Ayrıntı Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ayrıntı Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.4.23

Kasırga ve Kelebekler Zamanı..


Daha önce "Teke Şenliği"kitabını okumuş ve orada geçmişti "Mirabal Kardeşler"in öldürülmesi. Fakat çok az anlatılmıştı. Bu kitap ile tamamen kardeşlerin hikayesini okuyoruz.... Sonlara doğru resmen içime bir yumru oturdu.... 🥺




 📌🖇️Belki büyük şeylerin acısı ancak böyle çekilebiliyordur: Kırpık kırpık, çimdik çimdik, damla damla üzülerek.


🖇️📌 Teke Şenliği kitabında az biraz geçiyordu isimleri; Kelekler diye.... Bu kitapla, dört kızkardeşin hayatını, nasıl bir savaş verdiklerini okuduk.... 

Okurken hep kendime şunu sordum; sen olsan napardın?.. vebabim çoğunluk olarak: bir kızım var, sorumluluklarım var oldu... Çünkü bir döneme karşı çıkmak, yapilan adaletsizlihe, faili meçhul ölümlere karşı durmak bunun için savasmak zor.... Herkese göre değil bana göre....


📌🖇️ Kitaba gelirsek, yazarinda ailesi Dominik Cumhuriyeti'ndeki Trujillo diktatörlüğü döneminde Amerika'ya sığınmış bir aile. Ve bir gün yazarın kendisinden bir dergi için kısa bir yazı isyerler ve olayalr böyle başlar. Tekrardan Dominik Cumhuriyeti:ne gitmesi, kardeşlerden hayatta kalan biri ile görüşmesi, Mirabal kardeşlerinin çocukları ile karşılaşması, hikâyeyi dinleyip, bizlere anlatması ile kitap ortaya çıkıyor... Tabi okunanlar kolay değil.... Bir dönem ne kadar çok insan şimdiki dönem için mucadele vermişler...🙏🏻🥺 Çaresizliğin kol gezdiği bir dönem de resmen Umut olmuşlar kızlar..... Ve nelerden vazgecmisler. Nelere katlanmışlar...

Nette şöyle bir paylaşıma denk geldim...kitabın özeti gibiydi....

"Bu kitap bir haykırış, büyük bir direnişi anlatıyor. Dominik Cumhuriyeti’nde 1940’lı yılların sonunda duyulmaya başlanan bu çığlık, 1960 yılına kadar direnişini sürdürür. Bu çığlık, hepimizin çığlığı ve bu direniş bütün kadınların direnişidir. "



"Onlara bırakmak istediğim tek şey, bağımsızlıkları..."

Kitapta geçen bu söz çok etkilemişti okurken....

Bir anne babanın evlatları için dileği.... 

🌄🏞️ Açıkçası yazarın dili başlarda biraz karışık gelebiliyor. Çünkü çok şey anlatmak istiyor yazar....özellikle toprağını, halkının kendi topraklarında verdiği mücadeleyi, beyaz insana karşı verdiği mücadeleyi anlatiyir bir nevi... Okuduktan sonra aşağıda ki blgileei okumuştum nette... Aslında her şeyi özetliyor...

Ufak bir arkadaş grubumuz ile "muz Üçlemesi'ne başladık, iyi ki de başladık ✌🏻📖😏


Nobel ödüllü Guatemalalı yazar Miguel Angel Asturias, entelektüel üretimine, Orta ve Güney Amerika'daki dinleri, yerel inanışları, mitolojiyi, folklorik dansları vb. inceleyerek başlayan bir kültür araştırmacısı aynı zamanda. İlk edebî ürünlerini, bu akademik araştırmalarını edebiyat diliyle harmanlayarak veriyor ve bu alanda giderek ustalaşarak kıtanın ünlü “büyülü gerçekçilik” akımının da kurucularından biri oluyor.

Yerli kültürüyle harmanladığı yazınsal dilinin ve “büyülü gerçekçilik” akımının en önemli yapıtlarından biri.Kasırga, burada toplum çatışmalarının, halktan yana olan o esrarlı tabiat güçleri karşısındaki aczini ve küçüklüğünü anlatırken, bir yandan da yabancıya karşı çıkacak büyük bir Yerli direnişinin sembolü olarak kullanılıyor.”


25.10.22

Biten Kitaplarım.....


 🪟 Sonunda kendi çöplerinin arasında oturuyor buluyorsun kendini.......🪟

Serinin 2.kitabinda Faye iki oğluyla Londra'ya taşınır....
Ve daha önce de orada bulunduğundan tanıdıklari ile karşılaşır....
Anladığım kadarı ile kitaplar da süreklilik yok... Yani anlatıcı Faye aynı ama bir sonraki kitapta devam gibi değil de daha çok akışına bırakmis gibi yaşananları. İşte,  bu anlatım çok hoşuma gitti.
Hatta Faye'den çok karşısındakilerin yaşamlarına, yaşadıklarına tanıdık oluyoruz.... Anlatandan çok dinleyen biri Faye...
Altını çizdiğim, çok fazla varoluş üzerine cümleler vardı.
Mesela;
🪟🪟 "Kader, dedi, doğal durumu içindeki gerçektir sadece. İşleri kadere bırakırsan uzun zaman alabilir, dedi, ama kaderin yürüttüğü süreçler kesindir ve acımasızdır..." 🪟🪟
🪟 Acı gerçek şu ki, diyordu, bu içinde bulunduğumuz bilim ve inançsızlık çağında, önemli olduğumuz duygusunu kaybettik. Kendimize ve başkalarına karşı acımasız olduk, çünkü sonuçta bir değerimiz olmadığına inanıyoruz..."🪟

Çok fazla kader, kadın, mecburiyetler üzerine cümleler vardı, çok  düşündüm okurken....
#gulsahinkitapligi #rachelcusk 

 


 Ayrıntı Yayınları'nın "Ağır Kitaplar" serisinden #insanlığınmahremtarihi
Kitapta daha çok insanların bu kadar teknoloji içindeyken bile duygularında, davranışlarında nasıl da hâlâ çok eski çağlardan kalma hislerle hareket ettiğine dair bölüm bölüm mücadelesini anlatıyor...
Zeldin'in unutulmuşlar tarihi, insanların hayata ve kendilerine ezelden beri bugünkü gibi bakmadıklarını göstermekle kalmıyor, umudun tükenmeye yüz tuttuğu noktada insanlığın imdadına yetişen şeyin her zaman yeni bakış açıları, yeni düşünce biçimleri ve yeni yaklaşımlar olduğunu da

👫🏻👫🏻 Okurken roman gibi değilde bölüm bölüm okursanız daha iyi ilerliyor. 25 bölümden oluşuyor kitap.
👫🏻 Her kuşak yalnızca kendisinde var olmadığını düşündüğü şeyleri arar ve yalnızca önceden bildiği şeyleri kabul eder. İşte bu düşünceden yola çıkıyor kitap....
Zevklerimiz ve köklerimiz nereye dayanıyor? Önemli bir soru?
Kitap bugünün insanının kafasında yaşamını sürdüren geçmişi ele alıyor ve özellikle kadınlar aracılığı ile anlatıyor.... Çünkü hem değişime çok daha açık kadınlar ve en çok kadınlar toplum tarafından elestirilip, baskıya uğruyor.....

 ARKA KAPAK;

İnsanlığın Mahrem Tarihi, insanlık hafızasını tazelemeyi amaçlayan bir unutulmuşlar derlemesi, tarihe geçenlerden çok geçmeyenlerin tarihi.Zeldin, insanlığın unutulmuş anılarını gün ışığına çıkararak, köşeye sıkıştığı noktalardan çıkış yolları bulabilmesi için insanoğlunun ufkunu genişletmeyi ve modern zihinlere yerleşmiş yanılsamaları yıkmayi deniyor.Zeldin'e göre her kuşak, tıpkı kendisinden önceki sayısız kuşak gibi, dünyaya kendi çağının gözlüklerinden bakarak binlerce yıllık insanlık deneyimini boşa harcıyor. Kendi atalarının sınırlı ve kolay kolay değişmeyen hafızasını kullanmayı tercih ederken, geçmişin karanlığına gömülüp giden koca bir insanlık hafızasından yararlanma fırsatını kaçırıyor. Bu fırsatta yatan en değerli hazine, hayatın kendi çağımızın ışığıyla aydınlanmış görüntüsünün değişmez bir son durak değil, beklenmedik dönüşler yaparak ilerleyen insanlık tarihinin rastgele bir noktası olduğunu keşfetmek. Zeldin'in unutulmuşlar tarihi, insanların hayata ve kendilerine ezelden beri bugünkü gibi bakmadıklarını göstermekle kalmıyor, umudun tükenmeye yüz tuttuğu noktada insanlığın imdadına yetişen şeyin her zaman yeni bakış açıları, yeni düşünce biçimleri ve yeni yaklaşımlar olduğunu hatırlatıyor.Kayıp insanlık hafızasının içinde kolayca tarihe gömülen bu zikzaklı geçmiş, Zeldin'e göre, insanlığın gelişiminde her zamankinden daha umutsuz olmamızı gerektiren bir noktada durmadığımıza işaret ediyor.İnsanların tarih boyunca aşka, dostluğa, sekse, korkuya, mutluluğa, zamana ve yalnızlığa karşı pek çok farklı bakış açısı geliştirdiğini, iyimserlikle kötümserlik, merhametle acımasızlık, hoşgörüyle bağnazlık, diğerkâmlıkla bencillik, merakla uyuşukluk arasında her zaman gidip geldiğini bilmek, çağın gözlüklerinden kurtularak yeni gözlükler edinme fırsatını hazırlıyor. İnsanoğlunun duygular dünyasında keşfe çıkmaya her zamankinden daha istekli olduğu bir çağda Zeldin, duygular tarihinin kuytularına ışık tutarak, insanlık hafızasını tazeliyor.Son iki yüz yılın etkileyici teknolojik patlamasına rağmen insanoğlu, özel hayat kulvarında pek çok bakımdan hâlâ emekleme çağını sürüyor.Zeldin bize kıyamete doğru sürüklenmekte olmadığımızı, bildik insanlık mücadelesini sürdürdüğümüzü haber veriyor ve özel hayata yönelik yeni bakış açıları, insanlar arası ilişkilerde yeni bağlılıklar, amaç duygumuzu yeniden kazanmakta kullanabilecegimiz yeni yöntemler öneriyor.Kötümserliğe direnenler İnsanlığın Mahrem Tarihi'ni sevecekler.



