Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31.8.23

Selam :)

 Selamm :)

Çokkk sıcak günlerden bir günü daha bitirdik... Bu sene hepimiz yandık sanırım.. Hani yaz ayını severim ama bu kadar sıcaklar mahvetti resmen. Mıncır'da nasibini aldı sıcaklardan ve iki kez iğne oldu...

Onun dışında malum haftanın altı günü antreman olduğu için buralarda takılmaya devam... Güzel yanı ise arkadaşlarımızla keyifli vakit geçirmek oluyor. Bir de bu sene Kalamış'da Yaz Festivali kapsamında çok iyi sanatçılar konser verdi. Aldık sandalyelerimizi akşamları Kalamış'ta takıldık. " Nilüfer, Erol Evgin, Melike şahin, Edip Akbayram, Ceza" yı dinledik esen deniz kenarı eşliğinde :)


Dizilerden "This Is Us" izliyorum. Son sezona geldim. İçimde o kadar çok yere dokundu.... yer yer ağlayarak yer yer gülümseterek izletiyor dizi kendini... Terapi gibi bir dizi gerçekten de... ÖZellikle aile içi yaşananlarda içinizde, aklınızda kalan sorular varsa kendi kendinize yanıtları buluyor olacaksanız. Bazı diziler ve filmler başka kapılar açar size. Hani hep beklediğiniz o cümle, bazen bir kelime var ya.. işte o kilili kapıyı açıyor....,

Gülmek için de "Big Bang Teori" ye başladık tekrardan. Nasıl bir ince espriler diyorum her izlediğimde...  :))


iki gündür ayaklarım yere basmıyor.... Ufak ufak suprizler yapan ailem, dostlarım, arayan, mesaj atan arkadaşlarim, dostlarım.... Çok teşekkür ederim 🙏🏻🪷🫶🏻
Yeni bir yaş almak hep heyecanlandırmıştır beni... Çok da severim doğum günlerini 🙈
Bu sene ruhum için kendimce çok şey yapmaya çalıştım, hâlâ yol devam ediyor. Denge-de kalmaya çalışmak zor ama imkânsız değilmiş öğrendim... Yaş alırken yolumda olan bütüne teşekkür ederim 🙏🏻


 Okuduğum kitapları da paylaşmak isterim :)

📚📖 Kimse kendisini ilgilendirmeyen bir düş göremez.

📚📖📚📖 İnsan yasaklanmış hiçbir eyleme kalkışmaz, ama yine de alçağın daniskası olabilir. Bunun tersi de düşünülebilir kuşkusuz. Aslında sadece bir rahatlık sorunudur bu. Kendi kafasıyla düşünemeyecek ve kendi kendisinin yargıcı olamayacak kadar rahatı sevenler, yasaklara olduğu gibi boyun eğerler. Böylelerin işi kolaydır.

🪷🪷🪷🪷 Okurken yer yer Tanrılar Okulu kitabına benzettim... Çok uzun detaylara girmeden bir çocuğun büyürken yaşadığı duygu durumlarını, farkındalıklarını, arayışlarını, cekimserliklerinide okudum.... Olaylara karşı bazı cümleler sizin de yolunuza ışık oluyor....

Kendini bulma yolundaki delikanlı, din ve ahlak gibi artık inanmadığı kalıplarla birlikte baba evinden de kopar. Küçük yalanlar ve hırsızlıklarla beslenen yaşamında, sağlam çocuk dünyasının çöktünü görür. Onu bu acılarından kurtaracak olan kişi, okula yeni gelen bir başka öğrencisi: Max Demian'ıdır. Demian, Sinclai'in yaşamını yönlendiren, etkileyen başkişi olur. Der kitabın arka kapağında....
Bu kitabı Sevgili Banu'mun vesilesi ile öne çekip kitap dostu arkadaşlarımızla okuduk.


 

Defoe'nin bu pikaresk romanı (İspanyolca "picaro" kelimesinden türetilmiş, toplumun aşağı tabakasından olan parasız, serseri ve gezgin kişilerin başlarından geçen olayların anlatıldığı otobiyografik yönü de olabilen romanlar)

📖" Bu hayata girmemin nedeni yoksulluk olmuştu, devam etmemin nedeni de yoksullaşmak korkusuydu...." Resmen her şeyi açıklıyor bu cümle.....
Annesi hapse giren ve hayatta kalma mücadelesi veren bir kadının romanı.
17. Yüzyıl'da İngiltere'de yaşanan günlük olayları da okuyoruz bir nevi. Hatta resmi nikahın ötesinde hemen hemen her erkeğin metresinin olması... Doğum kontrolü bilinmediği için babasız doğrulan çocuklar....

İşin garip tarafı Moll hayat hikâyesini öyle bir iştahla ve keyifle anlatır ki, tövbekâr mı, yoksa usta bir yalancı mı olduğu yüzyıllar sonra halen tartışılmaktadır. Güzel olan bir yanıda hikayeleri öyle bir birbirene bağlıyor ki; sanki binbir gece masalları okuyorsunuz 🙈

📖 tek sıkan tarafı hikâyenin çok uzatılması. Araları atladım resmen🙈🙈🙈 çünkü çok tekrarlar vardı napayım 🤭 okurken güldüğüm yerler de oldu çok üzüldüğüm yerlerde.... 

Hiç grafik, çizgi roman vs.. tarzı okumamıştım. Küçükken de okudum mi hatırlamıyorum. Bu seriyi biraz da gözümü kapatıp almıştım geçtiğimiz senelerde... Sonra araya alıp okuyayım derken bayıldım kitaba 🙈😊
Tek zorlayan, yazıların el yazısı ile yazılmış olması. :)

Vincent, 30 yaşında, bekâr ve yalnız; kuaför salonu ile baskıcı ve çatlak annesi arasında sıkıcı ve tekdüze bir hayat yaşıyor. Bir gün yolu, bir yerden tanıdık gelen ancak çıkaramadığı Rosalie ile kesişir. Kim olduğunu bulma bahanesiyle onu izlemeye koyulur. Alışılagelmedik bir şekilde, gizlice bu kadının hayatının bir parçası olan Vincent, bir yandan kendi hayatıyla ilgili tercihlerini sorgulamaya başlar.

Küçük bir şehirde, sıradışı karakterler ve suluboya renklendirilmiş harika çizimler eşliğinde üç ciltlik sürükleyici bir hikâye.

2015 yılında sinemaya da uyarlanan Rosalie Blum serisi, aynı zamanda ilk cildiyle Angoulême Çizgi Roman Festivalinde de ödül kazanmıştır. #rosalieblum #gulsahinkitapligi

28.11.22

Teke Şenliği Mario Vargas Llosa


 #tekeşenliği 

...... Bazı kitapların kapağını kapatınca içime bir şey oturuyor.... Çok fazla konuşmak,anlatmak istemiyorum... İstiyorum ki herkes okusun, öğrensin, hissetsinler o yaşananları.... İşte bu kitapta onlardan biri oldu...

Bir çok Latin Amerikalı, Şili'li yazarlar, ülkelerinde yaşananları anlatmıştır ama bu kitapta direk diktatörün ismi verilerek, belgesel niteliğinde anlatıyor.... Tabiki Rafael Trujillo dışında diğer bazı isimler değiştirilmiş... 

Özellikle garip olan o yörenin halkının garip bir şekilde hâlâ Teke'yi savunabilmesi.... Birde bir türlü aklım almiyir, inanmak istemiyorum o işkencelere, kızlara, kadınlara, çocuklara yapılan eziyetleri, tecavüzleri..bir türlü aklım almak istemiyor.....


Bir diktatörün ülkesine, kendi insanına verdiği zarar nasıl tanımlanabilir? 31 kayıp yıl? Binlerce ölü? Binlerce sakat? Binlerce kayıp? Yüzlerce işkence tekniği? Yüzlerce türedi zengin? Yurtdışındaki bankalarda biriken kara paralar? Sansür? Muhbirler? Şantaj? Köpekbalıklarına atılan, vahşice yok edilen muhalifler? Teke Şenliği, 31 yıl Dominik Cumhuriyeti’nde hüküm süren ve bu süreçte yaklaşık 50.000 insanın ölümünden sonra olanlar....



