Yordam Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yordam Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4.4.22

Zamanımızın Kahramanı / günlük

 


Hoş geldi sefa getirdi Ramazan Ayı. Bilinçlendikce, okudukça daha farklı bir gözle bakmaya başladım oruca ve Ramazan ayına... Hep derim, hep de diyeceğim sanırım ; ruhu beslemek önemli. Eğer boşlukta kalırsa, vesvese, daralma, devamlı negatif düşünceler daha ön planda olabiliyor....

Bu aralar havalar güzel gitti, bizde kızın sınıfından arkadaşlarla çocukları okul çıkışı alıp pikniğe veya yemek yemeğe götürdük. Sınıftan iki arkadaş ile çok uyuştuk ve neredeyse haftada bir görüşür olduk. Kafa dengi olmak çok önemli hele bu saatten sonra daha da önemli.... Oturup konuşmaktan keyif  almak, zamanının nasıl geçtiğini anlamamak... Ne kadar önemli....biz de dört arkadaş yakaladık bu enerjiyi. Hoş kızımın şansına cocuklari erkek ama buda Umay'ın şansı ;))

Perşembeden bu perşembeye kadar antrenmanı olmayınca bizde değerlendirelim dedik. Öbür türlü bir çok şeye katılamıyor tabi kızçem. Arada onların maçı olması bize yarıyor. Hem dinlenmiş oluyor hem de okulda tam zamanlı etütde kalıyor. Çıkışta da parka götürüyorum... İstediği şey de bu. 😁

Onun dışında bir iki kitap okudum, onları da paylaşayım dimi... Paylaşayım paylaşayım :))



Uzun zamandır elimde olan bir kitabı, bir solukta okudum. 

🌿🌿🌿🌿🌿🌿🌿🌿🌿🌿🌿🌿🌿🌿🌿🌿🌿🌿🌿🌿


"İnsanoğlu işte! Hepsi böyledir. Bir eylemin bütün kötü yönlerini önceden bilirler, yardım ederler, akıl verirler ve hatta başka çıkış yolu kalmadığını görünce eylemi onaylarlar bile. Sonra ellerini yıkar ve öfkeyle, olayın bütün sorumluluğunu ve yükünü üstlenme cesareti gösteren kişiye sırtlarını çevirirler. Hepsi böyledir, hatta en iyi yüreklileri, en zekileri bile!.. 

der kitabın bir yerinde ❗ 


#zamanımızınkahramanı

⚔ Sevgili Mihail Lermontov, döneminde ve sonrasında bir çok yazara ilham olmuş bir yazar. Çok genç yaşta vefat etmiş.... Kitabın sonunda Sevgili çevirmen Nuri Yıldırım detaylı bir şekilde yazarın dönemini, yazı akımını ve hayatını da anlatmış.

Lermontov bu kitabında bir kaç akımı birden kullanarak yazmış. Her ne kadar bölüm sonunda ve sonrasında başka bir hikâye gibi başlasa da bölüm.

Hepsi birbirini takip ediyor ve taşlar yerine oturuyor. Bu kitapta da "psikolojik, ruhsal, toplumsal, sosyol ve aşka dair" konuları bütünleştirmis.

Özellikle kahramanımızın kendine dair analizleri ve davranışlarının aktarımı müthişti..... Ayna niteliğin de, anti-kahraman Peçorin ve onun hikayesini okudum.....

⚔️ Aynı zamanda Rus Edebiyatında psikolojik roman tütününün ilk örneği olarak da yazari ve kahramanını ölümsüz kılmıştır...





1.11.21

Biraz günlük, Çoğunluk biten kitaplarım...


Veeee yeni bir aya daha başladık... Sevdiğim bir mevsimdir sonbahar. Yaprakların rengi, yağmurun toprakla buluşması mutlu eder beni.... Lakin bir yanım da hüzünle dolar. Annemi bu ay kaybettik 😔
Hayat böyle işte diyerek teselli ediyorum kendimi.... Özlem çoğalarak büyüyor içimde. Geçmişe dönük anılarımıza sarılıyorum. İyi ki anı-larımız var diyorum.... 
Bu duygu yoğunluğu dışında kızçemin koşturmacalarından yoğunuz. 
Kulübe, masa tenisine başlamıştı. Deneme amaçlı haftada 3 gündü. Neredeyse 2 ay oldu. Ve geçen hafta öğretmeni arayarak; Umay'ın gayet iyi gittiğini bu sebeple de dersleri beş güne çıkarttılarını söyledi. Tabi biz havalara uçtuk. Umay çok istiyordu devam etmek ve işin ucunda kabul edilmemek de vardı..... 
Tabi biz okuldan çıkınca koştur koştur eve geliyoruz, Bi çorba icirip hop Fenerbahce'ye gidiyoruz... Akşam eve gel, ödev yemek uyku derken biraz yoruluyoruz. Ama değiyor 😁
Tabi bide haftada iki gün okulda ki kurslara da  gidiyor ve bir derse girip ikinci dersten alıp, direk okuldan tenise gidiyoruz 😬
Henuz "yoruldum" demiyor çünkü çok istiyor masa tenisini. O yüzden her koşturmacaya ses çıkarmıyor :)) 
Bu arada "You" ve meşhur "Squid Game" dizilerini bitirdim. You'yu biraz başta tekrar gibi bulsamda sonu ile şaşırttı. Ama yeterda uzatmasınlar... 
S. Game dizisini de vallahi sırf meraktan izledim. İzlemesemde olurmuş..... Tek gerçek var ki, parası olanların sırf zevk ve değişiklik uğruna nasılda ihtiyacı olan insanları harcadıklarına bir kez daha şahit oluyorsunuz.. Yoksa o diyaloglar falan vasattı... 
Ekim ayı 6 kitap okudum. Bir tek "Büyükanneler / Doris L." kitabını yarım bıraktım. 
Anladım ki Doris L. Bana göre bir yazar değil. Daha önce de "Son Aydınlık Yaz" kitabıni okumuştum. Kendime ve yazara bir şans daha vermek istedim...lakin anlatım tarzı ve olayları bağlama örgüsü bana uymuyor, bir türlü bağ kuramıyorum... Zorlama okuma yapmamak adına yarım bırakmayı tercih ediyorum. 😕😒

        🍂 🍁 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 


Bir keresinde Alev Alatlı dinlerken şöyle bir şey demişti; bir ülkenin geçmiş tarihini inceliyorsanız o ülkenin edebiyatına bakın ve romanlarını okuyun.... #uyandırılmıştoprak okurken bu cümle geldi aklıma... Siyaseti sevmediğimden sıkılıyorum haberlerde bile izlerken. Ama bu şekilde edebi bir eser okurken daha iyi anlıyor ve içsellestiriyorum.

