İnce Kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnce Kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.1.20

Proust , Peter Handke Kitapları...



Öyle hızlı okunmuyor #marcelproust
Yavaş yavaş akıyor kelimeler. Gerçekten de ayrı bir zekaya sahip,  büyük bir deha Proust bencede...

Kaldı dört kitap... Bu kitapta sosyete partileri, davetler,  aşk, dedikodu bolcana.....
Bu kitapta diyolaglar diğer kitaplara göre daha fazla... Arkadaşı ile sohbetleri,  ona duygularını açması... Davetlere katılması....
Bir de Dreyfus Davası'da bolcana kendine yer buluyor bu kitapta. Bir kesim Yüzbaşının suçlu olduğuna inanırken, bir kesim de sırf Yahudi olduğu için suçlandığını dile getiriyor. Bir kesimde sessiz kalıyor. Öncesinde Emile Zola'nın "Suçluyorum" kitabını okumam  bu kitabı okumamı dahada kolaylaştırdı.

Diğer kitabım ise....incecik ama duygu yoğunluğu çok fazla olan bir kitaptı.
"MUTSUZUĞA DOYUM / PETER HANDKE"

Kitapevi'nde gezerken gördüğüm,  arka kapak yazısını okuyup aldığım bir kitap. Bir de Aylak Adam Yayınları olması da etkili oldu birazcık 😊
Bir anlatı kitabı. Annesinin 2.Dünya Savaşında yaşadıkları,  Nazi Dönemi, yokluk,  yoksulluk, saklanmak zorunda kalmaları.... Çocukken yaşadıkları ama büyüdüğün de,  özellikle annesinin  canına kıyması ile geçmişe dönük kendisini, annesini, yaşamlarını sorgulamasını anlatıyor.
Öyle uzun uzun cümlelerle değil, az öz, bazen bir hareketi ile bazen hissettiği bir duygu ile....
Okurken sizde anneniz veya ailenizle olan bağlarınızı düşünürken buluyorsunuz kendinizi....

Arka Kapak Yazısı şöyle;

Çocukluğumdan anımsadıklarım: tuvaletten gelen garip hıçkırıklar, sümkürürken çıkan ses ve kızarmış gözleri annemin. Annem var olmuştu; bir şeyler oluyordu; hiçbir şey olamamıştı.”

Handke'nin annesi Nazi dönemi, 2. Dünya Savaşı ve savaş sonrası tüketim toplumunu kapsayan yaşamı boyunca gözlerden ırak bir yaşamı seçti, ta ki aşırı dozda uyku hapı içip kendi canına kıyana kadar. Mutsuzluğa Doyum’da Handke, annesi hakkında bildiklerini, ya da bildiğini sandıklarını kayda geçirirken, romanlarındaki suskunluğunun benzerini -tarif edilemez acısı kök salmadan- bir ağıda dönüştürüyor. Sade olduğu kadar şiirsel bir dille kaleme alınmış bu anlatı, aşk, öfke, hayranlık
ve keskin bir tarihsel bakış açısıyla dolu olduğu kadar, yazarın kariyerindeki en dolaysız ve yoğun yapıtlardan birini oluşturuyor.

26.12.19

Biten Kitaplar....

Selam.
Nabersiniz?

Bizim bu hafta epey yoğun geçiyor.... Hatta sonraki haftalar da öyle olacak sanırım.

Bu arada okumalara devam tabi.

Elimde ki dört kitaptan üçünü bitirdim. Bi kaldı Proust 😬

Bunlardan biri okuma gurubu olarak okuduğumuz "ÇANLAR KİMİN ÇALIYOR/ ERNEST HEMİNGWAY" 
( Bu arada Macera Kitabım Özlem kulaklarını çınlattım. Kendisinin en sevdiği yazarlardandı 😉)

Daha önce hikaye kitaplarını okumuştum. Anlatım dili biraz yavan geliyor ama bana öyle geliyor.
Romanlarını da okumayı istiyordum ve bu kitap ile başlamış oldum. Aslında konusu itibari ile ara ara içim çekildi hele bir savaş sahnesi vardı ki... tabi burda yazmayayım okumayanlar için hoş olmaz.

İç savaşı anlatıyor ve gazeteliğinin izlerini fazlasıyla görüyoruz. Elbet edebi tarafını tartışmak bana düşmez. Ben sadece kendi adıma hissettiklerimi yazıyorum okurken. Ve bu kitapda konu her ne kadar gerçek, acımasız ols da yazarken bazı detaylar uzamış bazıları ise geride kalmıştı......

Örneğin ön sözünü yazan  Ataol Behramoğlu kitabın bir savaş, devrim, felsefe, aşk ya da serüven romanı gibi okunabileceğini söyledikten sonra ekliyor: “'Çanlar Kimin İçin Çalıyor', sanıyorum ki bütün bunların toplamıdır”. Aşkı, ölümü, savaşı ve direnişi olduğu gibi, tüm çıplaklığıyla yazar Hemingway. Aşk sözcükleri kalbinize işler, direnişçiler dürbünün ucunda bir düşman askeri görünce sizin de içiniz ürperir ve savaşın nasıl bir cinayet olduğunu okurken mideniz ağzınıza gelir.

Bazı cümleler çok uzatılmış geldi kendi adıma. Lakin okumasaydım da üzülürdüm dediğim kitaplardan oldu. Şimdi de Yaşlı Adam'ı okuyorum.

Diğer kitabım;
 Pdf olarak okuduğum bir kitap "KÜÇÜK KARA BALIK /  SAMED BEHRENGİ" 

yazarın diğer kitaplarına da bakmaya karar verdim. Öyle sıcacık bir öyküydü ki. Evet çocuk kitabı ama bizim de içimizde küçük bir çocuk yok mudur?..... Hatta okurken aklıma Kayık Balık Nemo geldi. :)))


 
Samed Behrengi (1939-1968), İranlı bir yazar. On bir yıl İran’ın Azerbaycan kesiminde köy köy dolaşarak öğretmenlik yaptı. Öğretmenken bile öğrenciliği bırakmadı: Halkın dilinde dolaşan masalları, söylenceleri derledi, yorumladı, yeniden yazdı. Bu arada Tebriz Üniversitesinde İngilizce öğrenimi gördü. 1968 yılının Eylül ayında, daha 29 yaşındayken, Aras Irmağı kışısında ölüsü bulundu. Yüzerken boğulduğu söylentisi yayıldıysa da buna kimse inanmadı. Çünkü Samed Behrengi, yazdığı masallarla, ülkesinin başına çöreklenmiş Şahlık düzenini açık açık eleştiriyor, her türlü baskı yönetimine karşı çıkıyordu. Küçük Kara Balık, onun yalnızca İran’da değil, dünyanın pek çok ülkesine tanınıp sevilmesine yol açmış bir ölümsüz kitaptır. Bu küçük kitap, Bratislava ve Bolonga Dünya Çocuk Kitapları Fuarlarında ödüller almış.
  Diğer kitabım ise; "BİR BAŞVEKİL SEVDİM/ MELİKE İLGÜN" 

Sevgili Melike Hn.ile  ilk Gamze'm http://yasamizi.blogspot.com/ 


sayesinde tanıştım. Bana "Kemale Eren Kadınlar" kitabını hediye etmişti. Yazarın kalemini, olayları anlatımını öyle sevdim ki... sırayla diğer kitaplarını da okumaya başladım. Sonra son kitabı "PARAMPARÇA" yı okudum.
Ve uzun zamandır da okuduğum kitabını arıyordum. Ve yine Gamzem bildiğinden buluşmamamızda bu kitabı hediye etti.  💓 