Kitabın arka kapağında şöyle der;


namı diğer Teke’nin iktidarı süresince yaşananlara, diktatörün has adamlarından birinin kızı Urania Cabral’in ve diktatöre suikast düzenleyen bir grup Dominikli vatanseverin gözünden bakıştır... Söz sözü bağlar ve araya diktatörün anlatımları da girer. Nobel Ödüllü yazar Llosa’nın gerçek kişiler arasına ustaca yerleştirdiği “kurgu kahramanlar” öyküyle öylesine bütünleşmiştir ki gerçek sanılabilir. Çok canlı, gerçekçi ve zengin anlatımıyla Teke Şenliği, diktatörlük üzerine yazılmış önemli eserlerden biridir.

20.7.22

Biten Kitaplarım...

 



Daha önce "Bir Yaşam" kitabını okumuştum #guydemaupassant tan.
Yazar daha çok #belami kitabı ile tanınıyor... Çünkü diger kitapları Öykülerden oluşuyormus.
Roman onlarla çok keyifliydi..... Olurken, vay anasını be, ne adammış.. Kadınlara bak sen... derken bulabilirsiniz kendinizi 🤭
📍 Hikâye; köyünden çıkıp Paris'e çalışmaya gelen, yükselme amacı taşıyan bir genç olarak başlıyor... Lakin başlarda karnını zor doyuran Duroy, bir gece asker arkadaşı ile karşılaşır ve şartları değişmeye başlar.
Tabi bu yükselişte neler yok ki... Aç gözlülük, para için kandırmaca, siyasi yalankar derken, kibrine yenik düşen bir Bel-Ami ( yakışıklı arkadaş)
📍 Diger kitabında da hissettiğim, bu kitabında da yakaladığım duygu ise; oyle bir anlatıyor ki Maupassant olayları... Abartı bir şey bulamıyorsunuz.. Özellikle betimlemeleri ve olayları aktarımında cok başarılı bir yazar. Sanırım bu yönü onu daha da başarıya götürmüş...
Kitabın da işlediği, kent yaşamının değişmezleri, para, cinsellik, iktidar çevresinde gelişen olaylar, o dönemin de içinde olan, kurmaca hikaye ile gerçekliği ile anlatan bir kitap....
Çok severek okuduğum kitaplardan oldu. Kitabını paylaşan Canım arkadaşım Ümran'a cok teşekkür ederim 🙏🏻 🌸 💞 #gulsahinkitapligi

 


 

 Aklımda hep Thomas Bernhard'dan, beşleme olan kitaplarını okumak vardı. Bir gün YKY Kadıköy'e inince, orada ki arkadaş bu kitabı ile tanışın yazarla isterseniz dedi.
Ama bence biraz zor oldu tanışma kitabı 😶
Anlatım dilini sevdim, vsr oluş üzerine yazan, sizi biraz felsefe yapmaya iten yazıları severim. Anladığım kadarıyla yazar biraz da böyle...
#ungenach kitabında bir dönem, bir aile yaşamı, ilişkiler kısa, öz, alt metinlerle sorgulanıyor...... Evet güzel ama benim gibi yazar ile ilk kez tanışacaksanız biraz hava da kalabilir konu ve anlatım....

📍Kitabın konusuna gelirsek; ölen bir baba, yüklü ve istenmeyen bir miras, o ortamdan kopmaya çalışan evlat, sorular, bazen sorulan, bazen iç ses ile sorulan sorular... Her şeyin yanıtı olmayan, olamayan durumlar..... Biraz da hesaplaşma....

✔️ Yazarın diğer kitaplarını da ekledim listeye... Dediğim gibi hiç okumadıysanız başka bir kitap ile başlangıç yapın ama yapın.....😊


 "Gavrila'nın dünyasında, varılacak hedefi de doğru yolu da bilen tek güç Parti'ydi. Bana öğrettiklerini unutmamaya çalışıyordum. Mutlu ve yararlı olabilmek için, emekçilerin safına katılıp, ilerleyenlerin arasında yer almalıydı insan. Önde koşmak, arkada kalmak kadar tehlikeliydi. Her yanlış adım hareketi yavaşlatır, her düşen öz kardeşlerinin ayakları altında ezilirdi. "

📍 📍📍📍🐦

Yine okumayı istediğim ama bir türlü başlayamadığım bir kitap ile geldim...

içim dağlandı resmen... bir kaç gündür düşünüyorum nasıl anlatılır okuduklarım.... ya o anlara maruz kalmış çocuk, yaşlı, genç, kadın ve erkeklerin hissettikleri....
Kitabın son sözünü yazarın kendisi yazmış. Ve özellikle belirtmiş ki; bu kotap otobiyografi özellikleri taşımıyor... Ve bu kitaptan sonra ailesinin ve kendisinin saldırılara uğradığını belirtmiş. Oysa ki yazdıklarının yalan olduğunu düşünmüyor...
🐦
Evet anlattıkları Çok acımasız, sarsıcı şeylerdi 😢gerçekten de yaralayıcı... Ama yaşanmış bir dönem bunlar... 😢
En çok anlatıcı çocuğun yaşadıklarını okurken öyle fena oldum ki.... Nasıl insanlar bu kadar kötü olabiliyorum zaten aklım almıyor? Küçücük yaşında göğüslemek zorunda kaldıkları... Hele hele çingene diye başına gelenler.....


kendinizin dünya kavramı ile yaşadığınız toplumun dünya kavramı farklı olduğun da, değer yargıları da değişiyormuş... Kitabı okurken böyle hissettim... 😔

📍 Başta biraz bu mu yani derken yazar oyle bir yerden vuruyor ki... Sayfalar nasıl ilerledi anlamadım bile...ozellikle bizim yaşattığımız ile başımıza gelen olay karşısında ki durumumuz, tavrımız, kızgınlığımız, intikam alma isteğimiz çok değişiyor...
Kahramanımız David'de iste bunları yaşıyor.... Üniversitede öğretmen olan David, öğrencisiyim ile ilişki yaşıyorum.. Sonra öğrencinin sevgilisiyle ve ailesine şikayetçi oluyor, dava süreci başlıyor.. Derken David kabul edip ama özür dilemeyi reddedip, Afrika'ya kızının yanına gidiyorum.. Olaylar burda başlıyor... Irkçılık mı dersiniz, ayrımcılık mı size kalmış!
📍 Özellikle kitabın isminin neden "Utanç" olduğunu sonuna doğru daha bir idrak ettim diyebilirim...

5.6.22

Babamın Yeri / Annie Ernaux





🏡 Yazar genel de kitaplarını otobiyigrafik olarak yazarmış. Okuma sonrası biraz bakındım da.. Kendi hayatından deneyimlerle yazmış kitaplarını.
🏡 Bu kitabına gelirsem; baba kız, baba- toplum olaylarından yola çıkarak bir aile anıları diyebilirim.... İşçi bir babanın, artık işçilik yapmak istemeyip daha nezih bir iş yapmak istemesi. Karı koca bir işletme açıp orada yaşam mucedelsei vermesi... Savaş sonrası toplumsal sıkıntılar, yokluk, ve kızının okuması için elinden geleni yapan, ama aynı zamanda ne iş yaptığını soylemekten çekinen bir baba... Okurken sık sık siz de kendi aile ilişkilerinizi sorgularken bulabilirsiniz kendinizi...

🏡
En çok karısının, toplumsal baskılara rağmen öğrenmeye ve yenilikçi tutumunu sevdim. Bir de gerçekten de bir nesil artık yaşadıkları ve gördükleri toplumsal olaylardan mıdır nedir; daha ketumlar... O babanın kızına karşı içe kapanıkligi, çevresi tarafından ayiplanmaktan korkması.... Var da var kitapta.... 

YAZAR HAKKINDA;

ANNIE ERNAUX, 1 Eylül 1940’ta, Lillebonne’da, işçi sınıfına mensup bir ailede doğdu; çocukluğunu Yvetot, Normandiya’da geçirdi. Mazbut bir sosyal çevrede büyüdü, edebiyat öğrenimi gördü ve uzun yıllar boyunca edebiyat öğretmenliği yaptı. Kişisel deneyimle toplumsal tarihi birleştiren unsurları daha ilk romanı Armoires vides’le (Boş Dolaplar) ortaya koydu. Sınıf atlama, evlilik, kadın özgürlüğü, cinselllik, kürtaj, hastalık, yaşlılık ve ölüm gibi meseleleri kendi deneyimleri üzerinden aktarırken, arka planda daima toplumsal yas¸am ve onu olus¸turan kültürel, siyasî, tarihî olaylara yer vererek, “toplumsal bellek” yazını olarak nitelenebilecek eserlere imza attı; başta Renaudot Ödülü olmak üzere birçok ödüle değer görüldü. Hâlâ Cergy’de yaşamaktadır.