Ne yazacağımı düşünürken, kitabın arka kapak yazısının tam da ne okuduğumun, ne anladığımın özeti olduğunu fark ettim... Gerçek bir hayat hikâyesinden yola çıkarak yazılma bir kitap #sonnyboy
Acı, kaçış, ayrımcılık doku bir yaşamda hayatta kalma mücadelesi, sevgisinden vazgeçmeyip direnen bir kadın Rika ve sevdiği siyahi adamın, çocuklarının hikâyesi.....

Orta sınıfa mensup, hayatı düzgün akıp giden dört çocuk sahibi Rika, kocasından ayrılır ve kendi işini kurup ekonomik bağımsızlığını kazanır.
Yine de “sıradan” sayılabilecek hayatı, Surinamlı, kendinden çok genç Waldemar’a âşık olmasıyla, üstelik ondan bir “gayri meşru” çocuk sahibi olmasıyla rayından çıkar. Bu çocuk aslında Avrupa’nın bir metaforudur: Halkların büyük bir savaşla birbirini yok etmeye hazırlandığı, ırkçılığın herhangi bir bireysel farka tahammül edemediği bir dünyada, bir yandan Avrupa içinde gelişen alternatif hayatların bir simgesi, daha sonraki yılların büyük göç dalgalarıyla kıtanın melezleşmeye başlamasının belki ilk mütevazı işareti olan müthiş aşk çocuğudur Sonny Boy.
Rika ve Waldemar’ı hapishaneler ve toplama kamplarında geçen zorlu aylar, geride bıraktıkları Sonny Boy’u ise çok zor bir hayat bekler.

31.1.22

Biraz Günlük Biraz Kitapalarım :)

Cuma karneleri aldı çocuklar ve hop tatil başladı :)

 


Cuma gecesi babam ile Toprak Cem geldiler bir haftalığına, evde bir bayram havası... İlk bir kaç gün evden çıkmak istemediler. Zaten hava da soğuktu, bide üstüne kar yağdı.... çok güzel oldu... gece açtık tülü, lapa lapa yağan karı izledik. Oynadık, güldük, gece geç yattık derken zaman nasıl geçti anlamadık.

Bir Kadıköy turu yaptık, yemek yedik, alışveriş yaptık. Canım oğlumda benim gibi kitap kurdu :) halasının kuzusu sonuçta. :)

İlk durak Penguen Kitapevi, sonra Tudem Kitapevi'ne götürdüm. Bayıldı oraya, "hala bundan sonra benim mekanım burası" deyip durdu. Eee haklı tabi, çocuk kitapları üzerine ben de tek geçerim Tudem'i. Orada çalışan bayan da çok güler yüzlü ve çok yardımcı oluyor. 

Sonrası Gazhane'ye gittik, müzeleri gezdik. Skooterle kaydılar, kek yedik, Kalamış'a "Buzz Festivaline" gittik... derken.... sayılı günü bitirdik...

Dün yolcu ettik, gece Umay başladı ağlamaya ben Toprak Abimi özledim diye, sabah babamla konuştum, gece Toprak'da ağlamış; halamı ve Umay'ı özledim diye. ben de her ikisine dedim ki; hiç gelememektense bir haftalığına da olsa geldiniz ve vakit geçirdik kuzucuklarım. İyi tarafından bakın dedim....

Tabi gönül daha fazla gezdirmek isterdi lakin covid vakalarının artışı ve havanın soğuk olması biraz bizi engelledi....

Gece geç yatıp, sabah erken kalkmanın dinlenmesi bu haftaya kaldı.

Bu ay merak ettiğim kitapları okumaya çalıştım. Onlardan bir tanesi de; ZÜRAFANIN BOYNU/ jUDİTH SCHALANSKY


 

Zürafanın Boynu" çok enteresan bir kitaptı.... Bir kere evet içinde biyoloji, hayvan bilimi, oluşumu hakkında kısa bilgiler de var ama alt metin öyle değildi.
🚸 Kapanmak üzere olan bir okul. Dönemin solcu diye anılan öğretmenleri, okul kapanmasın diye verilen mücadele....
🚸 küçük bir kasabada öğretmen olan Lohmark'ın iç konuşmalarına ve olaylara daha çok içinden verdiği sesleri, konuşmaları okuyoruz kitapta.... Kısa bir kitap lakin sağlam bir dikkat ve sessizlik istiyor. Öyle çok ara vermeyede gelemeyecek kitaplardan. 😁
Özellikle duygu durumlarını ve olayları birbiri ile baglamasını çok beğendim. Ara ara zorlasada, ki bir nevi beyin jimnastigi de yaptırmış oluyor bence böyle kitaplar.... Olay örgülerine bakış açısını çok sevdim yazarın. Fazla detay yazmak istemiyorum yoksa kitabı anlatmış olurum 🙈
📍 📍📍📍📍📍📍📍📍"İnanılmaz derecede öğreneceği çok şey olduğundan o kadar uzun yaşar İnsan....."
📍 Diğerlerinin ölümünde yaşam bulmak aslında tüm yaratıkların yaptığı şeydir. Ne denli gelişmiş olurlarsa olsunlar, yaşayan tüm varlıklarda temel prensiptir. Ama tabudur. Kimse kabullenmek istemez.

 

Bir diğer kitabım ise İmge Kitapevi'nden çıkan; KADIN VE KUKLA/  PİERRE LOYUS



yer yer vay be dediğim, yer yer gülümsediğim bir kitap oldu #kadınvekukla
🤭
Bir kadın düşünün ki kendisini izlemeye gelen erkekleri parmağında oynatıyor. Tabi okurken o dönemin bakış açısı ile de okumayı ihmal etmeyin derim. Gerçekten de kadınlar çok akıllı. İstedikleri anda, akıllarına koydukları anda yapamayacaklari bir şey yoktur. 😁 Kısa ve öz olarak bir kaçan kovalanıra benzer lakin edebi olarak da estetik bir hikaye "Kadın Ve Kukla" İmge Yayınevinden çıkmış ve çeviriyi de #tahsinyucel yapmış.

📍 📍 📍 📍 📍 📍 📍 📍 📍 📍 📍
Pierre Louÿs (1870-1925), hem romanları, hem şiirleriyle büyük ilgi uyandırmış bir yazın adamıdır. Afrodit'le (1896) ünlü olmuş, genellikle başyapıtı olarak nitelenen Kadın ve Kukla'yla (1898) bu ünü doruğuna çıkarmıştır. Ünlü yazar burada bir yandan İspanya'nın kendine özgü havasını yansıtırken, bir yandan da bedensel güzelliği dışında pek bir üstünlüğü bulunmayan sıradan bir kadının, bir adamı nasıl bir oyuncağa dönüştürüp aşağılayabileceğini gösterir. Buna bir de Pierre Louÿs'in kendine özgü anlatımı eklenince Conchita'yla Mateo'nun öyküsü bir başyapıta dönüşür.

