KırmızıKedi Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KırmızıKedi Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3.12.21

Biten kitaplarım.

 Dün çok çok sevdiğim arkadaşımla buluştuk. Genel de Kadıköy'de buluşuyoruz. Hadi dedim  bu sefer "ben geleyim sizin o tarafa"

Cadde'de buluştuk. Penguen Kitapevi'ne gittik. Kahveleri biraz acı ama ortam şahane. 😁 Yine keyifli sohbetimizi ettik. Okuduğumuz kitaplardan, yeni aldıklarımızdan ve alacaklarimizdan konuştuk.

Sonra da içeri girip biraz gezindik. Kitap fiyatları dudak ucuklatıcak  cinsden....... Bizim gibi çok okuyan gruplar için zor bir süreç. Elbet sadece kitap mı? Ekonomiden bahsetmiyorum bile. Akşam eşim yemekte konuşurken, yumurta 37 TL olmuş dedi..... O zaman her gün yemeğin dedim.... Çok severse kendisi yumurtayı, bıraksanız kahvaltıda 10 tane yer.... Ben de hafta bir iki yeter....

Beş gün kızı masa tenisine goturunce artık termos bardak almak şart oldu. Yanımda kahve götürmek için. Sonuçta iki saate yakın bekliyorum. Kafeteryada, ufak kağıt bardakta kahve veya çay veriyorlar ama kesmiyor, bir de keyifli olmuyor... En azından kendim evimden demler kahvemi götürürüm...

Okul etkinlikleri Bi başladı pir başladı... Haftaya geziye gidecekler, ondan sonraki hafta yerli malı haftası var. Her sınıf bir yöreyi tanıtıcakmış. Ben de arkadaşa yardım edicem. 😁 

Hadi bide okuduklarımi da paylasayim. 😊



Uzun zamandır elimde olan Bi kitaptı #budala Severek takip ettiğim" macerakitabim Özlem" paylaşmıştı. Muhtemelen onda görmeseydim yazar ile tanışamazdım. Çünkü reklamı çok yapılan kitaplar belli... Neyse.

🍂 Budala kitabı biraz durağan bir kitap, her okuyanın seveceği bir tarz anlatım değil.... Günlük okur gibiydim. Yer yer sıkıldım, bitsin istedim lakin bir parçam aynı Selin'e benziyordu benim de 😬 

Elif Batuman, Türk Amerikalı yazar, akademisyen ve gazeteci. İlk romanı The Idiot ile 2018 Pulitzer Ödülleri'nin Kurgu dalında finalist olmuştur. Diyor nette.

Arka kapak ise;

Üzerine yazmak istediğim atmosfer, birkaç yıl önce annemle gittiğimiz Meksika seyahatinde ortaya çıkmıştı. Bizi havaalanına götürmek için kiralanmış olan otobüsle ilgili bir karışıklık olmuştu ve otobüs bizi tuhaf bir otelin pembe karolu avlusuna bırakmıştı. Hoparlörlerden Albinoni’nin Adagio’su duyuluyor ve üzerimize bir şeyler yağıyordu, havaya baktığımızda kül olduğunu anlamıştık. Elif Batuman’ın Budala’sı ergenlik ile yetişkinlik, aşk ile cinsellik ve konuşmak ile yazmak arasında duran bir güneş saati adeta; gölgenin ne yana düşeceği ise muazzam bir muamma. Harvard’daki ilk senesinde genç bir kadın, adı Selin, aylak aylak dolaşıyor kampüste. İlk kez gördüğü e-posta, içemediği birkaç şişe bira, klasik edebiyatıyla Rusça, arkadaşları Ivan ve Svetlana… Nasıl duruyor hepsi bir arada? Selin binbir kültür arasında dolaşıp farklılıkları ve aynılıkları, saçmalıkları ve akla yatkınlıkları anlatıyor. İmgelerle dolu masalsı diliyle, derin bir duygusallıkla, entelektüel mizahıyla… Anı ile kurmacanın arasına gerilmiş ince bir ip Budala ve Elif Batuman bu ipin üzerinde ustalıkla yürüyor.


Okuduğum ilk #jorgeamado kitabı. Alırken de kapak tasarımı ilgimi çekmişti. Sonra arka kapak yazısını okuyup almıştım.

🍂 🧙‍♂️ Önce şunu diyeyim çeviri müthişti, teşekkürler #i̇pekgürsoymanavbaşı

🍂🧙‍♂️🧙‍♂️🧙‍♂️🧙‍♂️ Kitaba gelirsek yerli bir büyücü adam Jubiaba.... Okurken biraz kaba ve çok açık yazmış her şeyi diyebilirsiniz. Romanı güzelleştiren de bu sanırım. Siyahı bir öksüzün yaşam mücadelesi, hayat amacını bulmak istemesi ve o arada başına gelenler; bir nevi "UYANIŞ" öyküsü.. 

Tabi yine köleliğin getirileri, açlık, beyaz insanın siyahi insanı somurmesi ve hak görmesi meseleleri de var... Ama bunu acıtasyon yapmadan eylemle anlatıyor yazar.

🍂🍂🍂🍂🍂🍂🍂🍂🍂🍂🍂🍂 

Jubiabá, 1938’de Fransızcası yayımlandığında, dönemin içe bakış ve kelime oyunlarına dayalı modernist roman anlayışına göre metni yavan bulan André Gide’in tersine Albert Camus’yü çok heyecanlandırdı. Bir kere, fazla “kaba”ydı. Düz bir çizgide ilerleyen ve melodrama yaslanan bir tefrika roman türündendi. Ancak tam da bu özellikleri dolayısıyla duyguları kolayca harekete geçiren müthiş bir eylem gücü vardı.


“Ben yalnızca bir hikâye anlatıcısıyım.” Bunu her fırsatta dile getiren Brezilyalı yazar Jorge Amado, onu dünyaca üne kavuşturan Jubiabá adlı romanında, Antônio Balduíno adlı siyahi bir öksüzün serserilikten boksörlüğe, sirklerden tütün plantasyonlarına ve en sonunda grev direnişçiliğine uzanan aşk ve macera dolu uyanış öyküsünü anlatıyor.


“Harikulade ve müthiş bir kitap. Eğer gerçekten roman her şeyden önce eylemse, bu türünün tam bir örneği. (…) Gereksiz akıl oyunlarından bu denli uzak kalabilen kitap pek azdır. Tam aksine, bu eserde romansı öğelerin dokunaklı bir şekilde kullanıldığını, sözün bu öğeleri ölçüsüzce, fazla fazla barındıran hayata bırakıldığını görüyorum.”

Albert Camus




Kısa bir roman olan Sarrasine, İnsanlık Komedyası'nın Paris Yaşamından Sahneler ayağında yer alır. Yazarın eserdeki tüm karşıt insanlık durumlarına, tüm karakterlerine eşit mesafede durması, farklı anlatım teknikleri kullanması Sarrasine'i Fransız gerçekçiliğin temel taşlarından biri haline getirmiştir.

Başlarda hikayenin içine girmekte zorlansamda, cemiyet hayatı, sanat ve sanat toplantılarını kısa ve öz anlatan yapitlardan...


1.11.21

Biraz günlük, Çoğunluk biten kitaplarım...


Veeee yeni bir aya daha başladık... Sevdiğim bir mevsimdir sonbahar. Yaprakların rengi, yağmurun toprakla buluşması mutlu eder beni.... Lakin bir yanım da hüzünle dolar. Annemi bu ay kaybettik 😔
Hayat böyle işte diyerek teselli ediyorum kendimi.... Özlem çoğalarak büyüyor içimde. Geçmişe dönük anılarımıza sarılıyorum. İyi ki anı-larımız var diyorum.... 
Bu duygu yoğunluğu dışında kızçemin koşturmacalarından yoğunuz. 
Kulübe, masa tenisine başlamıştı. Deneme amaçlı haftada 3 gündü. Neredeyse 2 ay oldu. Ve geçen hafta öğretmeni arayarak; Umay'ın gayet iyi gittiğini bu sebeple de dersleri beş güne çıkarttılarını söyledi. Tabi biz havalara uçtuk. Umay çok istiyordu devam etmek ve işin ucunda kabul edilmemek de vardı..... 
Tabi biz okuldan çıkınca koştur koştur eve geliyoruz, Bi çorba icirip hop Fenerbahce'ye gidiyoruz... Akşam eve gel, ödev yemek uyku derken biraz yoruluyoruz. Ama değiyor 😁
Tabi bide haftada iki gün okulda ki kurslara da  gidiyor ve bir derse girip ikinci dersten alıp, direk okuldan tenise gidiyoruz 😬
Henuz "yoruldum" demiyor çünkü çok istiyor masa tenisini. O yüzden her koşturmacaya ses çıkarmıyor :)) 
Bu arada "You" ve meşhur "Squid Game" dizilerini bitirdim. You'yu biraz başta tekrar gibi bulsamda sonu ile şaşırttı. Ama yeterda uzatmasınlar... 
S. Game dizisini de vallahi sırf meraktan izledim. İzlemesemde olurmuş..... Tek gerçek var ki, parası olanların sırf zevk ve değişiklik uğruna nasılda ihtiyacı olan insanları harcadıklarına bir kez daha şahit oluyorsunuz.. Yoksa o diyaloglar falan vasattı... 
Ekim ayı 6 kitap okudum. Bir tek "Büyükanneler / Doris L." kitabını yarım bıraktım. 
Anladım ki Doris L. Bana göre bir yazar değil. Daha önce de "Son Aydınlık Yaz" kitabıni okumuştum. Kendime ve yazara bir şans daha vermek istedim...lakin anlatım tarzı ve olayları bağlama örgüsü bana uymuyor, bir türlü bağ kuramıyorum... Zorlama okuma yapmamak adına yarım bırakmayı tercih ediyorum. 😕😒

