Mutlaka Okunması Gereken Kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mutlaka Okunması Gereken Kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26.12.22

Tutunamayanlar Oğuz Atay

 "bu kitap, mustarip bir ruhun iç çekişlerinin romanıdır."



Bu ay okuma grubumuzun kitabı"Tutunamayanlar" dı.... Oğuz Atay kitaplarını hep duyar ve hep okumak isterdim. Biraz da gözüm korkardı.... Lakin grup okumasi okunca zamani gelmiş Gülo dedim. 🤭

Başlarda çok hızlı ilerledim... Lakin bir yerden sonra o depresif ruh hali çok yordu beni... Hatta okuduğum dönem bende de bir karamsarlık olmadı desem yalan olur.... Biraz ara verip öyle devam ettim... Tabiki Selim Işık'ın düşünce yapısı çok bir yapı ve süreç... Devamlı sorgulamak, her bir hareketten anlamlar çıkarmak, aşırı düşünmek bir yerden sonra ruha sıkıntı..,.. böyle bir ruh halinin kişiye verdiği huzursuzluğu tahmin bile etmek istemem....🥺 Özellikle bilinç akışı tekniği, arada geri dönüşler ve sonrası ileriye dönük anlatımlar ile çok çok iyiydi....

Yalnız şunu da belirtmek isterim, iyi ki okudum #tutunamayanları yani 700 sayfa o ruh halini yazmak, duygu ve düşünceleri cümlelerle akışa katmak kolay değil... Huzur içinde uyu Sevgili Oğuz Atay 🙏🏻🪷

Az çok konusunu biliyorsunuzdur kitabın... 

Tutunamayanlar, Oğuz Atay'ın ilk romanıdır. 1970 yılında TRT Roman Ödülü'nü kazandı. Oğuz Atay'ın 25'inci ölüm yıldönümü olan 2002 yılında UNESCO, Tutunamayanlar'ı İngilizce'ye tercüme edilmesi gereken seçkin edebiyat eseri listesine seçti.


Sözümün özü... Yer yer o buhranlar, çelişkiler, içsel yorumlar biraz okumayı yavaşlatsa da .... Okumadan geçmeyin Oğuz Atay'ı

31.1.22

Biraz Günlük Biraz Kitapalarım :)

Cuma karneleri aldı çocuklar ve hop tatil başladı :)

 


Cuma gecesi babam ile Toprak Cem geldiler bir haftalığına, evde bir bayram havası... İlk bir kaç gün evden çıkmak istemediler. Zaten hava da soğuktu, bide üstüne kar yağdı.... çok güzel oldu... gece açtık tülü, lapa lapa yağan karı izledik. Oynadık, güldük, gece geç yattık derken zaman nasıl geçti anlamadık.

Bir Kadıköy turu yaptık, yemek yedik, alışveriş yaptık. Canım oğlumda benim gibi kitap kurdu :) halasının kuzusu sonuçta. :)

İlk durak Penguen Kitapevi, sonra Tudem Kitapevi'ne götürdüm. Bayıldı oraya, "hala bundan sonra benim mekanım burası" deyip durdu. Eee haklı tabi, çocuk kitapları üzerine ben de tek geçerim Tudem'i. Orada çalışan bayan da çok güler yüzlü ve çok yardımcı oluyor. 

Sonrası Gazhane'ye gittik, müzeleri gezdik. Skooterle kaydılar, kek yedik, Kalamış'a "Buzz Festivaline" gittik... derken.... sayılı günü bitirdik...

Dün yolcu ettik, gece Umay başladı ağlamaya ben Toprak Abimi özledim diye, sabah babamla konuştum, gece Toprak'da ağlamış; halamı ve Umay'ı özledim diye. ben de her ikisine dedim ki; hiç gelememektense bir haftalığına da olsa geldiniz ve vakit geçirdik kuzucuklarım. İyi tarafından bakın dedim....

Tabi gönül daha fazla gezdirmek isterdi lakin covid vakalarının artışı ve havanın soğuk olması biraz bizi engelledi....

Gece geç yatıp, sabah erken kalkmanın dinlenmesi bu haftaya kaldı.

Bu ay merak ettiğim kitapları okumaya çalıştım. Onlardan bir tanesi de; ZÜRAFANIN BOYNU/ jUDİTH SCHALANSKY


 

Zürafanın Boynu" çok enteresan bir kitaptı.... Bir kere evet içinde biyoloji, hayvan bilimi, oluşumu hakkında kısa bilgiler de var ama alt metin öyle değildi.
🚸 Kapanmak üzere olan bir okul. Dönemin solcu diye anılan öğretmenleri, okul kapanmasın diye verilen mücadele....
🚸 küçük bir kasabada öğretmen olan Lohmark'ın iç konuşmalarına ve olaylara daha çok içinden verdiği sesleri, konuşmaları okuyoruz kitapta.... Kısa bir kitap lakin sağlam bir dikkat ve sessizlik istiyor. Öyle çok ara vermeyede gelemeyecek kitaplardan. 😁
Özellikle duygu durumlarını ve olayları birbiri ile baglamasını çok beğendim. Ara ara zorlasada, ki bir nevi beyin jimnastigi de yaptırmış oluyor bence böyle kitaplar.... Olay örgülerine bakış açısını çok sevdim yazarın. Fazla detay yazmak istemiyorum yoksa kitabı anlatmış olurum 🙈
📍 📍📍📍📍📍📍📍📍"İnanılmaz derecede öğreneceği çok şey olduğundan o kadar uzun yaşar İnsan....."
📍 Diğerlerinin ölümünde yaşam bulmak aslında tüm yaratıkların yaptığı şeydir. Ne denli gelişmiş olurlarsa olsunlar, yaşayan tüm varlıklarda temel prensiptir. Ama tabudur. Kimse kabullenmek istemez.

 

Bir diğer kitabım ise İmge Kitapevi'nden çıkan; KADIN VE KUKLA/  PİERRE LOYUS



yer yer vay be dediğim, yer yer gülümsediğim bir kitap oldu #kadınvekukla
🤭
Bir kadın düşünün ki kendisini izlemeye gelen erkekleri parmağında oynatıyor. Tabi okurken o dönemin bakış açısı ile de okumayı ihmal etmeyin derim. Gerçekten de kadınlar çok akıllı. İstedikleri anda, akıllarına koydukları anda yapamayacaklari bir şey yoktur. 😁 Kısa ve öz olarak bir kaçan kovalanıra benzer lakin edebi olarak da estetik bir hikaye "Kadın Ve Kukla" İmge Yayınevinden çıkmış ve çeviriyi de #tahsinyucel yapmış.

📍 📍 📍 📍 📍 📍 📍 📍 📍 📍 📍
Pierre Louÿs (1870-1925), hem romanları, hem şiirleriyle büyük ilgi uyandırmış bir yazın adamıdır. Afrodit'le (1896) ünlü olmuş, genellikle başyapıtı olarak nitelenen Kadın ve Kukla'yla (1898) bu ünü doruğuna çıkarmıştır. Ünlü yazar burada bir yandan İspanya'nın kendine özgü havasını yansıtırken, bir yandan da bedensel güzelliği dışında pek bir üstünlüğü bulunmayan sıradan bir kadının, bir adamı nasıl bir oyuncağa dönüştürüp aşağılayabileceğini gösterir. Buna bir de Pierre Louÿs'in kendine özgü anlatımı eklenince Conchita'yla Mateo'nun öyküsü bir başyapıta dönüşür.

Ve son kitabım; BİR KIŞ GECESİ EĞER BİR YOLCU/ İTALO CALVİNO


 

Biraz araştırdığımda zor bir kitaptı. Aslında zorluğu hikayelerini on farklı teknikle yazmış olması. Her bir hikaye farklı bir teknikle yazmış ve döneminin ve sonrasının bir çok yazarına örnek olmuş. Post Modern bir anlatım tekniği olduğu için pek bana hitap etmedi. Anladım ki ben kurgusu olan, olay örgüsü devam eden romanları daha da çok seviyorum. Lakin sizi yanıltmasın kitap okunmayı hak ediyor. İyi ki okudum dedim ama iyi ki tek okumadım da dedim 🙈
İkinci bir okunmayı istiyor kitap. Çünkü okurken sanki hiç bir şey anlatmıyormus hissine kapılıyorsunuz ve bu his gelince de yarım bırakmayın kitabı. Kapağını kapatınca, her bir öykü birbirinin hem devamı gibi hem değilmiş gibi geliyor ve taşlar yerine oturuyor.
Veeee bu güzel çeviri için Eren Hn. Sonsuz teşekkürler 🙏🏻 🌸
📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍
Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu”

“Italo Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı yeni romanını okumaya başlamak üzeresin. Rahatla. Toparlan. Zihnindeki bütün düşünceleri kov gitsin. Seni çevreleyen dünya bırak belirsizlik içinde yok oluversin” cümlesiyle başlayan, Calvino’nun yazarlık dehasını konuşturduğu, Calvino’nun Calvino’yu okuduğu, okurluk ve yazarlık üzerine bir başyapıt olan Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, ilk kez özgün dilinden apılan çevirisiyle Türkçede…

9.7.19

Orlando Virgina Woolf

Yanlış hatırlamıyorsam ilk "Kendine Ait Bir Oda" ile tanıdım Sevgili Virginia Woolf'u...
Kalemine hayran kaldığım bu kadını; geç tanıdığım için üzgünüm...
Tabi bayağıdır İnsatgram'da sağ olsun.... popüler kitaplar arasına giriyor kitapları...