 

12.2.22

Andre Gide ve Zeynep Sayın


 çok değişik bir kitap okudum. Tam anladım mı emin olamasam da emin olduğum bir şey varsa kitabı tekrar okumak gerektiği......

Zeynep Hn.ın kelimeleri kullanış biçimine hayran kaldım....
Kitaba dönersek; annesinin ölümünden sonra bu olayi düşünen ve Araştırmaya başlayan, ölümün de bir ahlakı olduğunu savunan bir kitap. Çok enteresan cümleler vardı. Tabi bahsettiği cemaatlerin ve siyasi olayların hakkında biraz daha fazla bilgim olsaydı eminim daha iyi anlardım diye düşünüyorum.
⚰ ⚰️⚰️⚰️⚰️⚰️⚰️⚰️⚰️⚰️⚰️⚰️⚰️⚰️⚰️⚰️⚰️⚰️⚰️⚰️⚰️⚰️⚰️
Zeynep Sayın Ölüm Terbiyesi için şunu söylüyor: “Bu kitabı yazmış olmamın nedeni, mezarı esirgenen, mezarına saldırılan ölülere yapılan kabalığa, üstüne silgi çekilen tarihe, uzun (aynı zamanda İslami) bir geleneğin bilinçaltıyla yanıt vermeyi, unutulmuş bir nezaket ve ölüm terbiyesini hatırlatmak istemiş olmamdır."

Zeynep Sayın imgeler üzerinden bu geleneğin izinin sürülebileceğini, başka tür bir insan topluluğuna duyulan umut ve özlemlerin tarihsel zaman içinde günümüze kadar geldiğini düşünüyor: Baş/sız ve başkan/sız, hüküm/süz ve hükümran/sız bir sarsılmaya teslim olanların, başsızların bir araya geldiğinde oluşturduğu bir cemaat mitosu. Yolda Buda ile karşılaşırsan, Buda’yı öldür diyen öğreti gibi, hiçbir tanrıya, hiçbir öndere, hiçbir akla, hiçbir puta tapmayan, bu dünyayı bir yukarıdakine, bir ötesine teslim ederek varoluşu içinde değersiz kılmayan bir mitos... #ölümterbiyesi


Aslında okuma listemde çok uzun zaman sonra okunacaklar arasında idi #kalpazanlar lakin arkadaşlarımla sohbette çok adı geçince hemen okumak istedim. 😊 
Anlatım diline müthiş hayran kaldım, bide kişi analizlerine, olaylar karşısında sergilenecek tavırları anlatımı müthişti bence. 
Roman içinde roman gibi olsa da, altı çizilecek ve sonra tekrar okunacak çok cümle vardı. 1.bolum durağan ve zor ilerlemişti. O yüzden sabredip ilerlerseniz , kitap akıp gidiyor 2.bolumden sonra..... 

📍 📍 📍 📍 📍 📍 📍 
Kalpazanlar, 1942, 1963), kavrayış ve kapsam açısından gerek öykülerinden, gerek sotie'lerinden daha geniş ölçeklidir. Yapıtlarının en karmaşığı olarak kabul edilen Kalpazanlar, okulda ve okul dışındaki yaşamlarında yozlaştıncı etkilere açık bir grup öğrenciyle onların öğretmenleri ve ailelerini ele alır. Gide bu yapıtıyla, Bach'ın Die Künst der Fuge (Füg Sanatı) ile müzikte gerçekleştirdiğini, edebiyatta gerçekleştirmeyi amaçladığını söylemiştir. Kalpazanlarda, günlük yaşama çok yaklaşan aralıklı sahneler ve olayların ilerleyişi içinde Gide'in bütün gözde temaları yer alır.
⚖️ Gide'in yaşamı boyunca, toplumsal ve bireysel ahlakın en önemli ölçütü olarak bireyin içtenliğini ve kendini tanımasını vurgulaması, onun edebi, toplumsal ve siyasal sorunlara ilişkin hoşgörülü, aydınlık düşünceleriyle bütünleşir. Yaşamının büyük bölümünde tartışmalı bir kişilik olan Gide. uzun süre geleneksel ahlak anlayışının karşısında bireyin özgürlüğünü savunanlara verdiği açık destekten ötürü bir devrimci olarak nitelendi. Bununla birlikte 17. yüzyıl büyük Fransız geleneğinde önemli bir hümanist ve ahlakçı olarak tanınıyordu. Düşüncelerindeki bütünlük ve soyluluk, üslubundaki anlık ve uyum Gide'e Fransız edebiyatının ustaları arasındaki saygın yerini kazandırmıştır.

4.4.21

Günlük Haller, Ruhlar Evi Isabel Allende

 Bir pazar gününü daha evde geçirmenin, bol film izlemenin, kahve içmenin gününden bildiriyorum.

Kızçemiz cuma akşamından babanesinde kaldı ve açıkcası biraz iyi geldi...... hem ona hem bize. Bizde bolcana dizi,film izledik. Kitaplarıma yoğunlaştım. Çünkü ruhuma iyi geliyor.

Yalnız fark ettim ki yine yeniden... Umay bizi hareketli tutuyormuş. Hele bugün neredeyse günüm telefona bakmakla geçti ve kendime sinir oldum. Çünkü Umay olduğunda anca mesaj falan gelirse ya da arada bir bakınıyorum telefona....Sen çok yaşa Umay kız :))))


Bugün #thedig izledik. Dönem filmi idi, gerçek bir yaşam öyküsünden, kitaptan uyarlanmış. Bir bahçe, ömrünü kazı bulmaya adamıi bir adam, dul ve ölmek üzere olan kadının etrafında, durağan ama guzel bir filmdi. Özellikle  "angalakson dönemine ait kazıların" bulunduğu kısım güzeldi.

Anglosakson /özel ad
  1. 1.
    V. yüzyıl ortalarında Britanya adasını ele geçirerek oraya yerleşen Cermen soyundan oymaklara verilen ad.
  2. 2.
    anadili İngilizce olan kimse, İngiliz. 

    Yalnız filmi izlerken şöyle bir duygu ve düşünceye kapıldım. Tabi 1939'larda geçiyor film ve çoğunluğun araç olarak bisiklet kullandığı bir dönem.
    O kadar uzun zaman oldu k bisiklete binmeyeli. En son liseye mi ne gidiyordum, kız bisikleti dediğimiz, ortası yuvarlak bir bisikletim vardı. Sonra ne oldu hiç hatırlamıyorum.
    Evlendiğimiz ilk seneler de eşimle bisiklet alır bineriz diye konuşurduk ama neden bilmiyorum o da öyle kaldı... Tabi bizim buraların yokuş olması da etkili...oysa ki ne güzel olurdu bir çok yere bisiklet ile gitsek, hem spor hem doğaya bir faydamız olurdu. 
    Filmer de sahillere, yeşilliklere bisiklet ile giden sahneleri gördükçe imreniyorum ve hep aynı duygu geliyor içime oturuyor.....
     Bi de artık çok daraldım 7/24 evdeyiz.... biliyorum ki dikkat eden bir kısmımız var ve etmeyen bir kısım da var. ve vaka sayıları da gittikçe artıyor....... Allah sağlık çalışanlarının yardımcı olsun....
    Öyle zor bir döneme denk geldik ki....... 
    Aman neyse daha fazla yazıp daha fazla daralmayayım...............................................................
     
    Okuduğum güzel bir kitaptan bahsedeyim.... 
     
     


     
     
    Çok sevdiğim bir yazar Isabel Allende. Daha önce "Kaderin Kızı" ve "Yüreğimde ki Ülkem" kitaplarını okumuş ve bu kitabını da listeme almıştım. Mart ayında canım kızlarla okuma grubumuzun kitabı idi. Öyle yavaş, sindirerek okudum ki anlatamam. Hatta ilk defa bir kitabı belirtilen tarihe yetistiremedim okumasını. Çünkü aceleye getirip, okuyup geçmek istemedim...
     