        🍂 🍁 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 


Bir keresinde Alev Alatlı dinlerken şöyle bir şey demişti; bir ülkenin geçmiş tarihini inceliyorsanız o ülkenin edebiyatına bakın ve romanlarını okuyun.... #uyandırılmıştoprak okurken bu cümle geldi aklıma... Siyaseti sevmediğimden sıkılıyorum haberlerde bile izlerken. Ama bu şekilde edebi bir eser okurken daha iyi anlıyor ve içsellestiriyorum.

#mihailşolohov da daha 27 yaşında iken böylesine acı bir geçmişi yazmis... Tabi acı ve hüzünlü bir hikâye olsa da, o topraklarda yaşayan Kazaklar'ın verdiği mücadele, toprak, ekip biçme, devrim mucedelesi...hayatta kalma mucedelsi derken bazı bölümlerde içiniz cız ediyor ... Kolay bir yaşamları olmamış bir dönem insanlarin... Hele o dönemde köylerde yaşayanların mücadelesi hiç bitmemiş....

1.cilt bitti, arkadaşlarımla okuduk, yer yer anlattık...

🍂 🍁 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 


O kadar içten bir romandı ki #kanadıkırıkmeleklerevi ....

Başlarda karakterlerin fazla olması ve lakapları ile anılması okumayı güçleştirsede, eğer sabreder ve okumaya devam ederseniz " güçlü bir aile destanı"okuyorsunuz. Öyle pempe panjurlu bir aile hikayesi anlatmiyor yazar.... Sanki sizin aile hikayeniz gibi... Sorunlar, sorunlu anne babalar, sorunlu kardeşler olsa da günün sonunda ya da bir ölüm anında ,zor zamanda birbirine kanat geren, arayı duzeltmeye çalışan bir aile....

😔"Anne, ölmemen gerekiyordu. Şimdi değildi vakti. Zaten yeterince zor, biliyorsun. Ne var ki annesi cevap vermiyordu. Tam onun yapacağı şey, diye düşündü. Sessizlikle terbiye ediyordu onu."

🐦 Eğer Marquez ve Allende kitaplarını seviyorsanız bu kitabı da okursunuz. Büyülü gerçeklik ile yazılmış Meksika Edebiyatı. Okurken düşündüren şeylerden biri de , gerçekten de aile olmak zor aslında. Doğru davranışları yapmaya çalışırken yapılan hatalar, ya da duyguların bastırılması....söylenmeyen şeyler.....söylenmek istenenler....

İşte böyle...haftayı iyi bir kitapla bitirmenin keyfi de başka 😉

🍂 🍁 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 🍁 🍂 


Hayal ettiğimiz hayat ile yaşadığımız hayat arasında olanları, hissettiklerimi anlatıyor bir nevi kitap... Okurken sık sık düşündüğüm şey ise; ne kadar zor devamlı içinden kendin ile konuşmak ve her detayın farkında olmak.... Gerçekten de çok zor. Düşünsenize " her durumu, her mimiği, her detayı fark ediyorsunuz" ve bunu da genel anlamda sadece kendinizle konuşuyorsunuz. Zor bir kişilik durumu...

🍁 Ana karakterimiz Felsefe mezunu... Zamanında ailesi ile duygusal sorunlar yaşamış... Özellikle annesi ile olan ilişkisi hayatına çok etki etmiş. Annesi ile ilişkisi kötü anlamda değil yalnız.

Tabi bölümü itibari ile iş bulamayınca farklı bir işte çalışan bir birey... Sonrasında da detayları sorgulamasi ile devam ediyor kitap. Evet anlatılanlar o kadar doğru ki, okurken kendinizin de o olanlara, düşüncelere onay verdiğinizi fark ediyorsunuz lakin yorucu çok yorucu....

📍Yine güzel ve fazla düşündürücü bir kitabın daha sonuna geldim. 😊 📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍📍Arka kapak yazısı :

Yalnızlık normal de, birdenbire ortaya çıkması öyle iğrenç ki.


Sürekli hayat üzerine kafa yoran ve bir imge avcısı gibi etrafındaki küçük ayrıntıları gözlemleyerek mutluluk kırıntıları yakalamaya, bunlara tutunmaya çalışan bir adam iç dünyasıyla, hayatla, işiyle iyi kötü idare ederken, bir gün her şey sevgilisinin çocuk sahibi olmak istemesiyle altüst oluyor. Dengeler bozulmuş, sorgulama ve hesaplaşma başlamıştır artık…


"Kafka'nın anlatı geleneğini sürdüren Genazino, titiz ayrıntılarla ördüğü romanlarını giderek mükemmelleştiriyor... Bu kitap küçük bir şaheser." Jan Bürger, Literaturen


"Gündelik hayatın ince ince gözlemlenmesi, mizah duygusu, sıradanlığı evrensel bir insanlık durumu olarak yorumlama eğilimi... Genazino'nun tipik özellikleri." Ulrich Greiner, Die Zeit 


14.6.21

Samuel Beckett ve Üçleme Kitabı...

Samuel Beckett ile ilk 2019 Notos Dergisi ile tanıştım sayılır. Sonra bir kaç kitabını almıştım. Sonra Jame Joyce'nin kızının hayatının anlatıldığı kitapta karşıma çıkmıştı. Okumanın zamanı gelmiş demek ki 😊😁
 

Bu sene de İnstagram'dan bir tanıdığım Yasmin, beraber okuyalım demişti. Bazı yazarları, onu seven okuyucularla okuyunca daha iyi anlaşılıyor. Beckett'da onlardan biri.....

Bir de geçtiğimiz sene Notos Dergisi kendisine yer vermişti. Oradaki bilgiler de kendisini anlamamız da yardımcı oldu.

Önce "Mercier ile Camier" den başladım. Öyle garip bir şey ki... Kitabı okudum anladım... Ama anlat derseniz neresinden başlayacağımı bilemiyorum....


Dönemine göre enteresan bir zekaya ve bakış açısına sahipmiş. Özellikle Joyce hayranlığı ve onunla çalışmışlığı, Joyce'n gözlerinin iyi görmemesi sebebi ile düzeltmeler yapması... Sonrasi kendi kitaplarını yazması.... 


📍 📍 📍 📍 📍 📍 📍 📍 📍 📍 📍 📍


İnsan zihninin tantanayla ve büyük önem vererek uğraştığı şeylerin aslında aldatıcı hırslar ve boş arzulardan öteye geçmediğinin görülmesi kahkahalara neden olur. 


Beckett'i seyretmenin ya da okumanın son etkisi, kasvet ve sıkıntı vermek şöyle dursun, tiyatronun kendisi kadar eski bir amaç olan gerilimden kurtulma ve arınmadır.


Teknik yönden Beckett, biçim duygusu kusursuz bir ustadır. Örneğin, Molloy ve Godot'yu Beklerken, birbirinin ayna imgeleri olan iki bölüm halinde, simetrik olarak kurulmuştur. 


Kitle iletişim araçları için yazdığı yapıtlarında da Beckett sezgi ve zekâsıyla bunların tekniklerinin temel niteliğini bütünüyle kavrayabildiğini göstermiştir. 

Cumhuriyet Gazetesinden alınmıştır.... 

📍 📍 📍 📍 📍 📍 📍 📍 📍 📍 📍 📍 📍 



Başlayalım o zaman ⏱ 🍀😊📚


Hem zor hem güzel hem biraz depresif bir kitaptı #molloy 

Hayata hem tutunmaya çalışan hem de "nasılsa ölücez" gibi bir his ile kendini okutan, biraz da bazı duyguları, davranışları çok abarttıgimizi hissettiren bir yazar Samuel Beckett... 