Hayatını tekrar okuduğumda kendisi için ilk yorum, döneminin ilk feminizmi savunan kadın yazarlardan. Zaten Kendine Ait Bir Oda'da bundan çokça bahsediyor. Şimdi ki zamanla değil de kendi bulunduğu dönemle düşününce kitabı...o kadar cesurca yazmış ki kitaplarını.
Zor bir hayatın yanında  psikolojik olarak da dönem dönem krizler geçirmiş lakin çabuk toparlamış. Sonrası savaş dönemi ve içinde bulunduğu toplumsal olayları belirli bir yaş döneminde daha fazla kaldıramamış , eşine ve kardeşine mektup bırakarak hayatına son vermiş bir yazar...


📚 İndirim zamanı dört kitabını daha aldım.
"ORLANDO" ile başladım. Başlarda biraz durağan gibi gelse de....ilerleyen sayfalar da o kelime ahenklerine,  fantastik anlatımlara lakin bunu çok da hissettirmemesine bir kez daha hayran kaldım. Evet uzun süreler oluyor ama siz okurken fantastik kitapmış gibi düşünmüyorsunuz.

📕Kitaba gelirsek özellikle o dönem de cinsel kimliği ile ilgili kitaplar yazmak bence cesaret işi. Ve bu kitabında Sevgili V.Woolf'un hayran olduğu  komşusunda esinlenerek yazmıştır.
Belirli bir yaşa kadar erkek olarak yaşar Orlando; ailesinden iyi bir miras kalmıştır,. Tektir.
Şiire meraklıdır. Yazmaya çalışır... Hayatı öyle güzel mizahi bir dille anlatmış ki yazar... Özellikle betimeler ve ara ara araya girip kısa açıklamaları nefes gibi..   Kendisi de kitabın bir çok yerinde , biyografi kitabı olduğunu,  bazı detayları es geçtiğini falan yazıyor. Siz de okur olarak bazı yerlerin zaten çok detaylanmasına gerek olmadığını biliyorsunuz. Çünkü okur olarak merak ettiğimiz başka bir şey oluyor..  Bir döneme tanıklık ediyor Orlando....


Sonra bir sabah uyanıyor kadın olmuş.... Sonrası olanlar da çok ilginç. Özellikle duygu anlatımları ve bunları Orlando'ya anlatması,  ondan dinlemek.... Yazılacak çok detay var ve  okumayanlarınız olabilir o yüzden çok da özetini vermek istemem. Aşağıya kitaptan bir kaç alıntı bırakayım,  bir de "bilinç akımı" yöntemini açıklayayım. Çok sonra öğrendim  bende ve sevdim bu yöntemi 😊

"Önemsiz ayrıntılar gibi görünseler de,  giysilerin bizi sıcak tutmak dışında daha önemli görevleri olduğu söylenir.
Bizim dünya görüşümüzü de dünyanın bize bakışını da değiştirirler."


"Gürültüden sonraki sessizliğin daha derin olması henüz bilimsel olarak doğrulanmamıştır. Ama sevişmenin hemen arkasından gelen yalnızlığın kendini çok daha fazla hissettirdiğine çoğu kadın yemin edebilir."

Arka kapak yazısı der ki;

Virginia Woolf’un, yakın arkadaşı, karizmatik, biseksüel yazar Vita Sackville-West için yazdığı Orlando, eğlenceli, fantastik bir ‘sahte biyografi’. Canı istediğinde bukalemun gibi biçim, daha doğrusu cinsiyet ve kimlik değiştiren tarihi bir karakterdir Orlando. Erkek olarak başladığı hayatını kadın olarak sürdürür, on altıncı yüzyılda soylu bir aileye doğar, birkaç yüzyılı hızla yaşar, bir gecede cinsiyet değiştirir, yirminci yüzyılın ilk yarısına bir kadın yazar kimliğiyle ulaşır. Delikanlılığında Kraliçe’nin sevgilisi olur, İngiltere Kralı tarafından İstanbul’a büyükelçi olarak gönderilir; Çingenelerin arasında da yaşar, saraylarda da; edebiyat sevdalısı, melankolik bir şairdir; çeşitli kimliklerde çıkar karşımıza Orlando ve değişken ruh halleriyle, yaptıklarıyla hep şaşırtır. Viktorya Dönemi değerlerini eleştiren ve cinsiyet, özgüven, hakikat, kimlik, kişinin toplumdaki yeri, edebiyat gibi konulara şiirsel bir üslupla dokunan Woolf’un kendi deyişiyle Orlando, yazarlık yaşamında tasasız bir tatil; kafaları karıştırıyor, ne yana döneceği belli olmuyor ve bu yüzden de keyifli. 
“Kuşkusuz Woolf’un en yoğun eseri, çağımızın da en olağandışı romanlarından biri.” 
Jorge Luis Borges

Bilinç Akımı/Akışı Tekniği Ve Özellikleri

Kişinin aklından geçenlerin birinci kişi ağzından yansıtılmasıdır. Bu teknikle yazar; kahramanın, hayatı, nesneleri, etrafında gördüğü şeyleri nasıl algıladığını, bir bilinç yansıması eşliğinde aktarır. Derin, soyut ifadelerden meydana gelir.
Bilinç akışı tekniği, genellikle iç çözümleme ve iç konuşma tekniği ile karıştırılmaktadır. İç çözümleme anlatıcı-yazarın araya girerek kahramanın duygularını, düşüncelerini okura aktarmasıdır. İç konuşmada ise yazar aradan çekilir, aktarma görevini bırakır; okura roman kişisinin zihnini bir sinema gibi seyrettirir.
İç konuşma ve bilinç akışı tekniği neredeyse aynıymış gibi görünür, ancak iç konuşma gramer bakımından düzgün, sentaks kurallarına uygun cümlelerle yapılan sessiz bir konuşmadır ve düşünceler arasında mantıksal bir bağ vardır. Bilinç akımında ise karakterin zihninden akıp giden düşüncelerde mantıksal bir bağ yoktur. Daha çok çağrışım ilkesine göre akarlar. Ayrıca gramer kuralları da gözetilmez. Bilinç akımında yalnız düşünceler değil, duyumlar, imgeler de yer alabilir.

18.2.19

Gecenin Sonuna Yolculuk / Louis-Ferdinand Celine

Selam.
Şubat ayı olarak okuma grubumuzla "GECENİN SONUNA YOLCULUK" kitabını belirlemiştik.

Okuyacağımız kitabı belirlerken özellikle okumak istediğimiz, klasiklerden seçiyoruz. Böylece daha çabuk ve anlayarak okumuş oluyoruz  Çünkü bazen gözden kaçan detayı diğer okuyan yazıyor ve kitabın sonunda aklımda/ız da detaylae daha çok kalıyor.
Kitabın başında bizi bir "Yolculuktan Haberler" diye bir önsöz  bekliyor
Bu arada çevirisi Yiğit Bener'e ait. Ve enfes bir çeviri idi. 😊

📰 Kitabın konusuna gelirsek herşey bulunan bir el yazması ile ortaya çıkıyor 
Yazar Celine 1932 yılında yazmış kitabını.
1.Dünya Savaşının ardından, ikincisinde çeyrek kala yazılmış bir kitap.
Kan kokan, yoksulluk, yoksunluk  hastalık, ölüm, sıcak, tuvalet, yara, et ve ne olursa olsun bol kahkaha ve hayata devam eden bir kesimi anlatıyor.



Kolay bir kitap değil. Yer yer durağan giden cümleler yer yer sokak ağzı ile anlatım ama okurken size iğreti gelmeyen....
Beni en çok etkileyen Celine'nin bir çok duyguyu cesaretle yazıp dile getirmesi ...

Bu kadar da olmaz diyorsunuz okurken ama oluyor işte!
Savaş hiç bir tarafa barış ve refah getirmiyor .....
En ilginç olanı savaş ve yoksulluk olmasına rağmen rahatça yaşanan cinsellik...
Bir de bir taraf da savaş varken diğer tarafda hayatın olağan akışı....
Bir de Celine savaşa karşı duruşu  korkusu, kaçmak istemesi, ölüm hakkında düşünceleri .....