Hayatım boyunca siyaset anlatan programları izlemedim. Aslında hem iyi hem kötü benim için. Bazen bir şey konuşuluyor ve ben o dönemleri okumamış ya da takip etmediğimden anlayamıyorum.
Bu kitap da Başvekil Adnan Menderes ve Ayhan Aydan'nın aşkı, o dönem yaşanalar var. Ama en çok da Sevgili Soprano Ayhan Hn. yaşadıkları, hissettikleri anlatılmaya çalışmış.
Okurken yer üzüldüm, kızdım.... Ama sevince de kalbe, akla söz geçirmek bazılarımız için çok zor oluyor diye düşündüm. Özellikle kitabın sonunda ki fotoğraflar da gördüklerim çok üzdü. ÖZellikle idam fotoğrafları...
En çok Başvekil olarak değil de erkek olarak Adnan Bey'e kızdım. Neden neden deyip durdum. Kendimi hep Ayhan Hn.yerine koydum. Ara da Ayhan Hn. da kızdım...Keşke hayır deseydini dedim....sonra da ben o değilim ki dedim. Kendi kararları idi ve sevgiyi yaşamak istemişlerdi.
Tabi kadın olarak çok acılar çekmiş. En sonda oğlunu kaybetmesi......

Velhasıl yine kalemine sağlık diyerek bitirdim kitabımı ve Melike Hn. teşekkür ettim kendimce yazımları için.
Arka kapak yazısı şöyle der;


Bir Başvekil Sevdim



Bir başvekil, bir soprano, bir büyük aşk…
Adnan Menderes… Öldürülüşünden onca yıl sonra bile politikalarıyla hâlâ tartışılan, eleştirilen, özlenen, çok partili dönemin seçilmiş ilk başvekili…
Ayhan Aydan… Dinleyenin lirik sesini hiç unutamadığı, operanın genç ve güzel sopranosu…
Bir büyük aşk… Her ikisinin de evli olmasına rağmen filizlenen, her türlü engele rağmen boy veren, onca dedikoduya, yasağa, mesafelere, hasrete rağmen vazgeçilmeyen, vazgeçilemeyen…
Bir kahraman kadın… İhanetlerin en ağırına rağmen, kararını çoktan vermiş bir mahkeme heyetinin önünde “Ben onu çok sevdim!” diyebilerek tarihe geçen…
Gazeteci, yazar Melike İlgün’ün Kemal’e Eren Kadınlar ve Enver Paşa’nın Sultanı adlı kitaplarından sonra yeni romanı Bir Başvekil Sevdim Alfa Yayınları’ndan çıktı.
Yasak aşkı ünlü opera sanatçısı Ayhan Aydan’ın gözünden Menderes, Demokrat Parti ve 27 Mayıs İhtilali...
Yazar Melike İlgün bu kitabında, Türkiye siyasi tarihinde önemli rol oynamış ve derin izler bırakmış Başvekil Adnan Menderes’in 10 sene devam eden iktidarına ve idamına aşkın penceresinden bakıyor.
İlgün kitabında Ayhan Aydan’ın yaşadığı onca acıya, kaybettiği bebeğine, uğradığı ihanete rağmen aşkına nasıl sahip çıktığını anlatıyor.





<>

12.12.19

Biraz Benden..biraz biten kitaplardan....

Dönem dönem içime iyi gelecek kitaplar arıyor ruhum. Bunda sanıyorum ki evde olmamın da sebebi var. Çünkü çalışmayı daha çok seviyorum,  beni motive ediyor.
Yalnız şöyle bir ironi de var evde olmaya da alıştım. Bu ikilemden dolayı da ara ara ruhum daralıyor. Bazen kendimi işe yaramaz gibi hissediyorum,  nasıl anlatsam bilemiyorum bu duygumu. Sanki çok gezmemem, çok almamam gerekiyormuş gibi hissediyorum. Sonra bir dönem geliyor bu duygum gidiyor.
İşte böyle bir dönemde daha önce çok gördüğüm,  lakin mesafeli durduğum "SAKİN/ EGE SOLEY" kitabı yine karşıma çıktı.

İçini biraz karıştırdım ve almaya karar verdim.
Aslında tüm yollar biraz sakinlik, biraz dinginlik, biraz yavaşlamaya çıkıyor. Bunu ister meditasyon ile yapın, ister yoga, isterseniz namaz kılarak.... Enerji, dua ve iç sesimizi dinlemek aslında ruh-beden-zihin üçlüsü için önemli. Bunları biliyor olsam da ara ara okumak iyi geliyor.
🕐 🕐 🕐 🕐
Koşmayı bıraktığımız gün, vardığımız gün.
Aramayı bıraktığımız gün, bulduğumuz gün.
Konuşmayı bıraktığımız gün, duyduğumuz gün.
Bizim olduğunu sandığımız şeylerin hiçbir zaman gerçekten bize ait olmadığını anladığımız gün, artık her şeye sahip olduğumuz gün.

Kendimize sorduğumuz tüm soruların cevabı, aklımızı sakinleştirdiğimiz ve sessizce hayatı dinlediğimiz anlarda saklı. Ege Soley Sakin’de o değerli anlara ulaşmanın, yaşamın akışına güvenmenin ve kendi sesini daha iyi duymanın yol haritasını veriyor. (Tanıtım Bülteninden)
Diyor...... Yazarın anlatım dili öyle tatlı ki....anca böyle adlandırabilirim....

Sonra ki hafta "YUNANLI BİR KIZ ARANIYOR/ friedrichdürrenmatt


#friedrichdürrenmatt aslında oyun yazarı imiş.  Bir çok oyunu sahnelenmiş ve Almanca konuşulan ülkelerinin yazınında en ünlü yazarlardan.
📕 Bu kitabını okurken yer yer tiyatro oyunu izler gibi okudum. Aralarda masalsı anlatımı,  sonrası gerçekçi laflar,  cümlelerle sonunun nasıl geldiğini anlamadım kitabın. 📖 Her şeyin bir ilanla başladığı,  bazı nüfuslu kişilerin arasında ki diyaloglar, inancın, siyasetin , paranın insan üstünde ki etkilerini komik ve bir o kadar da dan dan söylerek anlatıyor yazar.
Kısa ama öz anlattığı hikâye hâlâ günümüzde de etkisini gösteriyor.... Tek sıkıntı kitapta çok fazla kelime hatası vardı.

İşte böyle......




2.12.19

İlber Ortaylı ile Max Frisch.....


Keşke daha çok televizyona çıksa da konuşsa,  anlatsa dediğim kişilerden biri Sn.İlber Ortaylı.
Daha önce "Atatürk" ü anlattığı kitabı okumuştum.
Bu kitabını da arkadaşımdan aldım. Bir çırpıda okunan kitaplardan. Gerçekten de engin bir bilgi birikimine, yaşanmışlığa sahip biri.
Okurken resmen sesi, gülüşü kulaklarım da, beynimin içinde canlandı. Umarım bu konuda yalnız değilimdir. 😁

Nehir Söyleşi tarzı bir kitap. Daha çok deneyimlerinden tola çıkarak, yaşadıklarından örnekler vererek yazılmış bir kitap. Ve her bir cümlesi dolu dolu.
Devamlı tüketime yönelik yaşamak yerine gezip görmemizden yana,  aynı zamanda da okumamızdan ve notlar olmamızdan da yana. Söyledikleri hiç de yabana atılacak şeyler değil.  Özellikle bilginin önemini, doğru bilinen yanlışları öyle güzel söylüyor ki...
Mesela diyor ki; devamlı Amerika'ya gideceğinize önce kendi ülkenizi gezin, sonra mutlaka İran'a, İsfahan'a gidin görün. Mutlaka bir dil öğrenin.
Görgüsüzlüğü bırakın.... 😁 günümüzün en büyük sorunlarından bana görede....  Herkes her şeyi biliyor; sanki akıllı telefona yazıp az buçuk okuyunca tamam her şey.....
Tabi bir tek bunlar yok. Sinema, tiyatro, kitap, gezi her şey var. Yok yok kitapta 😊