Ve son kitabım; BİR KIŞ GECESİ EĞER BİR YOLCU/ İTALO CALVİNO


 

Biraz araştırdığımda zor bir kitaptı. Aslında zorluğu hikayelerini on farklı teknikle yazmış olması. Her bir hikaye farklı bir teknikle yazmış ve döneminin ve sonrasının bir çok yazarına örnek olmuş. Post Modern bir anlatım tekniği olduğu için pek bana hitap etmedi. Anladım ki ben kurgusu olan, olay örgüsü devam eden romanları daha da çok seviyorum. Lakin sizi yanıltmasın kitap okunmayı hak ediyor. İyi ki okudum dedim ama iyi ki tek okumadım da dedim 🙈
İkinci bir okunmayı istiyor kitap. Çünkü okurken sanki hiç bir şey anlatmıyormus hissine kapılıyorsunuz ve bu his gelince de yarım bırakmayın kitabı. Kapağını kapatınca, her bir öykü birbirinin hem devamı gibi hem değilmiş gibi geliyor ve taşlar yerine oturuyor.
Veeee bu güzel çeviri için Eren Hn. Sonsuz teşekkürler 🙏🏻 🌸
📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍
Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu”

“Italo Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı yeni romanını okumaya başlamak üzeresin. Rahatla. Toparlan. Zihnindeki bütün düşünceleri kov gitsin. Seni çevreleyen dünya bırak belirsizlik içinde yok oluversin” cümlesiyle başlayan, Calvino’nun yazarlık dehasını konuşturduğu, Calvino’nun Calvino’yu okuduğu, okurluk ve yazarlık üzerine bir başyapıt olan Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, ilk kez özgün dilinden apılan çevirisiyle Türkçede…

30.11.21

Biraz Kitap, biraz biz

Selaaammmm :)
Bu ara tatil ne zaman bitti anlamadım 😬
Umay ile kosturmaca ya devam ettik. Biraz dışarısı biraz kursları derken hafta bitti. Tenis dersleri okul olmadığından daha erken saate çekildi. Oyle olunca da gün bölünmüş oluyor.... 
Okullar açılınca da benim tatil başladı 😁
Bu hafta alerji testi vardı Umay Kızın. Neyse ki besin alerjisi çıkmadı, bir test daha kaldı, onuda yaptırınca belli olacak sanırım. Ekim ayıydı, hafif öksürüğü vardı, malum okullar açık olunca... Ben de bebe aspirini vereyim en masumu o diye düşündüm. Birde şöyle bir şey var bizim evde ağrı kesici dışında ilaç yoktur. Çok şükür Umay'da hastalanan Bi çocuk olmayınca gerek de görmedik... Bu gün doktor başka bir doktor arkadaşına bizim kızı anlattı, hiç ateş düşürücü, ağrı kesici kullanmamış bu çocuk diye :)) 
Tabiki ufak tefek nezle oluyor ya da öksürüğü... Lakin balgam da çıkartan biri olduğundan, alt solunum yoluna inmeden doğal yolla iyileşiyor. Çok şükür bin şükür diyeyim 🙏🏻 darısı tüm çocuklara... 
Yazmadığım süreçte hep aklıma buraya yazmak geliyor lakin yazacağım dediğim şeyleri unuttum.... Demek ki aklıma geldiğin de buraya da not almalıyım ki, yazmaya başladığımda kolaylık olsun. 
Kulüp dizisini izledik, çok beğendik hele o şarkı söyleyen çocuğa bayılıyorum, mimiklerine, tavrına. Çok başarılı... Damızlık Kızın Öyküsü'nde de 4.sezona geldim. İzledikçe tedirginliğim artıyor. Neden olmasın diyorum. Düşününce doğurganlık çok azaldı, sebebi bilinmeyen kısırlık da fazla... Dünya' da bir döngüye girdi, her olumsuzluk bizim nesili buldu..... 
Neyse efenim enseyi karartmayalim dimi.... 
O kadar güzel kitaplar okudum ki sizinle de paylaşayım. 
Selam ederim çok 🌸


Ne zamandı hatırlamıyorum ve hangi kitaptı emin olamıyorum lakin bu kitabın okunması gerektiğini okumuş ve listeme eklemiştim, 🙈 tabi keşke dedim yanına not alsaymışım... Neyse...
#michselkohlhaas kısa ama öz bize ⚖ adalet duygusunu, mücadele duygusunu anlatan bir kitaptı. Ayrıntı Klasikler'den çıkmış bir eser. Ayrıntı Yayınları hem kapak tasarımı hem çevirisi hem de seçtiği eserler adına biz okuyucu yanıltmayan bir yayinevi.... 
⚖ ⚖ ⚖️⚖️⚖️⚖️⚖️⚖️
Kitap 1811
 yılında basılmış...Alman tüccar Hans Kohlhase 1532'de Leipzig panayırına giderken, bir Sakson soylusu iki atına el koyar. Kendisine tazminat ödenmesi için mahkemeye yaptığı başvuru sonuçsuz kalınca, tüm Sakson soylularına açıktan açığa meydan okumaya başlar... .
⚖️⚖️⚖️⚖️⚖️⚖️⚖️
📍 Tabi o zamandan bu zaman değişen şeyler olduğu kadar değişmeyen durumlar da var. Mesela bir tanıdığınız varsa, hele de güçlü bir tanıdıksa, bir adım önde olabilmeniz gibi....
Velhasıl çevirmene teşekkürü bir borç bilirim.... #figensilekosebay #heinrichvonkleist


Yazari ilk #ustailemargarita kitabı ile tanıdım. Çok da merak ediyordum. Yalnız ilk tanışma kitabı olmamalıymış onu anladım. 😁
🐶 Sonrasında #köpekkalbi kitabını okudum. Bazı insanlar sizi okurken hayran bırakır. Bence #mihailbulgakov da öyle. Yazdığı dönemde çok cesurmuş ve insan bakışıyla hayvan bakışını birleştirip hem eleştirmis hem de iki taraflı bir bakış açısı sunmuş.
Köpek Kalbi kitabında da bir doktorun deneyi sonucunda, köpek-insan karışımı bir canlının yaşama karışması sonrası olayların gelişimi... Var olma savaşı her iki taraf içinde hep Bi muamma sanırım 😒
Bu hiciv kitabın arka kapak yazısı da şöyle ;
Bulgakov Köpek Kalbi’nde sokak köpeği Şarik’in öyküsünü anlatır. Dünya çapında bir bilim insanı olan Profesör Filipoviç, evine götürüp beslediği Şarik’i ameliyat ederek, er bezlerini ve hipofiz bezini adi bir suçlununkilerle değiştirir. Köpek arsız, yüzsüz, şehvet düşkünü ve kaba saba bir insana dönüşür. Şarik insan haliyle profesörün hayatını cehenneme çevirse de, Sovyet bürokrasisinde kendine bir konum edinebilecektir.
Komünistlerin küçük burjuva değerlerinin üstünde yeni bir Sovyet insanı yaratma ideallerini hicveden Köpek Kalbi, Bulgakov’un en çok tartışılan yapıtıdır.

1.11.21

Biraz günlük, Çoğunluk biten kitaplarım...


Veeee yeni bir aya daha başladık... Sevdiğim bir mevsimdir sonbahar. Yaprakların rengi, yağmurun toprakla buluşması mutlu eder beni.... Lakin bir yanım da hüzünle dolar. Annemi bu ay kaybettik 😔
Hayat böyle işte diyerek teselli ediyorum kendimi.... Özlem çoğalarak büyüyor içimde. Geçmişe dönük anılarımıza sarılıyorum. İyi ki anı-larımız var diyorum.... 
Bu duygu yoğunluğu dışında kızçemin koşturmacalarından yoğunuz. 
Kulübe, masa tenisine başlamıştı. Deneme amaçlı haftada 3 gündü. Neredeyse 2 ay oldu. Ve geçen hafta öğretmeni arayarak; Umay'ın gayet iyi gittiğini bu sebeple de dersleri beş güne çıkarttılarını söyledi. Tabi biz havalara uçtuk. Umay çok istiyordu devam etmek ve işin ucunda kabul edilmemek de vardı..... 
Tabi biz okuldan çıkınca koştur koştur eve geliyoruz, Bi çorba icirip hop Fenerbahce'ye gidiyoruz... Akşam eve gel, ödev yemek uyku derken biraz yoruluyoruz. Ama değiyor 😁
Tabi bide haftada iki gün okulda ki kurslara da  gidiyor ve bir derse girip ikinci dersten alıp, direk okuldan tenise gidiyoruz 😬
Henuz "yoruldum" demiyor çünkü çok istiyor masa tenisini. O yüzden her koşturmacaya ses çıkarmıyor :)) 
Bu arada "You" ve meşhur "Squid Game" dizilerini bitirdim. You'yu biraz başta tekrar gibi bulsamda sonu ile şaşırttı. Ama yeterda uzatmasınlar... 
S. Game dizisini de vallahi sırf meraktan izledim. İzlemesemde olurmuş..... Tek gerçek var ki, parası olanların sırf zevk ve değişiklik uğruna nasılda ihtiyacı olan insanları harcadıklarına bir kez daha şahit oluyorsunuz.. Yoksa o diyaloglar falan vasattı... 
Ekim ayı 6 kitap okudum. Bir tek "Büyükanneler / Doris L." kitabını yarım bıraktım. 
Anladım ki Doris L. Bana göre bir yazar değil. Daha önce de "Son Aydınlık Yaz" kitabıni okumuştum. Kendime ve yazara bir şans daha vermek istedim...lakin anlatım tarzı ve olayları bağlama örgüsü bana uymuyor, bir türlü bağ kuramıyorum... Zorlama okuma yapmamak adına yarım bırakmayı tercih ediyorum. 😕😒

        🍂 🍁 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 


Bir keresinde Alev Alatlı dinlerken şöyle bir şey demişti; bir ülkenin geçmiş tarihini inceliyorsanız o ülkenin edebiyatına bakın ve romanlarını okuyun.... #uyandırılmıştoprak okurken bu cümle geldi aklıma... Siyaseti sevmediğimden sıkılıyorum haberlerde bile izlerken. Ama bu şekilde edebi bir eser okurken daha iyi anlıyor ve içsellestiriyorum.