     Tabi bunda biraz da o hani kitapta anlatılan, hislere, aktarılan duygulara ve anneden çocuğuna geçen duygusal durumlara inanıyor olmamda etkendi.
    Gerçekten de bir nevi hayatımızın bir döneminde büyüklerimizin iyi ya da kötü yaptıkları davranışların, aldıkları ahların ya da iyi dualarının ceremesini yaşıyor ya da çekiyoruz..... Kuşaktan kuşağa aktarılan bir enerji var. O yüzden de çocuklarımıza bırakacağımız bu enerjiyi doğru kullanmalıyız....
     Özellikle kadınların durumu, Clara ve eşinin yaşadıkları.... adamın davranışlarının sonucunun nasıl da ailesine yansıdığını okudukça..içim acıdı. Tabi öyle acıtasyon olarak düşünmeyin kitabı.
    Bir nevi de yazarın aile hayatından anılarla dolu imiş. Üçleme olarak geçiyor kitap, İnstgram'dan yazara mesaj attım sordum. Çünkü aslında net bir bilgi bulamadım bu konuda. 
    Şimdi sırada diğer kitapları var....
     
    Clara del Valle neden dokuz yıl konuşmadı ve öldüğü zaman nasıl oldu da annesinin kesik başıyla birlikte gömüldü? Şili'nin seçimle gelen ve askeri darbeyle yıkılan solcu Başkanının son saatleri nasıl geçti? Nobel ödüllü büyük Şair Pablo Neruda'nın cenaze töreni nasıl bir gösteriye dönüştü? Bunlar, Isabel Allende'nin bu ilk romanında yer alan ilginç olaylardan bazıları. Şilili yazar Isabel Allende, Latin Amerika edebiyatının şu son yirmi yıl içinde yarattığı en büyük romancılardan biri. Ruhlar Evi adlı bu romanında yazar, bir ailenin üç kuşağını, yetmiş yıllık bir süreç içinde, Gabriel Garcia Marquez'inkine yaklaşan bir ustalıkla anlatıyor. Romanda, yaşayan kişilerle geçmişin ruhları iç içe. Latin Amerika edebiyatlarında görülen `büyülü gerçeklik' bu romanda da tüm görkemiyle işleniyor. Sınırsız bir düş gücü ve anlatım ustalıkları, Isabel Allende'yi çağımızın en başarılı romancılarından biri yapmaya yetiyor.
     
    diyor arka sayfasında....
     
     
     

31.3.21

Marcel Proust, Anatole France ve Filmler....

Canım Proust'un Kayıp Zamanın İzinde serisinin son kitabını okumaya başladım. Öncesi de pdf olarak indirdiğim " MARCEL PROUST YA DA BİR ROMAN YARATMAK/ MEHMET RIFAT"  incelemesi olan kitabı okudum. Aslında seriye başlamadan önce okusaymışım iyiymiş. Çünkü kitapta hem karakterler hakkında hem de Proust'un yaşamı hakkında detaylar vardı. Böylece mekan ve karakterlerle, olayların örgüsü daha bir kafamda netleşti.


Gerçekten de yazarı okumak kolay olmuyor.  Yer yer durağanlaşsa da anlatmak istediği " zaman ve an"a dair cümleleri çok derin. Bir kere başladınız mı bırakmak istemiyorsunuz. İyi ki arkadaşım Ayla vesilesi ile daha fazla ertelemeden başladım bu seriye....Tabi her ne kadar maddi açıdan zengin de olsa Proust, yaşamı kolay geçmemiş,özellikle de sağlık sorunları yakasını bırakmamış. Bir de o yaşamı çok iyi gözlemlemiş.

 


 

 Pazar günü "HER ŞEYE EVET" filmini izledik. Çok ama çok eğlenceliydi. Umay kadar bizde çok eğlendik izlerken. Tabi ertesi sabah Umay "evet günü" yapmak istedi. :)


Konu anne ve çocuk ilişkileri olunca zorluklar, anlaşmazlıklar olmaması imkansız gibi. Hep bi çatışma oluyor ve olacakta....


Bu ara "YOUNG SHELDON" nı izlemeye devam ediyoruz. Bing Bang teori dizisini de keyifle izlerdik. Bu ufak halide fena Sheldon'un :) bu kadar akıllı bir evladım olsun ister miydim bilemiyorum?




"ADALET BİRLİĞİ 2" filmini izledik. Aslında bu film tam bir sinema filmi lakin şartlar malum artık tv de izliyoruz. Oysa ki sınemada ki ses sistemi ve dev ekranda daha bir keyifli.

Tabi konu bilindik, diğer oynayan filmlerden sahneleri birleştirerek bir son çekmişler. Beklentinizi fazla yüksek tutmayın yeter. :)


Bu diziye bayıldım. Ve iyi ki mini dizi, uzatmamışlar. Resmen ters köşe yaptı son iki bölümde...Özellikle rüyalara ve mistik yaşama inanıyorsanız seversiniz bu diziyi... Bir kişiyi sevmenin hem de körü körüne sevmenin sonucu bir insanın neler yapabileceğini izliyorsunuz... Saplantı ne fena bir huy.... Ne birini böyle sevmek isterdim ne de böylesine sevilmek....

 

 

Mart ayı 1Nobel1 klasik grubumuzun kitabı "KIRMIZI ZAMBAK / ANATOLE FRANCE" idi.

1921 yılında Nobel Ödülü almış bir yazar. Özellikle konu zenginler ve seçkinler arasında geçer.
Tabi için de kocasını aldatan Madam, kocasının gözü politikadan başka bir şey görmeyen, ressamlar, şairlerin olduğu buluşmalar...
📍 Anlatım dilinden dolayı sevemediğim bir kitap oldu. Soğuk ve sanki eksik gibi hissettim. Sayfalar ilerlemedi gibi hissettim. Lakin şunu da belirtmek isterim ki bana böyle geldi, bu tarz sevenler için ideal bir kitap.
📍📍📍📍
Romana, Anatole France’ın çalkantılı özel yaşamının da yansıdığı, yazarın 1888’de tanıştığı Madam Arman de Caillavet’yle ilişkisinden esinlenmiş olduğu söylenebilir. Kırmızı Zambak, seçkinler ve sanatçılar çevresinde geçer, siyasal yaşamdan ilginç yüzler ve davranışlar, şaşırtıcı şairler ve sanatçılarla karşılaşırız. Ama özünde, dönemin Floransa'sında geçen bir aşk öyküsü anlatılır.... Der arka kapakta.



27.2.21

Biraz Günlük Biraz Kitap...

 Veeee son yazımdan beri değişen bir şey yok 😁

Hoş tek değişen okulların açılıp-açılmayacağı konusu. Biz karı koca istemiyoruz. Okul dilekçe istiyor " istiyorum-istemiyorum" diye. Sınıfımızın geneline baktığımız da istemeyen tek veliydik.😐

Çünkü yüzdük yüzdük buralara kadar geldik. Ve bu seneyi uzaktan eğitim ile tamamlamasından yanayım Umay'ın.

Kaybedecekse ki elbet sosyolleşme ve yaşıtları ile aynı ortamı paylşama, soluma, birlik beraberlik duygularının gelişimini kaçırdı her çocuk gibi. Lakin bu pandemi ve şu an en iyisi "uzaktan eğitim"

Odasına daha ileriki senelerde planladığımız değişikliklerden bazılarını yaptık. Çalışma masası ve sandelyesi aldık. Letgo'dan aldık. Son bir kaç senedir bazı eşyaları ikinci el almak daha mantıklı geliyor. Çünkü bir süre sonra daha doğrusu o an ihtiyacımızı karşılayan ama daha sonra artık elden çıkarmamız gereken eşyalarımızı, Umay'ın eşyalarını da satıyoruz ve neden bizde bu şekilde almayalım dedik.

Gayet temiz ürünlere denk geldik.

Örneğin kızın odası çok büyük değil o yüzden daha minimal düzeyde eşyalar almamız gerekiyor. Ama büyüdükçe odadan çıkartılacak ve eklenecek eşyalar olacak. Ortaokula gittiğin de daha kompak bir çalışma düzeni va aklımda. Şimdiden almak çok mantıksız.  Ama bir masa sandalyeye de ihtiyaç oldu bu süreçte. O yüzden bu şekilde alışveriş hem daha ekonomik hem de daha iyi oldu. Çünkü bende bir kaç sene sonra bunları satacağım. :))

Dizilerden de "Altered Carbon"     bitirdik.


 

Severim böyle dizileri lakin bir yandan da ürkütücü geliyor. Zati yapay zeka başlı başına ürkütücü.

Evet zaman o yönde ilerliyor, elbet iyi yönleri de var ama bir yerden sonra amacının dışında, kontrol merkezli kullanılacak olması hiç de hoş bir duygu değil...., Genel anlamda dizi ve oyuncular da iyiydi.