Diğer kitabım ise;




MAVİ SAKAL / Max Frisch


Aslında yazarın diğer kitabı olan "STİLLER" listemdeydi. Lakin YKY'de çalışan arkadaş önce bununla başlayın severseniz diğerlerini alırsınız dedi. Böyle okuyan, sizi devamlı gördüğü için ve sohbet ettiği için tavsiye veren çalışanlar çok keyifli oluyor. Bazen kitap almasam bile bakınıp, biraz sohbet edip çıkıyorum. 😊

Konusuna gelince....... Başta biraz anlatım dilini garipsedim sonra alıştım.... Sonunun  ise muallakta kalmış hissi vermesini sevmesemde kitap ve anlatılanlar iyiydi.
Az öz çok şey anlatmış yazar.

🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀

Doktor Schaad eski karısını boğarak öldürmek suçundan tutukludur. Savcı için cinayet nedeni bellidir: Kıskançlık. Beraat etmesinin ardından Schaad’ın zihninde süre giden kah gerçek kah hayali yargılama sürecine ve bu sürecin ona çağrıştırdıklarına tanık oluruz...

Adını Perrault’nun, karılarını öldürüp bodrumda saklayan masal kahramanı Mavi Sakal’dan alan romanı için Max Frisch şöyle diyor:  Schaad suçtan ne anladığını bilmiyor, günümüzde bunu bilmeyen yalnızca o değil sanırım. Schaad örtük bir suçluluk duygusu hissediyor  Benim için bu kitabın merkezinde suçun eylemle kanıtlanamadığı bir vakada suç ve suçsuzluk sorunu yer alıyor Beni ilgilendiren, vakanın kendisi değil, hakikati bulma yöntemi ve tekniği, yani yargı…
Mavi Sakal çok iyi işlenmiş bir anlatı. Simenon da Agatha Christie de daha iyisini yapamazdı.

Hans Mayer, Die Zeit


1.12.19

Uyuyan Güzel Balesi Ve Biten Kitaplar...

Selam.... :)

Ve kasım ayını bitirip yeni yıla saatler kala kafamda yeni sene için listeler oluşmaya başladı bile. Artık ne kadarını gerçekleştiririm bilemiyorum ama düşüncesi bile heyecanlandırıyor beni.

Yavaştan yılbaşı ağacını da çıkartırız. Geceleri karanlıkta sırf ağacın ışıklarının yanması da keyifli  oluyor. Sanırım ben hayata dair bir çok şeyden keyif alıyorum :)))

Bugün Yaşam İzi Bloğundan da bildiğiniz Gamzem ile "UYUYAN GÜZEL" balesine gittik.
İkimiz de ilk kez bir bale gösterisi izledik. Ve kendi adıma diyebilirim ki tek kelime ile bayıldım. O dans etmeleri, müzik ve oyunu sahnelemeleri olağanüstü idi.
İzlerken bir kez daha düşündüm ki; müzik ve dans gerçekten de boşuna evrensel olmamış....
sözler, kelimeler, konuşmalar olmadan sadece dans ve müzik ile o kadar çok duyguyu ifade ediyorlar ki..... acı, keder, sevinç, hüzün......


Çok seviyorum, ruhum resmen huzur buluyor böyle gösterilere gidince. İstiyorum ki devamlı, sinema, tiyatro, gösterilere gideyim. Sadece evimde kitabımı okuyayım....
Tabi hayaller ve gerçekler de var 😊
En önemlisi yoğrulmasına yardımcı olacağım bir kızım var. :)

Allah'tan evimi çekip çevirme işinde iyiyim tabi bunda beyimin de desteği var.
Tek sıkıntım kendi adıma şu" mutfak" ve "değişik yemekler yapmak" olayı var. Ruhumun bir tarafı mutfağa girip harikalar yaratmak istiyor, bir yanım da kitap-kahve istiyor.
Genelde ikinci isteğim ağır basıyor. Karnımızı doyuracak kadar yemek yapıp, hemen koltuğuma geçiyorum. :) Tabi mutfak-yemek ikilisi gerçektende emek, yetenek istiyor.  Bende öye bir şeyleri karıştırıp değişik lezzetler yapmak gibi bir hüner yok. Bildiğim neyse onu pişiririm. Arada da nete bakar ordan değişik bir şeyler yaparım.
En güzeli değişik tatları dışarıda yemek. 😀

Neyse efenim bu konu uzar gider.....
  okuduğum kitapları da paylaşmak isterim. :)










Bir Kutu Kitap.com'un gönderdiği öykü kitabını okudum.

Yunan Dansçı Kız- Arthur Schnitzler

Bir kaç öyküsü dışında beni pek sarmadı tabi bunda benim öykü okuyamama durumumda var.
Belki öykü okumayı sevenler çok sevecektir.

Arka kapak yazısı şöyle;

Bu ölüm! Ürperdi! Şimdi sadece tek şey hissediyordu; bir ölüyü. “Ben ve bir ölü, o ölü de benim kucağımda.” Titreyen elleriyle adamın başını kucağından çekti ve yere bıraktı. Ve şimdi de korkunç bir terk edilmişlik duygusu kapladı kadını. Neden arabacıyı göndermişti ki? Bu ne saçmalık! Burada ölü bir adamla yalnız başına ne yapacaktı şimdi.

Kucağınızda yatan ölü bir adamla yakalansaydınız ne yapardınız? Ya yasak aşkınızı itiraf etmek zorunda kaldığınızda? Yıllardır birlikte yaşadığınız kardeşinizin size inanmasını sağlamak için neyi göze alırdınız?
Bir sihirbazın öleceğiniz zamanı söylediği kehanetinden kaçabilir misiniz? Arthur Schnitzler’in öykü seçkisi Yunan Dansçı Kız’da bu soruların cevaplarını bulacak, kendinizi kahramanların yerine koyarak neler yapabileceğinizi düşüneceksiniz. 
 

Bir diğer kitabım;

Canavar


12.9.19

Yıldızların Örtüsü Yoktur / M. Aurelius

Bir dönem çok severdim felsefe ve psikoloji kitaplarını. Sonra çok okuyunca ara vermiştim. Tabi bahsettiğim  bu zamanlar 20'li yaşlarım. Bazı detayları hatırlamıyorum bazılarını ise net hatırlıyorum.
✨ Yine bir gün Kadıköy'e inince uğrak yerim olan YKY Yayınları'na uğradım.
Yeni çıkan bu kitabı gördüm sonra arka kapak yazısı kısacık bir cümle idi... Aldım.
✨ Okurken işaretlediğim çok cümle oldu.
✨ Özellikle felsefe ve ahlak, erdem bilimi sevenlerin daha çok seveceği kitaplardan.
#marcusaurelius 12 ciltlik Yunanca yazdığı bu eser ile ünlüymüş. Bu kitapta o ciltlerden derlenmiş.
✨ Özellikle cümlelerinde ahlaka, erdeme ve özümüze  değinmiş. Her şeyin içimiz de ve doğa ile ilintili olduğunu anlatıyor. Teklikten  değil Birlikten doğduğumuzu;  elbette kötülüklerin de olacağını sakin biz içimizde ki iyiliği ve uyumu iyi beslersek düşsek bile kalkabileceğimizi, vicdan muhasebesinden, uyumdan ve içimizde ki güçten bahsediyor.
Ara ara açıp bazı cümleleri okuyabileceğim kitaplardan oldu benim için.
Tanıtım yazısı bir çok şeyi anlatıyor aslında.