#mihailşolohov da daha 27 yaşında iken böylesine acı bir geçmişi yazmis... Tabi acı ve hüzünlü bir hikâye olsa da, o topraklarda yaşayan Kazaklar'ın verdiği mücadele, toprak, ekip biçme, devrim mucedelesi...hayatta kalma mucedelsi derken bazı bölümlerde içiniz cız ediyor ... Kolay bir yaşamları olmamış bir dönem insanlarin... Hele o dönemde köylerde yaşayanların mücadelesi hiç bitmemiş....

1.cilt bitti, arkadaşlarımla okuduk, yer yer anlattık...

🍂 🍁 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 


O kadar içten bir romandı ki #kanadıkırıkmeleklerevi ....

Başlarda karakterlerin fazla olması ve lakapları ile anılması okumayı güçleştirsede, eğer sabreder ve okumaya devam ederseniz " güçlü bir aile destanı"okuyorsunuz. Öyle pempe panjurlu bir aile hikayesi anlatmiyor yazar.... Sanki sizin aile hikayeniz gibi... Sorunlar, sorunlu anne babalar, sorunlu kardeşler olsa da günün sonunda ya da bir ölüm anında ,zor zamanda birbirine kanat geren, arayı duzeltmeye çalışan bir aile....

😔"Anne, ölmemen gerekiyordu. Şimdi değildi vakti. Zaten yeterince zor, biliyorsun. Ne var ki annesi cevap vermiyordu. Tam onun yapacağı şey, diye düşündü. Sessizlikle terbiye ediyordu onu."

🐦 Eğer Marquez ve Allende kitaplarını seviyorsanız bu kitabı da okursunuz. Büyülü gerçeklik ile yazılmış Meksika Edebiyatı. Okurken düşündüren şeylerden biri de , gerçekten de aile olmak zor aslında. Doğru davranışları yapmaya çalışırken yapılan hatalar, ya da duyguların bastırılması....söylenmeyen şeyler.....söylenmek istenenler....

İşte böyle...haftayı iyi bir kitapla bitirmenin keyfi de başka 😉

🍂 🍁 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 


Hayal ettiğimiz hayat ile yaşadığımız hayat arasında olanları, hissettiklerimi anlatıyor bir nevi kitap... Okurken sık sık düşündüğüm şey ise; ne kadar zor devamlı içinden kendin ile konuşmak ve her detayın farkında olmak.... Gerçekten de çok zor. Düşünsenize " her durumu, her mimiği, her detayı fark ediyorsunuz" ve bunu da genel anlamda sadece kendinizle konuşuyorsunuz. Zor bir kişilik durumu...

🍁 Ana karakterimiz Felsefe mezunu... Zamanında ailesi ile duygusal sorunlar yaşamış... Özellikle annesi ile olan ilişkisi hayatına çok etki etmiş. Annesi ile ilişkisi kötü anlamda değil yalnız.

Tabi bölümü itibari ile iş bulamayınca farklı bir işte çalışan bir birey... Sonrasında da detayları sorgulamasi ile devam ediyor kitap. Evet anlatılanlar o kadar doğru ki, okurken kendinizin de o olanlara, düşüncelere onay verdiğinizi fark ediyorsunuz lakin yorucu çok yorucu....

📍Yine güzel ve fazla düşündürücü bir kitabın daha sonuna geldim. 😊 📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍Arka kapak yazısı :

Yalnızlık normal de, birdenbire ortaya çıkması öyle iğrenç ki.


Sürekli hayat üzerine kafa yoran ve bir imge avcısı gibi etrafındaki küçük ayrıntıları gözlemleyerek mutluluk kırıntıları yakalamaya, bunlara tutunmaya çalışan bir adam iç dünyasıyla, hayatla, işiyle iyi kötü idare ederken, bir gün her şey sevgilisinin çocuk sahibi olmak istemesiyle altüst oluyor. Dengeler bozulmuş, sorgulama ve hesaplaşma başlamıştır artık…


"Kafka'nın anlatı geleneğini sürdüren Genazino, titiz ayrıntılarla ördüğü romanlarını giderek mükemmelleştiriyor... Bu kitap küçük bir şaheser." Jan Bürger, Literaturen


"Gündelik hayatın ince ince gözlemlenmesi, mizah duygusu, sıradanlığı evrensel bir insanlık durumu olarak yorumlama eğilimi... Genazino'nun tipik özellikleri." Ulrich Greiner, Die Zeit 


14.4.20

Günlük Haller... Biten Kitaplar...

Günler günleri kovalıyorken evde level atladık diyebilirim. :)
Haberler hem iyi hem kötü.... fısıltı haberlerde cabası...
Neyseki havalar açtı ve balkoa çıkıyoruz gündüzleri. Umay sabah ve akşam öğünlerimizi orada yemek istiyor. Etrafımızda ağaç ve yeşillik olduğundan kuş sesleri de bolcana. :) Gerçektende ruhuma çook iyi geliyor.
Birde devamlı karamsar olan tiplerden değilim. Muhakkak bir artı yön bulurum kendimce.
Tabi ara ara daralmalar oluyor...sonra hop başka bir bakış açısı geliştiriyorum kendime...
Birde anne olunca anladım ki daha güçlüyüm. Eğer ben kendimi koyverirsem çocuğum napsın...modundayım... Elbet herkesin kendine göre başa çıkma yöntemleri oluyor. Benimki de "çocuklar rol model aldıkları"için daha çok pozitif yönde.
Tabi bugünleri ucundan kıyısından anlatıyor, yanında konuşuyor bazende haberleri izliyoruz.
Bir şekilde izole yaşayamaz ve yaşamamalı.... her ne kadar anlamlandıramasa da biliyor ki şuan bir hastalık var.
Arkadaşlarımızla konuşuyoruz. Özleştik tabi.... hele o "hadi Kadıköye'e iniyorum sende gel kahve içeriz" telefonlarını çok özledim. :)
Devamlı öğlene ne yemek yapsam,akşama ne yesek sorusu dilime sık gelmesede aklımda. Bazen canım hiç yapmak istemiro ve Merter sağolsun orada bana destek çıkıyor ve giriyor mutfağa.
Sabahları zor uyanıyorum. Son bir ka. senedir böyle bir sorunum var kendimle. Tabi bunda gece geç yatmalarımda etken, şekerli gıda çok tüketmemde.........
"Ne zaman bitecek bu süreç?" sorusuda beynimde..... hepimiz gibi..... sıkça sormasamda sonumuz nereye gidiyor diyorum...o kadar çok "yapay zeka"dan ve digital ortama geçişden bahsediliyor kiii...biraz gözüm korkuyor bu terimlerden.
Evet belkide gelecek nesil bunlarla haşır neşir olacak...lakin benim neslim için daha erken gibi.....
Bu arada belki sizede fikir olur yaptığımız ve kızla beraber bizimde keyif aldığımız bir etkinliği paylaşayım.
Geniş bir leğende ılık su ve bebe şampuanını iyi karıştırıyorsunuz. Elinizle hızlı hızlı çırpıp köpük yapıyorsunuz. Sonra da o köpükleri koyu renk sulu boya ile boyuyorsunuz....

Basit ama keyifli bir etkinlik. :)
Serbest zamanlarımızda ve Merter ile oynadığı, etkinlik yaptığı zamanlarda da kitap okumalarıma devam ediyorum. Birde geceleri çok okuyorum. İŞte hep bundan sabah kalkamamalarım. Ama bu süreçte yapacak bir şey yok.
Biraz daha büyüdüğünde bize zaman daha çok kalacak diye düşünüyorum....

Kitaplarıma gelirsek;




                                                                    

                                                                                                                               "Göğü Delen Adam/ Erich Scheurmann"

Pdf olarak okudum kitabı. Uzun süredir merak ettiğim kitaplardandı. Biraz felsefi birazda yaşama dair bir kitaptı. Kitabı okurken aklıma "Aborjinler" kitabı geldi. Hemen hemen aslında hayata ve doğaya dair felsefeleri, bakış açıları ve yaşam biçimleri aynı.

Papalagi denince beyazlar ya da yabancılar anlaşılır. Ama sözcüğü sözcüğüne çevrilirse göğü delen anlamına gelir.
Samoa'ya misyoner bir yelkenliyle gelmişti. Yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler, beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik. O, göğü delip geçmişti.