Hani bazı kitaplar vardır, okursunuz, anlarsınız ama biri "konusu neydi?" diye sorsa, anlatması zor olur ya... İşte Beckett kitapları da böyle. O yüzden kendiniz okumalısınız. Bu yorum sizi korkutmasın, sözcükleri öyle bir kullanıyor ki hayran kalıyorsunuz..

Aşağıda ki yorumda Oktay Bey ne güzel özetlemiş... 

📌 

Edebiyatın ufkunun, bir yanda aşkı didikleye didikleye satacak bir tarafını bırakmamış metinlerle, bir diğer yanda da edebi bir değerden yoksun savaş fantezileri ya da kahramanlık manzumeleriyle kapandığı bir dönemde doğumunun yüzüncü yılı şerefine bir Beckett okumak okura ilaç gibi gelecektir. Beckett’ın, çoğunu Uğur Ün’ün güzel Türkçesiyle dilimize kazandırdığı kitapları, belki zaman zaman yorucu, kafa kurcalayıcı, ama çıktığımıza kesinlikle pişman olmayacağımız bir yolculuk vaat ediyor. Beckett’i kişi olarak daha yakından tanımak isteyenlere ise Charles Juliet’in ‘Samuel Beckett’le Görüşmeler’ adlı denemesi önerilir. Kitapta, Beckett’ın randevu verdiği birisiyle tek söz etmeden iki üç saat aynı masada oturduktan sonra çekip gidecek kadar ilginç biri olduğuna dair bilgiler var.

Oktay Işıkdoğan: Gazi Üni., Radyo-TV-Sinema, yüksek lisans. 

📌 📌📌📌📌📌📌



Ayyyyyy beynim yandı mı yandı 😬🙈 ama iyi anlamda 😁

Tavsiye, eğer Beckett okuyacaksaniz önce Notos Dergisi yazılarından başlayıp, bir iki de üçleme dışında Beckett okumanız. Sonrasi daha kolay ilerliyor kitaplar.

📍 Kesinlikle dünya ile savaşta gibi yazar... Aslında dünya demeyeyim de yaşamda ki davranışlar, sözler, bakış açıları ile sessiz bir kavga halinde...... Bazı duyguları fazlaca kişiselleştirdiginizi hissediyorsunuz okurken... Çünkü öyle bir cümle kuruyor ki... Düşünüp kalıyorsunuz ve "evet ya, bu kadar abartmaya ne gerek var ki!" derken buluyorsunuz kendinizi.. .. 😳 Serinin bu son #adlandırılamayan kitabında metafor mu istersiniz, betimleme mi istersiniz, eleştiri mi istersiniz... Bolcana var....ozellikle fiziksel duruşta çok kafasının içini yazmış Beckett.

Birde şunu söylemeden edemeyeceğim, kitabın başında ki on söz çok iyiydi. Keşke diğer kitaplarında da olsaydı. Örneğin ; Beckett felsefi açıdan "DÜALİST" miş. O yüzden yazım tekniği bu şekilde. Absurd yazımlarini, bazı durumları mizahsel ve ikircikli anlatımını açıklıyor.... Okuyunca daha iyi hissediyor ve anlıyorsunuz. ..... #samuelbeckett

Bir de onsozu çeviren #elifgokteke ve #uğurün e teşekkürler ve selamlar. 😊




14.7.20

Kedi Ve Fare \Günter Grass


Alman Edebiyatının önemli yazarlarından biri Günter Grass. Ayla sayesinde haberdar oldum yazar ve kitaptan. Arkadaşlar iyi ki var. :))
🍂🍂🍂 Konusu ve anlatım tarzı biraz enterasandı. Hatta biraz nette bakındım,  çoğunluk sıkılmış... Tabi okurken ruh halimiz de önemli.... Evet tekrar fazla ama ironik bir anlatımı var ve bence duygularını böyle anlatmış yazar. Mesela okurken kendinizi lise yıllarınızda ve bazı çocukların hele hele erkeklerin arasında ki şakalaşmaları ve birbirleri ile en ufak şeylerden nasılda dalga geçerlerdi derken  bulabilirsiniz.....


Konusu ise;
Avrupa, İkinci Dünya Savaşı’nın karanlığına gömülürken, ergenliklerini yaşayan bir grup genç, günlerini Danzig Limanı’nda avarelik ederek geçirmektedir. Ancak savaşın şiddeti yayıldıkça, gençlerin yazgısı da tarihin bu dehşet verici döneminin koşullarıyla kesişecektir.

Faresi, yani fazla çıkık âdemelması yüzünden alay konusu olan 14 yaşındaki Mahlke’nin, Nazi Ordusu’nda gösterdiği başarılarla ulusal bir kahramana dönüşümünün öyküsü, yazarın her zamanki grotesk diliyle görkemli bir başyapıt olarak karşımıza çıkıyor.

15 yaşında Hitler Gençliği’ne, 17 yaşında Nazi Ordusu’na katılan ya da katılmak zorunda kalan Günter Grass’ın geçmişinin gölgesi hem romanın anlatıcısı Pilenz’de hem de Mahlke’de somutlaşıyor. Savaş zamanında insanların kime ve neye dönüşmek zorunda kaldığı, toplumla birey arasındaki kedi-fare oyunuyla, edebiyat tarihinin bu en unutulmaz metaforlarından biri aracılığıyla sorgulanıyor.


8.6.20

Deniz \John Banville

Selam...
Aralık sonuydu sanırım ya da ocak başı,  Kırmızı Kedi Yayınevi kendi yayınlarında %50 indirim yapmıştı. Bende o indirimden almak istediğim üç beş kitabı almıştım. Bu kitapta onlardan biri. 😊

Hatta bu kitabı yorumlarına güvendiğim arkadaşım tavsiye etmişti.
İlk kez okuduğum bir yazar "John Banville"
"Deniz" kitabı ile aynı zamanda 2015 yılında Man Booker Ödülünü almış bir yazar.
İrlandalı bir yazar. Bu aralar cok sık İrlandalı yazarlara denk geldim. Ve anladım ki bu yörenin yazarları eski ile bağ kurmayı,  yazılarında sık sık geri dönüşler yapmayı seviyorlar.
Konusuna gelirsek....
Deniz, özlemler ve geçmişle yüzleşme kitabı gibiydi benim için. Max'ın eşi hastalanır  ve ölür... Sonrası ise kızı ile eskiden annesi ile yaz tatilini geçirdiğini kasabaya döner. Ve yaşadıklarını, anılarını dinleriz kendi gözünden. Tabi aynı zamanda sanat tarihçisi ve betimlemeler yaparken,  dönemin ünlü tablolarından yola çıkıyor.
Arka kapak yazısı şöyle;


Max Morden, karısının ölümüyle birlikte yüreğinde onulmaz bir acıyla kalakalan bir adam, yetişkin kızıyla bağları koptu kopacak bir baba ve güya Fransız ressam Pierre Bonnard hakkında monografi yazmakla uğraşan bir sanat tarihçisi. Çocukken ailesiyle birlikte gittiği bir sahil kasabasında konaklıyor. Anılarındaysa Chloe ve Myles adlı ikiz kardeşlerin esrarlı hikâyesi var. Hafızasını yokladıkça gemi azıya alan düşlem gücü, olmadık menfezlerde başıboş gezinirken, durgun çalkantısız denizin üzerindeki pus da ağır ağır kalkmaya başlıyor.

Sevgi, keder ve hatırlama üzerine kurulu, dehşet ile mizahın kusursuz bir şekilde dengelendiği, bir solukta okuyacağınız dorukta bir yapıt.



1.6.20

Biten Kitaplarım...

  Doğum Lekesi/ Elif Hümeyra Aydın
Yine bir öykü kitabı idi. Bir Kutu Kitap'tan gelen.Yazarın ilk kitabı imiş.

Bu yüzden haksızlık da etmek istemem. İlk bir kaç öyküyü çok sevdim. Sonrası tekrar gibi geldi. Konusu itibari ile kadın, toplumda kadın ve baskılar üzerine idi. Belki de öykü severler sever bu kitabı....
Nette şöyle yazıyor; yazar ile söyleşi  burada ki sitede yazar ile söyleşi var. Okumak isterseniz tıktık... :)
Elif Hümeyra AYDIN: 1994 yılında İstanbul’da doğdu. Bahçeşehir Üniversitesi Psikoloji ve sinema-televizyon bölümlerinden mezun oldu. Öyküleri Dergah ve Sarnıç Öykü dergilerinde yayımlandı. İstanbulda yaşıyor. DOĞUM LEKESİ Elif Hümeyra AYDIN’ın ilk hikâye kitabıdır
Diğer kitabım; 
YARIM AY / HARUN CANDAN
Bu kitabı İg'den Damla önermişti. Hem de çok önerdi :)
Sonra aldım listeye. İyi ki almışım. Hep heyecan dorukta okudum.