#mihailşolohov da daha 27 yaşında iken böylesine acı bir geçmişi yazmis... Tabi acı ve hüzünlü bir hikâye olsa da, o topraklarda yaşayan Kazaklar'ın verdiği mücadele, toprak, ekip biçme, devrim mucedelesi...hayatta kalma mucedelsi derken bazı bölümlerde içiniz cız ediyor ... Kolay bir yaşamları olmamış bir dönem insanlarin... Hele o dönemde köylerde yaşayanların mücadelesi hiç bitmemiş....

1.cilt bitti, arkadaşlarımla okuduk, yer yer anlattık...

🍂 🍁 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 


O kadar içten bir romandı ki #kanadıkırıkmeleklerevi ....

Başlarda karakterlerin fazla olması ve lakapları ile anılması okumayı güçleştirsede, eğer sabreder ve okumaya devam ederseniz " güçlü bir aile destanı"okuyorsunuz. Öyle pempe panjurlu bir aile hikayesi anlatmiyor yazar.... Sanki sizin aile hikayeniz gibi... Sorunlar, sorunlu anne babalar, sorunlu kardeşler olsa da günün sonunda ya da bir ölüm anında ,zor zamanda birbirine kanat geren, arayı duzeltmeye çalışan bir aile....

😔"Anne, ölmemen gerekiyordu. Şimdi değildi vakti. Zaten yeterince zor, biliyorsun. Ne var ki annesi cevap vermiyordu. Tam onun yapacağı şey, diye düşündü. Sessizlikle terbiye ediyordu onu."

🐦 Eğer Marquez ve Allende kitaplarını seviyorsanız bu kitabı da okursunuz. Büyülü gerçeklik ile yazılmış Meksika Edebiyatı. Okurken düşündüren şeylerden biri de , gerçekten de aile olmak zor aslında. Doğru davranışları yapmaya çalışırken yapılan hatalar, ya da duyguların bastırılması....söylenmeyen şeyler.....söylenmek istenenler....

İşte böyle...haftayı iyi bir kitapla bitirmenin keyfi de başka 😉

🍂 🍁 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 


Hayal ettiğimiz hayat ile yaşadığımız hayat arasında olanları, hissettiklerimi anlatıyor bir nevi kitap... Okurken sık sık düşündüğüm şey ise; ne kadar zor devamlı içinden kendin ile konuşmak ve her detayın farkında olmak.... Gerçekten de çok zor. Düşünsenize " her durumu, her mimiği, her detayı fark ediyorsunuz" ve bunu da genel anlamda sadece kendinizle konuşuyorsunuz. Zor bir kişilik durumu...

🍁 Ana karakterimiz Felsefe mezunu... Zamanında ailesi ile duygusal sorunlar yaşamış... Özellikle annesi ile olan ilişkisi hayatına çok etki etmiş. Annesi ile ilişkisi kötü anlamda değil yalnız.

Tabi bölümü itibari ile iş bulamayınca farklı bir işte çalışan bir birey... Sonrasında da detayları sorgulamasi ile devam ediyor kitap. Evet anlatılanlar o kadar doğru ki, okurken kendinizin de o olanlara, düşüncelere onay verdiğinizi fark ediyorsunuz lakin yorucu çok yorucu....

📍Yine güzel ve fazla düşündürücü bir kitabın daha sonuna geldim. 😊 📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍Arka kapak yazısı :

Yalnızlık normal de, birdenbire ortaya çıkması öyle iğrenç ki.


Sürekli hayat üzerine kafa yoran ve bir imge avcısı gibi etrafındaki küçük ayrıntıları gözlemleyerek mutluluk kırıntıları yakalamaya, bunlara tutunmaya çalışan bir adam iç dünyasıyla, hayatla, işiyle iyi kötü idare ederken, bir gün her şey sevgilisinin çocuk sahibi olmak istemesiyle altüst oluyor. Dengeler bozulmuş, sorgulama ve hesaplaşma başlamıştır artık…


"Kafka'nın anlatı geleneğini sürdüren Genazino, titiz ayrıntılarla ördüğü romanlarını giderek mükemmelleştiriyor... Bu kitap küçük bir şaheser." Jan Bürger, Literaturen


"Gündelik hayatın ince ince gözlemlenmesi, mizah duygusu, sıradanlığı evrensel bir insanlık durumu olarak yorumlama eğilimi... Genazino'nun tipik özellikleri." Ulrich Greiner, Die Zeit 


23.1.21

Ev Halleri, Kitaplığım...

 Devamlı evde olunca aklım hep bir yerleri derleme, toplama, silme modunda.

Bayadır da aklımda camları silmek vardı. Bugün yine camlara bakarken; kalk kalk Gülşah aklına düşmüşken sil dedim 😬

Saat 15:30 gibiydi, giriştim camları silmeye... Sorun şu ki ev sanırsın camdan ibaret... Balkonlarda kapalı olunca....... 

Neyse efenim yoruldum ama değdi.... 😊 

Kız babanesinde kaldı dün, oysa ki aklımda full dizi, film izlemek, kitap okumak vardı ammaaaa... Ertelemekten vazgeçmek adına harekete geçtim. 

Dün gece "Bridgerton" dizisini izledim, kaldı 3 bölüm. Ara dizi olarak iyi gidiyor. :))

Bugün "Lupin" dizisine başladık. Arsen Lupen'den uyarlama... Çok da tutmadım diziyi, her şey çok hızlı geçiyor.....

Birde "Fran Lebowitz Belgeseli" ne denk geldim. Çok keyifli ve komik hem de çok akıcı. Kadın tam bir entelektüel ve bilgili. İnce esprilerle hem kendini, hem yaşadıklarını, hem yaşadığı şehri, günümüzü değerlendiriyor. Yazar ve aktörmüs kendisi.