Okunması gereken kitaplardan lakin kolay da okunmayan kitaplardan oldu benim için  .

Siz okudunuz mu?

İyi haftalar 🌼

31.10.18

Kanını Satan Adam Yu Hua kitabı....

Günaydın.
Sabah kızı okula bırakıp biraz blog sayfalarında dolaştım...
Hepimiz biraz boşlamışız buraları. Tabi bunda Instagram'ın verdiği kolaylık da var.

Dün Özlem'in(Macera Kitabım bloğu) ve sabah Nurşen Ablanın (Leylak Dalı bloğu) yazısını okuyunca; evet dedim kendime aynı rehavet bende de var.
Bir ara ne kadar düzenli yazıyordum. Sonra bir durgunluk geldi ....

Ama yılmak yok yazmaya, okumaya devam  😊

Sizinle geçtiğimiz ay bitirdiğim bu enfes, güzel mi güzel kitabı paylaşmak istiyorum..
Açıkcası Jaguar Yayınları henüz hiç yanıltmadı paylaşımlarında...

Az öz kitap var lakin hepsi de birbirinden iyi.

KANINI SATAN ADAM /YU HUA

Daha önce Yaşamak kitabını okumuş sevmiştim yazarı. Bu kitabı ile daha da sevdim.

📍 Konusuna gelirsek; babası vefat eden annesi de başka bir adama kaçan Xu Sanguan zor bir hayat yaşamıştır
🖋 Dedesi ve amcasının yanına gider. Yaş olarak daha ergenlik çağındadır.
Köyün de insanlar hem tarımla uğraşıyordur hem de zorda kalınca merkeze gidip kanlarını belirli bir miktar para karşılığı satarlar.
📍 O dönemin zorluklarını, Yaşam mücadelesini ve köy hayatını o kadar yalın  anlatıyor ki okurken sizde kendi çocukluğunuzda ki mahallenizde yaşanan komşulukları hatırlayacaksınız.
Yer yer güldüğüm  yer yer de içimin sızladığı cümleler oldu.

Hele yokluk zamanı ve devrimi anlattığı bölüm "of yaaaa yazık ama" dedirtti ....

🖋 Toplumlar gerçekten de kolay kurulmuyor  çekilen acılar bence hemen hemen aynı... Zaten Uzak Doğu ile benzerliklerimiz  çokca...

Kesinlikle okuyunuz efenim diyeceğim kitaplardan oldu....

Tanıtım yazısı şöyledir....


Zor bir hayata doğmuştur Xu Sanguan: Babası çocukken ölür, annesiyse başka bir adamla evlenip onu terk eder. Dedesi ve amcasının sahip çıkıp büyüttüğü Xu Sanguan artık şehirdeki ipek fabrikasında çalışan genç bir işçidir. Amcasını ziyaret ettiği bir gün, kan satmaya giden iki arkadaşının yardımıyla o da kanını satar. Eline geçen parayı sadece ailesi için harcaması gerektiğine inandığı için evlenmeye karar verir. Xu Yulan’la evlenir ve üç oğlu olur. Büyük oğlu Yile hakkındaki bir gerçeğin ortaya çıkmasıyla sarsılır. Kültür Devrimi, kıtlık yılları gibi zor ve toplumu altüst eden dönemlerde ne zaman başı sıkışsa bir kuyudan su çeker gibi damarlarından kan çektiren ve mücadeleden asla vazgeçmeyen Xu Sanguan’ın öyküsü, tüm bunların yanında yaşama dair birçok tuhaflığı da barındırır.
Kalbin tek bir atışıyla kanın tüm vücuda yayılması gibi, Yu Hua da basit fakat usta işi cümlelerle kurduğu bu olağanüstü öyküde, âdeta insan ruhunun ve yaşamın kılcal damarlarına ulaşır.
Daha önce Yaşamak adlı romanını yayımladığımız Yu Hua’nın en önemli eserlerinden Kanını Satan Adam’ı Erdem Kurtuldu Çince aslından çevirdi.

(Tanıtım Bülteninden) 

23.5.18

Yüzyıllık Yalnızlık /Gabriel Garcia Marquez


Selamlar.

"Yüzyıllık Yalnızlık" kitabı bitti....
İyi ki "Yaprak Fırtınası" kitabını önce okumuşum. Çünkü ben daha önce e bahsettiğim gibi önce Yüzyıllık Yalnızlık kitabını okuyayım daha sonra da ince kitapları okurum diye düşünmüştüm.
İnstgram'dan Felida "önce Yaprak Fırtınası"nı oku öykü orda başlıyor deyince önceliğim bu kitaplar oldu.
iyi ki de öyle yapmışım. Çünkü en son Yüzyıllık Yalnızlık kitabını okuduğum da bazı şeyler daha bir yerine oturmuştu.
Daha önce karışık geldiği iin bir kaç kez yarım bırakmıştım kitabı.
 Ve doğru zaman şimdi imiş dedim kendime.

Neden bu kadar kitaptan bahsedildiğini ve hayran kalındığını anladım diyebilirim. O kadar güzel bir harmanlama yapmış ki yazar. Bazı gerçekleri öyle ince detaylarla hem masalımsı-fantastik olarak hemde "büyülü gerçeklik tekniği" ile anlatmış ki...

Türkiye’deki örnekleri arasında ise Peyami Safa’nın Matmazel Noraliya’nın Koltuğu eseri; Latife Tekin ve İhsan Oktay Anar’ın eserleri gösterilebilir. Ayrıca Gulyabani gibi bazı romanlarında Hüseyin Rahmi Gürpınar, batıl inanç ve hurafelerin saçmalığını göstermek için Büyülü Gerçekçilik’e başvurmuş yazarlamızdansır.

Büyülü Gerçekçilik zaman zaman Gerçeküstücülükle karıştırılabilmektedir. Ancak Gerçeküstücülükten farklı olarak Büyülü Gerçekçilik, gerçekle ilişkilidir. Düşünce deneyimlerini aktarmaz. Bizim dünyamızda bulunan ve nesnel olarak isimlendirdiğimizden farklı bir gerçeklik deneyimi yaşayan insanların bakış açılarını kullanır. Yani; gerçekliği farklı olan insanların gerçek dünyalarını anlatır.

Büyülü Gerçekçilikte gerçek ve fantastik, alışılmış ve alışılmamış olan bir arada, birleştirilerek; ancak okuyucuyu şaşırtmayacak şekilde kullanılır.
Perilerin, cinlerin, hayaletlerin, mucizelerin ve ilginç atmosferlerin yer aldığı yerel masallardan, mitlerden, destanlardan ve efsanelerden yararlanılır.
Hayatın gizemleri ifade edilir. Sıra dışı ve mantık ötesi olaylara yer verilir.
Zaman sıralı değildir, çevrimsel zaman algısı hakimdir, yer belirsizdir ve nedensellik özneldir.
Çift yönlü bir ayna gibi gerçek ve gerçek olmayan dünyalar arasında bir kesişimdir.
Melezlik ve ‘öteki’ kavramları ile üçüncü dünya ülkelerinde yaşayan insanların bireysel, toplumsal ve ekonomik sorunları da işlendiği için bazı eserler politik kaygı taşımaktadır.


Kitabın konusuna gelince okuaynalr okumuştur ama benim gibi hala okumayanlarınız varsa belki yardımcı olur size. :)
Yüzyıllık Yalnızlık kitabında yazar, babaannesinin anlattığı gerçeküstü hikâyelerden yola çıkar. Gerçek hayattan beslenebildiği için dünya çapında bilinen ve sevilen bir kitaptır. Marquez kitabının arkasında Yüzyıllık Yalnızlık adına kendi dilinden şunları söyler;
“Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı iki yıldan daha kısa bir sürede yazdım. Ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş, on altı yılımı aldı. Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım. Bu romanı büyük bir dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım. Kitaplarımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız.”