 
 
Konusuna gelirsek;
Sahafsa çalışan Can, aşık olduğu kız Selene....
Cinayet öyküsü...ve takip derken...İstanbul'un o sokaklarında gezmek istedim. Sonunu çok merak ettim ve tahmin edemedim 🙈
Özellikle kadim zamanlara dair anlatımlarını çok sevdim. 
Velhasıl dişer kitaplarınıda ekledim listeye.
Aaa birde (aklıma geldi birden) kitapta ki gibi İlim, irfan sahibi Arif Bey ile tanışmak isterdim. O anlatsa ben dinlesem...yüreğime su serpilse.  
"Hikayecinin ustalığı taklidin kusursuzluğundandır!

Ve son bitirdiğim kitap " SEZGİN KAYMAZ / NEFHA"

İlk aslında "Bakele" ve "Bugün Bize Kim Geldi" hikaye kitaplarını okumuştum ve biraz mesafeliydim.
Sonra "Kün" kitabını okudum ve aman allahım dedim..... Diğer tüm romanlarını ekledim listeye ⭐
Nefha;esinti hoş koku demekmiş. Aslında bu devam kitapmış. Eksiklik hissetmeden de okunuyor..
Tabi kitapta ironi çok fazla...lakin gerçeklik payıda çok.
Mesela kibir, gurur, büyüklenmeye dair konuşmalar...şeytanın neden kovulduğunu birde yazarın hikayesinden okuyun. Meleklerin konuşmaları,  aralarında olan bitenler derken..hop kitabı bitirdim.

“Meleklerin ağlama zamanıydı.
Ağladılar.”
 
Her şeyin yerli yerinde olduğu, huzurun hüküm sürdüğü Cennet’te tüm düzen Âdem’in (ve ardından Havva’nın) yaratılışıyla yerle bir olur(!) Azâzîl kibre kapılır, şeytana döner. Âdem, Havva ile birlikte şeytana uyar. Sonra hepsi birden dünyaya sürülür. Kıyamete kadar sürecek bir mücadeledir gerisi… Ancak bu sürgünden sonra her şeyin yerli yerinde olduğu Cennet’te hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır!  Önce “cümleleri bozulur” cennet sakinlerinin, ardından huzurları. En sonunda aldıkları nihai tebliğ ile kader çizgileri değişir. Sonrası, İsrafil’in Sûr’u iki kez üfleyeceği vakte kadar bir büyük bilinmezlik… 
 
Nefha, Sezgin Kaymaz’dan ironiyle trajedinin
bir arada vücut bulduğu bir Cennet tasviri!

11.5.20

Biten Kitaplarım....





İlk televizyonda filmini izlemiştim Sylvia Plath'ın.  O hüzünlü bakışları, hayata bakışı, melankolik oluşu... Çocuklarına olan davranışları...derken intihar etmesi...
Zaten bu intihar etme olayı bana garip geliyor. Öyle zor bir karardır ki aslında... hele de geride bırakacağın çocukların varsa...
Ama işte bazı genlerimiz çok baskın oluyor ve kendiside annesinden geçen bu genle yaşamak zorundaydı...
Aslında kitap çook eski, belki okuyanlarınız çoğunluktadır. Benim gibi hala okumadıysanız bu kitap iyi bir başlangı. Biraz kasvetli olsa da bazı detayları çok iyi veriyor yazarın hayatına dair.
Üzülerek okuduğum ama iyi ki okuduğum kitaplardan biri oldu.

Arka kapak şöyle der;
Sırça Fanus, XX. yüzyıl edebiyatının efsane yazarlarından Sylvia Plath’in tek romanı. İlk kez 1963’te yayımlanan kitap, Plath’in kendi gençlik bunalımlarından yola çıkan, büyük ölçüde özyaşamöyküsel bir yapıt. Amerikalı aydınlar üzerinde acımasız bir baskı kuran McCarthy döneminde, üniversite öğrencisi genç bir kızın zihinsel rahatsızlığını, intihar girişimini ve yeniden yaşama dönme uğraşını anlatır Sırça Fanus. Ne var ki, Plath’in şaşırtıcı akıcılıktaki üslubu, ayrıntılara inen keskin gözlemciliği ve kurgulama ustalığı, Sırça Fanus’u iç karartıcı bir bunalım romanı olmaktan çıkarır, insan ruhunun
derinliklerinde cesaretle gezinen eleştirel bir yapıta dönüştürür. Şiirleri ve öykülerinde de yabancılaşma, ölüm ve kendini yok etme temalarını işlemiş olan Plath, bu romanın yayımlanmasından bir ay sonra, otuz bir yaşında, yaşamına kendi eliyle son vermiştir



Başlık ekle


Diğer kitabım;
"Sen Ben Biz / Laura Barnett" 
İnternette arama yaptığınızda kitap için "müthiş" yazıyor hemen hemen her yorumda. Elbet okuyanın okuma zevkine göre değişir. Lakin ben okuyamadım. 100 sayfaya kadar ilerledim sonrası zorlayamadım.  Olaylar üç ayrı başlıkta, üç ayrı şekilde anlatılıyor. Aslında benim için ilerlemeyen kısmı; sanki tiyatro metni okuyordum. Anlatım dili çok mekanik geldi ve rahatsız etti. Şimdi yazarken anlıyorum ki evet evet bu durum okumama engel oldu. Bende daha fazla zorlamadan bıraktım kitabı.



 


Diğer kitabım; " SUSTUM ANNE/ DEMET ALTINYELEKLİOĞLU"

Kitap "Açmayan Tomurcuğun Romanı" diye başlıyor. İnsatgram'da çok severek takip ettiğim Beyhan Abla'nın tavsiyesi üzerine almıştım kitabı.
Yazarın daha önce "Cariye"ler üzerine yazdığı bir iki kitabını ilgi ve merak ile okumuştum. Anlatım dilini seviyorum. Sizi sıkmadan, yormadan tarihi olayları az bir kurgu katarak anlatayor.
Bu kitabında da bahsi geçen kadın " Şükufe Nihal/ Tarihin ilk kadın coğrafya öğretmeni, Darülfunun'da okuyan ilk kadınlardan ve Kadın Kollarında yer alan, şair, edebiyatçı gurur kaynağı kadınlarımızdan"
Kitapta kimler yok ki... Atatürk ile görüşmesi, Orhan Veli, NAzım Hikmet, Faruk Nafiz Çamlıbel vb..bir sürü edebi sohbetler, tanışıklıklar ve bir süre sonra susmayı seçen Edebi Şükufe Nihal.
Olaylar bir gazetecinin kendisi ile röportaj yapmak istemesi ile başlıyor..... Sonra gelsin anılar..... hem tatlı hem acı olaylar.
Zor bir karaktermiş Nihal Hn. onu anladım okurken... aşkını, sevgisini hep içinde yaşamış..dışa vurmakta zorlanmış ve zamanla sivri dilli olması bazı anları kaçırmasına sebep olmuş...sonrası da susmayı tercih etmiş... Tabi o dönem yaşananları okumak, ve bir kadın olarak başarılarını okumak çok güzeldi... Yattığı yer nur içinde olsun....
Eğer tarihi roman seviyorsanız mutlaka okuyun diyeceğim kitaplardan oldu....


Diğer kitabım ise;  "ÜFLENMEMİŞ RÜZGARLAR/ MELİSA YILMAZ"

İg'de de yazdım burada da yazayım... Bence bu ismi not edelim ve başarılarına şahit olalım eğer yazmaya devam ederse Melisa Hn.
Öykü kitabı bu. Ki artık biliyorsunuzdur öykü okumayı sevmiyorum. Lakin bu başkaydı. Elimden hiç bırakmak istemedim.
Evet biraz kasvetli ve içe dönüktü öyküler.... ama sizi daraltan değil sorgulatan anlamda.
Geride kalmanın, her şeyi anlatmanın mümkün olmadığını satır aralarında öye güzel anlatmış ki..... unutmayacağım öyküleri okudum...

İnternette şöyle der;

“O geceyi hatırlamak, asla yalnız olmayacağını hatırlamaktı ve hatırladığı sürece, dünyayı omuzlarının üzerinde bir yük gibi değil, yalnızca bir anılar yumağı gibi taşıyacaktı. Yaşadığını hissediyordu. Yaşamak, savaşmak ve seninle öpüşmek birbirine öyle yakın şeyler ki, sevgili, diye düşündü, sonra gülümsedi. Dudaklarındaki ıslık, sonsuz adımlar boyu, bir aşk şarkısını, her aşk şarkısını, Aranjuez’i şekillendirerek sürüp gitti.”