Nette arattırdığım da şöyle diyor ;

-Frances Ann Lebowitz, Amerikalı bir yazar, konuşmacı ve ara sıra aktör. New York Şehri duyarlılığından süzülen Amerikan yaşamı üzerine alaycı sosyal yorumlarıyla tanınır. Bazı eleştirmenler ona modern Dorothy Parker adını verdi. Wikipedia (İngilizce



Bugün aklıma Hat geldi. Birden sesi soluğu kesildi, Twitter'da falan da yorumlar yok. Acaba "ne oldu?" diye düşündüm. Çünkü duyduklarıma çok üzülmüştüm. Sevdiğim, kelimelerine hayran olduğum bir yazar Hasan Ali Toptaş... Gündem nasıl da hızlı değişiyor... Bir iki gün yer yerinden oynuyor sonrada hopppp başka konuya geçiyor.... Gerçektende her şey teknoloji oldu ve bizde tüketici olduk.....

Bazı değerleri, bazı duyguları yitiriyormuşuz gibi hissediyorum..... 

Sanal alem çok korkutuyor beni... Fazla bağlanıyoruz gibime geliyor ve kopuyoruz, yalnızlaşıyoruz... O yüzden sanırım bazı duyguları hala içinde taşıyanlarımız küçük kasabalara kaçıyor, orada yaşamak istiyoruz.... 

Hadi birazda okuduğum kitaplardan bahsedeyim, sıkmayayım sizi... 

'Salka Valka'  Halldor Laxness'e ait bir eser. İzlanda Edebiyatı'ndan bir kitap.  Soğuk ve küçük bir kasabada geçiyor olaylar. Yalnız etten biraz Oseyr kasabasıni araştırınca, gördüğüm manzara süperdi 😳

📍 Özellikle anlatımı, kelimelerin akıcıligi çok iyiydi. Kitaba isminide veren #salkavalka o kadar cesur, yiğit bir kadındı ki... Hiç unutmiycam seni dedim kitap bittiğinde....

📍 Özellikle politik olayları aktarımı, küçük bir kasabanın sendikaya bakış açısı, kadına, hayata bakış açısını anlatan bir kitap. Ve bu anlatımda her ne kadar annesi tarafından bile yara alan Salka'nın ne olursa olsun dik duruşunu anlatan bir kitap.


📍 Arka kapak yazısı ;

Salka Valka, İzlanda edebiyatında yeni bir sayfa açan canlı, destansı edebî yaratıcılığından ötürü, 1955 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülen Halldór Laxness’in başyapıtıdır. Laxness bu romanında okuru, İzlanda’nın dondurucu soğuğunda titreyen küçük bir balıkçı kasabasında, ahlak anlayışları çökmüş, ama dinî duygularla şişirilmiş balıkçıların acı dolu hayatlarıyla yüz yüze getirir, güçlü bir kadının zorlu hayat şartlarını ve mücadelesini gözler önüne serer. Çocukluğunu yaşayamadan büyümek zorunda kalan Salka adlı genç kızın merkezinde yer aldığı romanda, yoksulluk, sömürü ve çaresizlik çok çarpıcı bir tarzda tasvir edilir. Salka, annesi Sigurlina’yla birlikte, kuzeydeki evlerini terk edip İzlanda’nın güneyine, daha iyi bir hayat özlemiyle yola çıkar. Ama Oseyri adındaki küçük bir köyde mola vermek zorunda kalırlar ve bir daha da oradan ayrılamazlar. Sigurlina ne kadar iradesiz biriyse, kızı da o kadar güçlüdür. Güçlü iradesi, yoksulluğa karşı başkaldırının ön saflarına taşır Salka’yı.


Salka Valka, yalnızlığın, umutsuzluğun, umut olarak sosyalizme sarılışın hikâyesidir.


Sonracığıma Proust'un 6.kitabını bitirdim; Albertine Kayıp... 


Bu bölümde, hem duygularını hem ilişkisini sorguluyor Marcel. Hatta adının gectigi cümle var. Bu kitap daha akıcı idi ya da ben alıştım artık.

Çevresinde ki ilişkileri de sorguluyor. Ve gerçektende düşündüğünüz de ayrılık sonrası duyguları nasılda en ince detayına kadar anlatabiliyor.... Size o duyguları veriyor. 

Öyle işte, selam ederim okuyana... 😊 

26.10.20

Guetamala Efsaneleri

 Bu hafta sonu yoğundu. Ana kız günü yaptık Umay ile. Kadikoy'de bir iki işim vardı. Beraber gittik. Dondurma yedik, sohbet ettik, uğrak yerimiz olan; Penguen Kitap Evi'ne uğradık. Muhakkak oturup kitaplara bakıyoruz. Her seferinde "anne ya ne çok okuyorsun" diyor. Hem iyi anlamda alıyorum bu cümleyi hem acaba "iyi mi dedi kötü mü?" diyorum. 🤔😉

Kızımda da alışkanlık olsun diye mutlaka her Kadikoy 'e inişimizde kitap alıyoruz ona.

Tabi bende naspileniyorum 😁

Pazar günü,  kitap kulübümüzle buluştuk bir eksikle.

Bu ay benim seçtiğim "Guetamala Efsaneleri- M.Angel Austris" kitabıydı.






Zor bir okumaydi, hatta gruptaki bir iki arkadaşım yarım bıraktı,  kimi okumadı. Bende çok merak ettiğim için okudum. Çünkü efsane ve masalları okumayı seviyorum 😊

İnternette biraz araştırma yapınca,  bu kitaptan başlamayın diyorlar. O yüzden kelimeleri bu kadar güçlü kullanan yazarla tanışma kitabınız bu olmasın. :)


“Bu efsaneler beni tüm sarhoş etti. Kızgın bir tabiatın, karmaşık bir bitkiler dünyasının, yerli büyücülüğünün, İspanyol teolojisinin nasıl da bir karışımı!” Paul Valéry demis arka kapağında.


Arka kapak yazısı;

Guatemala Efsaneleri, Nobel ödüllü Guatemalalı yazar Asturias'ın ilk edebî yapıtıdır. Asturias, bu yapıtında kaybolmuş büyük Maya kültürünün hayata yansıyan, sözlü gelenekte sürüp gelen yüksek anlatım gücünü keşfeder.