Yüzyıllık Yalnızlık’ta Buendia ailesinin yedi kuşağının hikâyesine tanıklık ederiz.  Amca çocukları olan Ursula Iguarán ile José Arcadio Buendia çiftinin, ailelerinin karşı çıkmasına rağmen evlenmesiyle başlar bir bakıma hikâye. Geçmişte Ursula’nın bir teyzesi ile José Arcadio’nun  bir amcası evlenmiş ve domuz kuyruğu ile doğan bir çocukları olmuştur. Zaman içerisinde, Ursula ile José Arcadio, Aureliano, José Arcadio ve Amaranta adını verecekleri üç sağlıklı çocuğa sahip olsalar da, ensest ve sakat çocuk sahibi olma korkusu roman boyunca tıpkı bir gölge gibi kahramanlarımızın peşini bırakmaz. Ensest, romanın ana temalarından biridir. Nitekim aile nesiller boyu ensest ilişkiden yakasını kurtaramaz. Birinci nesilde amca çocuklarının evliliği ile başlayan hikâye, yedinci nesilde teyze-yeğen ilişkisinden domuz kuyruğu ile doğan çocuğun karıncalara yem olmasıyla son bulur. O ilk korku sonunda vücut bulmuş, bu da ailenin soyunun tükenmesine yol açmıştır.
Her ne kadar ensest, romanda önemli ve oldukça belirleyici bir role sahipse de, romanın ana teması hiç şüphesiz yalnızlıktır. Yedi nesil boyunca, roman kahramanları nasıl bir hayat sürerlerse sürsünler, onları bekleyen eninde sonunda mutlak bir yalnızlıktır. İster baba José Arcadio gibi denizi bulma hayaliyle dağları aşsınlar, ister yüzyıldan fazla yaşayan Ursula gibi aileyi bir arada tutmak ve evi – kendi tabiriyle delilerevini - çekip çevirmek için insanüstü çaba sarf etsinler, ister Albay Aureliano Buendia gibi otuz iki savaş yapsınlar, sanki ortak ve kaçınılmaz bir yazgıymışçasına – ya da bir seçim – vakti gelince koyu bir yalnızlığa gömülür ve yalnız ölürler. Bazen bir kestane ağacıyla neredeyse bütünleşerek, bazen yaşlılık gelip çatınca alıp başını giderek, bazen de bir çalışma odasına kapanıp tüm dünyayla ilişkiyi keserek… 
Gabriel Garcia MARQUEZ Yüzyıllık Yalnızlık kitabından alıntılar: 
“İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir.”
“İnsan ölme zamanı geldiğinde değil, ölebildiği zaman ölür.”
“Yalnızlık, anılarını ayıklamış, yaşamın yüreğinde biriktirdiği özlem dolu süprüntüleri yakmış, geriye en acı anıları bırakarak onları arıtmış, büyütmüş, sonsuzlaştırmıştı.”
“Bir dakikalık uzlaşma ömür boyu arkadaşlıktan daha iyidir.”
“İnsanın en iyi dostu ölmüş olan dostudur.”
“Geleceğin belirsizliği, yüreklerini geçmişe çevirmişti.”
“Ölümü umursadığı yoktu, ama yaşam çok şey demekti. O yüzden de idam hükmü verildiği andaki duygusu korku değil, özlem oldu.”
“Çünkü yüzyıllık yalnızlığa mahkum edilen soyların, yeryüzünde ikinci bir deney fırsatları olamaz.”

Böyle işte...
Severek okudum her ne kadar ara da isileri karıştırsam da ve unutsam da... Gerçekten bazı isimler çoz zor yahu...... :)


 




16.5.18

Günce, biten kitaplar ve filmler...

Selamlar.
Ramazan Ayı'mız mübarek olsun. 🙏

Yine ara vermişim yazmaya. Havalar ısınınca ve park mevsimi başlayınca; eve geldiğimizde de önce duş sonra yemek sonra biraz daha oyun derken kızçem erkenden yatıyor. Sonrası da benim halim kalmıyor neredeyse.
Biraz oturuyorum bazen de ertesi günün yemeği derken bir bakıyorum gece olmuş.

Elbet bu arada iki film ve iki kitap bitirdim.😊

"Kırmızı Pazartesi ve Yaprak Fırtınası" kitaplarını okudum.

İnstagram'da paylaşınca bir arkadaş yorum yapmış ve "Yüzyıllık Yalnızlık öncesi diğer kitaplarını okuyun"demişti.
Çünkü daha önce başlamış ama devamını getirememiş ve kafam karışmıştı başlarda. Bende daha fazla zorlamayıp yarım bırakmıştım.
Yaprak Fırtınası aslında Yüzyıllık Yalnızlık kitabının ön kitabı gibi birşey. Çünkü kasaba önce bu kitapla başlıyor ve bazı kahramanlarımızın da hayatına dair kısa bilgile var. O yüzden şu an Yüzyıllık Yalnızlık okurken zorlanmıyorum. Tek sıkıntı uzun isimler 😀

KIRMIZI PAZARTESİ kitabına dönersek;

Herkesin bildiği bir cinayet olayı.... Namus cinayeti....
Gabriel García Márquez’in ölümsüz romanı “Kırmızı Pazartesi”, işleneceği herkes tarafından bilinen bir cinayeti konu almaktadır.  Kitapta bahsi edilen ana karakter Santiago Nasar, suçsuz olmasına rağmen bir cinayetine kurban gitmiştir. Márquez romanını, cinayetin yaşandığı dönemde küçük bir çocuk olan ve daha sonraları cinayeti inceleyip insanlarla röportaj yapan birinin ağzıyla anlatmaktadır. Olay örgüsüne bakılacak olunursa, Santiago Nasar’ın suçsuz olduğu açıktır. Başka çaresi kalmayan Angela Vicario, namus cinayetine kurban olarak Santiago’yu seçmiştir. Angela’nın ikiz erkek kardeşleri “Pedro Vicario” ve “Pablo Vicario” tarafından öldürülen Santiago, son ana kadar her şeyden habersizdir. Onun aksine, cinayetin işleneceğini duymayan kalmamıştır. Mani olmaya çalışanlar bile, cinayetin gerçekleştirileceğine pek inanmamıştırlar. Santiago Nasar’ın ağır bıçak darbeleri ile meydanda, herkesin önünde öldürülmesi üzerine; olaya tanık olan insanların ifadeleri alınmış, ikiz kardeşler tutuklanmıştır. Bu romanında Gabriel García Márquez, namus ve töre cinayeti temasını işlemiştir.
“Ataerkil toplumlarda; erkeğin, kendisinin ve ailesinin onurunu koruması beklenirken, kadından beklenen saflığını (bekâretini) korumasıdır. Bu nedenle kadının namus ve şerefi, erkekler tarafından manipüle edilir ve denetlenir.”
(Kardam, 2000)
diye yazar arka kapağında resmen özeti gibi bir şey.
Tabi asıl büyüleyici olan yazarın kullanığı kelimeler ve onları az ama içi dolu kullanması.
Okurken çok da yabancı gelmiyor kurgu bize. Çünkü biliyoruz ki bir çok insan konu" namus" adı altında olunca cinayete sessiz kalabiliyor. Bu kitabı ile  aslında nasıl da önyargılarımız olduğunu, kör-sağır-dilsiz olarak üç maymunu oynadığımızı anlatıyor yazar......

YAPRAK FIRTINASI kitabı ise;
Yaprak Fırtınası, yazarın yayınlanan ilk önemli eseri. Kitap 7 farklı öyküden oluşuyor. İlk ve kitaba ismini veren öykü (Yaprak Fırtınası) yazarın bundan sonraki eserlerinde mekanı oluşturan hayali Macondo kasabasını bize tanıtıyor. 
İlk bölüm bize yaprak fırtınasının ne olduğunu , kasabayı tanıtıyor. .''En önemli şey ilk paragraftır. İlk paragraf için aylarımı harcamışımdır. Bir kez istediğimi elde ettim mi, gerisi arkadan gelir'' diyen Marquez'in yapmak istediği gibi kitabın en can alıcı bölümleri işte bu ilk paragraflar. 
Kokuşuncaya dek, bir ölünün ölü olduğundan emin olamayız.... Zamanın geçtiğini ancak bir şeyler devinince anlayabiliyorsunuz....Saat, yeni gelen dakikanın ucunda bir kez daha ölecektir.....Aşık olmaya başladığını anlayan bir adamın gizi; gözlerinize asla bakamamasıdır..... İnsan bir işe kalkıştığında ne yaptığını bilir..... Eğer bir şey ters giderse, bu beklenmedik, insan gücünün ötesinde bir şeydir..... Olacak bir şeyler varsa, bundan kaçınılmaz. ...Tıpkı takvimlerin önceden bildirdikleri gibi. Mutluluk, bir zorunluluk değildir.Sadece bir tavsiyedir..... Ölüm, bir ziyaretten başka birşey değildir... bu cümlelerin sahibi Latin Amerikanın en ünlü yazarı Kolombiya'lı Gabriel Garcia Marquez Yaprak Fırtınasında kasabada pek de sevilmeyen bir doktorun ölümünü anlatırken hepimizi şaşırtan farklı bir anlatım yolunu seçmiş. Aynı olaylar farklı kişilerin ağzından sürekli geri dönüşlerle okuyucuya anlatılıyor. Böylece aynı olay farklı kişilerin gözünden, her defasında biraz daha genişletilerek anlatılırken, bizleri olayları geniş bir bakışla anlamamıza   olanak tanıyor.
Ancak tam da olayın sebebini  öğrenebiliceğiz diye heyecanlanırken., birden konu başka bir şahsından ağzından geri dönerek anlatılırken, bir türlü sebebe ulaşamamanın verdiği merakla diğer sayfaya geçiriyor.
Her bir hikaye biz yormadan sade ve yalın bir dille zorlamadan anlatılmış.
 Kesinlikle bir kez daha hayran kaldım yazara.....