Sazaki, Lidiyamis, Gili, Hernandez, Deina ve daha nicesi. Melisa Yılmaz’ın, Üflenmemiş Rüzgârlar’ı karakterleri, mekânları ve görselliği ile unutulmaz bir öykü dünyası oluşturuyor. Bazen ücra bir kasabada, bazen fantastiğin kıyısına açılan bir dükkânda, bazen zulümle yol alan bir gemide. Ötekileştirilse de yaşama tutunmaya çalışan, direnen, vazgeçmeyen, boyun eğmeyen karakterler. Atmosferinde soluk alıp veren her karakter öyle güçlü oluşturulmuş ki zihninizden hiç silinmiyorlar. Sokak duvarlarına yazılan şiirler, ötekileştirmeye karşı duran kadınlar, sessizliğe söylenen şarkılar, zulme başkaldıran kalabalıklar, fal bakılan kitaplar, sonsuzluğa yollanan mektuplar… Her şeye rağmen geride kalmanın, yaşamanın mücadelesini, inadını, inancını taşıyorlar. Öykücülüğümüzde yeni ve güçlü bir soluk, etkisinden uzun bir zaman kurtulamayacağınız bir ilk kitap.

1.4.20

Covid'li Günlük....Kitaplar...

3.haftada bitergen, biraz daha gerginim.... Kızın yanında belli etmemeye çalışsam da bazen ufak tefek ifadelerim, sabırsızlığım, sesimin tonunun kalınlaşması kendini ele veriyor.....
Özellikle akşam haberleri ve gece tartışma programlarını dinlemeden edemiyorum.
Ve biliyorum şuan çoğunluğumuz böyleyiz.
Genelde arkadaşlarımızla, ailemizle görüntülü konuşuyoruz...
Tabi evde tüm etkinliklerimizi kullanıyoruz :) Hiç dışarı çıkmadan etkinlik yapmak da açıkcası biraz zorluyor. Her ne kadar "şimdi herkesin serbest zamanı" desekde eşimle... kızçe bir yerden sonra hop yanımda.
Tabi bir de mutfak kısmı var, aşçı oluyorum yakında size taze haber :)) benden...
bugün artık girmedim mutfağa, dünde eşim yaptı yemeği....
Bu aralar eve taktım, bahar temizliğine kalkıştım, dip köşe.... hoş şimdi yapıyorum bir kaç ay sonra hop dön başa.....
Tabi geceleri okuyorum genelde, gündüzleri de eşim kıza ders çalıştırırken ya da onlar spor yaparken okuyorum biraz.
Acaba diyordum bizim kız tek çocuk ondan mı kendi başına hiç bir şey yapmak istemiyor?... lakin çoğu arkadaşımın iki çocuğu var ve onlarla görüştüğümde alakası olmadığını söylüyorlar. Hatta devamlı evde olduklarından dolayı, kedi köpek gibiler ve çok az berber oynuyorlar sonra hop bize sarıyorlar diyorlar.


Birde sanıyorum biz zamane  annelerin sorunu, devamlı çocukla ilgilenmek, aman yalnız kalmasın, kaliteli zaman geçireyim, etkinlik yaptırayım modu oluyor.
Bazen bana da oluyor ve eğer kendimle biraz daha fazla vakit geçirdiysem vicdanen üzülüyorum.... Sanki devamlı Umay'ın isteğini yapmalı, onunla oyun oynamalıyım gibi hissediyorum ve aslında çok az oyun oynuyorum. Genelde babası oynuyor. Çünkü ben oynayamıyorum. Daha çok kuduruyoruz, alt alta, üst üste... tabi en sevdiği şey kızın, nasıl kahkahalar atıyor anlatamam. O zaman benden mutlusu yok.
Geçen gün karşı sokakta 2 tur attık Umay ile.... biraz daha istedi ama korkudan eve soktum. Kimse yoktu sokakta oysa ki... çocukda haklı 15 gündür evdeydi. Öyle iyi geldi ki ana kız bize...

Öyle işte! Bildik durumlar.... Geçecek bugünler,Allah Yar ve Yardımcımız olsun ve biz insanlara akıl fikir versin......

Okuduğum kitaplara gelirsek....

Grup oalarak "Engin Geçtan/ Hayat" kitabını okuduk. Evet altını çizdiğim cümleler de oldu lakin çok sarmadı beni/izi....
Çok fazla tekrar vardı. Birde belirli yaşa gelince bazı konuları, bazı yaşanmışlıkları hayatımızda aşmış oluyoruz o yüzden bu kitaplar bize gelmiyor.... Yoksa haddime mi Engin Hoca'nın tecrübesini, anlattıklarını eleştirmek..


Ölçülen zamanın egemenliği, benliğimize mal ettiğimiz çalar saatlerden ötürü ilk bakışta bize baş edilmez görünebilir. Ancak yaşantılarımıza dikkatle bakıldığında, pek çok şeyi, saati ayarlamış olduğumuz zamanda değil de 'eşref saati' geldiğinde gerçekleştirebildiğimizi görebiliriz. Trafik ışığı kırmızıya dönüşmeden önce yetişebilmek için seferberlik durumuna geçtiğinizde ya da asansörün gelmesini bekleyemeden merdivene yöneldiğinizde kazandığınız saniyelerin neden sizden daha değerli olduğu sorusunu hiç kendinize sordunuz mu?"
- Engin Geçtan-
(Arka Kapak) diyor.
Kitabında da altını çizdiği cümlelerden, etkilendiği durumlardan örneklerle anlatıyor.


Bu kitap; Bir Kutu Kitap'ın aylık gönderisinden gelmişti.
Araştırma yazısı bir kitap. "Biri Bizi Gözetliyor/Uğur Dolgun"
Çok ama çok fazla tekrar vardı. Birde uzun zamandır bu bilgiler o kadar çok tekrar edildi ki.... Bazı sayfaları atlayarak okudum.
Belki 20'li yaşlarda olsaydım, bu konularda bilgimde az olsaydı, daha bir merak ile okurdum diye düşünüyorum.
Arka kapakta; Uydu takibi, beyin parmak izleri, yüz tanıma sistemleri, akıllı telefonlarımızdaki casuslar, dijital fişlemeler, kameralarla donatılmış şehirler, elektronik devlet uygulamaları... Dünyaya geldiğimiz andan itibaren hakkımızdaki her şeyi kayıt altına alanlar bunu nasıl başarıyorlar? Hangi yöntemleri kullanıyorlar? Bundan çıkarları ne? Kim bunlar? İşte bütün bu sorular elinizdeki kitapta yanıt buluyor. Gözetim toplumu alanında yaptığı çalışmalarıyla tanınan Uğur Dolgun, izleme ve izlenme paranoyasını derinlemesine analiz ediyor ve bizi gözetleyenlerden nasıl korunacağımızın ipuçlarını veriyor.

"Biri Bizi Gözetliyor", dijital çağda yaşayan herkesin okuması gereken bir kitap. böyle diyor.

Ama bence öyle değil.....

Veeee biliyorsunuzdur çok yazdım. Proust'un Kayıp Zamanın İzinde serisini okuyorum. 4. kitabındayım. Araya "Proust'un Paltosu/Lorenza Foschini," okudum.
Tabi çevirisini bence en iyi çevirmenlerden olan "Eren Yücesay Cendey" hanım yapmış.

Marcel Proust 1922 yılında Kayıp Zamanın İzinde'yi tamamlamasının ardından hayata gözlerini yumduğunda arkasında düzenlenmesi gereken düzinelerce defter, sayısız mektup, eskiz, müsvedde ve elbette kişisel eşya bırakmıştı. Modern edebiyatın çehresini değiştiren bu büyük yazarın hayatına dair ayrıntılar bugün bile yeni bulgularla araştırmacıları şaşırtmaya devam ediyor.

Zengin bir Proust okurunun, Guérin'in, giderek edebi bir saplantıya dönüşen hikâyesi, yetmişli yılların başında Kayıp Zamanın İzinde romanını filme çekmeye niyetlenen ünlü yönetmen Visconti'nin kostümcüsüyle yapılan bir röportajyla başlar. Bir Proust hayranı olan Guérin, hastalanınca bir rastlantı sonucu Proust'un kardeşi Dr. Robert Proust tarafından tedavi edilir ve bu durumu benzersiz bir fırsat olarak görür. Düşünceleri, yazdıkları ve cinsel tercihleri yüzünden ailede istenmeyen kişi olan Proust'tan kalan ve hoyratça sağa sola dağıtılan eşyanın, kimisi büyük bir umursamazlıkla yakılmış nice mektup, müsvedde ve kitaptan geride kalanların peşine düşer, kâh para vererek, kâh tatlı dille ikna ederek. Bıkmadan sürdürdüğü bu çabaların sonunda hiç ummadığı bir ödüle kavuşur: Proust'un yaşamının büyük kısmında sırtında olan, yazdığı gecelerde yorgan görevi gören paltosuna.