Sonu gelmeyen tümceler, sınır tanımayan bir düş gücüdür Guatemala Efsaneleri. Ne öykü, ne şiirdir anlatılan. Ne olaylar ne de duygulardır verilen... Psikoloji ile biyolojinin ötesinde, doğal yaratıcı öğelerin kökensel yaşamsallığıdır aktarılmak istenen.📖📖📖📖📖📖📖

Kızgın doğanın bir tür karışımıdır. Karmaşık bir bitki örtüsü, çağlar ötesinden gelen yerli büyüleri, deli bir düş içinde birbirine karışan “yanardağ” tutkusu, rahipler, haşhaş kafalı adam, değer biçilmez mücevherlerin dükkâncısı, “Kutsal Efendi'nin papağan sürüleri”, dokuma tezgâhlarının ve sıfırın değerini öğretmek için köyleri dolaşan büyücü öğretmenler...



29.2.20

Biten Kitaplar, Hayata Dair.... #kom2020



Devamlı haber izleyen biri değilimdir.

Ama son günlerde yaşananlar, şehitler...diğer dünyada ki siyasi, politik ve doğal afetlere bakınca içim de daralmıyor değil; hepimiz gibi....
Aklıma hep yabancı sinema filmleri geliyor. Hani o bilim-kurgu, fantastik, ütüpyo adı altında uyarlanan; kaos, doğanın katli, dünyanın felakete sürüklenişi.....virüs salgını...

Ve o zamanda bir korkudur alıyor beni... "Ne yetmiyor?" acaba bize bu alemde diye düşünüyorum!...

Bu yıl denildiği gibi, hepimizin de hep dediği gibi; felaketlerle geçti Mart ayına kadar.... evet günlük yaşama devam ediyorum/z.... şehitlerimize dua ediyoruz..... hatta eğer sosyal medyada acı ile haber paylaşmıyorsanız, laf bile söylüyorlar.... lakin illa ki acımızı, içimizin daraldığını, hissettiğim duyguyu, gece yastığa başımı/zı koyduğum/uz da hisettiğimiz ağrıyı, ettiğimiz duayı bunlar mı belirliyor?

Gerçekten yıldım; her şehit olayında internetten ekran karartmaktan vs.... çünkü bazı duyguları anlatmaya yetmiyor.
Şunu da belirteyim paylaşanları eleştirmek için yazmıyorum.... herkesin ifade ediş biçimi, anlatımı farklı oluyor.....




Bu ayı dört kitap ile kapatıyorum... 
Bir ara canım hiç okumak istemedi... İki kitabı grup okuması olduğu için bitirdim ki... ikisini de çok severek okudum. Sadece bu aralar böyleyim.... sorun değil;biliyorum ki buda geçecek......

"Acıyla Çarp Kalbim/

“Benim hikâyem sona erdi.
Artık senin hikâyen anlatılacak.”
 
Arka kapak yazısı böyle başlıyor..
Kısa ama öz bazı duyguları çok güzel aktarmış yazar. Yazarın tanıtım kısmında şöyle diyor;

1967’de Kobe’de, çok sayıda diplomat, politikacı ve yazar yetiştirmiş bir ailenin kızı olarak doğdu. Yaşamını Çin’de, ABD’de, Bangladeş’te, Birmanya’da ve Laos’ta sürdürdü. 17 yaşında Belçika’ya döndü ve Batı’da yaşadığı kültür şoku onu yazmaya itti. Klasik filoloji eğitimi aldı. 

Henüz başka kitaplarını okumadım ama ekledim aklıma. ÖZellikle acıyı, aile içi iletişimi, kopukluğu ve bağı anlatırken seçtiği kelimeler çok içe dokunuyor.
Bu kitabında da güzel bir anne, herkes tarafından beğeniliyor ve bunun farkında. Küçük yaşta evleniyor ve anne oluyor. Kızı kendinden bile güzel, kendi itibarı sınıf içinde azalında kıskançlığı daha da ön plana çıkıyor ve kızını yok sayıyor. Sonra bir kız ve bir erkek evlat daha doğuruyor ve olaylar başlıyor. Anlatmayayım daha fazla değil mi?

Sonrası  "Vadim O kadar Yeşildi Ki/ "

Yordam Kitap Yayınevi'nin çevirilerini çok beğeniyorum. 
Klasiklerden olan bu kitabı #1nobel1klasik grubu ile okuduk. Her ay bir nobel ödüllü klasik kitap okuyoruz. 
Aslında konusu bizim hiç de yabancı olmadığımız bir konu... Maden İşletmecliği, çlışanların çalışma koşulları ve ailelerin çektikleri...
Morgan Ailesi Cadi'de yaşamaktadırlar. Kalabalık bir aile, yaşadıkları bölgede sözleri geçen bir aile.
Ailenin babası madende çalışır. Daha sonra abiler sırasıyla işe girer.... Ama sonrası işletmenin değişmesi, grev, haklar derken... yaşanan maddi ve manevi sıkıntıların aileyi ve çevre komşuları etkilemesi...
Yokluk, hastalık, dedikodu, ihanet..... Arka kapak yazısı şöyle;

İngiliz romancı Richard Llewellyn’in başyapıtı Vadim O Kadar Yeşildi ki, 20. yüzyılın başlarında Galler bölgesindeki bir madenci ailesinin yaşadıklarını tarihsel bir bakış açısıyla anlatır.
İlk başta Morgan ailesinin en küçük üyesi Huw’un gözünden, madende çalışan, şarkı söyleyen, mutlu ve tok işçilerin anlatıldığı masalsı bir hikâyedir bu. Sonrasında, kapitalizmin yok ettiği neşe ve ışığın, hiçleşen emeğin, katledilen doğanın ve değişen toplumsal yapının destansı romanı haline gelir.
Huw, Angharad, Bronwen, Dai Bando, Cyfartha, Bay Gruffyyd, Owen, Davy, Marged, Gwilym, Beth, Ceridwen gibi okurda iz bırakacak kişiler bir yana, anlatıdaki esas karakterler vadi ve madendir.
Edebî tasvirlerle geçiştirilmeyip insan hayatına yön veren, insanla birlikte değişen birer güç olarak resmedilen bu ana karakterler üzerinden, masumiyetin ve dayanışmanın yeşilinin, cürufun açgözlü, vahşi siyahına bulanışını izleriz.  Heyecan verici olduğu kadar şiirsel bir dilin de içine çekildiğimizin ve unutamayacağımız bir kitaba dokunduğumuzun her an farkında olarak…
1939 yılında yayımlanan, 1940 yılında uzun seneler kalacağı “çok satanlar listesi”ne giren, 1942’de sinemaya uyarlanan (ve beş dalda Oscar ödülü alan), yazarını ve İngiltere’nin sınırlarını çoktan aşıp dünyanın her yerinde hayran kitlesi edinen Vadim O Kadar Yeşildi ki, Gani Yener’in güzel Türkçesiyle Yordam Edebiyat’ta.