 


Bir de bu mini diziyi bitirmek üzereyim. "Alevlerin Ardından"     

Dizi gerçek olaylardan alıntılarak çekilmiş.1897 Parisi'nde yaşanan yıkıcı bir yangının ardından üç kadının hayatı ihanetler, aldatmacalar ve romantik çalkantılarla altüst olur. Gerçek olaylardan esinlenmiş bir dizi. 

 

 


#1nobel1klaisk  grubumuzun Şubat ayı kitabı #tomamcanınkulübesi idi.
1852 yılında yayınlandığında epey ses getirmiş. Tabi o dönemi düşünerek okumak gerekir. Sade bir anlatımı vardı yazarın. Özellikle son bölümde kitabı, kitapda anlatılan olayları, kişileri nasıl yazdığını anlatmış...
📍 Okurken yer yer çok üzüldüm.... Özellikle beyaz ırkın kendini hep üstün görmesi çok rahatsız edici bir tutum....
📍 Bana göre çok fazla da misyonerlik vardı kitapta. Din üzerinden ruh sağlıklarını iyi tutmak adına zenci ırkın ilahilere sarılması, iyi bir Hristiyan olmaya çalışmaları ve dayanmaları...
Tom Amca ve ailesinin yaşadıkları, iyi bir efendiye denk geldikleri için şükretmeleri, ama borç yüzünden efendisinin onu satmak zorunda kalması... O zaman işte sizde okuyucu olarak sorguluyorsunuz; iyilik böyle bir şey mi???
📌 İşte böyle...
Kitap Amerikan Klasiklerinden... Hatta kölelik kurumunun kaldırılmasında büyük rol aldığı yazmaktadır. Yazarı özellikle o dönemde bir kadın olarak cesurca bu durumu kitap olarak bastırmasi ve rol alması adına saygıyla selamlamak isterim....
📍 Tom Amca'nın Kulübesi (özgün tam adıyla Uncle Tom's Cabin; or, Life Among the Lowly),Amerikalı yazar Harriet Beecher Stowe'un kaleme aldığı kölelik karşıtı roman. 1852'de yayımlanan kitap, Will Kaufman'a göre "İç Savaş'ın temellerinin atılmasına katkı yapmıştı".Wikipedia
📌 Tom Amca'nın Kulübesi 19. yüzyılın en çok satan Romani ve İncil'den sonra en çok satan kitabıydı.Kitap, 1850'lerde kölelik karşıtı hareketi besleyen unsurlardan biri olarak kabul edildi.Yayımlandığı ilk yılda ABD'de 300.000, Büyük Britanya'da ise bir milyon adet satıldı. Basımından üç yıl sonra, 1855'te, dönemin en popüler romanı olarak anıldı. Kitaba atfedilen önem çok büyüktü. Öyle ki, bir anlatıya göre İç Savaş'ın başlangıcında Stowe ile bir araya gelen Abraham Lincoln "bu büyük savaşı başlatan, işte bu küçük hanımdır" demişti. Ancak 1896'ya kadar basılı kaynaklarda yer almayan bu söz uydurmadır. Lincoln'ün takdirinin bir anekdot olarak, edebiyat çalışmaları ve Stowe incelemelerinde bu kadar uzun süre yer bulmasının, çoğu entelektüeldeki, edebiyata bir sosyal değişim aracı rolü biçme isteğiyle açıklanabileceği tezi ortaya atılmıştır.

📌📌📌📌📌📌📌📌📌📌📌

Bir diğer kitabım pdf olarak okuduğum, Caner Taslaman'a ait " HAYRETTEN HAYRANLIĞA: AFORİZMALARIM"  idi.

Öncelikle kendisine, kitaplarını Pdf olarak da okumak için linkler hazırladıkları için teşekkür ederim.
TV'de bir ara çok görüyor ve ilgiyle takip ediyordum. Lakin verdiği örnekler ve anlatımları hep aynı olunca bıraktım :(
Bu kitabında da isminden de anlaşılacağı üzere, sözlerini, cümlelerini kısa kısa paylaşmışlar.
Aslında iyi de olmuş.

📌Ne ararsan ara, kendinde ara. İnsan ne ararsa aras?n d??arda, bulduğu yine kendisindedir. Bazen manasızca ve sebepsizce yaptığın  bir seyin karşılığını çok farklı  bir yerden alırsın...
Çünkü hayat dönüşümden ibarettir. Mucize gerçekleştiğinde şunu dersin, hayat alış veriştir bu kesin, ancak Tanrı ile alış veriş  olmaz. O sadece tanzim eder. Ancak, kendisine ait olanların karşılığını verir.
📍 Ancak, idrak edemeyene, laf değil, kelimeleri hap yapıp yuttursan, bir ömür faydası yoktur.
Nefse doymamışsa, zamanı gelmemişse hiçbir faydası
olmayacaktır. Kimi dünya ister kimi mevla. Toprak insanı, neyi dilediğini iyi bilir ve ne yapması  gerektiğini de.



#kinsun kitabından bir bölümü çok fazla görüyordum. Ve merak da etmiştim. Ruha iyi gelen cümleleri severim. Besler bizi....
Sonra Sevgili Nilüfer 'in paylaşımını görmüş ve yorumunu sormuştum. Ve kitabını gönderdi 🙏🏻😊Teşekkürler arkadaşım 🍀


📌Kapak tasarımı çok güzel, içinde ki özlü sözler de öyle.
📍 Lakin eğer benim gibi bir çok mistik, kişisel gelişim kitabını okuduysanız bu kitap bize, size gelmez. Çünkü bildik cümleler.
📍 Yok eğer yolun başındaysanız, ya da ruhunuz biraz daraldıysa "okuyun" derim. Çünkü içerik güzel.
📍 Sene 2006 #robinsharma fırtınası esiyordu ve bende her kitabını okumuştum 🙈 vallahi içime iyi geldi mi geldi....
Tabi bizim yazarlarımızdan #muminsekman kitapları da bu konuda çok iyi. Özellikle lise ve sonrası çocuklarımıza okutulmalı....
📍 📍Sakin ol. Geç kalmadın. Erken
de değil. Kaç yaşında olduğunun bir önemi yok... Kimlerden ileri ya da geri
olduğunun da...

Kaç yaşında hissettiğinin,
kendini nerede görmek istediğinin ve şu an nerede olduğunun farkında olman
mühim...

Yaşaman gerekeni yaşıyorsun
sadece. 

14.12.20

Biraz Ruh Hallerim biraz kitaplarım....



Televizyon ile aram oldum olası iyi değildir. Zaman kaybı gelir bana. Elbet izlediğim diziler veya filmler oluyor ama o kadar. Hatta eğer takip ettiğim dizi artık uzatmaları oynuyorsa onu da izlemeyi bırakıyorum....
" Masumlar Apartmanı" takip ettiğim yerli dizilerden ve gerçektende çok başarılı buluyorum. Umarım en fazla iki sezondur ve uzatmazlar...sonra büyüsü kaçıyor saçmalamaya başlıyorlar.
Onun dışında rutin ev halleri.... Neredeyse hiç dışarı çıkmıyoruz. Tabi ilerde bu ruh hali nasıl bir zortlama ile meydana çıkacak bilemiyorum..... Bazen ruhum çok daralıyor. Tabi öyle ruh halimi yansıtacak bir lüksüm yok.... malum ben somurtursam muhtemelen Umay'da sorunlu ve sıkıntılı olacaktır. Aslında bir yandan da Umay'ın varlığı bize bu sıkıntılı günlerde destek ve güç veriyor.....
Hoş uzun zamandır sinirli bir tip olarak dolaşıyorum, fark ettiğimde toparlanıyorum ama daha çabuk kızabiliyorum. Normalde sabırlı olmama rağmen o eşik bazen aşılıyor... hiç hoşuma gitmesede.... arada fire veriyorum.... kafada deli sorular tabi.....
Sonra haberleri izliyorum, ekonomi haberlerinde yine duygularım alt üst oluyor.... geçen gün "kağıt toplayıcı" bir babanın haberi vardı. Cebinden faturalarını çıkarttı ve yasak da olsa nasıl işe çıkmamayım abla söylesenize diyordu. 4 çocuğu varmış... Bu sefer bu durumuna kızıyorum." ulan diyorum madem durumun yok dört çocuk neyine?"
Sonra da böyle düşündüğüm için kendime hem kızıyor hem utanıyorum.... sanki benim haddime yargılamak... sen kendine bak diyorum....
Tabi birde bu durum var kafamı kurcalayan.... Bazen Umay kızda söylüyor "anne kardeşim olsa, size demezdim gelin benle oynayın diye"  diyor... o zaman içim fena oluyor....sanıyorum ki bu durumda beni sinirli yapıyor. Çok fazla gelgitlerim var... 
Aklen düşündüğümde "yeter bir tane diyorum ama kalbimi dinlediğimde, bi kardeşi olmalı diyorum... "
"
sonra yaşım geliyor aklıma... bu yaştan sonra nasıl olacak diyorum?.... hem kuraklık olacak, susuzluk baş gösterecek diyorlar... al işte diyorum, gelde bu dünyaya çocuk doğur...
Velhasıl dururum iki ucu boklu deynek... Ve çok fazla aklımı kurcalayan bir durum bu konu benim için.......
Sonra yine diyorum ki; nede olsa tek çocuk bir tek Umay olmayacak... bazen kardeşten öte dostluklarda kuruluyor...  vs...
amannnn uzatmayayım... işte... evde durdukça sarıyorum anlayacağınız......😒😔😕