Proust'un Paltosu, her biri Marcel Proust'un, yazdıklarının ve geride bıraktıklarının bekçisi olmuş bir dizi şaşırtıcı ve unutulmaz karakterle zenginleşmiş, yitirilen ve bulunan, sıradan nesneler ve sıradışı arzularla dokunmuş ilginç bir öykü, Proust hayranlarına hoş bir sürpriz. diyor arka kapağında.
Ve güzelde bir özet olmuş
Eğer Proust okuyacaksınız yanında mutlaka bunları da okuyun.

Böyle işte!


22.3.20

Biten Kitaplar..... Güne dair....

Hepimiz gibi elimde telefon, gözüm televizyonda....haberleri hiç bu kadar izlememiştim. Dün hiç açmadık tvyi. Yoksa ruhen de çökücem....
Bugün Miraç Kandili.... Rabbim dualarımızı kabul etsin, dünyayı saran bu salgın bitsin.....

Hele o dışarı çıkanları, hava güzel diye yine iç içe oturanları anlamıyorum..... Evet belki bazı şeyleri sembolik buluyor olabilirsiniz. Lakin bir gerçek var....küresel bir salgınve hepimiz birbirimizi düşünmek zorundayız...

Evdeyiz. Market dışında çıkmıyoruz. Hava gündüzleri güzel oluyor, balkona çıkıyorum... Okuyabildiğim kadar kendimi kitaplarıma vermeye çalışıyorum. Bir iki günde bitireceğim kitapları neredeyse dört beş günde bitiriyorum. Gece üçü buluyor yatmam.....

Hadi biraz kafamız dağılsın,  okuduğum kitapları anlatayım.... :)

Yazardan okuduğum 3.kitap. "Fındık Kabuğu" dışında bu iki kitabı severek okudum.
"Sahilde/ Ian Mcewan" bir dönem tabu olan konudan yola çıkarak psikolojik detaylara giriyor ve bize anlatıyor....
1960'larda, aslında aileden gelen içe atmalar, sorunları olan iki genç evlenir. Sahilde bir kasabada balayına giderler. Sadece bir gün evli kalan ama bir türlü cinselliği yaşayamayan bir çift.
Ama kitapta anlatılan,  anlatılmak istenilen cinsellik değil.... İçimizde yaşadığımız ile dışa vurduğumuz bambaşka.....
Yetişme tarzımız, hele o dönemlerde cinselliğin konuşulması, yaşamasının geleneğe aykırı olması.. 
İlgi ve merakla okudum.

Bir sonraki kitabım;
"Son Aydınlık Yaz/ Doris Lessing"
 İnstagram"da #1nobel1klasik hagtagi ile okuduk. Aslında yazarın "Büyükanneler" kitabı listemde idi. Bunu da grupla okumuş oldum.
Bu kitabı çok sevemedim. Özellikle anlatımı, kopukluğu çok yavaşlattı beni. Ama konusu itibari ile de yabana atamam kitabı.
Bir kadının,  kadın ve anne olduğu için nelerden vazgeçtiğini, aile içinde nelere katlandığını anlatan  bir kitap. Ve sonrası bir öneri ile iş yaşamına dönen, yeni bir duyguya yelken açması, gel gitleri derken kitap bitiyor. Bazı olaylar çabuk geçmiş. Bir de okurken "buraya şimdi nasıl geldi ki?" dediğim çok nokta oldu. Buda biraz beni rahatsız etti.
Ama biliyorsunuz tek kitap ile karar vermeyi sevmiyorum. Yakın zamanda diğer kitabını okuyacağım.

Öyle işte!

İyi geceler.....

8.1.20

Günlük Haller...Biten Kitaplar.....

Yeni yıla hızlı giriş yaptık 🌿

Kimle konuşsam hasta, havalar da malum. O yüzden bu hafta bizim kızı okula götürmüyorum. Hafiften öksürüğü var. İlerlemesin diye götürmemiştim; sonra öğretmenimiz de "okulda 2-3 çocukta domuz gribi çıktı dikkat edin" deyince hepten götürmüyorum. Nasıl olsa bu son senesi, sefasını sürelim. Seneye 1.sınıfta böyle gitmeme gibi lükslerimiz olmayacak 😁

Şimdi asıl mesele 15 tatil geliyor,  bir şeyler yapmak gerek. Yoksa televizyon izlemek istiyor. Evet izliyor ama sabahtan açıp akşama kadar olmasın yani. O yüzden bir grup arkadaş ,  ara ara toplaşalım dedik. Çocuklar bir araya gelip oyun oynasın. Ara ara da dışarı etkinlik yaparız kızçemle. Ee bide üstüne sinema, patladı gitti 😁

Böyle zamanlar da "acaba annemler napıyomuş?" diye düşünmeden edemiyorum. Bazen çıkmaza giriyorum resmen.... Bide diyorum 2, 3 çocuğu olanlar nasıl idare ediyor? Ben tek çocukla bu kadar detay düşünüyorsam.....

Biten kitaplarımı da anlatayım 🤗🍀

Resmen hayranım Virginia Woolf'a💜🌼

Okumadığım bir iki kitabı kaldı. "LONDRA MANZARALARI" deneme,  anlatı kitabı. Bu kitabında anlattıklarını dergide de yayınlanmış. Yazarımız hem Londra'da yaşıyor, hem bu şehri seviyor ve kendi gözünden şehri,  yaşamı, günleri anlatıyor. Tabi yine kendine has anlatımı ile 6 deneme yazısından oluşuyor. Açıkçası yer yer sıkıldım,  sanırım bunda hiç yurt dışı gezisi yapmamamda etkili diye düşündüm.

Geçen sene listemde olan, okumak istediğim bir kitaptı "BEN, KİRKE / Madeline Miller"
Henüz almamıştım kitabı. Sonra aralık ayında İnstagram'da Sevgili Kübra "kitaplaşma etkinliği" düzenledi ve bana bu etkinlikte bu kitabı gönderdi.  Ne güzel bir tesadüf dedim. Demek ki öne çekip okumam gerek diye düşündüm. Bir  solukta da  okudum. Tek sıkıntı Kirke geride kalmıştı bana göre. Yoksa mitoloji seven biri olarak ilgi, merakla okudum.
Nette biraz araştırınca şöyle yazıyor alıntı yaptığım sitede;
kirke - yunan mitolojisinde büyücü kadın. helios (güneş) ile okeanos'un kızı olan deniz perisi perseis'in kızı. aeetes, pasiphae'in kardeşi. homeros'un odysseus destanında, güzel kirke, odysseus'un arkadaşlarına şarap içirerek domuza çevirir. tanrı hermes, odysseus'un yardımına koşar ve ona bir ot vererek domuz olmasını engeller.

Kitaba dönersek, Kirke babasına karşı geliyor ve sürgün ediliyor. İçinde ki iyi yön ve ölümlere olan yakınlığı da hat safhada. Büyülerini genelde iyilikten,  aşktan yana kullanıyor.  Yazar bizi mitolojik bilgilere boğmadan anlatıyor ve buda kitabı daha çekici kılıyor. 
Arka kapak yazısı şöyle;


NPR, Washington Post, Buzzfeed, People, Time, Amazon, Entertainment Weekly, Bustle ve Newsweek’e göre Yılın En İyi Kitabı
 
Goodreads okurlarına göre 2018’in En İyi Fantastik Kitabı
 
“Bu dikkat çekici hikâye sizi, Kirke’nin yaptığı bir büyü gibi etkisi altına alacak.” –Mary Doria Russell, Serçe’nin yazarı
 
“Tek kelimeyle büyüleyici ve zarif anlatımıyla Ben, Kirke, kadın yaşamının sıradan ve de sıradışı bir hikâyesi.” Eimear McBride, Kız Natamam Bir Şeydir ‘ in yazarı
 
Ozanlar benden, –erkek– kahramanın karşısında diz çöküp merhamet dilenen bir kadın olarak bahsetti hep; ilaç katarmışım tatlı şaraplarına, büyüleyip domuza çevirirmişim hızlı giden gemilerin tayfasını, babaevini unutturur, sılaya kavuşmalarına müsaade etmezmişim. Ne demeli, kadınlara haddini bildirmek ozanların en sevdiği vakit geçirme biçimidir; yerlerde sürünüp ağlamazsak gerçek bir hikâye olmazmış gibi.
Ama yanılıyorlar, yanılıyorsunuz: Cadılık illa nefret, kıskançlık ya da başka türlü bir kötülükten doğmaz; ben ilk büyümü aşkımdan yapmıştım.
 