YAPI KREDİ YAYINLARI
"Hemen hemen hiçbir şey insana yabancı değildir."
Yıldızların Örtüsü Yoktur, Marcus Aurelius’un Şadan Karadeniz tarafından Türkçeye çevrilen Düşünceler eserinden Filiz Özdem’in yayına hazırladığı bir “seçmeler” kitabı.

İS 121-180 yılları arasında yaşayan ve “filozof imparator” olarak anılan Roma imparatoru Aurelius, devleti her şeyin üzerinde tutan Yunan anlayışının yerine aklı, ahlakı ve hukuku koyarak yönetim anlayışında kökten bir tavır farklılığı yaratmıştır. Aurelius’a göre Tanrı, öz, yasa, hakikat tektir, ortak us tektir, bu nedenle de bütün insanlar eşittir. Evrende her şey birbirine bağlıdır. Aurelius, İlkçağ filozofu Herakleitos’un “her şey akar, değişir” sözünün etkisiyle, “Tek sözcükle, bedenimize ait olan her şey akan bir ırmaktır, ruhumuza ait olan her şey de salt düş ve yanılsamadır; yaşamımız yabancı bir ülkede savaş zamanı ve yolculuktur, ölümden sonraki ünümüz ise unutuluştur. Bize koruyacak ne kalıyor geriye? Tek, biricik şey, felsefe” diyerek zamanın geçip gittiğine, insan ömrünün kısalığına ve gelgeçliğine sık sık vurgu yapmıştır.
Ünler, namlar, sahip olunan her şey de gelip geçicidir; bu sebeple insanın erdemli yaşaması, hayatını anlamlı kılan en önemli ölçüttür. Bu yanıyla Aurelius’un genelgeçer, zamanlarüstü bir özü olan düşünceleri yüzyıllar boyunca büyük ilgi görmüştür. Ne de olsa vurguladığı, insanın kendisini tanıma sanatıdır. İnsanın olduğu ve olmak istediği üzerine, felsefe ve doğal güdüler, teori ve pratik üzerine bir bilgelik denemesidir. Madalyonun iki yüzüne birden bakma arzusudur.
Yıldızların Örtüsü Yoktur, her kişinin kendisini seçerken, kurarken yaşadığı gelgitlere tutulmuş bir aynadır da… Bir melankoli başyapıtıdır da aynı zamanda.
“Başkalarının ruhunda olup bitenlerin ayrımına varamadığı için mutsuz olan bir insana rastlamak zordur; ama kendi ruhunun devinimlerinin ayrımına varmayan bir insanın mutsuz olması kaçınılmazdır.”
Kaderinden kaçmayan bir imparatorun, onu cesaret ve güçlülükle takip etmesi, insan olma yolculuğu için önemli bir örnektir.

12.6.19

Alo, Harika Hanım, Nasılsınız?

Canım arkadaşım Ayla'nın paylaşımında görmüş eklemiştim listeme... Dayanayıp, bekletmeyip aldım ve hemen okudum. :)
Aslında önceliği "Beni Asla Bırakma" kitabına verecektim ama o kadar cezbetti kitap beni hemen bunu okudum.


📞 Okurken aklıma ergenlik dönemimizde ki telefon konuşmaları,  hoşlandığımız kişiyi arayıp eğer telefona evdekilerden biri çıktıysa susup dinleyip kapattığımız dönemler geldi 😁
Tabi arayan numarayı gösteren telefonlar çıkınca işletmeler de yalan oldu .
Hatta annem bağırırdı "kız yeter konuştunuz kapatın artık" diye.
Bir de telefon çalınca "ben bakıcam" kavgası olurdu.....
Sonra arkadaşlarla aramızda şifreli çaldırma metotları geliştirmiştik vs...


📞📞   Konuyu dağıtmayayım çünkü kitap çok etkileyici. Sizce de ismi güzel değil mi?
İki kişinin diyaloglarını okuyoruz. Yalnız bir kadın bir gün rastgele bir numara tuşlar ve hersey değişir,  karşı taraf da yalnızdır ve başlar kısa,  günlük konuşmalar.
Yer yer içiniz duygulanıyor okurken yer yer de kadına kızıyorsunuz ama haklı bir şeyleri de buluyorsunuz..... İçe dokunan satırlarla dolu bir  kitap.
Yazar öyle güzel Türkçe ile kısa ve öz  anlatmış ki duyguları,  yaşanmışlıkları...
 Altını çizdiğim birkaç cümle ile derim ki okumadıysanız okuyun. 😊

"Çünkü durmadan konuşmak ,  bir yerden sonra orada ne varsa onu sıradanlaştırır.
İnsanları  birbirlerinin gözünde basite indirger."
"İlk kez çok konuştuğumun,  beni çok  konuşturmak istediğini farkına vardım. Yalnız kendime ait,  yalnız kendimin olan sırlarım olmamalı mı? Bunları ille de başkalarıyla paylaşmam mı gerek?"








“Sorduk mu birbirimize, nasılsınız dedik mi bugün?”
Sıradan bir günün sabahında çalan telefon yaşamınızı değiştirebilir mi? Hiç tanımadığınız, yüzünü görmediğiniz, adını bile bilmediğiniz biri, kendi hikâyesiyle varlığınıza ayna tutan bir sese, hesapsızca içinizi dökebileceğiniz bir dosta dönüşebilir mi?
Hattın iki ucu arasında salınıp duran sözcüklerin toplamı, gerçek bir hikâye eder mi? Bir “alo” kadar mümkün, başka bir dünya kadar uzak... Orada biri var mı?
Farklı türlerdeki eserleriyle Türk edebiyatının 1950 kuşağının önemli kalemlerinden biri olan Tarık Dursun K., birbirine ses veren iki yalnızın diyaloğu üzerinden insanın ve insan ilişkilerinin mümkünlerine bakıyor: Aşk, aile, kimlik ve varoluşa dair zorlu sorularla şekillenen bu sıradışı temas, bugünün bir “tık”lık yalnızlığına da ışık tutuyor.
“Düşündüm de... Sizi tanımayı çok isterdim. Yakından bakmayı ve... Bu belki’leriniz var ya, onları söylerken yüzünüzün ne biçim aldığını görmeyi de. Nasıl bir kişisiniz?”
“Sıradan... Hiçbir özelliği olmayan...”
“Konuştuklarınızdan o çıkmıyor ama...”

(Tanıtım Bülteninden)

Hamur Tipi : 2. Hamur
Sayfa Sayısı : 168
Ebat : 13,5 x 21
İlk Baskı Yılı : 2019
Baskı Sayısı : 1. Basım

6.5.19

Marc Auge Kitapları...