Hatta Murat Bardakçı'nın 16/05/2014 yazısında şöyle yazıyor...
Richard Llewellyn'ın tarih boyunca en fazla satan romanlardan olan ve filmi de yapılan "Vadim O Kadar Yeşildi ki" isimli kitabını bulup romanın kahramanı Huw'un ağzından yazdıklarını okursanız, Victoria zamanındaki madencilerin kaderi ile Soma'daki facia arasında yakın benzerlikler kurabilirsiniz.
 Diğer kitabımız;
"Benim Adım Kırmızı/ Orhan Pamuk" 


Tek kelime ile Orhan Pamuk zekasına, ince detayları anlatımına, bazı duyguları dışa vururken seçtiği kelimleri öyle güzel anlatıyor ki sizi rahatsız etmeden..işte bunlara hayranım.

Ve özellikle bir çok insanın günlük hayatta es geçtiği, gördüğü ya da fark emediği bir çok detayı romanlarında anlatması büyük bir incelik...
Bu ayki Ot Dergi'de röportajı var ve okuyun derim. Nerden neyi yakalıyor anlıyorsunuz.
Bu kitabında unutulmaya yüz tutmuş nakkaşların, eski destanların, özellikle de "Ferhat İle Şirin" minyatüründen yola çıkarak bir katli, nakkaşlığı anlatıyor.....
Tek bana göre eksiği; keşke bir kaç minyatür resmi olsaymış kitapta dedim okurken....
Arka kapak yazısı;
1591 yılında İstanbul’da karlı dokuz kış gününde geçiyor. İki küçük oğlu birbirleriyle sürekli çatışan güzel Şeküre, dört yıldır savaştan dönmeyen kocasının yerine kendine yeni bir koca, sevgili aramaya başlayınca, o sırada babasının tek tek eve çağırdığı saray nakkaşlarını saklandığı yerden seyreder. Eve gelen usta nakkaşlar, babasının denetimi altında Osmanlı Padişahı’nın gizlice yaptırttığı bir kitap için Frenk etkisi taşıyan tehlikeli resimler yapmaktadırlar. Aralarından biri öldürülünce, Şeküre’ye âşık, teyzesinin oğlu Kara devreye girer. İstanbul’da bir vaizin etrafında toplanmış, tekkelere karşı bir çevrenin baskıları, pahalılık ve korku hüküm sürerken, geceleri bir kahvede toplanan nakkaşlar ve hattatlar sivri dilli bir meddahın anlattığı hikâyelerle eğlenirler. Herkesin kendi sesiyle konuştuğu, ölülerin, eşyaların dillendiği, ölüm, sanat, aşk, evlilik ve mutluluk üzerine bu kitap, aynı zamanda eski resim sanatının unutulmuş güzelliklerine bir ağıt.


Ve son kitabımda; "Sarı Duvar Kağıdı/CHARLOTTE PERKINS GILMAN"

Başta pek bişey anlayamadım okurken... Sonra sonra anladım ki; aslında bir kadının korkuları, hezeyanları anlatılıyor... Özellikle çizimler bir harika idi. Yayınevini tebrik ediyorum.

Yazarı biraz araştırınca hayat hikayesi dolu dolu.... Şöyle ki nette der ki;
Deliliğin sınırlarında yalnız bir kadın portresi… 
Birinci dalga feminist akımın önde gelen isimlerinden Charlotte Perkins Gilman’ın kaleme aldığı, Maria Brzozowska’nın resimlediği Sarı Duvar Kâğıdı, Delidolu’nun resimli kitaplar koleksiyonundaki yerini alıyor.
19. yüzyıl edebiyatının en önemli metinleri arasında gösterilen Sarı Duvar Kâğıdı, sinirsel buhranları nedeniyle sayfiye evinde “dinlenmeye çekilen” bir kadının toplumsal rollerin baskısı altında adım adım delirmesini anlatıyor.
Sanatsal çizimleri ve sert kapaklı özel baskısıyla koleksiyon değeri taşıyan bu sarsıcı öykü, şimdiye dek delilik üzerine yazılmış en kült eserlerden biri olarak anılıyor.
Feminist edebiyatın kilometre taşlarından Sarı Duvar Kâğıdı, doğumdan sonra yaşadığı sinirsel buhranları yüzünden hekim olan eşinin tavsiyesiyle dinlenmeye çekildiği yazlık malikânede, kocasının ve görümcesinin kontrol ve baskılarına rağmen gizlice yazı yazmaya çalışan ve kaldığı odadaki sarı duvar kâğıdının deseninden yola çıkarak halüsinasyonlar görmeye ve delirmeye başlayan bir kadının hikâyesini anlatıyor.
Toplum içerisinde keskin biçimde ayrılmış olan kadın erkek rollerini eleştiren Sarı Duvar Kâğıdı, aynı zamanda ruhsal olarak “hasta” olduğu gerekçesiyle okumaktan ve yazı yazmaktan alıkoyularak eve hapsedilen kadın imgesini temsil ediyor.

"Bu kâğıtta benim dışımda kimsenin bilmediği ve hiçbir zaman bilemeyeceği şeyler var. Desenin kırık bir boyun gibi yana sarktığı yerde bir çift pörtlek göz baş aşağı beni süzüyor."
   

29.3.19

Biten Kitaplarım...

