nedeniyle sayfiye evinde “dinlenmeye çekilen” bir kadının toplumsal rollerin baskısı altında adım adım delirmesini anlatıyor.
Sanatsal çizimleri ve sert kapaklı özel baskısıyla koleksiyon değeri taşıyan bu sarsıcı öykü, şimdiye dek delilik üzerine yazılmış en kült eserlerden biri olarak anılıyor.
Feminist edebiyatın kilometre taşlarından Sarı Duvar Kâğıdı, doğumdan sonra yaşadığı sinirsel buhranları yüzünden hekim olan eşinin tavsiyesiyle dinlenmeye çekildiği yazlık malikânede, kocasının ve görümcesinin kontrol ve baskılarına rağmen gizlice yazı yazmaya çalışan ve kaldığı odadaki sarı duvar kâğıdının deseninden yola çıkarak halüsinasyonlar görmeye ve delirmeye başlayan bir kadının hikâyesini anlatıyor.
Toplum içerisinde keskin biçimde ayrılmış olan kadın erkek rollerini eleştiren Sarı Duvar Kâğıdı, aynı zamanda ruhsal olarak “hasta” olduğu gerekçesiyle okumaktan ve yazı yazmaktan alıkoyularak eve hapsedilen kadın imgesini temsil ediyor.

"Bu kâğıtta benim dışımda kimsenin bilmediği ve hiçbir zaman bilemeyeceği şeyler var. Desenin kırık bir boyun gibi yana sarktığı yerde bir çift pörtlek göz baş aşağı beni süzüyor."
   

1.12.19

Bilgelik Ağacının Gölgesinde Ve Bir Saf Dilin Hatıra Defteri..Kitapları..

Daha önce duymadığım ve görmediğim bir kitap;
BİLGE AĞACININ GÖLGESİNDE/ Avram Ventura"

Delidolu Yayınlarından çıkmış bir anlatı kitabı.
Yayınevi'de yeni sanırım.
Kitabın önce kapağı sonrada arka kapak yazısı dikkatimi çekmişti. Ara ara böyle anlatı kitapları okumayı seviyorum.
Bu kitap da anlatı, anı ve derleme kitap diyebilirsiniz. Koyun baş ucunuza ister sıralı, ister rastgele bir konuyu açın okuyun. Öyle güzel bir kitap.

Yazarın okuduğu kitaplardan altını çizdiği satırlar üzerinden ya da bir kelimeden yola çıkarak yazdıkları.....
Arka kapak yazısı şöyle;

Bilgelik ağacının gölgesinde yeşeren düşünceler…
İzmirli şair, köşe yazarı Avram Ventura’nın kişisel deneyimlerinden, gözlem ve sorgulamalarından beslenen Bilgelik Ağacının Gölgesinde, yaşama farklı pencerelerden bakmayı öneren yirmi iki denemeden oluşuyor.
Sebatkâr bir okurun yıllar içindeki birikiminden damıtılmış bu içtenlikli yazılarda, başta Montaigne olmak üzere insanlığın yolunu aydınlatan pek çok sanatçı, bilim insanı ve düşünüre mütevazı bir dost selamı gönderen yazar; okurlarını edebiyat, sanat ve felsefenin derin sularında birlikte kulaç atmaya çağırıyor.
Yaşamayı, sürekli yolda olmaya; yazmayı ise hiç bitmeyen bir yolculuğa benzeten Ventura'nın, usul usul demlendirdiği Bilgelik Ağacının Gölgesinde, Delidolu'nun #Okumak temalı kurmaca dışı eserler koleksiyonundaki yerini alıyor.
Anılardan, kitaplardan, sanattan, dostluktan, iyilik ve kötülükten, yalandan, yalnızlıktan, sevgiden, ölümden, başarıdan; kısacası hepimizin hayatından söz eden, önce kendine sonra okuruna ayna tutan bu denemelerle bilgelik ağacının gövdesine yaslanıp biraz olsun düşünmeye ne dersiniz?
“Hayatın gerçeğini kavramış, insanlığa her alanda katkısı olmuş tüm düşün, sanat, bilim ve inanç önderlerini düşünüyorum. Kökleri binyıllara uzanan bu insanlar, bilgelik ağacının dallarını oluşturuyorlar. Ben o ağacın bir dalı olamasam da, hiç değilse gölgesine sığınmaya çalışıyorum.

Diğer kitabım;

"BİR SAFDİLİN HATIRA DEFTERİ/ Arkadi Averçenko

Yazarın hayatı;


ARKADİ TİMOFEYEVİÇ AVERÇENKO (1881-1925): Sivastopol’da dünyaya gelen Rus yazar, aynı zamanda  eleştirmen, dramaturg ve ünlü bir mizahçıdır. Hikâyeleri 1903 yılından itibaren Harkov’daki yerel gazete ve dergilerde yayımlanmaya başladı. 1907’de Petersburg’a gitti. Burada Strekoza adlı ünlü mizah dergisine yazılar yazdı. 1908 yılında bu dergiye katkıda bulunan genç yazar ve sanatçılarla birlikte Satirikon adlı dergiyi kurdu ve yönetti. Averçenko’ya büyük ün getiren dergi çok geçmeden ülkenin en önde gelen mizah dergisi oldu. Adı 1913 yılından itibaren Novıy Satirikon olarak değiştirilen derginin yayımlanması Ağustos 1918’de Bolşevikler tarafından yasaklandı. 1919 yılında Sivastopol’a dönen Averçenko burada Beyaz Ordu yayını olan bir gazeteye düzenli yazılar yazdı. Edebi faaliyetlerini 1920’de göçtüğü İstanbul’da da sürdürdü. 1922’de Prag’a yerleşti. 1925’te gözünden geçirdiği bir ameliyattan sonra durumu kötüleşti. Aynı yılın Mart ayında yaşama veda etti. Cenazesi Prag’daki ünlü Olšanské mezarlığına defnedildi. Neşeli İstiridyeler-Mizahi Hikâyeler (1910-1911), İhtilalin Sırtına Bir Düzine Bıçak (1921) ve Bir Kiniğin Hikâyeleri (1925) başlıca yapıtlarıdır.


Bir Safdilin Hatıra Defteri'nin konusu da;

Arkadi Averçenko, 1920’de Bolşeviklerin Kırım’ı istila etmesi nedeniyle İstanbul’un yolunu tutan Rus göçmenlerden biriydi. Bir Safdilin Hatıra Defteri’nde İstanbul’da ve bir sonraki durağı Prag’da geçirdiği günleri anlatır. Aralarında hayatlarında ilk kez geçimlerini sağlamak için çalışmak zorunda kalan soylu ve zengin Rusların da bulunduğu göçmenlerin karşılaştıkları zorluklara odaklanırken İstanbul’u fon olarak kullanır. Hayatın yalnızca göçmenler için değil, yerliler için de çok zor olduğu işgal altındaki İstanbul’un genel atmosferine hiç değinmediği gibi, şehrin güzelliğine ya da barındırdığı tarihi hazinelere de iltifat etmez. Daha çok yabancı nüfusun yoğun olduğu Galata ve Pera civarında yaşayan Rusların ayakta kalma mücadelelerini son derece mizahi bir dille aktarır.

Arada kaldığım bir kitap oldu.