#marcaugé Yazarın kitaplarını ilk defa okudum. Biraz felsefi biraz gündelik yaşamdan örneklerle bize bazı duyguları aktarmış.
📕 Kendisi bir Antropolog. Ve kitapları da inceleme tarzında.
📃 #yaşsızzamanlar kitabında altını çizdiğim cümleler oldu. Özellikle yaş almak ve yaşamak üzerine yorumlarına bayıldım. Bundan sonra yaşı ilerlemiş birine "yaşınız kaç?" diye sormayacağım. 😊
📃 📍Altını çizdiğim cümlelerden biride; Eğer yaşımsam ve sadece yaşımdan ibaretsem, özümde, herkesin tanıdığı kurallar tarafından sıkıca belirlenmiş, sosyal ve kültürel bir varlığımdır. Fakat bu kurallar yığını beni gerçekten ilgilendirir mi? Ben gerçekten yirmi bir yaşıma geldiğimde reşit oldum mu? Bu dönüşüm şimdilerde benimkinden üç yıl önce mi gerçekleşiyor? Emekli olunca başka biri mi oldum? Altmış beş, yetmiş ya da seksen yaşımdan sonra söyleyecek bir şeyim kalmadı mı? Bu bir özgürlük meselesidir ve uzayan yaşam süresi daha çok kişiyi çemberin dışına atabilir."........
📍📍📍📍📍📍
Diğer kitabı olan #unutmabiçimleri mi çooook beğendim. Hatta sonrasında bir kez daha okumak istiyorum.
Bence şu cümle herşeyi anlatıyor; “Unutmak, toplum için olduğu kadar birey için de bir zorunluluktur. İçinde bulunulan zamanın, şu anın ve bekleyişin tadına varmak için unutmayı bilmek gerekir; ancak unutmak bellek için de bir ihtiyaçtır: Uzak geçmişe ulaşabilmek için yakın geçmişi unutmak gerekir.”


2.5.19

Anneannem Fethiye Çetin Kitabı...

#anneannem Ne desem nasıl desem!
🥀 Bir #anlatı kitabı Anneannem.... Sevgili Fethiye Çetin'in köklerine daha doğrusu annesinin köklerine doğru akan....
Konuşulmayan ve daha da konuşulmayacak konulardan biridir yaşananlar... Ve ölümü ile daha da içe işleyen bir hikâye.
🥀 Bizim ailede de geçmiş çok bilinmez.... Örneğin ne ananem nede baban emin geçmiş akrabaları. Mesela sorsanız hiç bilmem annemin annesinin yada babanemin annesinin adını.... Geçmiş zaman sorduğum da aldığım cevap hep aynıydı. " küçük yaşta evlenip geldik Kartal'a yerleştik. Sonrası ne köye gittik ne köyden geldiler." yani anlayacağım hatıralar silik ve zamanla da yok olmuş....
🥀 Okurken yer yer ağladım... Ah dedim Heranuş neler yaşamışsın da..nasıl dayanmışsın... Susmak,  içe atmak kolay değildir..... Hele zorunda kalmak daha da zor......
Bir dönem Ermeni oldukları için yerlerinden sürülen,  çocukları başkalarına verilen,  müslümanlığı seçmelerine rağmen bir şey olduğunda "dönme" diye anılan....elbet siyasi boyutunu bilmiyorum hiçbir zaman da siyasi  boyutla ilgilenen biri olmadım. Beni üzen,  yaralayan insani boyutu.....
🥀Her şeye rağmen evlenip çocuklarına kol kanat geren,  geçmişi sinesine gömen kadın. Ruhun Şad olsun 🙏🏻🌹
🥀 arka kapak yazısı anlatır herşeyi...

Bu coğrafyada yaşayan herkesin şu ya da bu şekilde bildiği ama üzerinde konuşmamayı tercih ettiği saklı yaşamlar. Ermeni ve Hıristiyan iken Türk ve Müslüman olmuş binlerce çocuktan biri: Heranuş ya da diğer adıyla Seher.
Torunu Avukat Fethiye Çetin anneannesi hakkındaki gerçeği yıllar sonra öğrendi. Anneannesinin akrabaları Gadaryanlara ise onun ölümünün ardından ulaşabildi. Konuşacak çok şey, sorulacak çok soru vardı.
"Yaşamı boyunca akla hayale gelmeyecek zorluklara göğüs germiş, çocuklarının ve yakınlarının karşısına çıkan engellerle baş etmiş bu kadın, gerçek kimliği söz konusu olduğunda neden kendini bu kadar çaresiz hissediyordu? Neden ailesini ve kimliğini savunamıyor, isteklerinin arkasında duramıyordu?"
Anneannenin her acı hatırayı anlatıp bitirirken tekrarladığı cümlede gizli belki de bu soruların cevabı: O günler gitsin, bir daha geri gelmesin...


12.4.19

Biten Kitaplarım....

Yağmurlu, soğuk bir günden selam. :)

Bu aralar ev, okul arası mekik dokuyoruz. Tabi bir de okul sonrası park.
Akşam 5'e kadar parktayız. Nasıl keyifli mutlu bizim kız anlatamam. Elbet bende.

Biraz yorucu oluyor elbet, bank üzerinde oturup gözlerle devamlı kontrol... Her ne kadar geçen seneye göre daha bilinçli olsa da bırakamıyorum. Onun dışında da evde işlerim biter bitmez kitabıma gömülüyorum. Çünkü son bir kaç aydır okuma hızım çok düştü....Sanıyorum bunda İg'de fazla zaman geçirmem de sebep oluyor. Şöyle bir bakayım diyerek bir açıyorum sayfayı bir bakıyorum saatler geçmiş...Onu oku, ona yorum yaz derken....ohooo....

Mart ayını "Anne Frank'ın Hatıra Defteri" ve " Dağ Yolunda Karanlık Birikiyor / Yaşamak - Bir Çaba Hüseyin Kıran" ile kapattım.



Vikipedi'de şöyle yazıyor;
   Anne Frank'in Hatıra Defteri, iki yıl boyunca Hollanda'nın Nazilerce işgali sırasında ailesiyle birlikte saklanıyorken Anne Frank tarafından tutulan günlüğünü içeren kitap. Aile 1944 yılında tutuklandı ve Anne Frank, Bergen-Belsen toplama kampında tifüsten öldü. 


Elbet okurken içiniz burkuluyor......Yani bi çocuğun gözünden olaylar, bir hücre gibi bir evde yıllarca saklanmak, yakalanma korkusu, sırf Yahudi oldukları için uğradıkları, yaşadıkları , korkuları, mücadeleleri.....Ve hep bir umutlarının olması...

Bildiğim kadarı ile artık bu kitabı İŞ Kültür Yayınları basmayacak, anlaşmaları bitmiş. Ama bulursanız bu yayınevinden okuyun derim Can Yücel çevirisi ile.

Diğer iki kitabım da Yapı kredi Yayınları'ndan. Hüseyin Kıran ilk kez okudum. Kelimelerini sevdim ama okuduğum zaman sanırım bana uymadı. İçim biraz daraldı. Ki aslında anlatmak istediği, verdiği örnekler ve cümleleri çok iyiydi...
Daha çok toplumsal karanlığı, bizi ve bize anlatıyor... Az öz yazmış ama dolu dolu yazmış.

Arada kaldığım bir kitap oldu. Belki daha sonra tekrar okumalıyım.
Siz okudunuz mu?


9.3.19

Doğadaki Son Çocuk Ve Stefan Zweig Kitapları...

Geçen hafta ince ama içi dolu kitaplar bitirdim.








Doğadaki Son Çocuk kitabını okurken kendi çocukluğum geldi aklıma....
Çünkü kitapta geçen bir çok şeyi kendi adıma yaşadım.
Oturduğumuz apartmanın bahçesi ağaç ve çiçeklerle dolu idi daha doğrusu benim dönemim de  bahçe kavramı daha fazla idi.
Şimdi ise çocuklar eve tıkılıyor.

Kitap da yazar üstüne basa basa doğa ile insanın, çocuğunun uyumundan bahsediyor.
özellikle dışarıda oynamayan çocukların daha içe kapanık, daha çok elektronik eşyaya bağımlı, depresyona yatkın, obez vb... süreçleri anlatıyor örnekler vererek.