Türkçe'ye "Yok Oluş" olarak çevrilmş bir film. Yorumlar da çok iyiydi film hakkında...
Gerçekten de görsel çekimler iyiyidi.
Konusuna gelince;

Görevleri araziyi haritalamak, örnek toplamak ve bütün gözlemlerini raporlamaktır. Akıl almayacak topografik anomalilere ve yeni yaşam biçimlerine şahit olan ekibin birbirlerinden sakladıkları sırların ortaya çıkması ise her şeyi değiştirecektir...  Tabi bura da yine doğanın dengesinin boxulması sonucu evrene manyetik bir alan yayılmakta ve hücreleri etkileyerek birlşip DNA'sını değiştiriyor ve gitgide de yayılıyor. Bunu araştırırıken bir grubun yaşadıklarını anlatıyor.

Şöyle evde tv keyfi yapayım derseniz bir izlenimlik ev sineması bir filmdi.

Özet ve Detaylar

Max ve Annie’nin çiftler için oyun gecesi, Max’in kardeşi Brooks sahte haydutlar ve federal ajanların olduğu gizemli bir cinayet ayarladığında iyice karışır. Brooks kaçırılır ve her şey oyunun bir parçası gibi görünür. Fakat bu altı aşırı rekabetçi oyuncu gizemi çözmeye ve oyunu kazanmaya çalıştıkça bu “oyunun” ve Brooks’un göründüğü gibi olmadığını fark ederler. Bu kaotik gece boyunca, her dönemeç beklenmedik bir olaya yol açtıkça arkadaş grubu boylarından büyük bir işe kalkıştıklarını fark eder. Kuralların ve puanların olmadığı, oyuncuların kimler olduğu bilinmeyen bu gece ya uzun süredir yaşadıkları en eğlenceli gece ya da oyunun sonu olacaktır. 
 
Konusunda böyle yazıyor. Hoştu  tek izlenimlik bir filmdi.
 
Ben kaçar, sizleri okudum, yorumumu yazdım, kendi yazımı da yazdım. Şimdi biraz kitap okuyayım. Malum kızı okuldan alıp parka götürücem. Biraz kendime zaman ayırayım. :)))
 
 




22.1.18

Bayan Ming'in Hiç Olmayan On Çocuğu Kitabı....


Selam.
Bu kitabı çok gördüm, özellikle de kapak tasarımı çok ilgimi çekmişti. Şöyle bir nette gezindim; Lale Abla, Şebnem( Oytun'lu Hayat) seneler evvel okumuşlar bile.
Nasıl gözümden kaçmış bilemedim.😲😊
Kobo sayfamda dolaşırken denk geldim şöyle bir baktım kısacık bir kitaptı. E-Kitap olarak alayım dedim.
Sonra oturduğum yerde bi başladım yarım saatte bitti. 
Sayfa sayısı olarak da 72 sayfa, anlatım dili deseniz sizi alıp götürüyor.
Seviyorum böyle yalın, kısa ve öz çok şey anlatan kitapları.
Altı çizili çok cümlem oldu hatta okurken kafa salladığım.
Konusuna gelince Çin'de yaşayan Bayan Ming tuvaletçilik yapmaktadır. kadınlar tuvaleti terine erkekler tuvaletini tercih etmiştir. İş gereği bir Fransı İş Adamı otele gelir ve tuvalet önü sohbetleri başlaradamın cüzdanından yeğenlerinin fotoğraflarını düşürmesi ile başlar....
.............................................
.....
Bir top gibi havaya fırladım.”
“Ya şoför?”
“Kaçmaya çalıştı. Daha ileride durdurmuşlar, öylesine sarhoşmuş ki ‘Beni yakalayamayacaksın’ diye bağırarak polislerle dalga geçmiş.”
“Birkaç yıl hapis yatar.”
“Kesinlikle.”
“Ama bu sizin düzelmenize yetmeyecek Bayan Ming.”
“Belki onu düzeltir.”
Diyaloglar iyi güzel de bu on çocuk var mı, yok mu? Merak ediyor insan. Yoksa böylesine bilge bir kadın bu yalana nasıl inanır ve neden?
“Hakikat, en çok hoşumuza giden yalanın ta kendisidir” diyen roman, sorunun zekice kurgulanmış cevabıyla bu kısa ve güçlü metne şapka çıkarttırıyor. İnsanın canı bir daha okumak, iyice sindirmek istiyor.
Eğer şöyle kısa ama dolu dolu bir ara kitap okuyayım derseniz bu kitap tam size göre benden demesi.
İyi haftalar,  

22.12.17

Gölgesizler Hasan Ali Toptaş


İnanır mısınız bitmesin diye uyku öncesi ve yavaş yavaş okudum romanı.
Yazarın tüm kitaplarını çok büyük bir ilgi ile okuyorum. Türkçe'ye ve Anadolu şivesine, halkına o kadar yatkın ve bilgili ki okurken bunu sizde romandan hissediyorsunuz.

İlk "Uykuların Doğusu" ile tanıdım yazarı ve başda anlamadım kitabı. Kitap bitti ve roman sanki beynimde yaşıyordu...
Sonra diğer kitapları geldi, okumadığım bir kaç kitabı kaldı. Heba kitabı da onlardan biri....

1994 Yunus Nadi Roman Ödülü'nü almış bu kitap ve aynı isim ile sinemaya da uyarlanmış. Henüz filmini izlemedim izler miyim bilmiyorum... Öyle hemen kitap sonrası filmini izleyenlerden değilimdir.

 Bu kitap ile var oluşu sorgulamış biraz da Hasan Ali Toptaş.
Bir berber var ana tema da ve bir gün ruhu daralır çıkar, kendini yola vurur.
Bir geçmiş de bir şimdi de geçer konular, o yüzden yer yer zorlasa da ana konu hep birbirine bağlıdır.
Aynalar ve aynaya yansıyan yüzlerimiz ile ilgili tespitler çok iyiydi.
Sizde hem kendinizi hem çevrenizi sorgularken bulabilirsiniz kendinizi.

Bir de yazarın en sevdiğim yönü Anadolu insanını, köylüyü öyle güzel tasvir ediyor ki... acındırmadan ama sorunlarını da es geçmeden anlatıyor...

Eğer hala benim gibi okumadıysanız bu kitabı mutlaka okuyun...

Aynı yolda yürümekten başka çaresi olmayan tuhaf birer yaratıktı insanlar; tekrarın tekrarlananın örtüsü olduğunu anlayamadan, aynı el sallayışların, aynı gülüşlerin. aynı yürüyüşlerin ya da aynı oturuşların içinden geçe geçe damaklarına bulaşan uzak bir serüven tadıyla dönüp dolaşıp aynı noktada yaşıyorlardı.

“Bir bildiğin varsa şimdi söyle derim ben. Çünkü sabaha geç kalabilirsin. Şunu da unutma ki, yeryüzünde gecikmişliğin ilacı yoktur.”

“Hiçbir iz yok,” dedi Reşit.
Muhtar, avluyu yeniden taradı gözleriyle. O her şeyin mutlaka bir iz bırakacağına inanıyordu, izsiz şey olmazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların yüzde.

31.10.17

Şeker Portakalı, Güneşi Uyandıralım ve Deli Fişek / José Mauro de Vasconcelos

Çok uzun zaman önce okumuştum Şeker Portakalı / José Mauro de Vasconcelos kitabını.
Zeze'ye ve ağacına dair aklımda kalan birkaç detay vardı ama o kadar. Sonra tekrar okumak istedim. Bu sefer üçleme olduğunu da öğrenmiş ve diğer kitaplarını da almıştım.

Şeker Portakalı en iç burkanı bana göre. Küçük Prens kitabından sonra açıp açıp ara ara okuyabileceğiniz türden bir anlatımı ve hikayesi var. Bazı kitapların derinliği vardır işte bu seri kitapta öyle. Baktığınız da konusu sade, bait gibi gelebilir ama o yaşadıklarını yazıya dökmesi, okurken bize hissetirdikleri gerçekten de çok başka... Boşuna değil hala en çok okunan kitaplardan olması....


+ Nen var Zeze?
- Hiç. Şarkı söylüyordum.
+ Şarkı mı söylüyordun?
- Evet.
+ Öyleyse ben sağır olmalıyım.
"İnsanın içinden de şarkı söyleyebildiğini bilmiyor muydu yoksa? Bir şey demedim. Bilmiyorsa bunu ona öğretmeyecektim."
"Uyuyalım. İnsan uyudu mu her şeyi unutur."