Yüzyılımızın başlarında yayımlanan Göğü Delen Adam bugün artık yeşil bir klasiği olarak okunurken, başlığının kaynaklandığı şiirsel metafor, bir de düz anlam içermeye başlıyor; çünkü Papalagi sonunda göğü gerçekten delmeyi başardı, 'ozon deliğinin' içinden ne tür bir yelkenlinin çıkageleceğini ise zaman gösterecek.
Ahmet Güngören / Çerçeve
diye yazıyor arka kapağında. Altını çizdiğim çok cümlem oldu. BU tarz kitaplar okudukça anlıyorsunuz ki aslında çağımızda bulunan bir çok şey yeni değil aslında...
Ve bizden önce yaşayan insanlar, gruplar, ülkeler, kabileler de boş yaşamamışlar ve bugünümüze çok büyük ışık tutmuşlar. Bu kitapta da anlatılan en önemli detaylardan biri hem kendimize hem de doğaya, eşyaya saygı ve teşekkür... Altını çizdiğim cümlelerden biri de;
Az "şey"i olan kendine yoksul der ve üzülür.
Bizim gibi, döşeği ve yemek kabından başka bir şeyi olmayıp da, gözleri bizim gibi parıldayan, şarkı söyleyen tek bir Papalagi yoktur. Beyaz dünyanın kadınları, erkekleri bizim kulübemize gelseler yanıp yakılmaya başlarlar. Hemen ormana koşup odun toplarlar, kaplumbağa kabuğu, cam, tel, renkli taşlar, artık ne bulurlarsa sabahtan akşama dek ellerini kollarını oynatıp Samoa evini irili ufaklı "şey"lerle doldururlar.
Hepsi unufak olacak, ateşi gördü mü yanıp kül olacak, güçlü bir tropikal yağmurda eriyip gidecek ve her seferinde yeniden yapılması gerekecek "şey'lerle.

Bu kadar çok parayı ne yapacaksın?"
diye soracak olsan, "Bu dünyada giyinmekten, açlığını ve susuzluğunu bastırmaktan başka ne istersin?" desen, söyleyecek söz bulamaz, ya da "Daha çok para istiyorum, daha çok, daha çok," der. Böylece sen de, paranın onu hasta ettiğini, bütün duyularını ele geçirdiğini anlarsın.    

Diğer kitabımda;

"Şakayık/ Pearl S. Buck"


İlk yazarı "Çin Sarayında Bir Bakire" kitabını okumuştuk ve yayınevinin azizliğine uğramıştık. Hem çeviri kötü, hem kısaltılmış metin,hem bir sürü hata ile dolu kitaptı. Yalnız ben yazarın bir kitabı daha okuyup karar vermek istiyordum. Bir gün çarşıdan eve dönerken, bizim burdaki 2.el eşya dükkanın önünde kitaplarda vardır. Bir bakayım dedim ve Şakayık kitabına denk geldim yazarın. Hatta kararsız kaldım. Sonra da en kötü kütüphane veririm diyerekten aldım.
İyi ki de almışım. Çok güzel bir çeviri ve anlatımı vardı.
Yine Çin'de geçen bir konusu vardı. Evin halayıkı(Şakayık) ve evin sahipleri arasında geçen, yaşanana olaylar, olaylara bakış açısı, yorumlardan oluşan aşkda olan bir kitaptı.
Ev halkı Yahudi'dir. Evin oğlu David ile annesinin en yakın arkadaşının kızını beşik kertmesi yaparlar ve olaylar gelişir. Yalnız bazı yerlerde yazar bildiğiniz ters köşe yapıyor.
Aile içi iletişimin önemi ortaya çıkıyor. Bazen bizim düşündüğümüz şeyin karşı tarafa iyi gelmeyeceğini anlayamıyoruz. Onun için verdiğimiz kararın doğru olduğunu, kişinin yararına olduğunu düşünüyoruz.....
Ve sonuda çok çok iyiydi. Tabiki
sonunu YAZMIYACAĞIM 😁

Mart ayında okuduğum diğer kitabımda; 

                                                                                                                                Marilyn Monroe (Melankolik Sarışın) / Nilgün Taylan

Dün gece diğer kitabım bitince, şöyle ağır duygulara sürüklemeyecek bir kitap okumak istedim.
#marilynmonroe nin hayatının özeti bir kitap.
Bazı genlerimizin nasılda yakamızı bırakmadığına şahit oldum bu kitapta. Aileden gelen anksiyete geni, manik depresif bir hayata bakış.... Tek isteğinin muhteşem, ünlü bir aktrist olmak... Zor bir yaşamı olmuş ve çok erken ayrılmış bir kadın........
Ara kitap olarak okudum. Bilgiler kısa kısa anlatılmış.

Diğer kitabımda;
                                         "Nickel Çocukları/ Colson Whitehead"


yüreğimi dağladı..... Şöyle bir cümleyi not ettim ve aslında kitabın özeti gibiydi kendi adıma....
"Sıradan bir yaşam sürmenin basit hazzından bile mahrum bırakılmışlardı....." Aslında bu cümle özet gibi olmuş...."
Yaşanmış bir olaydan kurgu bir yer yaratarak yazmış #colsonwhitehead 👉🏿👉🏿 Bu ırkçılığı, bu beyaz insanın kendini üstün görme egosunu, her şeyi kendine hak zannetmesini bir türlü aklım, yüreğim almıyor.. Ki hala günümüzde de devam eden bir olgu.... O çocuklara yapılan eziyetleri okudukça içim parçalandı.... Vallahi de billahide insanlığımdan utanıyorum.........
Konusuna gelince "ısşah evi" adı altında kimsesi olmayan ya da olsa bile araya ı soranı olmayan çocukları toplayıp, ıslah ettikleri tabi bu kendi tabirleri.....
Velhasıl..... Okuyun derim.....

Diğer Kitabım;

"Günler Aylar Yıllar"

Bir Kutu Kitap ile geldi kitabım... Yine yüreğe dokunan, sizi düşündüren kitaplardan.
Günler Aylar Yıllar, hayatın zorlukları karşısında hep diri kalabilen bir umudun romanı.

Kuraklık, Balou Sıradağları’nda tüm yıkıcılığıyla baş göstermiştir. İnsanlar çareyi evlerini terk edip su ve yiyecek bulabilecekleri yerlere kaçmakta bulurken geride sadece ihtiyar ile kör köpeği kalır ve bu iki kader ortağı, birkaç damla su, bir avuç mısır tanesi, bir karış gölgelik peşinde dolanır durur. Günleri, geceleri en sert, en çetin koşullarla sınanır; zamanın ve mekânın izleri silinip iskeletleri daha da belirginleşirken önlerindeki yollar da gitgide çatallanır. Bu zorluklardan geriye kalan, olağanüstü bir varoluş inadıdır.


Bu sıralar okuduğum kitaplar hep yürek burkanlardandı.........

Böyle işte.... selam ederim arkadaşlar....

28.10.19

Biten kitaplarım...

Arkadaşım Ayla önermişti,  "Seni İçime Gömdüm/ Andrew Jolly" kitabını.
İncecik ama o kader içe dokunan satırlar vardı ki..... İşte dedim okurken; bide böyle sevmek var ....
Bir adam bir de kızılderili karısı.... Kadın ölür ve adam karısını düzgün bir şekilde gömmek ister...sonrası mahalle baskısı, dini ayrımlar, ırkçılık... Derken değişen bir şey yokmuş hissi....

Yazar biraz gizemli biri sanırım. Fazla bir bilgi yok, hatta giriş yazısında Tomris Hn. bunu anlatıyor. İki kitabı varmış....


Tanıtım yazısı şöyledir;

Seni İçime Gömdüm, büyük bir aşkın yanı sıra Meksika insanın kimlik arayışının öyküsüdür temelde. Ama zaman ve mekânı bir yana bırakıp içinde yalnızlığın çağrısını duyan her insanın öyküsü olarak da okunabilir gibi geliyor bana. Yazar ününün, kitap basım sayısının en önemli ölçütler olduğu koşullanmasına girmemişseniz, Tomris Uyar'ın ustaca çevirisiyle Seni İçime Gömdüm'ü okumak, hele Bozkurt Güvenç'in özen dolu çevirisiyle Yalnızlık Dolambacı'nın aydınlığında okumak, çok zevkli anlar yaşatacaktır size. Ben kendi adıma, Seni İçime Gömdüm'ü bir kez daha okuma isteğini duyduğumu söyleyebilirim rahatlıkla. Bu gizemli yapıtta keşfedebileceğim daha neler vardır kim bilir."
Nesrin Kasap/Cumhuriyet Kitap

Bir diğer okuduğum kitap ise; 
"Aşıklar Delidir Ya Da Yazı Tura/ Ayfer Tunç"



Her kitabını bir ayrı severim Ayfer Tunç'un.
Bu kitabında genetik bir rahatsızlığından dolayı ne zaman öleceğini bilen bir adam, içleri yara dolu bir aile, ailesi ile sorunları olan bir kız ve yurt dışında mücadelesi...
Yine altını çizdiğim çok cümlem oldu.
Tabi böyle kitapları okurken,  insan kendi hayatını ve ailesi ile olan ilişkilerini de düşünüyor.  



🍁🍂Kimseyi aşağılamam diyecek kadar yalancı,  gerçekten aşağılamayacak kadar erdemli değilim.


🍂🍁
Sürekli konuşuyordu. Benim konuşmak istemiyor olabileceğimi düşünmüyordu. Düşünüyorsa da umursamıyordu. Benim zamanımı istediği gibi harcamaya hakkı varmış gibi susmuyordu.

🍂🍁
Büyümek hayatın mazeretlerine inanmaktır,  hatta hayata devam etmek için yeni mazeretler bulmaktır.