 Trafik, annelerin “çocuğum üşütür hasta olur” kaygıları da çocukların doğadan uzaklaşmasını sağlıyor. Çocukların yeni oyun alanları ise, zamanlarını geçirdikleri ekranlar ve alışveriş merkezleri.
O kadar kızıyorum avmde çocuklu anneleri görünce. Alışveriş için anlarım, bırakacak yerinde yoktur vs.. Ama sırf "hava alsın çocuğum" diye dışarı çıkartmayı avmye getiren annelere lafım....

Örneğin şimdi ki çoğu çocuk "iğde"yi bilmiyor biz ise ağaçtan koparıp yerdik, erik, incir de öyle. Dedemin ( ruhu şad olsun) bahçesi vardı ve çok severdi ekip biçmeyi...mis gibi güller eker, onlarla konuşurdu. Sonra kayısı, şeftali, erik ağacı vardı...
Yalnız tabi biz küçüğüz olmuş olmamış bakmadan koparırdık sonra da kaçardık... çok kızardı... :)))

Bende mümkün mertebe sokağa çıkartırım Umay'ı, hele avmye  alışveriş için götürüyoruz oda üç yaşından sonra başladık denemek için bazı kıyafetleri. Onun dışında parkları biz açıp biz kapatıyoruz neredeyse... :) 


Diğer iki kitabım ise S.Zweig'den. :)

Biliyorsunuz ara vermiştim S.Zweig okumalarıma. Bir arkadaşım "Korku "kitabını tavsiye etti. Almaya gittiğimde de kitabı satan arkadaş "Mecburiyet"i tavsiye etti.
İkisini de aldım. Ne iyi ettim de aldım.
Kısacık novella romanlardan.

"MECBURİYET" kitabında yazarımız başka bir memlekette ressamdır. Kendi ülkesinde savaş vardır ve savaşa katılmak, insan öldürmek istememektedir.
Tabi okurken siz de sorguluyorsunuz "hangisi doğru?"diye.... insan öldürmemek mi? yoksa "vatanın için kan dökmek mi?"

Zor bir karar.... Zaten yazarın yaşamını, kaçarak yaşamasını ve intihar etmesini düşünürsek kitaplarında bu etkiyi görmek mümkün...

Gerçekten de başarılı bir eserdi.
"KORKU"

Konusu itibari ile bir kadının tek düze giden hayatına renk katmak için kocasını aldatması, kocasının bunu öğrenmesi, karısının gözlerini açmak için başvurduğu oyun... derken kadının hissettiği pişmanlık, korku sonrası hayatına nasıl da korkunun hakim olması... daha  fazla anlatamıyorum çünkü kitap çok kısa ve yazarsam özetten de öte olacak. Benim gibi hala okumadıysanız not edin...

4.2.19

MAHCUBİYET VE HAYSİYET / DAG SOLSTAD


Selam.

Yarı yıl tatili bitti ve okul zili çaldı bu sabah.
Amannn sabahlar olmasın demek istiyorum çünkü evin en sessiz hali ile baş başayım. :)))
Daha önce de yazmışımdır bu tatil bizim çok hızlı ve dolu geçti.
Elbet sevdiğimiz arkadaşlarımızla görüşmek keyifli idi.
Yalnız evi özledim resmen. :)

Kendimin şöyle bir huyu vardır efenim... Uzun süre dışarı çıkarsam illaki bir kaç gün hiç evden çıkmamam lazım. Detoks gibi bişey benim için. 

Kısa ama öz bir çok duyguyu anlatan güzel bir kitaptan bahsetmek isterim...


"MAHCUBİYET VE HAYSİYET / DAG SOLSTAD"






 “Dışarıda karanlık ve insanın üzerine tüm ağırlığıyla çöken bir hava vardı, kurşun renkli gökyüzünden kara yaşmaklara benzer parça parça bulutlar geçiyordu.” Fagerborg Lisesi edebiyat öğretmeni Elias Rukla’nın hayatının en önemli gününün hikâyesi işte böyle kasvetli bir havayla başlar.




İlk kitabın adına vuruldum.
Uzun zamandır unuttuğumuz kelimeler ve davranışlar bence.

Yükte hafif pahada ağır, dili ve atmosferiyle akılda yer eden, bir öğretmenin edebiyat tutkusunu, öğrencilerine vermek istediği edebi seçkinlik....
Özellikle bir çok şeyi içinde yaşaması, arkadaşları arasında ki mahcubiyeti, gereksiz sorular sormaktan kaçınan hatta çoğu zaman toplum tarafından kabul görmüş birçok şeyi kendi içinde sorgulayan bir öğretmen.
Oysa ki içinde acılar çeker, yer yer kendine yer yer topluma kızar.. ama hayat durağan devam eder...

Kaygılı bir öğretmendir, gölgeler ardı yaşamak kendisini rahatsız eder...
Oysa ki içinde fırtınalar koparken neleri kabul etmiştir...arkadaşı uğruna...

Yaşamı artık silik ama her gün durağan devam eden bu öğretmen tam  bir edebiyat tutkunu ve yazarlar aşığıdır.. Bir kaç sevdiği yazardan da bahseder.....



Daha fazla detay vermek istemiyorum. 
Sevdiğim bu romanı belki siz de okursunuz? ! :)






YAZAR HAKKINDA;
not: bu siteden alıntıdır


Dag Solstad, (16 Temmuz 1941, Sandefjord, Norveç) günümüzde Kuzey Avrupa’nın en önemli yazarlarından biri olarak kabul ediliyor. 1965’te yazarlığa adım atan Solstad kimlik ve yabancılaşma temalarını inceleyen kısa deneysel kurgusu ‘Spiral’ ile daha ilk eserinden Norveç Edebiyatı’nda vazgeçilmez sesleri arasında yerini aldı. Tüm dünyayı sarsan ‘68 Olayları’nın ardından ise 1970’de ‘Arild Asnes’ romanı ile genç bir erkeğin gelişim süreci ile politik devrimin ve çatışma ortamının gerekliliğini tema olarak kullandı. Politik duruşunun yanı sıra varoluşçu felsefeye getirdiği yeni yaklaşımla Solstad pek çok roman, öykü, oyun ve deneme kitabı yayımladı. Yazar ülkesinin en prestijli edebiyat ödülü ‘Norveç Eleştirmenler Ödülünü’ üç kere kazanma başarısının yanı sıra ‘Kuzey Avrupa Edebiyat Ödülü’nün de sahibi. Farklı tarzı, topluma çok da uyum sağlamayacak mizaçlı karakterleri, uzun, kıvrak ve trajedi yüklü cümleleriyle, Norveç’te bir çok yazara ilham kaynağı olan Solstad ’Mahcubiyet ve Haysiyet’ ile ilk defa Türkçe’ye çevrildi. Yazarın 1994 yılında yayımladığı insanın toplumdaki yalnızlığı, kendi içindeki büyük derinliği ile düştüğü umutsuzluğu irdeleyen romanla biz de en sonunda Solstad’ın edebiyatı ile tanışmış olduk.

23.10.18

Biten kitaplardan.....

Selam  😊

Bu aralar pek bi miskin panda modundayım .. Evde yapılmayı bekleyen işler var ve ben sadece "derler, topla, süpür-sil" modundayım .....
Bu da geçece elbet. Geçecek değil mi?