Yine yapmış yapacağını Dan Brown...
Başlangıç kitabını bir solukta okudum
Özellikle konusu çağımızın çok da yabancı olmadığı  sanal gerçeklik, yapay zeka gibi konulardan seçmiş.
Üç büyük dini bile sorgulatacağına inanan bir bilim adamının buluşu ve sonrası ....
Yeni bir din yaratma sürecini anlatan, buluşunu açıklayacağı gün öldürülen bilim adamının hikayesi.
Tabi geçtiğimiz seneler de bu komplo teorisi çok konuşulmuştu tv de...
Yeni bir din yaratma konusu.
Çünkü çağımız da çok fazla Allah'a yada bir Yatatacı'ya inanan çok ama kitaplara inanmayanlar.
Tabi herkesin inancı başka... Saygı duymak gerekir.
Lakin beni biraz nedense yapay zeka 🧠 ürkütüyor ...
Kitap da yazılanların çok da uzak gelecek olduğunu düşünmüyorum. Tersine belki de biz bu tarz kitaplarla ve filmlerle hazırlıyorlar diye düşünüyorum.
Korkutuyor çünkü git gide insan gücüne ihtiyaç azalıyor ve her şey hazır olmaya başladı. Düşünsenize bir çok hareketimiz azaldı, İletişim deseniz sosyal medya kadar.... 😊
Bunun dışında akıcı bir dil ve anlatım ile elimden bırakmadan bir solukta okudum  Nasıl yazıyorsa her kitabında böyle hissediyorum  😊

Diğer kitabım da;
        SUÇ VE CEZA / DOSTOYEVSKİ

Sanıyorum ki yirmili yaşlardaydım ilk okuduğumda.... Aklımda az detaylar kalmıştı
Sonrası bu ayki okuma grubumuzun kitabı  idi.
İyi de oldu  Özellikle de suç işleme, ahlak psikolojisi ve sonrası duyguları nasıl da iyi anlatıyor Dostoyevski ......

Okurken hep düşündüm bazıları çok rahat öldürürken bazıları ise...sonrası psikolojisi bozuluyor.
Ben ikinci kısımım... Yanlışlıkla bir sürüngen bile bassam bir kaç gün içim acıyor, aklım takılıyor...

Sonrası tabi o dönemin yoksulluğu  ailelerin dramı ve aile ilişkiler ...
Bir dönem çoğu ülke yaşamış bu dramı... Dosteyvski'nin bir yanı inanç konusunda zayıfken bir yanı da inançlı. Bunu da "Yer Altından Notlar" kitabından biliyoruz ....

Tabi kitaptan alınacak ders çok fazla özellikle özgürlük  kişisel haklarımız, bireye özgü ahlak ve suç olgusunun birleşimi ...
Okurken yazarın da savunduğu şeylerden birisi; suçu meşrulaştırmak...
Nasıl bir ironi siz düşünün ..

Bir diğer kitabım öykü kitabı idi.

"SAF BİR YÜREK /Gustave Flaubert



Fransız edebiyatında gerçekçiliğin öncüsü sayılan Gustave Flaubert, birçoklarınca başyapıt kabul edilen öyküsü Saf Bir Yürek’te, biricik aşkı Théodore askere alınmamak için hali vakti yerinde bir kadınla evlenince, çalıştığı çiftlikten ayrılıp başka bir kentte yaşayan dul bir kadının hizmetçisi olan Félicité'nin öyküsünü anlatır. Karşılıksız veren, karşılıksız seven bu talihsiz kızın hikâyesi eşliğinde ruhsal bir yolculuğa çıkarır okuru. Flaubert’in tüm yazınsal ustalığını sergileyen bu eşsiz öyküyü Samih Rifat’ın çevirisiyle sunuyoruz.
(Tanıtım Bülteninden)

Diye yazıyor arka kapakta. Daha fazlasını yazmak isterdim ama 52 sayfalık kitaptan bazı şeyleri anlatırsam kitabı da anlatmış olurum diye yazmak istemedim.
Kısacık öyküyü bir kaç kez okuyabiliriz o tarz kitaplardan.
Daha önce Madam Bovery'i okumak istemiş ama okuyamamıştım. Anlatım dili biraz sıkmıştı beni.
Belki de bu düşüncem de filmini izlemek de yatıyor olabilir. Nasıl olsa hikayeyi biliyorum diye....

Böyle işte bu haftayı da bitirdik.... :)
 





28.2.18

3 Kitap 3 Film Haftası...

 Bu hafta baba kız nezle idiler. Onlar iyileşti bu sefer ben nezle oldum...
Hafta sonu kızın doğum günü var iyileşip toparlamam lazım. Aslında bir kaç gün yatsam düzelirim ama ilaç alıyorum çabuk toplamak için.
Bu hafta üç kitap ve üç film izlemiş olduk.
Bugün yalandan kar da atıştırdı, devamını bekliyoruz dedik doğa anaya...

Kitaplara gelince Peride Celal'in daha önce Mektup kitabını okumuş ve çok sevmiştim.
Gecenin Ucunda kitabı için Yazar;
İlk defa 1963'te ve Gecenin Ucundaki Işık adıyla yayımlanan bu romanı 1996'da gözden geçirip tekrar günışığına çıkarırken şöyle demişti Peride Celal:

"Adını kısaltmakla iyi yaptığımı sanıyorum. Bu romanın yazıldığı yıllarda gençtik, inançlıydık, ışığa varabileceğimizi sanıyorduk. Işık; özgürlük, uygarlık, insanlık demekti; bir umuttu. Kırk yılı aşkın bir zaman içinde ışığı arayıp durduk. Ve o, sönükleşerek uzaklaştı bizden. Yüksek kat burjuvazisi, sahte dindarlar, çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen politikacılar, parlak yaşamlar içine düşürdükleri genç insanları daha da kolay avlıyorlar günümüzde. Romanın kahramanı Macide, aşka sırtını çevirip kendisine ve çocuğuna yeni bir hayat yaratıp insanca bir dünyaya kavuşmak çabasında başarılı olabilecek mi? Kuşkuluyum. Gecenin Ucunda, büyük bir aşk romanı aynı zamanda. Bunu da eklemeliyim. Öyle olması da ayrıca hoşuma gidiyor. Bana kalırsa, bu roman yazdığım en güzel aşk romanıdır."
 demiş.
Kalemi kuvvetli kadın yazarlarımızdan-an biri Peride Celal.( Ruhu şad olsun)
Ama bu kitabında çok fazla uzatmalar vardı ve biz okuru sıkıyor... Keşke dedim sayfa sayısını azaltmış olarak o güzel cümlelerini devam ettirseydi.
kararsız kaldım bu kitap için, yazara haksızlık etmek istemem.....