Tabi güzel anlarda oluyor bunlar benim içimde yaşadıklarım... Umay'ın "canım annecim"diye sarılması, ne güzel bir gündü, nasıl eğlendik demesi beni hemen normale döndürüyor...
Cumartesi günü önce ma aile temizlik yaptık, sonra da zencefilli kurabiye ve sonrası da kurabiyeleri süsledik. Bütün gün ağzı kulaklarında dolaştı bizim kız. ve her sohbet edişimizde " kurabiyelerden konuşalım" deyip deyip durdu. Hal böyle olunca bizimde ağzımız kulaklarımızda dolaştık....
Pazar günü pazar keyfi ile geçti, pinekledik. Haftaya doping gibi başladık. Herkes yerini aldı 😁
Normalde kitaplarımı okurken pek liste yapmam elimdekilere bakar ve o an canım hangisini isterse onu okurum...
Bu ay bir değişiklik yapıp beş kitap belirledim. İkisi grup okumasıydı. Seneye de liste yapmayı planlıyorum, biraz dağınık okumaya ara vereyim nede olsa uzun zamandır dağınık okuyorum....
 Bu ay bitirdiğim kitaplardan biri de...
                                         KARANLIĞIN YÜREĞİ/ JOSEPH CONRAD



İlk defa okuduğum bir yazar #josephconrad 
Tabi kitabı okumadan önce biraz araştırma yaptım.  
Okuduğum notlarda diyor ki;
Conrad’ın erken sayılabilecek döneminde birbiri ardına yazdığı büyük eserleri, İngiliz edebi modernizminde bir çığır açmıştır. Lord Jim (1900), Karanlığın Yüreği (1902), Nostromo (1904), Gizli Ajan (1907), Batılı Gözler Altında (1911) gibi romanlarda sergilediği ustalıkla dönemin İngiltere’sine aradığı taze kanı kazandırmış ve eleştirmenlerden takdir kazanmakta gecikmemişti; buna rağmen bugün başyapıtı olarak kabul edilen romanları ona o dönemde maddi başarı getirmemişti. Rahat yaşamaya ancak denizde geçen bir aşk romanı olan Chance’i (Talih, 1914) yayımladıktan sonra başladı. O yıl oğullarıyla birlikte memleketi Polonya’yı ziyaret etti. Conrad hayatı boyunca yazmayı sürdürdü.

📌📌📌James Joyce, Graham Greene, Virginia Woolf, Ernest Hemingway ve George Orwell gibi yazarlar Conrad’a borçlu olduklarını sıkça dile getirmektedirler. Edebiyatta modernist akımın öncülerinden kabul edilen yazar, bugün İngiliz ve dünya edebiyatının köşe taşlarından biridir.
📌📌 kendi yorumuma gelirsek,  okurken sizi denizcilikle ilgili detaylara boğmuyor. Daha çok duygulara,  kişi psikolojisine ve beyaz insan- siyah insan, yerli halk arasında ki hiyerarşiden bahsediyor..... 

Arka kapak yazısı şöyle;

Roman, sömürgecilik olgusunu incelerken, roman kahramanı Mar­low’un karşılaştığı üç farklı karanlığı; insan eli değmemiş Kongo’nun karanlığını, Avrupalıların yerlilere yaptığı zulmün karanlığını ve her insanın içinde gizli olan kötülük yapma arzusunun karanlığını ele alır. Conrad Kongo Nehri’nde bir teknenin kaptanı olarak çalıştığı sırada, kendisi de Avrupalı sömürgecilerin acımasızlığıyla karşı karşıya kaldı ve zulümden, binlerce filin öldürülmesine neden olan fildişi elde etme hırsından, sömürgeci yaşamının nafileliğinden nefret etti.  

Karanlığın Yüreği de, aslında insanoğlunun ruhundaki karanlığın derinlerine yapılan bir yolculuktur. Conrad bütün bu olumsuzlukları aktardıktan sonra, şu temel soruyu soruyor: “Tanrı insanı bunları yapsın diye mi en üstün canlı olarak yarattı?” 

Diğer kitaplarınıda ekledim bakalım listeye 🙈 Aslında en merak ettiğim eseri "Nostromo" onda da yayınevinde kararsızım. Bir kaç yayınevi çevirmiş. Malum çeviride önemli. Okuyanınız varsa, fikir verirse çok sevinirim. :))

2021'de okumayı istediğim serilerden biri de "DUNE" serisi. Tabi bu ara bolcana paylaşımı dönsede eşim vasıtası ile zati kitaplığımızda vardı. Hatta bizde ki  Kabalcı serisi idi lakin bu seri çıkınca eşim almak istedi. Vakıf Serisi de var okumak istediğim ama o bildiğiniz külliyat gibi... ona biraz daha var.
Bir de elimde olan kitaplarım var onlarıda bitirmek istiyorum...

Velhasıl böyle....... Sizden naber? diye de sormak isterim :)
Selam ederim...🙋

15.11.20

Ahraz ve Atmaca Kitap Yorumu....


O kadar uzun zamandır listemdeyki "AHRAZ/ Deniz Gezgin" 

Sonra arkadaşımda görünce, okumak için ödünç istedim, bir iki günede bitti kitap. Ama sadece sayfa sayısı bitti.....

Yazarın hayatı;

1981'de, İstanbul'da doğdu. On yaşında ailesiyle İzmir'e taşındı. Ege Üniversitesi Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi bölümünde lisans eğitimini tamamladıktan kısa süre sonra Çeşme Dalyanköy'e yerleşti. Kültür tarihi ve mitoloji üzerine çalışan yazarın bu alanda yayımlanmış kitapları (Bitki Mitosları, Sel, 2007; Hayvan Mitosları, Sel, 2007; Su Mitosları, Sel, 2009) ve makaleleri bulunmaktadır. Bunun yanı sıra çeşitli dergi ve seçkilerde öyküleriyle yer almıştır. Şimdilerde Metro Gastro dergisi için kültür tarihi konulu makaleler ve Psikeart dergisine öyküler yazmaktadır. Ahraz yazarın ilk romanıdır.
 
Özellikle başlangıcına bayıdım. Bir deniz kenarında, balıkçılıkla geçinen babanın kızı Adile..... oğlu İsrafil, İsrafil'e yoldaş olan Yusuf.... tabi isimleride ona göre koymuştur diye düşünüyorum yazarın.... 
İsimler ile hayat hikayelerini birleştirmesi, bize anlatması...

Arka kapakda şöyle diyor;
İnsan, başlı başına bir mitolojidir...

"Ahraz" olan da, bu mitolojinin kaotik kahramanıdır. Tozlu hayalleriyle balıklara dokunur, onları sever, onlardan nefret eder ya da kaldırımda bir sonraki günün erzağını toplamaya çalışırken, kederin hasadını yapmaya zorlarken bulur kendisini.

Su Mitosları'nda tarihi bir yolculuğa çıkaran Deniz Gezgin, bu kez de "Su"dan taşarak gelen bir hikayeye dokunmaya davet ediyor okuru. Kitabı elinde tutanları alışılmadık bir sahil kasabasına, farklı bir kadın profili olarak Adile'nin hüznünü paylaşmaya ve hayallerinden misket yapıp onları denize teslim eden İsrafil'in ufku belirsiz maceralarına kulaklarını yaslamaya çağırıyor ve ardından, büyük bir soru ile baş başa bırakıyor:

Şeytan yükümüzü sırtlanan günah keçisi değilse nedir?
 