Her ne kadar miskin panda modunda olsa da ayarlarım kendimi "okumak" ile ödüllendiriyorum  🤗

Bir kaç ince ve nefes roman bitirdim

Bunlardan biri de;
 BİLDİĞİNİZ DÜNYANIN SONU/ERLEND LOE
🖋 Daha önce yazmıştım Türkçe'ye çevrilen ilk romanı Doppler'i çok sevmiştim
🖋 Bu kitabı ise tam bir hayal kırıklığı oldu benim için ...  Öyle zor bitirdim ki anlatamam ..
Tamam artık evine dönüyor fakat o belden aşağı cümleler, Hayata bakış açısı ve yorumlar derken.... Elbet beni rahatsızlık eden bu değildi .. Bunları anlatırken kullandığı yazım dili idi.
Okudum geçtim diyebilirim .....

Diğer kitabım ise; "YİRMİNCİ YÜZYIL FİLMİNİ ÜRETTİĞİM AKŞAM VE BAŞKA KÜÇÜK KEŞİFLER / KAZUO ISHİGURO"

🏆 Bu kitap yazarın ödül gecesi konuşmasını anlatıyor.
🏆 Hatta daha önce hiç Ishiguro okumadıysanız bununla başlayın ve yazarın nasıl bir yaşam tarzı, hayatsa bakış açısı ve romanlaeını yazarken nelerden beslendiğini anlayın.
Günden Kalanlar kitabını okumuş ve diğer kitapları hâlâ alıp okuyacağım listede yerini koruyor. Öncesi bunu okumak daha bir heveslendirdi beni

Ve arka kapak yazısı şöyledir :

“Büyük bir duygusal güce sahip romanlarında, dünyayla bir bağlantımız olduğu yanılsamasının altında yatan dipsiz uçurumu açığa çıkardığı” gerekçesiyle 2017 Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Kazuo Ishiguro, Nobel konuşmasında, yazarlık hayatının dönemeçlerini ve sihirli keşif anlarını romanlarından alıştığımız yalınlık ve vuruculukla, okurlarla paylaşıyor.
Çok yakın gelecekte –yoksa o an çoktan geldi mi?– bilimde, teknolojide ve tıpta çarpıcı buluşların yol açacağı zorluklar bizi bekliyor... Şimdi altmışlarında bir adamım, gözlerimi ovuşturup pusun içinden düne kadar varlığından bile haberdar olmadığım bu dünyanın anahatlarını seçmeye uğraşıyorum. Aklı yorgun bir kuşağın mensubu, yorgun bir yazar olan ben, bu yabancısı olduğum yere bakacak gücü bulabilir miyim?.. Yola devam etmek ve elimden geleni yapmak zorundayım. Çünkü hâlâ edebiyatın önemli olduğuna ve biz bu zorlu alanı geçerken bilhassa önemli olacağına inanıyorum. Ancak bize genç kuşaktan yazarların yol göstereceğine ve ilham vereceğine güveniyorum... Bu yüzden iyimserim.

Bir diğer kitabım :
"KIRIK KANATLAR /HALİL CİBRAN"
Novella tadın da bir roman. Kısa ve öz kelimelerle Sevgili HALİL Cibran bize aşkı, kadını ve çaresizliği anlatmış 
Tabi biz kendisinin genelde aforizmalarına yada kıssadan hikâyelerin alışkınız  Bu kitap da çok farklı değil aslında.
Döneminin ilk romanlarından sayılıyor.
En çok etkilendiğim romanın sonu ve bir anne lile evladının verdiği sınav ve kaybı oldu .......

Diğer son kitabım ise :
"TOLSTOY'UN YAŞAMI / ROMAİN ROLLAND"
Yazarımız tam bir Tolstoy hayranı ve biraz karışı bir kronoloji ile yaşamınk anlatıyor. Daha çok ruh hali diyebiliriz.
Biraz yavaş ve durağan ilerliyor eğer Tolstoy seviyorsanız bu kitabı okuyun.
Ama öyle çok aranız yoksa sizi sıkabilir 
Tolstoy'un Yaşamı, yazara büyük hayranlık duyan ve onun yazın yaşamını dönemlere ayırma gereği duymadan bütünü ile seven birinden, büyük romancı Romain Rolland'dan ona bir selam. Tolstoy, her dönemde olduğu gibi, on dokuzuncu yüzyıl sonrasında da herkesi eserleriyle birleştiriyor çünkü. Her kesim-den insan onun evrenselliğinde birleşiyor, onda ken-dini buluyor. Romain Rolland, Lev Nikolayeviç'in yaşamını anlatırken, ona yönelik iddiaları da ele alıyor: Tolstoy başkalarının fikirlerinden etkilendi mi, kriz öncesi ve sonrası diye iki kategoride değerlendirilebilir mi?.. 

Tolstoy düşüncenin ayrıcalıklı kişilerine seslenmez, sıradan kişilere, iyi niyetli insanlara seslenir. Bizim bilincimizdir. Bizim, biz orta halli insanların, düşündüğümüzü, kendi içimizde okumaktan korktuğumuzu söyler. Gururla dolup taşan bir önder değildir bizim için, insanlığın yukarısında, sanatlarının ve arılıklarının tahtında oturan, mağrur dehalardan değildir. Tolstoy -mektuplarında da kendini bu en güzel, en tatlı adla adlandırmaktan hoşlanırdı- bizim "kardeşimiz"dir.
(Tanıtım Bülteninden)

Sayfa Sayısı: 150

Baskı Yılı: 2015

Böyle işte dostlar. İnce kitaplar ile haftayı bitirdim  Gelsin yeni kitaplar  😊 

Selamlar. 

1.10.18

Eylül Ayı biten kitaplar... 📚

Veeeee Ekim ayına giriş yaptık. Günler ne çabuk geçiyor
Dün kasırga gelecek diye neredeyse eve kapanacaktım ki can arkadaşım sayesinde soluğu Akasya AVM'de aldık. Kahve eşliğinde de bol bol sohbetimizi de ettik. Haftaya iyi bir başlangıç oldu benim için. 😊




Eylül son haftasını dört kitap ile bitirdim. Tabi bunda ince kitaplar olmasının da etkisi var. 
Bu aralar İş Kültür Yayınları Klasiklerine takmış durumdayım  😊 
Okuduğum kitaplara gelirsek;

✅ MELİSA KESMEZ/ ATLARI BAĞLAYIN

Cesaretimiz var mı her şeyi bir anda öylece bırakıp gitmeye? İnsan her nereye giderse gitsin kendini de beraberinde götürmez mi? Varlığından güç aldığımız arkadaşlar ne zaman yük haline geldi? Hepimiz başarılı olmak zorunda mıyız bu hayatta? Her seferinde duvara tosladığımız halde hâlâ yeni ilişkiler kurmaya, var olanı kurtarmaya çalışmak hayal kırıklıklarına bağımlı hale gelmemizle açıklanabilir mi? Melisa Kesmez, heyecanlı ve mütevazı sesinin her satırda hissedildiği kısa öykülerinde soruları müzikle, dramla, şiirle yoğuruyor, cevapları ise nüktedanlığı da elden bırakmayarak veriyor.
Tanıtımında böyle yazıyor. Yazarı İnstagram'da çokça görüyor ve yorumları da çok iyi oyluyordu.
Benim gibi öykü okuyamayan iri için zor bir tercih olduysa da çok severek okudum.
Tabi kitap da hüzün, acı ve kederliydi.
Kelimelerini ve bakış açısını sevdim. Öykülerinde ki karakterler çoğunlukla "kadın" ve şehirli idi.


✅LEYLA ERBİL / ÜÇ BAŞLI EJDERHA



Bu kadının bakış açısını, kelimelerini ve yazım dilini çok seviyorum. Hayranım olayları kısa ve öz olarak bazen tek kelime ile anlatmasına.
Yalnız daha önce hiç Leyla Erbil okumadı iseniz bu kitapla başlamayın.
Örneğin "KALAN" kitabı daha iyi olur başlangıç için.
Bu kitabında hem mitoloji hem bir annenin acısı hem Maral Katliamı hem de keder var..... Öyle bir harmanlanmış ki her kelime cuk diye yerine oturmuş.....
Arka kapak yazısında şöyle der...