Son olarak diğer kitabım ise; Huzur'un devam niteliğinde olan "Suat'ın Mektubu"

Bu kitapta yazarın Huzur kitabı içinde konusu geçen ve mektup  bırakarak veda eden Suat'ın mektupları yer alıyor. El yazısı ile yazdığı, neden yaptığı,  neler yaşadığını okuyoruz bir nebze Suat'ın. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın derlediği ama kitaplaştırmadığı bir derleme.
Bir cümle var ki.....çok seviyorum böyle yazarları çok...

✔Bu kadar kalabalığı kendinde taşımanın,  sonra da tek bir insan olarak yaşamanın güçlüğü!✔
Ve bu kitabı Sn.Handan İnci hanımefendi hazırlamış.
Arka kapak yazısı şöyledir;

Suat’ın Mektubu
Tanpınar, Huzur’u yayımladıktan sonra yaptığı bir söyleşide kendisine yöneltilen, “Huzur devam edecek diyordunuz?” sorusuna “Edecek, tabii edecek. Mümtaz ölmemiştir. Hâlâ yaşıyor ve yeni bir insan olarak doğmak için beni zorluyor” cevabını verir ve şunu ekler: “Fakat daha evvel Huzur’un öbür kısmını neşredeceğim, yani Suat’ın Mektubu’nu. Küçük bir eser, okuyucu orada Mümtaz’ın meselelerini daha başka bir planda görecektir.”
Tanpınar’ın bu niyetini kuvveden fiile çıkardığını İÜ Türkiyat Enstitüsü’nde bulunan arşivindeki sayfalar göstermektedir. Bu sayfalar, eksik de olsa Tanpınar’ın “küçük bir eser” olacak dediği mektup üzerinde ciddi bir emek harcadığını göstermektedir. Sayfaların büyük bir kısmı daktilo edilmiş, bunların her biri daha sonra eski yazıyla bol miktarda çıkmalar ve eklemelerle epeyce değiştirilmiştir. Daktilo edilmesi, kalemle yazmayı tercih ettiğini bildiğimiz Tanpınar’ın metni en azından bir defa elinden çıkardığını, daha sonra üzerinde yeniden çalışmaya başladığını gösteriyor.
Suat’ın Mektubu; Huzur romanının karakterlerinden Suat’ın, arkasında Mümtaz’a hitaben yazdığı bir mektup bırakarak intihar etmesini işler. Huzur’da bir paragrafı yer alan bu mektupta Suat açısından Mümtaz’ın anlatılması ve Suat’ın kendi içine dönerek kendisini açıklaması ilgi çekicidir. Bu yarım kalan eseri kitaplaştırmayı tercih etmemizin nedeni de Huzur romanıyla olan bu doğrudan ilişkisidir.

23.3.18

Shylock Operasyonu / Philip Roth

Bir ara "İnsan Lekesi" itabını çok görmüş ve okumak istemiştim. Meğersem aynı yazarmış.:)
Shylock Operasyonu anlatım dili olarak akıcı. Sadece yer yer tekrarlar olması biraz yavaşlatıyor biz okuyucuyu.

Onun dışında konusu itibari ile bile sürükleyici.
Özellikle siyasi tarafından bakmayan biri olarak daha çok okurken sırf Yahudi oldukları için sürülen, işkence gören ve gaz odalarına kapatılan insanlara içim çok cız etti/diyor.
Hala aklım almıyor nasıl yapabiliyorlar böyle şeyleri... fazla da anlamak istemiyorum doğrusu...

Kitap yazarın bir ön sözüyle açılıyor. İlk cümle şöyle: “Yasal nedenlerle bu kitaptaki bazı gerçekleri değiştirmek zorunda kaldım.”

Konusuna gelince;

Kitabın baş kahramanı yazar Philip Roth’un kendisi. Philip Roth, Amerikalı bir Yahudi, dünya çapında şöhretli, başarılı bir yazardır. Bir zaman önce sağlık sorunları yaşamış bunu takiben fiziksel ağrılarını azaltmak için kullandığı sakinleştirici ilaç  psikojenik bağımlılık ile birlikte yazarın ruhsal dengesi üzerinde olumsuz etkiler yapmıştır.
Kendisi Amerika’dayken, İsrail’de bir benzerinin, bir Nazi savaş suçlusunun Kudüs’te devam etmekte olan davasında boy gösterdiği bilgisini alır. Bu bilginin ikinci bir kişi tarafından teyit edilmesi üzerine İsrail’de yaşamakta olan bir başka Yahudi yazarla bir gazete adına röportaj yapmak üzere Kudüs’e gider.

Olaylar sonrasında gelişmeye başlar.  
Şöyle bir nette hayatına baktım da... aslında bence kendini toplumsal sorunlara adamış bir yazar..
Eğer tarihi gerçeklerle ilgili romanlar okumayı seviyorsanız bu roman tam size göre diyebilirim. Arka kapak yazısı şöyledir;

Kitap Hakkında

Shylock Operasyonu, aynı zamanda, aynı yerde, aynı kimlikte bir araya gelen iki ayrı Amerikalı Yahudi yazar Philip Roth’un hikâyesini anlatıyor. Ve onların birbirleriyle olan çatışmasını...Romanın ana karakteri Philip Roth gerçekte olduğu gibi başarılı bir yazardır ve yine gerçekte olduğu gibi, 1988 yılında tanınmış yazar Aharon Appelfeld’le görüşmek üzere İsrail’e gider. Aynı tarihlerde Philip Roth adında ve kendisini ünlü bir yazar olarak tanıtan bir başkası da İsrail’de birtakım karanlık ilişkilere girip çıkmaktadır. Yazarın Pipik adını taktığı bu ikinci Philip Roth’a göre, Yahudi sorununun yegâne çözümü, Yahudilerin Arap tehdidinin hiçbir zaman kalkmayacağı İsrail’i terk edip Avrupa’ya dönmesidir. Şayet Yahudiler bunu başarabilirlerse, Avrupalılar sevinç içinde, “Yaşasın, Yahudilerimiz geri döndü!” diye haykırıp onları bağırlarına basacaktır. Yahudi sorununun nihai çözümü de budur! Amerikalı yazar Philip Roth’un romanları içinde Shylock Operasyonu en deneysel olanıdır. PEN/Faulkner Ödülü’nü de alan bu roman beklentileri hızla yükseltiyor ama hemen ardından bizi yine başladığımız noktaya getiriyor. Shylock Operasyonu’nda, gerçek karakterlerle hayali olanlar, gerçek olaylarla yazarın başından geçtiği iddia edilen olaylar iç içe geçmiş bir kurguyla anlatılıyor. Yazarın sürükleyici dili sayesinde kendinizi inanılmaz bir maceranın ortasında buluyor ve aynı zamanda roman boyunca Yahudi diyasporası, Siyonizm, antisemitizm, Filistin hakkında düşünmeye başlıyorsunuz.
 

Philip Milton Roth (doğum 19 Mart 1933, New Jersey, ABD) Amerikalı yazar. Kitaplarında çoğunlukla Yahudi karakterler ve anti-Semitizm konularını işlemesiyle tanınır.
1959 roman Goodbye, Columbus, ona bir Ulusal Kitap Ödülü’nü kazandı. 1969 yılında tartışmalı Portnoy, Şikayet yayınlanması ile büyük bir şöhret kazanmıştır. Yahudi-Amerikan yaşamının bir saygısız ve esprili bir portre ile ün kazandı mizahi ve cinsellik ile dolu “bir şehvet dolu, anne bağımlısı genç bir Yahudi lisans,” psikanalitik monolog “samimi, utanç verici bir ayrıntı, kaba, küfürlü dil.”
Roth bu yana kendi kuşağının en saygın yazarlarından biri haline gelmiştir: kitabı iki kez Ulusal Kitap Ödülü, iki kez Ulusal Kitap Eleştirmenleri ödülünü, üç kez PEN / Faulkner Ödülü’nü almaya hak kazanmıştır.
O, onun en iyi bilinen karakter Nathan Zuckerman, Roth’un romanlarının diğer pek çok konu özellikli onun 1997 romanı American Pastoral, Pulitzer Ödülü aldı. Onun 2001 romanı The Human Stain, bir başka Zuckerman roman, İngiltere için yılın en iyi kitap WH Smith Edebiyat Ödülü’nü layık görüldü. Onun kurgusu, Newark, New Jersey, sık sık yoğun otobiyografik karakter için, felsefi ve resmen “, esnek, ustaca tarzı” için, gerçeklik ve kurgu arasındaki ayrım bulanıklık ve Yahudi ve Amerikan kimliğinin kışkırtıcı keşifler için bilinir.
Başlıca Eserleri
  • Güle Güle Columbus (1959)
  • Portnoy’un Feryadı (1969)
  • Bir İnsan Olarak Hayatım (1974)
  • Pastoral Amerika (1997)
  • Herkes (2006)
  • Aldatma
  • Nemesis
  • Bir Komünistle Evlendim
  • Sokaktaki Adam
  • Öfke

14.3.18

Biten Kitaplar Ve Günce....