Ben, Helios’un kızı, Aiaie Cadısı Kirke. Hayatım boyunca trajedinin beni bulmasını bekledim. Bulacağından hiç kuşkum yoktu çünkü başkalarının hak ettiğimi düşündüğünden daha fazla arzum, isyanım ve gücüm vardı, yıldırımları üstüne çekecek şeylerdi bunlar. Ve bir gün, artık bu dünyaya dayanamayacağım, diye düşündüm.
Bunun üzerine denizin derinliklerindeki kadim bir tanrı seslendi: Öyleyse çocuğum, başka bir dünya yap.
Ben, Kirke’de Madeline Miller; Odysseus, İkaros, Minotauros, Prometheus ve Zeus gibi mitolojik karakterlerin binlerce yıldır anlatılagelen hikâyesini farklı bir bakış açısından sunmakla kalmayıp Olymposlu tanrıların dünyasını Homeros’un destansılığında aktarmayı başarıyor.

5.11.19

Günlük.... A. Zambra ve H.Ergülen...

Hoş geldin kasım ayı...aslında bana pek de hoş gelmedin.  Annemi kaybedeli bu ay 3 yıl olacak...... İyi ki rüyalarımız varda dayanması biraz daha iyi oluyor..   Hemen hemen iki üç günde bir rüyamda görüyorum annemi. Belki bilinç altımın oyunudur bilemiyorum lakin iyi geliyor ruhuma.
Geçen gün Umay'a sordum. Ananeni hatırlıyor musun?diye....
🍁" hatırlıyorum anne,  hep örgü örerdi" dedi..peşinden de "anne, ananemi çok özledim" dedi.
Tabi benim göz yaşlarım içime aktı. Bende çok özledim Umay deyip konuyu değiştirdim. Biliyordum ki ben ağlarsam bizim kız da ağlayacaktı.... Gerçekten  de annem örmeyi; dantel olsun örgü olsun çok severdi. Öyle hatırlaması çok daha iyi kızçemin.

Okulların açılması ile nasıl bu kadar hızlı zaman akıyor anlamıyorum. Şunun şurasında ne kaldı yeni yıla? Geçen sene hiç bir  karar almamıştım. Zaten ondan önce aldıklarımın da yarısını gerçekleştirmiştim.
Bu yıl yeniden yazasım var defterime.


Gelsin yeni planlar, kararlar 😊 artık ne kadarı gerçekleşir onları da bir sonra ki yıl analiz ederiz. 😁



Proust okumalarımız devam ediyor. Araya ince kitaplar ekleyerek okuyorum. Olay örgüsü ve kısa cümleler olmadığından Kayıp Zamanın İzinde serisinde, ince kitaplar iyi oluyor.
Ama müthiş bir kafa Proust....

"Ağaçların Özel Hayatı /  Alejandro Zambra" ilk kez yazarın bir kitabını okuyorum. Biraz karışık geldi anlatım dili. Bir anda ileriye bir anda geriye gidiyorsunuz kitapta.
Biraz bakınınca nete seveni sevmiş sevmeyeni sevmemiş. Arası pek olmamış.



Şili'li bir yazar Zambra. Diğer ses getiren kitabı " Bonzai" olmuş. Bir kitabını daha okuyup öyle adıma karar vericem. Çünkü dolu bir yazar okuduklarıma göre.
Arka kapak yazısı şöyle;
"Şilili yazar Alejandro Zambra, İspanyolca yazan en iyi yazarlar arasında gösteriliyor. İkinci romanı Ağaçların Özel Hayatı’nda geçmiş ve geçmişin belkileri ile gelecek ve geleceğin getirebilecekleri üzerine bir hikâyeler zincirini takip ediyoruz. Ağaçların Özel Hayatı, Verónica’nın resim kursundan dönmeyişiyle başlıyor. Öğretmen ve pazar günü yazarı Julián’ın önce küçük Daniela’yı uyutmak için anlattığı doğaçlama hikâyeler olarak. Bekleyiş uzadıkça Julián hikâyeleri istemsizce kendi hayatlarına döndürüyor. Anımsayışlarla, çağrışımlarla, gözlemlerle ve bunlardan yaratılmış bir gelecekle, Daniela’nın geleceğiyle dolu özel hayatlar Verónica’nın yokluğuyla şekilleniyor, her sözcüğünde onun dönüşünü bekliyor. “Kitap o dönene ya da Julián onun dönmeyeceğine emin olana dek sürüyor.”"
Kararsız kaldığım bir kitap oldu. Nedense oturmadı bir şeyler kafamda okurken...
Karıştı, gitti....
Siz okudunuz mu hiç yazardan bir kitap?




Bir diğer kitabım; Haydar Ergülen'e ait. Sait İle Sabahattin Ali Üzerine Yazılar

“Sanki iki yazar birbirlerini tamamlamak üzere yazmışlardır. Köyleri, kasabaları, adaları, kentleri paylaşmışlar ve ikisi de gerçekliklerini en çok da yazarken kavramışlar, varlıklarına en çok yazarken inanmışlardır. Yazmak için yaşamak kadar, yaşamak için yazdıkları da doğrudur.
‘Yazmasam deli olacaktım!’ diyen Sait’tir ama ‘yazmasam nasıl ölecektim?’ diye yazının karşısına ömrünü koyan da Sabahattin’dir...” der arka kapak yazısında.

İki yazarı da ele alarak hem benzer hem benzemeyen yönlerini anlatı şeklinde yazmış Sn.Ergülen.
İki yazar da çok büyük ve önemliler bence de ve çok erken yaşta kaybetmişiz..... İki yazarı da okurken içim hep cız ediyor. Ki öykü okuyamayan biri olarak Sait Faik'in hikayelerini bambaşka keyfile, hüzünle okudum. Ve yazar bu kitabında da aslında bundan bahsediyor. Şair gibi, şşir gibi yazıyorlar ve okutuyorlar. Bir başkalar iki büyük yazar da...

Sait Faik'in insanın içine karışarak yazması, Sabahattn Ali'nin hem kişi analizleri hem toplumsal olaylara bakışı ve bunları yazıya döküşü... hep başka bir dünya....


 


27.7.19

Son Virginia Woolf Kitaplarım...

Selam.
İkinci #virginiawoolf kitabımla da vedalaşmamıza çok az kaldı. Ne desem az kalacak #dalgalar için.
〰 Bildiğim bir şey varsa hiç de kolay bir kitap olmadığı. Hatta şöyle bir nette dolandım da...yalnız değilmişim. En hoşuma giden yorumu Sevgili Selim İleri yazmış. Bir kaç kez okuması kitaplardan.
〰Okurken başlarda çok zorlandım.  6 kardeş var üç kız üç erkek. Zamanlar karıştı başlarda. Sonra anladım ki bilinç akışı tavan bu kitapta. Sıkıntı mı asla! 😊
〰 Ki severim duyguları anlatan kitapları,  biraz da puslu şiirsel roman bu kitap. Okurken lirik bir şiir gibi akıyor kelimeler. Ah hele o kelimeler.... Nasıl anlatsam ki...
Virginia Woolf ‘Dalgalar’a 1929’da başlamış, eserini 1931’de bitirebilmiş.
Hele o güneşin,  denizin ve dalgaların tasvirinin yanın da içsel konuşmaların tasviri  var ki; takdire şayan........

Velhasıl demem o ki; bu kitabı bir kaç V.Woolf kitabı okuduktan sonra okuyun ve derinlerine inin...sonra da birkaç gün bu kitapla yaşayın.... Ne demek istediğimi anlayacaksınız....


Deniz feneri kitabı:




Günaydınnnnn.🌼
🌊 #deniz feneri kitabı Virginia Woolf kitapları arasında en en etkilendiğim kitap oldu. Hoş ben bu kadının kendisine hayranım, kitaplarına da....
Bence okullar da klasikler okuturken hep Anna Karanina okutuyorlar ya hani.. Ki yanlış anlaşılmasın Anna K. Kişi psikolojileri  hakkında analizleri iyi ama özellikle kız çocuklarımız için  öncelikle "KENDİNE AİT BİR ODA" okutulmalı. İsmi bile ne güzel değil mi?
🌊  Kitaba gelirsek otobiyografik bir roman. Özellikle baba figürü kendi babasına çok benzer;otoriter,  sinirli, çocuklarını fazla takdir etmeyen ama takdir ve saygı bekleyen bir baba....
🌊 anne ise..... Mrs.Ramsay...kendimle o kadar özleştirdim ki..... Sizi hiç unutmayacağım Mrs.Ramsay........
🌊 Mrs.Ramsay ile kadının toplumdaki yerini,  evliliğini ve sosyal ağını daha iyi anlıyorsunuz o dönemin. Kadınların fazla akıllı olmadığı,  bir çok şeye hakkı olmadığı,  evlenmezsen başka bir hayat sürmeye de hakkı olmadığı savunulan bir İngiltere dönemi ....
🌊Tabi bunda gelenekler de işin içine giriyor. Özellikle anne karakterinin duygularını davranışları ile belirlemesi,  içinden geçenleri fazla dile getirmemesi ve beklenen davranışları sergilemesi de iyi yansıtılmış.
Asıl beni etkileyen o iç konuşmalarda ki bakış açısı....bazı cümleleri tekrar tekrar okudum.....  İç monologlar bir ileri öngörülü cümlelerdi.