Yoksul bir ailede büyüyen, aksi bir baba... haylaz ve yaramaz denebilecek kadar hareketli ve aklına bin bir türlü şey gelen Zeze.
Ve tabi kendisine "şeytan" lakabı takılıyor ve her seferinde tokadı ve dayağı yiyor...
Yazar bu kitabını 12 günde yazmış... nasıl yani dedim kendi kendime. 
Kendi hayatından, yaşadıklarından yola çıkarak yazmış kitaplarını Vasconcelos. Kendisi de yoksul bir aile de büyümüş, okumak itememiş ve en büyük hayali gitmek, çok uzaklara gitmek ve keşfetmekmiş.
Kitaba ismini veren de; arka bahçelerinde bulunan ağaçlardan birinin de portakal ağacının olması ve bizim ufaklığa da bu ağacın düşmesi...
Sonrasında da ağaç ile arkadaş olması ve konuşması/ konuşturması ... Bir çocuğun hayal dünyasının sınırı yok gerçekten de... 



 Hemen devamı olan Güneşi Uyandıralım kitabına başladım.
Bu kitapta artık Zeze başka bir aileye evlatlık verilmiştir, okutsunlar ve daha iyi bir yaşam sürsün diye.
Tabi başka bir aile de yaşamın zorlukları, zorla piyano çalışmalar, yemek saatleri habire başına kakmaları bir çok şeyi... sevgi açlığı...
Bunları yazıyorum ama kitapta okurken acıtasyon yok, daha çok artık çocuklara bakış açınız değişiyor....
Bu seri de Zeze artık 15 yaşındadır, kiliseye gider, derslere girer ve sınıfın en başarılı öğrencilerindendir. 
Hayal dünyasında iç sesinde kendine iki tane arkadaş edinir ve onlarla dertleşir, sohbet eder... 
Yol gösterici gibidir adete....Zamanı gelince de bu konuşmalara son verir..
En yakın sırdaşı da öğretmenlerinden biri olan Peder'dir ve hayatına dair çok ışık tutar kendisine.

Ve son kitap. 
Zeze evlatlık verildiği aile ile arasında ki buzların eridiği bir dönemdir. Babası ile sohbetleri artar, daha bir sevecendir ve Zeze'de onları anlamaya başlar.
En büyük tutkusu yüzmek ve gitmektir, çok uzaklara gitmek ister. Aşık olur, ayrılır ve acıları yaşar.
Bir gün uzaklara giden bir gemiye biner ve hayata atılır....

Tabi kısa kısa detaylandırdım, kitap içindeki cümleler daha güzel. Eğer okumadıysanız mutlaka okuyun diyeceğim bir seri kitaptı benim için.


21.8.17

Elia İle Yolculuk Ve Çöplük Kitapları...

Zülfü Livaneli'nin Dünya görüşünü, yazılarını ve romanlarını severek takip ediyorum.
Kesinlikle bir dünya adamı, sanatçısı yazar.

Bu kitabında da yönetmen, yazar dostunun ricası üzerine annesinin memleketine yolculuğa çıkıyorlar.
Tabi dolu bir yolculuk oluyor. Anı-Biyografi tarzında bir kitaptı Elia İle Yolculuk.

Okurken "ah ne güzel dostluklar" diye içimden geçirdiğim çok oldu.

Gerçekten de dost biriktirmek herkese nasip olmuyor.  Yaşar Kemal ile dostluklarına dair anılarnı dinlerken de çok imrenmiştim.

Hem birbirlerinin eksilerini artı yapan, artılarını daha bir katlayan dostluklar önemlidir.

Tabi bu anlatımlar da yazarın kaleminin gücünü de yadsımamak gerekir.

&&&&&&&&&&&

 Çöplük/























6.7.17

Günden Kalanlar Kazuo Ishiguro

Bence kitabın ismi çok güzel. Okurken günlük yazmam geldi aklıma.
Birde İngiliz'lerin ne kadar kibar olduğunu düşündüm.

Günden Kalanlar kitabını neredeyse iki haftaa da bitirdim.
Aslında sayfa sayısı olarak kalın bir kitap değil. Şöyle bir araştırdım da yazarı tam bir "anlatı ustası" diye geçiyor.
Gerçekten de Başuşak anıların öyle bir anlatıyor ki... sanki karşısında bir dinleyici var ve soruyor gibi ama bunu  yaparken de sizi hiç rahatsız  etmiyor.
Ama nedense yavaş ilerledi bu kitap, sevmeme rağmen...

Stevens’in hayatını merkezine almakla birlikte, onun hizmet ettiği evin bir dönemin siyasetinin belirlendiği bir mekân olması üzerinden siyasi ve toplumsal meseleleri de dillendirmiş Ishiguro; Stevens’in başuşaklığının bir metafor olduğunu söyleyebiliriz. Muktedirlere boyun eğmiş, kendi kaderini tayin etmekten korkan, hak ve özgürlüklerine sahip çıkmaktan korkan kitleleri, Stevens özelinde alaya alıyor. Ancak kaba değil buruk bir alay. Nazi yanlısı Lord’una bağlılık adına dünyanın ve ülkesinin düştüğü duruma kayıtsız kalan, malikaneyi ziyaret eden konukların mevki ve rütbeleriyle övünen Stevens, bir zavallı olduğunun farkındadır: “Lord Darlington kötü bir adam değildi. Hiç değildi. En azından yaşamının sonunda bütün hatalarından kendisinin sorumlu olduğunu söyleyebilme ayrıcalığına sahip oldu. Yürekli bir adamdı.Yaşamda belli bir yol seçti, bunun yanlış bir yol olduğu ortaya çıktı, ama elden ne gelir, o seçmişti bunu, hiç değilse orası kesin. Bana gelince, ben bunu bile ileri süremem.Anlıyorsunuz ya, güvenmiştim. Lord hazretlerinin bilgeliğine güvenmiştim. Ona hizmet ettiğim bütün o yıllar boyunca yararlı bir şeyler yapıyor olduğuma güvenmiştim. Kendi hatalarımı kendim işledim bile diyemiyorum. Gerçekten de... İnsan kendine sormalı... Vakar bunun neresinde?” Tabi bir de uşağın geçmişe takılı kalma  meselesi var.

Bazen o kadar kızdım ki uşağa... bu kadar mı duygulara gem vurulur dedim....
Hatta babası vefat ettiğinde bile işini yarım bırakmaması gerektiğini düşünmesi vs... beni sinir etti vallahi...
Kitabın filmi de yapılmış henüz izlemedim ama izleyeceklerim arasına ekledim.

Yazarın anlatım dilini yavaş bulsamda sevdim... bakış açısı yalın, sade ve olduğu kadar olması beni etkiledi.
Sıra da diğer kitapları var.


9.6.17

Ian McEwan Çocuk Yasası Kitabı Hakkında.

Bu ara ince kitaplar okuyorum ve çabuk bitiyor. Yeni kitaba başlamak heyecanlandırıyor beni, okuma hızımın düştüğünü göz önüne alınca ince kitaplar iyi oluyor.

Bu kitap ile sanıyorum ilk Sevgili Leylak Dalı bloğunun yazarı Nurşen Ablanın yorumu ile tanışmış ve kitabı almıştım.
Okumak bugüneymiş...

Kitap sizi sıkmadan, doğru bakış açısı ile hem karı-koca hem anne-baba hemde çocuk gözüyle duyguları dile getirmiş bana göre.
Bu kısa roman 59 yaşında ki Fiona'nın Aile Mahkemesinde ki yasalarla ve çocukların sorunlarına dair verdiği kararlarla, kendi aile hayatına ilişkin bir kitap.
Okurken sık sık kendime "ben olsam nasıl karar verirdim?" diye sorarken buldum.
Örneğin bir gün kocası Fioana'ya:
------ artık cinsel hayatlarının tutkulu olmadığını ve kendisinin bunu yaşamak istediğini söyler ve bir nevi izin alır. Ve sadece cinsel tatmin için başkasıyla olacağını, aslında kendisini çok sevdiğini, evli kalmak istediğini vs. anlatır.

Düşünsenize sizin beklentileriniz oluyor ama bence erkekler daha kolay bunu dile getiriyor.
Şunu da atlamayayım yazar cinselliği, sevişmeyi, aşkı öyle sade olması gerektiği kadar ve dokunaklı yazmış ki.... okurken çok doğru çok diyorsunuz. Evlilikle ve beklentilerle ilgili cümleleri çok yerinde idi. Evet biz kadınların belirli bir süreden sonra evlilik ve cinsellikten beklentimiz ile erkeklerin ki çok farklı. Önceliğimiz, dokunmak, sevgi vs olurken erkeklerin önceliği cinsellik olabiliyor.
Bunu erkekleri yermek için demiyorum ama çünkü cinsellik de yaşamımızın bir parçası.
Sadece erkeklerde başka bizde başka dygular oluyor buda fiziki yaratılışımızla, hormonlarla ilgili.