 S.D.Beauvoir'i Özlem'in bloğunda yazısı ile tanımış ve kalemini sevmiştim. Bu kitabında yine kalemini ve tecrübesini ve bilgisini konuşturmuş.

 "Kızgın, karşı konmaz, öfkeyle dolu, her şeyde aşırı, töreler konusunda görülmedik bir hayalleme sapışı taşıyan, bağnazlığa dek tanrısız... Bir iki lafla ben böyleyim işte" diyor, sadizm terimine adını veren Marquis de Sade.
Kimilerine göre, insan biçimine bürünmüş bir mutlak kötülük, kimilerine göreyse bir özgürlük savunucusu... İlk lanetli yazar...
Kişiliği kadar, hayat serüveni de yer yer karanlıkta kalan Sade'ın rezaletler, skandallar ve hapishane yılları ile dolu hayatını, kurmaya çalıştığı, yüksek sesle savunduğu sistemini inceliyor Simone de Beauvoir.
"Sade'ı Yakmalı mı?" kitabında sadece Sade'la değil, belki kendi kendinize bile itiraf edemediğiniz taraflarınızla da yüz yüze geleceksiniz.
(Arka Kapak)
 Tabi ben fark ettim ki hiç Sade kitabı okumamışım. O yüzden bu kitap biraz bana yorucu geldi. Çünkü merak bile etmediğim bir yazarmış Sade.
Elbet yarı biyografi olan bu kitabı okuyunca merak ettim. :)
Eğer Sade'yi seviyorsanız muhakkak bu kitabı okuyun derim.




 Belgesel Anlatı kitabı Dünyayı Sarsan On Gün/ John Reed

Kitabı geçen sene arka kapak yazısını okuduktan sonra almıştım. Çünkü yazarın daha önce hiç bir kitabını okumamıştım.
Arka kapak yazısı şöyleydi; 
Dünyayı Sarsan On Gün, 1917 Sovyet Devrimi'ni olanca canlılığıyla yansıtan bir anlatıdır. Devrimi günbegün izleyen Amerikalı gazeteci John Reed bir tarihçi titizliğiyle, belgelere dayanarak kurar yapıtını. Bu kitabı eşsiz kılan, başkaldırının açığa çıkardığı yaratıcı enerjiyle kaleme alınmış olmasıdır. Öyle ki baş döndürücü bir ivmeyle gelişen onca olay; gazete haberleri, polemikler, telgraflar, çağrılar ve bildiriler bir solukta okunmaktadır.

Umutlu bir anlatıdır Dünyayı Sarsan On Gün. Delik ayakkabılar içinde üşüyen ayakların umudu, isten kararmış izbelerin kararlılığı, aç midelerin cesareti üzerinedir. İşçi sınıfı tarih sahnesine bir kez daha çıkar: Ancak bu kez muzaffer özne olarak... Tarih çizgisinin kırıldığı bu noktada, John Reed'in okurları da sarsıntıya tanık olmaktalar.


Tabi ben yer yer sıkıldım, çünkü geçmiş siyasi olaylarla hatta günümüz siyasetle bile ilgilenmiyorum. Bilmem gerektiği kadarını okuyor ve izliyorum...
Belki iyi belki kötü... ama içim bu kadarını istiyor.
Bu kitapta aslında yazar hem gazeteci hemde birebir tanık olmuş ülkesinde ki devrimlere, savaşlara....

O yüzden okuduğum bazı yerler daha bir netleşti kafamda ama o kadar...


 Cuma akşamı kız uyuyunca şöyle fazla da uzun olmayan bir film izleyelim dedik.
Seven Sisters'ı izledik. Başrol oyuncusu kız oyunun hakkını tam vermiş. Görsel efektler de iyiydi.
Konusuna gelince;
Dünya'da nüfus patlaması yaşanmakta ve doğa da kıtlık var. O yüzden doğumlar ve çok çocuklu aile olmak yasak. Bir anne yediz doğuruyor ve ölüyor doğum sırasında. Dedeleri bakıyor ve öyle bir yetiştiriyor ki yedizleri, her gün biri çıkıyor dışarı. Aynı kıyafet aynı kod ve aynı makyaj ile.
Ve bir kurum düşünün zorla çocukları topluyor ve dünya düzelene kadar uyuttuğunu söylüyor. Meğerse....
Daha fazla anlatmayayım, izlemek isteyeniniz olabilir.
İzlerken düşündüm de, hem dünayayı ve doğayı hor kullan hemde her hakkı yine kendimiz de bulalım. Kodlanmak ve her şeyin hesabını vermek ... zor bir yaşam....


Pazar gündüz ailecek bu filmi izledik. Umay'da izledi yer yer oyun oynasa da gözü hep filmdeydi. Sorular sordu, anlattık.
Kitabı da olan bir film Mucize. Filmi çok beğendim sanıyorum konusundan dolayı. Son sahnelerde ağladım bide....
Bir genin eksik veya bozuk olması sebebi ile bir sürü ameliyat geçiren ve yüzü ister istemez farklı olan bir çocuğun ve ailesinin hayat ile, okul da ki çocuklar ile verdiği mücadeleyi anlatıyordu. Annelik böyle bir şey dedim....
Ama en çok yaramaz bir çocuğun idarelik olması ve orada ki anne babanın tutumu beni sinir etti resmen..............................