Eğer hala okumadıysanız mutlaka ama mutlaka okuyun diyeceğim kitaplardan oldu. O içe dokunan satırlar, sizi rahatsız etmeyen ama düşündüren anlatım.... iç içe geçen hayatlar... görmezden geldiğimiz detaylar, yaşadığımız hayatlar, mahalle de şahit olduklarımız ama sustuklarımız...
biraz ben Latife Tekin anlatımına da benzettim. Ki çok severim Latife Tekin. 

Sonra da " ATMACA/ Hikmet Hükümenoğlu" okudum...

 Aslında bu yazarın "Körburun" kitabını okumak istiyordum lakin öncelik bu kitaba oldu.
Kalemini sevdim. Özellikle duygusal sorunları anlatırken, incik cıncık detaylara inmeden, inceden anlatıyor.
Bu kitapda bazı bölümler çok uzatılmış gibi gelsede bana ilk okuduğum kitabı olduğu için yorumum kısıtlı. 
ama demeden de geçemeyeceğim :)
uzatılan sayfalara rağmen aile ilişkileri, baba-çocuk ilişkisinin nasılda ileriki yaşlarda bizi etkilediğini anlatan hikayeyi sevdim.
Konu olarak da 90'larda geçiyor. Konu içerisinde bol bol kitap adı geçmekte, okuduğu kitapların adlarını hikayelerinin içine katması hoştu. :)
 
Arka kapak yazısı şöyle;

Saat ikiyi on dört geçiyordu. Daha fazla beklemenin anlamı yoktu artık. Ayağa kalkmak için sandalyemi ittiğimde çıkan gıcırtı sınıfta yankılandı. Sami Hoca tahtaya dönmüş bir şeyler yazıyordu, bir tek o duymadı. Huzursuzca kıpırdananlar, öksürenler oldu. Arkamdakilerin gözlerini ensemde hissettim. Midemde ufak çapta bir fırtına kopuyordu. Neden bilmiyorum ama ceketimin önünü ilikledim. Kapıya vardığımda Sami Hoca bana dönüp, "Evladım, gelirken yan sınıftan tebeşir de ister misin sana zahmet," dedi. "Bu düdük kadar kalmış, parmağımdan kayıyor."

Öfke, kısa süreli bir delilik halidir derler ama bazen çok da kısa sürmez, insanın ömrünü ele geçirir. Atmaca, gitgide artan öfkesiyle boğuşan Ömer'in lisede başlayıp kırklı yaşlarına, 90’lardan bugüne uzanan öyküsü. Hayal kırıklıkları, kararsızlıklar, yarım kalan aşklar, çaresizlik, öfke ve sürekli bekleyiş: Gerçek hayat ne zaman başlayacak?

 

 


 

7.9.20

Zorba Ve İrade Terbiyesi ...

Temmuz ayı okuma kitabımızdı " ZORBA" .
Bundan bi üç yıl önce falandı sanırım, filmini izlemiştim. Filmini beğenmiştim. Kitabı da geçtiğimiz sene İnstagram'da bolcana görmüştüm. Sonra bizim kızlar okuyalım deyince okuduk. Daha doğrusu o ay kimin sırası ise, o arkadaşımızın seçtiği kitaptı.

Sahil kenarı okunacak bir kitap değildi.😐 Grup olarak pek beğenmedik kitabı. Tabi yazarın diğer bir kitabını daha okuyarak karar vermek istiyorum.
Kitaba gelirsek; hayat felsefesinden yola çıkarak sık sık özlü sözlerle anlatılmaya çalışılan bir döngü gibi geldi bana. Evet sözler güzeldi lakin daha genç bir yaşta okusam iyi gelirdi ama bu yaşta değil :)
Birde devamlı kadınlardan sanki " kullan / at" gibi bahsetmesi de  hiç hoş değildi. Özgürlük temalı, hayatı anda yaşamak üzerine, hatta sadece geçinecek kadar çalışmaktan, ailesini bile geride bırakıp, günlük kazancını yiyen, kadınlara giden biri Zorba.... 
 Arka kapak yazısın da aslında özetini anlatmış;
Geçmişin, kayıp giden zamanın, insanın temel yanılgılarının bir kez daha gözden geçirilmesidir bu roman. Zorba aracılığıyla Kazancakis, öz yaşamının yenilgiler ve soru işaretleriyle dolu bir bilançosunu çıkarır. "Korkmamayı, yaşamı sevmeyi, ayakta durabilmeyi bana o öğretmişti," diyor yazar. Gerçekten de Zorba, bir yaşam kılavuzudur. Özgür insanların simgesidir. Bugün Kazancakis ’in mezar taşında yazılı olanlar, doğrudan Aleksi Zorba’nın ağzından dökülmüş yazgı sözcüklerini andırıyor: "Hiçbir şey ummuyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm."




 "İRADE TERBİYESİ"

Sanırım bazı kitapları belirli bir yaştan sonra okumak, o arka kapakta yazan etkiyi bırakmıyor. Tabi bu kitabı da o dönemin şartlarına göre düşünürsek, iyiydi.  Ama belirli bir hayat tecrübesine sahip olduktan sonra çokta size hitap etmiyor. Zaten yazar kitabın balarında ve son bölümünde "lise ve üniversite öğrencilerine" sesleniyor.
Ana konu ise ünlü düşünürler, felsefecilerin analizlerinden yola çıkarak, karakterimizin doğuştan geldiğini, tembelliğin doğamızda olduğunu, ama çok çalışarak harekete geçebileceğimizi, insan üzerinde bazı değerlerin etkili  olduğunu anlatan analizler kitabı.

Arka kapak yazısı şöyle;

Aix-Marseille Üniversitesi’nin rektörlüğünü de yapmış bir eğitim bilimci olan Jules Payot “İrade Terbiyesi” adlı eserinde yüzyıllardır değişmeyen temel dürtüleri ve eğilimleri, insanın en önemli sorunu olan iradenin eğitilebilir bir güç olduğunu ve bu güçle hem iç hem de dış hayatın yönetebileceğini, kendine hâkim olmayı, çevreden gelen motivasyonu doğru algılamayı, derin düşünmenin ve harekete geçmenin önemini ve iradenin psikolojisini ele alıyor.

Yirminci yüzyılın ilk yarısında yazılmış ve zamanının çok ötesine seslenen, özellikle gençlerin, eğitimcilerin ve anne-babaların altını çizerek okuyacağı bu kitabı tam metin olarak Süleyman Doğru’nun özenli çevirisiyle sunuyoruz.

 

(Tanıtım Bülteninden)


2.6.20

Bulantı/ Sartre


Bulantı, XX. yüzyılın en etkili düşünürlerinden Jean-Paul Sartre’ın ilk romanı. Bireyin kökten özgürlüğünü vurgulayan varoluşçu akımın sözcülüğünü üstlenen Sartre, adını 1938’de yayımlanan bu romanıyla duyurmuştu. Günlük biçiminde yazdığı bu kitabında, romanın kahramanı Roquentin’in dünya karşısında duyduğu tiksintiyi anlatıyordu. Bu tiksinti yalnızca dış dünyaya değil, Roquentin’in kendi bedenine de yönelikti. Kimi eleştirmenler romanı hastalıklı bir durumun, bir tür nevrotik kaçışın ifadesi olarak değerlendirdilerse de, Bulantı, yansıttığı güçlü bireyci ve toplum karşıtı düşüncelerle, sonradan Sartre’ın felsefesinin temellerini oluşturacak birçok konuya yer veren özgün bir yapıttı. “Varoluş”la yüz yüze gelen Roquentin’in geçirdiği değişimi anlatan Bulantı, varoluşçuluğun kült kitaplarından biri oldu. XX. yüzyıl roman sanatında da önemli bir yeri olan bu kitabı, Selâhattin Hilâv’ın usta işi çevirisiyle sunuyoruz.

Arka kapak yazısı böyle...




Benim yorumuma gelirsek....

Okumayı çok istediğim romanlardan biriydi.
Ama sanıyorum ki yanlış zamanda okudum. Çok daraldım okurken. Belki edebiyat eleştirmenleri bana kızacak ama beğenmedim.  Daha doğrusu benim ruhuma, aklıma uygun değildi, ben bu kitaba uygun değildim belkide...
Hatta okurken yer yer "Aylak Adam" geldi aklıma. Yusuf Atılgan kalemini çağrıştırdı bana. Ve kolay bir kitap değildi( Bulantı)
Biraz kendime döndüm ve ne kaçırdığımı anlamak için nette yorumları okudum....