Kitaba dönersek; karar verme aşaması her zaman zordur hele konu başkasının yaşamı hakkındaysa daha da zordur.
Aile Mahhkemesinde çalışan Fiona ,çinde böyledir. Kah aileleriyle görüşerek, kah çocuklarla görüşerek yasalarla birlikte kararlar alır.
Örneğin yapışık ikizler ve ikizlerin birbirinden ayrılamaları ile ilgili bir karar vardı ki... bir solukta okudum satırları... çünkü bedenleri ayrıldıkları takdir de biri yaşamını yitirecektir ama ayrılmazlarsa ikisini yaşamını yitircektir...

Gerisi kitapta :)

Sonra birde bir karar verme aşaması daha vardı ki onu da bir solukta okudum; o da kan verilmesi gereken bir çocuğun hayatı ile ilgiliydi.
Dini inançları gereği başkasının kanını kabul etmeyen bir aile ve birkaç gün içinde eğer kan nakli olmazsa yavaş yavaş çlecek bir gencin davası....

Tabi sonunda hakimimiz çocukla da görüşürüz ve öyle karar verir.  İnanç meselesi çok güzel işlenmiş, karşı tarafı yargılamadan her iki bakış açısı ile aktarılmış.
Yine gerisi kitapta arkadaşlar... bu kadar tiyo yeter dimi okumayanlar için.

Kısa ve öz diyebileceğim bir şey varsa kitap güzeldi. Bazen aldığınız veya verdiğiniz kararlar sadece sizi etkilemiyor, bir hayat bir yaşam değişebiliyor ve kitp da bunu iyi aktarmış.




 Alıntıdır:
Sık sık Ian McEwan’ın benden ne kadar farklı olunabilirse o kadar farklı bir yazar olduğunu düşünmüşümdür. Anlatımı kontrollüdür, dikkatlidir, az ve özdür; sevişmek ve cinsellik konularını çok güzel ifade eder; bilimsel tasvirlere eğilimi vardır; romanları asla olmaları gerekenden uzun değildir; noktalı virgül içeren tek bir cümle dahi yazmaz. Onu okuduğumda kullanmayı hiçbir zaman düşünemeyeceğim metaforlar, aklıma asla gelmeyecek konular, hiç sahip olmadığım fikirler tarafından çarpılırım. Bu nedenlerle onu okumayı severim ve milyonlarca okuyucu gibi ben de kendimi onun ellerinde güvende hissederim. McEwan’ın kitaplarından birini elinize aldığınızda en azından çok güzel yazılmış, iyi işlenmiş ne o ne de sizin için utanç kaynağı olmayacak bir kitap okuyacağınızı bilirsiniz.
(Zadie Smith)


1.6.17

Madam Arthur Bey Ve Hayatındaki Her Şey/ Mine Söğüt


Kitap bitti inanın benim duygularım da bitti.... 
Daha önce hiç Mine Söğüt kitabı okumamıştım. Ne büyük bir kayıpmış bu kitabı okuyunca anladım.
Kelimleri bu kadar anlamlı ve özgür kullanabilen, yazdığı duyguyu size hissettirebilen bir yazar bence ve bu kitap çok fena.
O kadar garip ki... nasıl yazacağımı bilmiyorum. Son sayfayı okudum, kapağını kapattım ve tüylerim diken diken oturdum düşündüm...
Aslında hikaye kötü masallar gibi...Ama bu kötülük masalsı değil... bildiğiniz, duyduğunuz, okuduğunuz ve belki de sizin de başınıza gelen yaşanmışlıklara dair.

Zaman olgusu çok önemli kitapta aslında ve yazar zamana yaymış bir çok şeyi....

Madam Arthur Bey "kadınadam" ve antikahraman. Kurduğu hayallerde insanları öldürüyor ve 

fotoğraflarını çektiriyor sevdiği adama.
Birçok karakter de aslında "iktidar ve kimliği" sorguluyor yazar. Ve zaman olgusu üzerinden ilerliyor.
Duyguları ifade edişi ve az kelimelerle cümlelerini bitirmesi çok etkiledi beni.
Madam Arthur Bey’in çevresindeki tüm kahramanlar en az onun kadar gerçeküstüler, ama aynı zamanda çok tanıdıklar, hayatımızın gerçeklerinden çok da uzak değiller. Mine Söğüt bir röportajında bu konuda şöyle söylüyor:  “Korkularımızın kahramanları onlar. Kaybettikten sonra gördüğümüz karabasanların… Gözlerimizi kapatıp kendi içimize baktığımızda yüzleştiğimiz tedirginliklerin kahramanları. Gölgemize saklanıp bizimle her yere geliyorlar. Işığın yönüne göre bazen ardımızdalar, bazen önümüze geçiyorlar; bazen de içimize girip bizimle birlikte dimdik ayakta duruyor, ya da uzandığımız yere uzanıyorlar. Aşinalık oradan olmalı…” (Habertürk kitap eki, Gülenay Börekçi röportajı, Haziran 2011) - See more at: http://www.edebiyathaber.net/madam-arthur-bey-ve-hayatindaki-her-sey-uzerine-sule-tuzul/#sthash.oIrnPk6v.dpuf
 Kitapta şiddet, sevgi, sevgisizlik, korkular, kuşkular vs... her bir duyguyu ayrı ayrı ve bazende bir olarak hayat vermiş karakterlerinde...
Bu kitabı kolay yutamıyor, öğütemiyor ve içinizden atamıyorsunuz. Her birimizin içinde
biriktirdiği eksiklerin yanına kıvrılıveriyor kitap.
Kafası kesilmiş babaların, ölüme yatmış evlatların sancısını ise en çok bir kadın
çekiyor elbet, bacak arasından o sancıyı hepinizin yüreğine ateşliyor. Sancılı
bir doğum ve sancılı bir ölüm arasında sıkışıp kaldığınızda, gözünüzün içine
bir tek Olga bakıyor.
Tüm kadınları ve erkekleri gözünüzün içine baktığı yerden elinize dolayıp, denizin
dibine atmak istiyorsunuz. Çünkü bu sayfalar ölüm kokuyor. Ve bu koku sizi
tahrik ediyor, ölenlerin ölümü hak etmiş olabileceği yalanına bir kez daha
inanıveriyorsunuz.
Hiç,
diyor büyük kanatlı siyah kuş, daha gözüpektir hepten.”

Öyle işte kesinlikle okuyun diyebeileceğim bir yazar ve kitap oldu benim için.
Ve etkisinden de kolay kolay kurtulamayacağım bir romandı.

 



21.5.17

Sabahattin Ali Romanı Yeşil Mürekkep ...

Yani nasıl yazsam, nerden başlasam bilemedim.
Bu kitabı elinize aldığınız da iki güne bitirirsiniz, yazar o kadar akıcı bir dille yazmış.
Yalnız "Sabahattin Ali" nin eserlerini seviyorsanız çabuk bitiremiyorsunuz kitabı...

Yazarın ilk "Kuyucaklı Yusuf" eserini okumuştum ve tek kelime bakış açısına, anlatım dline ve olayları aktarışına hayran kaldım. Tabbi yıllar önce kısaltılmış şekillerde yada tam baskısı ile okuduğum çok klasik eser var ama bu yaşımda okuduğumda " okumuşum ama hiç böyle bakmamaştım" dediğim olduğundan  bazı eserleri tekrar okuyorum.

 Daha sonra da şu son yıllarda reklamı iyi yapılan ve sanki tek iyi eseri bu kitapmış gibi lanse esilen Kürk Mantolu Madonna kitabını okudum.

Tabi bu benim şahsi görüşüm ama Kuyucaklı Yusuf daha dokunaklı daha içli daha.... diye gider.
Elbet yayınevlerinin reklam politikası farklı biz okurlara göre..
Bazen gerçekten ama gerçekten de hiç de iyi olmayan bir kitabı bir numara gösterebiliyorlar... ah şu reklamlar...


Kitaba dönecek olursak;  yazarın gençlik yıllarından başlamış Osman Bey.
İlk Almanya'ya gidişi, eleştirisel yaklaşımı, çabuk aşık olabilen Sabahattin Ali'yi öyle güzel anlatmış.
Kesinlikle aydın ve entellektüel diyebileceğimiz biriymiş S.Ali. Tabi ister istemez ülkesini eleştirdikçe göze batmaya başlar.
Bu arada çevresinde, dostluklarında kimler yoktur ki... Aziz Nesin, Pertev Ailesi, Cimcöz Ailesi vs...