Akşamına da kız erken yatınca yine bir flm izleyelim dedik ve

Nerve filmini izledik. Sinir oyunu olarak çevrilmiş Türkçe'ye...
Bir oyun var ve kaydolurken ya izleyici yada oyuncu oluyorsunuz ve lise talebeleri arasında çok popüler bir oyunmuş. Herkesin elinde telefonu ve devamlı o şekilde yaşıyorlar. Hatta gizli izleyiciler de var ve sizden devamlı riskli birşeyler yapmanızı istiyorlar. Verilen sürede yaparsanız para yatıyorlar hesabınıza. Yalnız öyle birşey ki kayıt olduğunuz an tüm bilgilere erişiyorlar ve kameranız otomotik olarak hep açık...
Bağımlılık yapan bir oyunmuş...
Tabi izlerken dehşete kapıldığımı belirtmeliyim... Çocuklarımızı hiç boş bırakmamalıyız....
Çünkü ergen dediğimiz bir dönemde yanlış şeylere bağlanmaları olası.....
Vaktiniz olursa bu filmi de izleyin ve neler dönüyor internette görün..................................................................

Biraz fazla uzun bir yazı oldu.
Selamlar....iyi haftalar. :)

29.2.16

Yeni hafta, Biten kitaplar, Haruki Murakami

Az önce Facebook'a giriş yaptım, anammm demez mi bana sankim ben bu ayın kaç çektiğini bilmezmişim gibi... :)))
"Sevgili Gülşah, dört yılda bir gerçekleşen Şubat Ayının 19 çekmesi şerefine bugünün tadını çıkart..." 
Sağolsun düşünmüş tabii amaaaa ne diycen işte.. bilmiyor sanki ben rahatsızım, boğazlarım ağrıyor, kemiklerim üşüyor... bu haldeyken nasıl tadını çıkartayım.....
Gerçi bugün şükürler olsun daha iyiyim. Dün sağolsun eşim ilgilendi herşeyiyle Umay'ın bende uyudum dinlendim...
Bugün de acısını çıkarttım dinlenmenin. Evi dip köşe temizledim, balkonumuzu bahara hazırladım.. Aaa bir ara fotoğrafını paylaşayım sizinle. Çok severim güzel havalar da balkonda keyif yapmayı, oturmayı....Siz?


Geçtiğimiz hafta iki kitap bitirdim. Herkesin çook beğendiği Santraç kitabını okumuş ama beğenmemiştim. Tamam yazarın hayat hikayesi, düşüncesini özgürce ifade edemeyişi, sürgün edilmesi, eşi ile intihar etmesi hiç hoş ama hiç hoş değil... Ki böyle kalemi kuvvetli yazarların erkenden bu dünyadan gitmesi, hele de eceli ile değil de kendi istedikleri zaman hayatlarına son vermesi çok üzücü...
Bende yinede yazara ikinci bir şans vereyim dedim ve "Amok&Usta İşi" kitabını okudum.
Bu arada ben Yordam Yayınlarından olan kitabı aldım ki çevirisi bir harikaydı...İki öykü kitabını birleştirmişler. Özellikle Amok çok başarılı bir hikayeydi, başta sıkılır gibi oluyorsunuz ama Dr.hikayesini anlatmaya başlayınca, elinizden bırakamıyorsunuz
Bide Amok demek; psikolojik bir rahatsılığın ismi. Delicesine koşmak, önüne gelen herşeyi yok ederek komak vb.. gibi bir anlamı var. Kitapta da Dr.yaşadığı olayın pişmanlığı üzerine bir Amok gibi koştuğunu ve yaşadıklarını gemide karşılaştığı ve hiç tanımadığı birine anlatır....
Usta İşi öyküsünü ise sevemedim. Sanırım benim bu yazar ile aram hep mesafeli kalacak...

Murakami kitabı hiç okumayanların yada yazarı sevenlerin okumak isteyecekleri bir kitap aslında bu: Koşmasaydım Yazamazdım" 
Anlatım dili o kadar yalın ve sade ki okurken yer yer sıkılsanız bile elinizden bırakmak istemiyorsunuz . Koşma macerasını okurken ki ben koşamayanlardanım, hem sevmiyorum hemde koşamıyorum Anemi rahatsızlığım olduğundan.
Kitaplarını nasıl yazdığı, hayata bakış açısı, yaşam amacı, yaşayış biçimi ki bunları yazarın bize aktardığı kadarı ile okuyoruz.
Yine bu kitaptan öğreniyoruz ki yazarımız konuşmayı pek sevmediğinden yazdığını, yaşamı, ülkeyi, adaleti çok sorguladığını öğreniyoruz.
Aslında bu kitabı roman gibi değil de ara kitap olarak okuyabilirsiniz.
Kitaptan birkaç alıntıyı paylaşayım sizinle;
"Acı kaçınılmazdır ama acı çekmek bir tercih meselesidir" (Kitabın girizgahı)
"Yürekte açılan yaralar, bir insanın bağımsızlığı karşısında dünyaya ödemek zorunda olduğu çok zor bir bedel"
"Murakami Bey, insan sizin gibi sağlıklı bir yaşam sürünce zamanla roman yazamaz hale gelmez mi?" Arada sırada insanlar bu soruyu sorar bana. Roman yazmak, sağlıksız bir eylem; yazar olan kişi de sağlıklı olmak dediğimiz çemberden uzak bir yerde, mümkün olduğunca sağlıklı denemeyecek bir yaşam sürmek zorundaymış gibi. Biz roman yazmaya çalıştığımızda, insanlığın temelinde bulunan zehir gibi bir şeyi istemesek de çekip çıkarır, görünür kılarız. Yazarlar az çok bu zehre maruz kalır. Bu zehir işin içine girmediği sürece, gerçek anlamda yaratıcılık eylemi ortaya konulamaz çünkü (tuhaf bir benzetmeyle söyleyeceğim ama balon balığının zehirli kısmının aynı zamanda en lezzetli kısmı olmasıyla tıpatıp benzeyen bir durum galiba). Ama gerçekten sağlıksız olan şeylerle uğraşmak için insan mümkün olduğunca sağlıklı olmak zorundadır. Bu, benim tezim. Yani sağlıksız bir ruh bile, yine sağlıklı bir vücuda gereksinim duyar. İşte bu yüzden, böyle biri sanatçı olamaz, dense bile ben koşmaya devam ediyorum."

"Okul işte öyle bir yerdir. Okullarda bizim öğrendiğimiz en önemli şey, en önemli şeylerin okullarda öğrenilemeyeceği gerçeğidir"




Böyle işte blog.
Hepimize iyi haftalar. :)