İnternet sitelerinde ki yorumları ve bu konuda uzman kişilerin paylaşımlarnı okuduğumda...şöyle düşündüm...
Dahaçok ben okur gözyle bakıyorum; yani bilimsel ve altında yatan tüm detaylar olarak değil de....
Çünkü şöyle bir gerçek varki; varoluşçuluk akımı, Avrupa’da, özellikle I. ve II. Dünya Savaşı sonrası yıkım ortamında, geleneksel felsefelere, özellikle rasyonalistlerin akla dayanan bilgisinin genel geçerliğine ve pozitivistlerin olguları açıklayan doğal yasaların bulunabileceği inancına, evrensellik ve nesnellik fikrine bir tepki olarak ortaya çıkar ve aklın karşısında duygulara önem verir.
Bu bilgiden sonra bu kitabı beğenmedim demek de haksızlık oluyor.....

Özellikle Roquentin'in o devamlı depresif hali, her insana bakarken yaptıı analizlerde ki olumsuz hava... diyorum ya kişilik olarak daha pozitif olduğumdan sanırım bana kasvetli geldi.
Yorumlarken fark ettim ki,, beğenmedim demek biraz huzursuz ediyor beni. Sebebide  tarihte yer etmiş, ve varoluş felsefesini yaşamış bir yazarı "beğenmedim" demek ona saygısızlık ediyormuşum hissini hissetmem.......




O yüzden karar size kalmış....

27.5.20

Biten Kitaplarım...

Heyoooooooo 💃🏻💃🏻💃🏻💃🏻💃🏻
Nabersiniz? Bizde ve halleri üç aşağı beş yukarı aynı 😎
Balkon ve odalar arası tura katıldık. Henüz iyiyiz...  
Arada evin anası olarak boşluklarda ve geceleri kitaplarıma kaçıyorum. Eğer gündüz okumadıysam, muhakkak gece biraz daha geç yatıp, okuyorum 🙈
Geçtiğimiz hafta biten bir kitap #sinekazabı 
📌Daha önce hiç #eliascanetti okumadım. Başlangıç kitabım deneme türü olan bu kitap oldu.


Daha çok yazarın aforizmaları ve kendi beğendiği,  altını çizdiği cümlelerden, bakış açılarından oluşuyor kitap. Şöyle yapın çay, kahve ister sıralı ister rastgele bir bölümden başlayayın okumaya.....   Tabi genel itibari ile gerçekçi bir bakış açısı varmış anladığım kadarı ile. 
Aslında ben "KÖRLEŞME" kitabını okumak istiyorum. İndirimde idi bu kitabı, hadi başlangıç olsun alayım dedim. :)
Nette biraz bakınınca yazar için şöyle diyor;



Elias Canetti, modernist romancı, oyun yazarı, anı ve kurgusal olmayan düzyazı yazarı. Eserlerini Almanca yazan Canetti, "geniş bir bakış açısı, fikir zenginliği ve sanatsal güç ile işaretlenmiş yazıları için" 1981 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı.



Alıntılarımdan bazı cümleler....
📌📌📌📌
İnsan, elinden gelenin en iyisini boşu boşuna yapmış olduğunu hissettiği zaman nefret ettiği kadar bir daha asla nefret etmez kendisinden. İşte o zaman, sadece o zaman gerçekten ölmek ister.
📌📌📌📌📌
"İstediği şey hep oluyor,  ama dört ya da beş yıl sonra,  artık başka bir şey istiyor olduğunda..."


Diğer kitabım ise; ÖFKE / PHİLİP ROTH

Bir yerden başlamak istiyordum yazarın kitaplarına. YKY'ye inip kitap aldığımız dönemler de, orada görevli arkadaş bu kitabı önerdi. Bende bununla başladım. Anlatım dilini çok sevdim. Biraz hayatında da kesitler bulunuyormuş bu kitabında. Sanırım her dönem Yahudi olmak sıkıntılı ....
Okul döneminde sessiz, sakin, hani derler ya "ne etliye ne sütlüye karışır" cinsinden biri Marcus....
Bu durum aslında kendisi için pekde iyi olmuyor. Okul müdürünün dikkatini çekiyor ve asosyal olmakla ilgili görüşleri oluyor. Oysaki çocukcağız...ailesinden, yaşadığı çevreden idmanlı....ama her yerde böyle sanırım.... Biraz mahalle baskısı, aile baskısı, arkadaşlar arası zorbalık derken...birde savaş dönemi..  1951 Kore Savaşının ikinci yılı...
Her ne kadar çalışkan, itaatkâr biri olsada kimseye  yaranamıyor.. .En önemlisi düzenin özellikle gençleri nasılda acımasızca eleştirip, yönlendirdiğini, bazı gruplara mecbur katılması gerektiğini anlatan kitaplardan. Sırada diğer kitapları var.....

📌📌📌📌📌📌📌📌📌📌📌📌📌

Bir diğer kitabımda;

"İNSANCIKLAR / DOSTOYEVSKİ"
Canım akadaşım Aylam önerdi. Bende listeme almıştım. Kitap dostluklarını çok seviyorum 😍
Nasılda gözümden kaçmış,  kısa ama dolu olan bu kitap.
Yazarın ilk kitaplarından. Gogol'un "Palto" sundan etkilendiği yazıyor sunuş özetinde. 
Bemzerlikler tabi. Lakin Dostoyevski'nin o insan analizleri ve duygularını aktarımı müthiş....
Acıklı bir hikaye; İnsancıklar....... Özellikle bir babanın dramı çok etkiledi beni, bir de  sırf yoksul oldukları için utanmaları, bir çok hareketi karşı tarafın yoksul insanlara yakıştımamaları...
Gerçekten de öyle değil midir? Parası biraz fazla olan karşısındakinden...davranışları nasılda karşı tarafı küçük düşrücü olabiliyor ya da kendini daha üstün görebiliyor bazı insanlar... Tabi bunda istisnalar meclis dışarı.

Özellikle Makar'ın Varvara'ya olan aşkı... kızın tembelliği ve hep bir şeylere bahane bulması biraz sinir etti beni.....

Arka kapak yazısı şöyle...

Yıl 1846’dır. Genç Dostoyevski, ilk romanı İnsancıklar’ı tamam­lar tamamlamaz ev arkadaşı yazar Grigoroviç’e okutur. Grigoro­viç o kadar heyecanlanır ki birkaç kez kalkıp Fyodor’un boy­nuna sarılmak ister; fakat arkadaşının aşırı duygu gösterilerinden hoşlanmadığını bildiği için yapmaz. Grigoroviç ertesi gün romanı yazar ve yayımcı Nekrasov’a götürür; kitaptan çok etkilenen Nekrasov da eleştirmen Belinski’ye... “Yeni Gogol doğdu!” der, Nekrasov daha kapı ağzında. Aynı günün akşamı, Belinski’ye tekrar uğradığında onu heyecan içinde bulur: “Nerede kaldınız? Nerede bu Dostoyevski’niz? Genç mi? Kaç yaşında? Hemen getirin bana onu!” 

Belinski’nin evine getirilen yirmi üç yaşındaki genç yazar, daha sonra orada olanları şöyle anlatacaktır: “Ve işte... beni onun yanına götürdüler. Belinski’yi birkaç yıl önce heyecanla okumuştum ama bana ürkütücü ve sert gelmişti ve benim İnsancıklar’ımla alay edecek, diye düşünüyordum. Beni çok saygılı ve ağırbaşlı bir şekilde karşıladı; ama daha bir dakika bile geçmeden her şey bambaşka oldu... Ateşli ateşli, alevli gözlerle konuşuyordu. ‘Siz kendiniz anlıyor musunuz?’ diyordu bana tekrar tekrar, alışkanlığı olduğu üzere bağırarak, ‘Ne yazmış olduğunuzu anlıyor musunuz?.. Bütün bu korkunç gerçeği, bizlere göstermiş olduğunuz bu gerçeği siz mi düşündünüz? Olamaz, sizin gibi yirmi yaşında birinin bütün bunları anlamış olmasına imkân yok... Gerçeği keşfetmiş ve bir sanatçı olarak ilan etmişsiniz, size bir yetenek verilmiş, yeteneğinizin değerini bilin ve emin olun, siz büyük bir yazar olacaksınız.’”