Okurken kendinize sormadan edemiyorsunuz sonu böyle mi olmalıydı...

Sonrasında yazı macerası, yazma tutkusu desek daha doğru olur. Geçim derdi sebebi ile öğretmenlik yapması, fakat düzeni eleştirmesi sebebi ile hapishanelerde geçirdiği süre.
Tabi Sabahattin Ali hapishane de bile mapus arkadaşlarını dinler ve Kuyucaklı Yusuf kitabını burda dinlediği gerçek öyküden esinlenerek yazar.
Sonrası bu eser yüzünden başı yine devlet ile derde girer...
Sonra evlenir ve baba olur. Ama ailesini geçindirmek için Ankara-İstanbul arası mekik dokur.

Eşinin yerine kendimi koyduğumda " aman Allah'ım dedim ben o kadar sabredebilir miydim bilmiyorum?" dedim.. çünkü o zamanın şartlarını düşünecek olursak, telefon yok, ulaşım zor, hem sabıkalısınız.

Eşi ve kızı da kendisi ile beraber çok çekmiş.. Sonrasında babasının büyüyüen bir kız çocuğu.. yaşamı...

Sonrasında pisi pisine öldürülmesi çok acı...
Oysa ki tek derdi ülkesini daha aydınlık yarınlarda görmek istmesi...

Gerçekten de yazar olmak aydın olmak çok zor... düşüncelerimizi özgürce; hakaret etmeden, karşımızda kini ezmeden söyleyememek çok kötü.

Oysa ki ülkelerin ilerlemesi, gelişmesi okuyan nesillere  ve snata, spora, tarihi kültürümüze sahip çıkmaya bağlı.

Evet şimdi Sabahattin Ali en iyi Edebiyat Yazarlarımızdan biri, kitapları çok satıyor... neye yarar ki.. gencecik yaşında, en üretken olduğu yaşta, ailesi ile geçireceği onca zaman varken öldürülüyor.....

Zor dostum zor deidm kitabın kapağını kapatınca...







11.5.17

Knulp Herman Hesse Ve Hayata Dair..

Kadıköy'e her indiğimde uğrak yerlerimden biri de YapıKredi Yayınları'dır.
Nedense oranın atmosferini çok seviyorum.
Ve her indiğimde muhakkak bir kitap alırım.
Bu kitabı da aslında yine bakınırken öncelik olarak ince kitap olması sebebi ile almıştım. Çünkü elimde bekleyen çok kitap var ve evdeki kitapları bitirip yenilerini almak istiyorum.
Maalesef böyle yazsam da ara ara yeni kitaplar ekleniyor :))

Kitaba dönecek olursam baş kahramınımız Sevgili Knulp bir göçebedir.
Ve özgür ruhlu, kimseyi rahatsız etmek istemeyen, saygın ve saygılı, biraz felsefi, ama en çokda yalnız bir göçebedir.
Kendini ve yaşamı sorgular Knulp. Geçtiği kasabalarda, köylerde iyi dostluklar bırakır.
Ve senede birkaç gün mutlaka köyüne uğrar...
Aslında kitabın sonlarına doğru öğreniyoruz ki Knulp sevda uğruna okulundan ve yaşamından vazgeçer ve karşılık bulamıyınca da yollara düşer.
Ve ince astalığa yakalanır...
Az ve öz olarak yazar uzatmadan kitabın son bölümünde Knulp'un neden göçebe olduğunu, sevdasını ve ailesini anlatır.
Bir solukta okuyacağınız ama aynı zamanda sizi düşündüren bir kitap Knulp.

Yazarın anlatım dilini ve öykülerini sevdim, aslında yazarın BozkırKurdu kitabını okumayı çok istiyorum.
Henüz almadım ama alırsam da diğer kitapları ile birlikte alayım en iyisi dedim kendime.

Bide Knulp'u okurken bizim Aylak Adam'a çok benzettim, çünkü aynı zamanda birazda aylaktır Knulp. Karın tokluğuna çalışır ve kimseye yük olmak istemez.
Gezmeyi, seyahat etmeyi çok isterdim. Fakat devamlı bir yalnızlık ve ailemin olmamasını istemezdim.

Sanırım buda aidiyet duygumuzdan kaynaklanıyor.

Okumadıysanız not edin ve okuyun derim naçizane.


14.3.17

Damızlık Kızın Öyküsü ...

Damızlık Kızın Öyküsü kitabını duymuş ve PDF olarak indirmiştim.
Aslında pek sıcak bakmıyordum tabletten kitap okumaya, bu yüzden hep erteledim kitabı okumayı sanıyorum.

Sonra başladım ve bi baktım ki kitap yeniden basılmaya başlanmış.
Aslında kült kitaplardan biri.
Yazarın kalemi çok sağlam. Nasıl olmuşta bunca zaman basılmamış hayret verici doğrusu...
Birde üstüne üstlük sahaflarda yüksek rakamlara satılıyormuş...
Efenim kitap 1985 yılında Margaret Atwood tarafından yazılmıştır. 
Kitapta yazar aynı zamanda feminist yönünü de vurgulamıştır.
Ama en çok konusu ve anlatım dili müthiş.
Kitabı genellikle geceleri okuduğumdan bittikten sonra yatınca da aklımda hep bu kitap ve konusu kaldı. Kadınların ikinci sınıftan beter muamele görmesi, yüksek rütbeli askerlere doğurganlığı olan kadınların sunulması ve erkeğin eşi tarafından bu kadınlara hükümler verilmesi......kendilerini belirleyici renklerde kıyafetleri giydirilmeleri...vs...

Bu arada kitap Distopya kitap olarak geçiyor.
Her ne kadar karanlık, üzücü bir konusu olsada okurken hem kızıyor hemde anlatan kadının cesaretini takdir ediyorsunuz.
 Kadınların okuması, yazması yasak, fazla konuşması yasak, gezmesi, süslenmesi yasak... sadece sunulan erkeğe vücudunu sunacak ve onlara bebek verecek... yoksa kolonilere gönderiliyor yada fahişe olarak sunuluyorlar vs...

Nette kitapla ilgili çok detay var. Yeniden basımı olduğundan çokda açıklama yapmak istemiyorum..

Ama bu kadının kitabını mutlaka ama mutlaka okuyun....

Yakın zamanda bu kelimeyi çokca duymaktaydım ama anlamını bilmiyordum. O yüzden burda sizinle de paylaşmak istiyorum....

Distopya, genellikle ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini tanımlamak için kullanılır. Distopik bir toplum otoriter – totaliter bir devlet modeli ya da benzer bir başka baskıcı sistem altında karakterize edilir. Kelime ilk defa John Stuart Mill tarafından kullanılmıştır. Filozofun Yunanca bilgisi göz önüne alınırsa, kelimeyi “ütopyanın tersi” olarak değil, “kötü bir yer” anlamında kullandığı anlaşılır. Yunanca bir ön-takı olan dys/dis, “kötü”, “hastalıklı” ya da “anormal” anlamını taşır. ou takısı ise “yok”, “değil” anlamını taşır ki, ütopya (outopia) Yunanca’da “olmayan yer” demektir. Aslında ütopya, “güzel yer” anlamına gelen Eutopia ‘ya bir gönderme yapar (eu öntakısı “iyi, güzel” anlamı katar). Yani distopya ile ütopya, dysphoria ile euphoria ‘nın birbiriyle karşıt olduğu gibi karşıt değildir.

Bu kitabı filme de çevirmişler. Hatta sanıyrum dizisi başlayacakmış.



Margaret Eleanor Atwood 18 Кasım 1939 doğumlu Кanadalı yazar, şair, eleştirmen, denemeci ve feministtir. Yakın tarihin en onur duyulan kurgu yazarları arasında gösterilir. Arthur C. Clarke ve Prince of Asturias Edebiyat ödüllerini kazanmıştır. Aynı zamanda Ьeş kez Booker Odulleri listesinde yer almis, birini kazanmış ve yedi kez The Governor General's finalisti olmuş ve iki kez kazanmıştır. Daha çok roman yazarı olarak tanınmıştır. Aynı zamanda günümüze kadar 15 tane şiir kitabı yayınlanmıştır ve bu alanda da ödül sahibidir. sozkimin.com Şiirlerini gençken ilgi duyduğu efsane ve peri masallarından esinlenerek yazmıştır. Atwood aynı zamanda Tamarack Review, Harper's, CBC Anthology, Ms. Saturday Night, Playboy ve bunun gibi birçok dergide kısa hikâyeler yazmıştır.

Atwood, Kör Suikastςi (The Blind Assassin) adlı romanıyla 2000 Booker Ödülü'nü kazandı.