Veeeeee son #virginiawoolf kitabımı da bitirdim.... #varolmaanları yazarın yaşamından kesitlerle dolu. Bir nevi anı,  otobiyografik bir kitap.
🐌 bazı duygular ve hisler vardır ve bazı acıları yaşamadan o duyguları bilemezsiniz... İşte o hislere dair duyguları çok iyi tercüme ediyor yazar....
🍃 Şunu demeliyim ki...özellikle kız çocuklarına  Anna Karanina'dan önce "Kendine Ait Bir Oda" okutulmalı....
Yazdığı dönemi düşünürsek,  bir kadın olarak değer görmek istemesi,  saygı görmek,  yazmak istemesi ve hep sırf kadın olduğu için eleştirilmesi ve kayda değer görülmemesi... Hâlâ günümüzde de olan bakış açıları değil mi?......
🍃 Varolma Anıları'nda bir tık daha ileri gidiyor ve içinde ki duyguları da anlatıyor. Ve şimdi daha iyi anlıyorum; Mrs.Dallawoy,  Deniz Feneri'nde ki Mrs. Ramsay'in o içe dönüş hallerini,  yer yer sessizliklerini ve kendi içlerinde konuşmalarını..
Haddimce demem o ki Virginia Woolf boşuna Virginia Woolf olmamış.. 
Her ne kadar "edebi kitap" yoktur diyenler olsa da...bazı kitaplar edebi ve değerlidir,  eşsizdir..


9.7.19

Orlando Virgina Woolf

Yanlış hatırlamıyorsam ilk "Kendine Ait Bir Oda" ile tanıdım Sevgili Virginia Woolf'u...
Kalemine hayran kaldığım bu kadını; geç tanıdığım için üzgünüm...
Tabi bayağıdır İnsatgram'da sağ olsun.... popüler kitaplar arasına giriyor kitapları...


Hayatını tekrar okuduğumda kendisi için ilk yorum, döneminin ilk feminizmi savunan kadın yazarlardan. Zaten Kendine Ait Bir Oda'da bundan çokça bahsediyor. Şimdi ki zamanla değil de kendi bulunduğu dönemle düşününce kitabı...o kadar cesurca yazmış ki kitaplarını.
Zor bir hayatın yanında  psikolojik olarak da dönem dönem krizler geçirmiş lakin çabuk toparlamış. Sonrası savaş dönemi ve içinde bulunduğu toplumsal olayları belirli bir yaş döneminde daha fazla kaldıramamış , eşine ve kardeşine mektup bırakarak hayatına son vermiş bir yazar...


📚 İndirim zamanı dört kitabını daha aldım.
"ORLANDO" ile başladım. Başlarda biraz durağan gibi gelse de....ilerleyen sayfalar da o kelime ahenklerine,  fantastik anlatımlara lakin bunu çok da hissettirmemesine bir kez daha hayran kaldım. Evet uzun süreler oluyor ama siz okurken fantastik kitapmış gibi düşünmüyorsunuz.

📕Kitaba gelirsek özellikle o dönem de cinsel kimliği ile ilgili kitaplar yazmak bence cesaret işi. Ve bu kitabında Sevgili V.Woolf'un hayran olduğu  komşusunda esinlenerek yazmıştır.
Belirli bir yaşa kadar erkek olarak yaşar Orlando; ailesinden iyi bir miras kalmıştır,. Tektir.
Şiire meraklıdır. Yazmaya çalışır... Hayatı öyle güzel mizahi bir dille anlatmış ki yazar... Özellikle betimeler ve ara ara araya girip kısa açıklamaları nefes gibi..   Kendisi de kitabın bir çok yerinde , biyografi kitabı olduğunu,  bazı detayları es geçtiğini falan yazıyor. Siz de okur olarak bazı yerlerin zaten çok detaylanmasına gerek olmadığını biliyorsunuz. Çünkü okur olarak merak ettiğimiz başka bir şey oluyor..  Bir döneme tanıklık ediyor Orlando....


Sonra bir sabah uyanıyor kadın olmuş.... Sonrası olanlar da çok ilginç. Özellikle duygu anlatımları ve bunları Orlando'ya anlatması,  ondan dinlemek.... Yazılacak çok detay var ve  okumayanlarınız olabilir o yüzden çok da özetini vermek istemem. Aşağıya kitaptan bir kaç alıntı bırakayım,  bir de "bilinç akımı" yöntemini açıklayayım. Çok sonra öğrendim  bende ve sevdim bu yöntemi 😊

"Önemsiz ayrıntılar gibi görünseler de,  giysilerin bizi sıcak tutmak dışında daha önemli görevleri olduğu söylenir.
Bizim dünya görüşümüzü de dünyanın bize bakışını da değiştirirler."


"Gürültüden sonraki sessizliğin daha derin olması henüz bilimsel olarak doğrulanmamıştır. Ama sevişmenin hemen arkasından gelen yalnızlığın kendini çok daha fazla hissettirdiğine çoğu kadın yemin edebilir."

Arka kapak yazısı der ki;

Virginia Woolf’un, yakın arkadaşı, karizmatik, biseksüel yazar Vita Sackville-West için yazdığı Orlando, eğlenceli, fantastik bir ‘sahte biyografi’. Canı istediğinde bukalemun gibi biçim, daha doğrusu cinsiyet ve kimlik değiştiren tarihi bir karakterdir Orlando. Erkek olarak başladığı hayatını kadın olarak sürdürür, on altıncı yüzyılda soylu bir aileye doğar, birkaç yüzyılı hızla yaşar, bir gecede cinsiyet değiştirir, yirminci yüzyılın ilk yarısına bir kadın yazar kimliğiyle ulaşır. Delikanlılığında Kraliçe’nin sevgilisi olur, İngiltere Kralı tarafından İstanbul’a büyükelçi olarak gönderilir; Çingenelerin arasında da yaşar, saraylarda da; edebiyat sevdalısı, melankolik bir şairdir; çeşitli kimliklerde çıkar karşımıza Orlando ve değişken ruh halleriyle, yaptıklarıyla hep şaşırtır. Viktorya Dönemi değerlerini eleştiren ve cinsiyet, özgüven, hakikat, kimlik, kişinin toplumdaki yeri, edebiyat gibi konulara şiirsel bir üslupla dokunan Woolf’un kendi deyişiyle Orlando, yazarlık yaşamında tasasız bir tatil; kafaları karıştırıyor, ne yana döneceği belli olmuyor ve bu yüzden de keyifli. 
“Kuşkusuz Woolf’un en yoğun eseri, çağımızın da en olağandışı romanlarından biri.” 
Jorge Luis Borges

Bilinç Akımı/Akışı Tekniği Ve Özellikleri

Kişinin aklından geçenlerin birinci kişi ağzından yansıtılmasıdır. Bu teknikle yazar; kahramanın, hayatı, nesneleri, etrafında gördüğü şeyleri nasıl algıladığını, bir bilinç yansıması eşliğinde aktarır. Derin, soyut ifadelerden meydana gelir.
Bilinç akışı tekniği, genellikle iç çözümleme ve iç konuşma tekniği ile karıştırılmaktadır. İç çözümleme anlatıcı-yazarın araya girerek kahramanın duygularını, düşüncelerini okura aktarmasıdır. İç konuşmada ise yazar aradan çekilir, aktarma görevini bırakır; okura roman kişisinin zihnini bir sinema gibi seyrettirir.
İç konuşma ve bilinç akışı tekniği neredeyse aynıymış gibi görünür, ancak iç konuşma gramer bakımından düzgün, sentaks kurallarına uygun cümlelerle yapılan sessiz bir konuşmadır ve düşünceler arasında mantıksal bir bağ vardır. Bilinç akımında ise karakterin zihninden akıp giden düşüncelerde mantıksal bir bağ yoktur. Daha çok çağrışım ilkesine göre akarlar. Ayrıca gramer kuralları da gözetilmez. Bilinç akımında yalnız düşünceler değil, duyumlar, imgeler de yer alabilir.