Bahar yorgunluğu geldi çattı beni de buldu 😳
Elim kolum kalmıyor.... Nasıl bir tembellik var üstümde anlatamam.
Ama gelsin bahar, açsın çiçekler, cıvıldasın kuşlar. :) ( sabah sabah şiir gibi oldu yahu)
Bu aralar pek sıkılganım, keyfim de yok o yüzden direk okuyup bitirdiğim kitapları anlatayım size.
Belki okuyanınız vardır yada okumayanınız...
 Gece sinema kanallarında gezinirken Hemingway Ve Gellhorn filmine denk geldim ve izledim. Gerçekten de yazar çok zor bir karaktermiş aslında....Bir kadın olarak en zoru da çapkınlığı ve içki alışkanlığıdır diye düşündüm....



 HEZEYAN/ LAURA RESTREPO 
Hezeyan kitabı biraz yorucu oldu benim için. Konusuna gelince işsiz bir Profesörün iki günlüğüne çocukları ile tatile gitmesi ve dönüşte de telefonunda bir mesaj ile karşılaşması....
 Eşi yine bir kriz geçiriyordu ve otel odasındaydı. Gelip onu almasını istiyordu telefonda ki ses...
Sonrası olaylar başlıyor.
Kadın yine bir hezeyan atağı geçiriyordu ve ağzını bıçak açmıyordu.
Okurken daraldım, korktum ve ne zor bir karakter ve yaşam dedim. Ve eminim gerçek dünyaya döndüğümüzde ruhları hasta olan kişiler yok mudur? 
Kitapta yer yer eskiye sıçramalar da var ve aslında kadının dedesinin de bu şekilde buhranlar geçirdiğini öğreniyoruz...
Ara ara aile yaşamı ara ara da kadının günlük yaşamınına dair anlatıyor kitap. Tabi bu arada ülkenin yaşadıkları, olanlar, olaylar da vurgulanıyor.
Yarın hayat hikayesine baktığımda aslında yazdığı kitap normal dedi.
Arada kaldığım bir kitap oldu.
Bir de Ayrıntı Yayınları'nın çevirdiği eserleri kaliteli buluyorum, tek sıkıntım romanları " düz yazı" mantığın da çevirmeleri...
Okurken yorucu oluyor zaman zaman.

KİTAP TANITIM YAZISI;

Laura Restrepo, gerçeklikle düşselliği, tarihle haberciliği bir araya getiren tarzıyla tam da Güney Amerika edebiyatının büyülü gerçeklikle kirli gerçeklik arasındaki sınırında duruyor.  Kurmacanın verdiği özgürlükle, gerçekleri kendi yorumlarını katarak genişleten Restrepo romanlarının ikili bir karakteri var: Katı bir gerçekçiliğe karşı zengin bir hayal dünyası. Restrepo, bu romanında, klasik tragedyalara özgü temaları kullanmış. Ön planda okuru hemen içine çekecek bireysel dramlar; gizem, aşk, ihanet, karmaşık ilişkiler yer alıyor. Arka planda ise Kolombiya’nın çatışmalı ve acılı tarihi...Hezeyan, savaş ve yolsuzluk nedeniyle zarar görmüş bir ülkenin çaresiz insanlarının hayatta kalmak için verdiği gündelik mücadeleyi anlatıyor. Umudunu hiç yitirmeyen insanlar bunlar; önlerindeki engelleri aşmaya yetecek kadar güçlü bir iradeye sahipler. Başarmak için ihtiyaç duydukları yegâne duygu ise yakınlarının sevgisi... Kolombiyalı yazar, gazeteci ve aktivist Laura Restrepo, Hezeyan adlı romanında bir kadının hezeyanlarla darmadağınık olmuş bilincinden ülkesi Kolombiya'nın tarihine bakıyor. 

E-Kitap olarak okuduğum bir kitap oldu Küçük Şeylerin Tanrısı


Başta anlayamadım biraz ama sonra okudukça okudukça..... nasıl muhteşem bir kitaptı. özellikle ikizlerin gözünden farklı bakış açıları ile hem ailevi hem toplumsal olayları okumak...
Öfkeye boğan, sorgulatan ve aynı zamanda hüzünlendiren bir roman arıyorsanız Küçük Şeylerin Tanrısı’nı ellerinize bırakıyorum. Başlamadan önce Hindistan’ın toplumsal yapısı ve tarihçesi hakkında az da olsa bilgi sahibi olmak, okumayı daha keyifli hale getirecektir.
Rahel ona hiç yazmadı. Yapılamayacak şeyler vardır; tıpkı insanın kendinin bir parçasına mektup yazması gibi. Kendi ayağına ya da saçlarına. Ya da yüreğine.
 Bu trajediyi okurken, çocuk olmanın hafifliğini sert bir darbeyle üzerlerinden atıp aniden büyüyen iki kardeşe üzüldüğüm kadar kimseye üzülmedim. Çünkü ne Ammu ne de Velutha, küçük Rahel ve Estha kadar çaresizdi. Hatta Ammu’ya bu sebeple kızdığımı bile söyleyebilirim. Asıl suçlunun o değil, sistem olduğunu bilmeme rağmen hem de. Ammu sadece, kadının değersiz olduğu bir toplumda, tacizin, istismarın ve değersizliğin çemberinden çıkamıyordu.
Sevdiğim bir kitap oldu.
Son kitabım da;

KAYIP ROMANLAR/ VEDAT TÜRKALİ

 Daha önce yazarın "Bir Gün Tek Başına" romanını okumuş ve o özgün Türkçe'sine bayılmıştım.
Kullandığı kelime ve cümleler etkileyiciydi.
Bu romanın da biraz Turgut Özakman'nın romanlarına benzettim.
Tabi yazar çok donanımlı ve iyi bir yurttaş olmak istiyor bana göre.
Bir dönem ve şimdi-geçmiş-gelecek gibi bu kitabı....
Tabi kitapta bir aşk hikayesi de var. Özellikle 80 yaşında olan doktorun yirmili yaşlarında olan Esme ile aşk yaşaması... tartışılır ama düşündüğüm de aynı dava d görüyorlar kendilerini ve boşlukları çok fazla.
Onun dışında böyle bir aşk çok zor ve yaş farkı çook fazla..........
Bir solukta okuduğum kitaplardan oldu bu roman da...

Yazım biraz uzun oldu idare edin artık beni, birikti paylaşacaklarım. :)
Selamlar,

12.6.15

Kurtlarla Koşan kadınlar kitabına dair....

Bu kitabın tanıtımını ilk Gülben Ergen'in İnstagram hesabında paylaştığı bir fotoğrafta gördüm.
Sonra biraz araştırdım ve enteresan bir kitap olduğunu fark ettim. Biraz daha araştırınca almaya karar verdim.

Gerçekten de kitapta çok ilginç, enteresan ve detaylı kadınlara, kadınların psikolojisine ve psişesine dair mitolojik öykülerle anlatımlar bulunuyordu. Yazar bu kitabını yazmak için 20 sene araştırma yapmış, öyü ve mitolijik öyküler dinlemiş, kendi ailesinden de öykülerle birleştirmiş. Tabi bu kitabı yazarken önce kendi içindeki kadına ulaşmış bence yazar. Kurtlarla kadınların benzer özelliklerinden de dem vuruyor yer yer. Çok alıntı yaptım kitaptan ve altını çok çizdim cümlelerin. Masallarla öyle güzel betimlemiş ki kadına dair özellikleri.
Kesinlikle kadınların okuması gereken bir kitap. Hele hele farkındala başladıysanız yaşamınıza dair, psikolojinize dair okumalısınız. Kitap biraz ağır. Konuları öyle okuyup geçemiyorsunuz. Roman gibi değil de başlıklar altında sindirerek okumak gerek.
Her konu başlığı altında bir öykü/masal anlatılıyor ve sonrasında yorumlara geçiliyor. Tabi bu masallar yer yer mitolojiden de alınıyor. Ama tasvirler, bakış açıları çok iyi. Zaten düşündüğünüzde ve özellikle dişi kurtlara baktığınız da kadınlarla benzer özellikleri çok fazla.  Çok fazla yazmak isterdim detay ama hangi birini yazacağımı şaşırdım.
En iyisi mi okuyun derim bu kitabı; yavaş yavaş, sindire sindire....


***********************
Ece Temelkuran çok güzel özetlemiş kitabı;



   
Yağmurlar, gemiler, düşler

       
Clarissa P. Estes'in yazdığı "Kurtlarla Koşan Kadınlar"ı, özellikle geleceği hayal ederken kendilerini tek kişilik maceralarda gören kadınlara şiddetle tavsiye ediyorum
    ---
   
    Kimi kadınlar, düşlerinde kendilerini yalnız görürler; bir başlarına. 16 yaşındayken mesela, henüz hayata yeni başlarken, sonradan fark edersiniz ki, o günlerde geleceğe ilişkin kurduğunuz düşlerde yalnızsınızdır. Çok kadın tanıdım böyle. İlk gençlik yıllarında gelecek hayalleri kurarken tek başına Kızıldeniz'e dalarken görmüştü kendini; bir evde bir sürü kediyle tek başına yaşadığını görmüştü; bir yük gemisine binip, siyah bir gocuk giyip tam güvertenin ucunda filtresiz sigara içerken görmüştü kendini. Kendilerini böyle hayal eden kadınlar sonra adamları ve çocukları nereye koyarlar? Neyse...
    Belki sonra unuturlar, rüyalarını "düzeltirler" ama aklı ve kalbi olan kadınlar gelecek düşlerinde kendilerini hep tek başına bir maceraya atılırken görürler. Sonra olaylar gelişir, belki bütün bunların pek de iyi bir fikir olmadığına kanaat getirirler. Ya da "bir gün mutlaka"dır işte, bilirsiniz...
    Siz o ilk düşünüzde, kendinizi yalnız başınıza hayal ettiğinizde nasıl görmüştünüz kendinizi? Sizin maceranız nasıldı? Ne zaman unuttunuz o hayali resmi?
   
    Kurtlarla Koşan Kadınlar
    Bütün tanıdığım kadınlara aynı kitabı öneriyorum iki haftadır. Israrla, neredeyse bıktırırcasına tavsiye ediyorum. "Sevgilim şöyle böyle bir adam. Ama onu terk edemiyorum. Suçlu hissediyorum" kendimi diyene... "Herif bana kazık attı. Şimdi duyarsız görünmem lazım değil mi? Öyle yaparsam çok gülünç görünürüm, değil mi?" diye çaresizce bir yanlışın içinde debelenene... "Şu işi çok yapmak istiyorum. Ama kesin tökezleyeceğim bir yerinde. Başlamasam daha mı iyi acaba?" diye sorana... "Hayatım kusursuz ama yine de mutlu hissetmiyorum kendimi. Bende bir yanlışlık mı var acaba?" diye düşünene... "Çocuk yapmak istiyorum ama beceremem diye düşünüyorum. Yani ya iyi bir anne olamazsam?" diye kuruntular üretene...
    Bu soruların hepsine iyi gelecek bu kitap, biliyorum. Bütün bu kadınlar, kendilerinde olan ama var olduğunu unuttukları, unutmaya zorlandıkları bir gücü anımsayacaklar "Kurtlarla Koşan Kadınlar" kitabını okuduklarında.
   
    Gizli bir kadın dayanışma örgütü
    Kitaplardan öğrenilmiş bir feminist manifestodan, katır kutur bir feminist jargondan bahsetmiyorum. Anneannelerimizden, onların anneannelerinden beri biriken bir kadınlık bilgisinden ve sezgisinden söz ediyorum. Elleriyle bu dünyayı yapan; çocukları, yemekleri ve işleri yapan kadınların biriktirdikleri bilgelikten ve kudretten... Bize unutturulmuş hayat/ölüm/hayat döngüsünden... Kendisine uzaklaştırılmış, ne kadar güçlü olduğu unutturulmuş ve birbiriyle dayanışması türlü yalanlarla engellenmiş bir cinsiz biz. Öyle güçlüyüz ki hatta çok korkutabiliriz herkesi. Zaten belki korktukları için en başlarda sakatlamışlardı bizi. Kitabın meselesi sakatlayanlardan intikam almak değil, en önemli yanı bu. Kitabın meselesi yeniden nasıl ayağa kalkıp, tamamlanmış bir kadın olarak nasıl yaşayacağımız ve nasıl kendimizi güçlü hissedeceğimiz.
   
    Jung, masallar ve kızlar
    Psikiyatri okuyup, Jung üzerine doktora yapıp sonra bütün dünyayı kadın masalları arayarak dolaşmış bir kadın, Clarissa P. Estes tarafından yazılmış kitap. Ayrıntı Yayınları'ndan çıktı. Biraz pahalı ama en kötü ihtimalle birkaç arkadaş birleşerek alabilirsiniz, almalısınız. Estes eski masalları yeniden okuyarak kadınların yazılmamış tarihine ve bu tarihten öğrenilmesi gereken hasletlere dikkat çekiyor. Yaralarınızı kendi kendinize nasıl saracağınızı söylüyor ve bunu yapmak için sizde yeterinden fazla gücün zaten bulunduğunu anlatıyor.
   
    Erkekler neden okumalı?
    Ortalıkta "kadın dünyasını yazan erkek yazar" furyası var ve hakikaten kadınların bunlara içtenlikle inandığını sanmıyorum. Sadece biraz çekici buluyorlar belki, belki biraz da erkeklerin kadınları nasıl gördüğünü, nasıl gördüğünü sandığını anlamak için okuyor olabilirler. Oysa kadınlarda anlaşılması gereken bir şey olmadığını, sadece onlarla birlikte "akılması" gerektiğini daha henüz hiçbir erkek yeterince anlayabilmiş gibi gelmiyor bana. Yaptıkları bir nehri durdurup debisini ölçmeye çalışmaya benziyor; nehirle birlikte akmak ise çok daha büyük bir güç gerektiriyor. Erkeklerin de işte, bu kitabı ne tür bir nehirle birlikte akabileceklerini anlamak için okumaları gerekiyor.
    Kendi içinizde şefkatli ve ılık bir yolculuğa çıkmak için bulunmaz bir fırsat! Şiddetle tavsiye ediyorum... Bilhassa geleceği hayal ederken kendilerini tek kişilik maceralarda gören kadınlara! Her yaştan kadına...


Kitap Hakkında

İnsanlık tarihi boyunca bastırılmış ve örselenmiş kadınların durumunu sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan ele alan çok sayıda inceleme yapıldı. Her inceleme, kadınları ''tanımlama ve çözme'' açısından çok farklı yöntemler önerdi. Bu önermelerin ne ölçüde kadınların doğasını ilişkin isabetli ve farklı alternatifler olduğu ise tartışmalı.Clarissa P. Estes, Kurtlarla Koşan Kadınlar’da gerçekten farklı bir önermede bulunuyor, kadınlar için yalın, uygulanabilir ve doğal çözümler öneriyor. XIX. yüzyılla birlikte insanlığın doğadan kopuşu ve duygulara yer vermeyen kapitalist bir endüstri çarkının içinde kayboluşundan yola çıkarak, kadınların yapması gereken ilk şeyin içindeki doğal sesi keşfetmek olduğunu söylüyor ve kadınların içlerinde yatan sınırsız güç ve yaratıcılığın, kurtların doğal yabanıllığında yattığı savını ileri sürüyor. Kadınların çoğu zaman farkında olmadan içselleştirmek zorunda bırakıldıkları eziklik ve yetersizlik duygusuna, bastırılmış cinsel güdülerine çok değişik bir malzemeden yaklaşıyor: Masallar! İnsanlığın ortak bilinçaltının aynaları olduğunu düşündüğü masallar aracılığı ile kadın psişesinin derinliklerine iniyor ve birçok açmazdan kurtulmalarına yardımcı olacak masal tadında terapiler uyguluyor.Estes’e göre, kurtlarla kadınlar arasında, vahşilikleri, zerafetleri ve içinde yaşadıkları topluluğun üyelerine duydukları bağ açısından psişik bir benzerlik vardır. Kurtlar ve kadınlar arasındaki bu benzerlik, Vahşi Kadın arketipinde ortaya çıkar. Estes’in ilginç örneklerle betimlediği bu arketip, doğayla bağını kopartmamış ve seçimlerini yaparken duygularını temel alan kadınları içeriyor.Kitaptaki farklı kültürlerden derlenen masallar, kadınların ilişkileri, kişisel imgeleri ve hatta bağımlılık gibi temalar çevresinde gelişiyor. Örneğin Afrika kökenli bir öykü, kadının ikili doğasını yansıtıyor. Ortadoğu’ya ait bir masal, sıradan bir kilim gibi görünen büyülü bir halının toplumun önyargılarını ve görünüşe ne kadar kolay aldandığını ortaya koyuyor.Yayımlandığında büyük övgüler almış bu sıra dışı kitap, kadınları vahşi derinliklerine doğru heyecanlı bir yolculuğa çağırırken, kadın psişesinin bugüne dek hazırlanmış en büyük sözlüğü olarak da okunabilir. Kurtlarla Koşan Kadınlar, kadınlarla vahşi bir noktada buluşmak isteyen erkekler için de vazgeçilmez bir rehber özelliği taşıyor. “Gülme, kadın cinselliğinin gizli tarafıdır; fizikseldir, temeldir, tutkuludur, hayat vericidir ve bu yüzden uyarıcıdır. Jenital uyarılma gibi bir hedefi olmayan bir cinsellik türüdür. Sadece o an için, bir sevincin cinselliğidir; özgürce uçan, yasayıp ölen ve kendi enerjisiyle yeniden yaşayan hakiki ve şehevi bir sevgidir. Kutsaldır çünkü fazlasıyla iyileştiricidir. Şehevidir çünkü bedeni ve onun duygularını uyandırır. Cinseldir çünkü heyecan vericidir ve haz dalgalarına neden olur. Tek boyutlu değildir, çünkü gülme, insanın kendisi kadar başkalarıyla da paylaştığı bir şeydir. Bir kadının en vahşi cinselliğidir. ” Clarissa P. Estés“İnsanlar binlerce yıldan bu yana, zor öğrenilen bilgileri edinmek ve sınırsız olasılıklar içeren düşler kurmak için büyük ateşlerin çevresinde oturmuşlardır. Günümüz dünyasında bu bilgelik yalnızca ‘gerçekler’le sınırlanmıştır. Estés, kitabında bu bilgelik ateşini yeniden yakıyor, hepimiz için.” Gloria Steinem