...)'Siyasal' bir okumaya son derece açık ve uygun olan Üç Başlı Ejderha, yazarın araya girerek Burmalı Sütun çevresinde yeni bir anlatısal katman oluşturmasıyla, beklenmedik bir kesintiye, bir belirsizleştirilmeye uğratılır. Sorular yanıtsız bırakılmıştır. Geride kalan sadece kötülük ve tarihten devralınmış siyasal cinayetlerdi... 
Ahmet Oktay

▶️BİR KEDİ, BİR ADAM, İKİ KADIN/J. TANİZAKİ


Jaguar Yayınları'ndan bu okuduğum dördüncü kitap ve şimdilik hiç yanılmadım keyifle okudum yayınlarını.

Bu kitapta da yazar öyle sıradan bir konuyu öyle inceden işlemiş ki...
Her şey bir kedinşn etrafında dönüyoe gibi gözükse de bir ailenin yaşadıklarını .. Kedisi olan ailelerin yaşadıkları...
Okırken düşünmeden edemedim  Belki de evde kedi beslememiş olsak bazı detaylar yavan kalırdı. Ama şimdi herşey başka...
Evli bir çift boşanıyor. Boşanma da erkeğin annesinin parmağı vardır ve oğlunu akrabası olan, zengin bir kızla evlendirir tekrardan
Diğer kadın intikam almak için adamın bağlı olduğu kediyi ister ve olaylar burdan itibaren başlar... Kitap da sapkın düşüncelerin neler yaptırabileceğine de tanık oluyorsunuz. 😊
Arka kapak uazoso der ki;
Biten ilişki için umut, diğeri içinse endişe kaynağıdır.  Böylece, başlı başına bir kavram olmayı hak eden “kedi sevgisi”nden çok daha fazlasına dokunur Tanizaki. Zarif, yumuşacık bir üslupla insan ilişkilerinin girift yapısını, küçücük ayrıntıların -bir nesnenin, jestin veya bakışın- insan ruhunda yarattığı dönüşümleri, yalnızlığın ve sevginin türlü biçimlerini gösterir.


▶️ W. SOMERSET MAUGHAM/ BOYALI PEÇE 


1920’li yıllarda Londra ve Hong Kong’da geçen Boyalı Peçe, bir kadının ruhani uyanışının hikâyesidir. Kitty, annesi tarafından sosyal merdivende yükselmesini sağlayacak bir evlilik yapmak üzere yetiştirilmiştir. Ancak yaşı ilerlerken ufukta böyle bir evlilik belirmeyince panik halinde sevmediği bir adamla; Hong Kong’da bakteriyolog olarak görev yapan Walter’la evlenir. Walter’ın Kitty’nin ihanetini öğrenmesiyle başlayan süreçte, genç kadın kendi sığlığını ve insani zaaflarını fark edecek, hayatında ilk kez anlam aramaya başlamıştır.
Okuduğum güzel romanlardan biriydi.
Anlatım dili akıcı ve sanki film izliyormuş gibi okudum  Belki de seneler seneler evvel böyle bir film izlediğimden olabilir.

İşte böyle.
Eylül ayının son haftası okuduğum kitapların hepsini de beğendim. 😊 
İyi haftalar arkadaşlar. 🙋🏻‍♀️


22.6.18

Hah, Hippi Ve Kızıl Kitaplarına Dair....

Haziran Ayı okumaları dolu dolu geçiyor diyebilirim. 😊 Tabi bunda ince kitaplar okumam da etken.


🖋 "HAH/ BİRGÜL OĞUZ"

Okuduğum ilk kitabı yazarın. İnstagram'da çok gördüm bu kitabı ve yorumlarına inandığım  güvendiğim kişilerin de önerisi ile aldım.
  Öykü kitabı ki aslın da ben pek öykü sevmem. Sevdiğim öykü kitapları çok azdır ve bu kitap da sevdiklerim arasına girdi. İçinde ki öyküler aslında acı... Okurken içim sızladı diyebilirim. Ama önemli olan bana göre;  yazarın  acıyı,  özlemi anlatırken acıtasyon yapmaması...duyguları ön plan da tutması. Tavsiye edeceğim kitaplardan oldu benim için.

Arka kapak yazısında şöyle yazıyor;

Sayfa Sayısı: 88
Baskı Yılı: 2015
Dili: Türkçe
Yayınevi: Metis Yayıncılık İlk Baskı Yılı : 2012

"Çünkü onlar 'annelerini erken, babalarını ölümlerine yakın seviyor'. Onlar en çok bunu biliyor. Babalarsa sevilmeye gelmiyor. Babalar bir kere sevildi mi hemen kısalıp ölüyor. Buna önce yas, sonra yasa deniyor. Böyle oluyor: Çocuk tüfeği eline alıyor. Namlunun ucunda: okunaksız bir baba. Sonra korkunç şeyler oluyor. Kırık cıncık ve leke. Saçma ve kül. Ve bir de bakmışsın, baba gökte soluk bir amblem. Tedavülden kalkmış delik para."

Birgül Oğuz'un kitabı yas üzerine. Ancak yalnızca kişisel bir kaybın yasını tutmuyor Hah. Hafızalardan silindi silinecek "yılbindokuzyüzeylül" devrini şimdiye fırlatmak arzusunu da duyuyor. Temsil, telafi ve idrak edilemez olanı temsil, telafi ve idrak etmeye çalışıyor. Zamanın yas'a müdahalesi, halden hale geçen öykülerin dilinde buluyor karşılığını."
 📌📌📌 Bir diğer kitabım ise;

"HİPPİ/ PAULO COELHO"



HİPPİ
Paulo Coelho
Çeviren: Emrah İmre
Can Yayınları, 2018
264 sayfa, 25 TL.

 Gerçekten de ne yazsa okurum dediğim yazarlardan biri benim için P.C.
Özellikle Simyacı'dan sonra en sevdiğim ve ben de etkisi büyük olan "Portebella Cadısı ve Beşinci Dağ" kitaplarıdır ve okumadıysanız öneririm.

Bu kitabını farklı renkler de basılmış. Sanırım son seneler de bu akım moda oluyor. Hatırlarsanız Murakami'de "Karanlıktan Sonra" kitabında öyle bir basıma gitmişlerdi.

Hayatına dair çok fazla kesit var bu kitapta.
1970 ve o dönemler de pek bir moda olan bir akım vardır "Hippi" diye anılırlar.
Sırtlarında çantaları, rahat kıyafetler, neresi olsa uyurlar vs.. ve özgürlük tabi... kiminin gıpta ile baktığı kiminin "ıyyy" dediği bir akım.
Ben ise televizyondan ve filmlerden hatırlıyorum Hippi tarzını...

Yazarımız isr aslında kendi yolculuğu için çıkar bu yola ve bu yolda yaşdıklarını anlatır kitabın da.
Okurken bir bakmışsınız sona gelmişsiniz öyle akıcı bir kitaptı.

📌📌📌📌📌📌📌📌📌📌📌📌📌📌📌

 Aslında ara vermiştim S. Zweig kitapları okumaya.
En son okuduğum Bir Kadının Hayatından 24 Saat adlı kitabıydı yanlış hatırlamıyorsam, çok sıkılmıştım ve bazı cümleler hep tekrar gibi gelmişti.
O yüzden ara vermiştim.
Sonra bu kitabını gördüm. Aslında yazarın ilk gençlik yıllarında yazdığı bir eser ama bizde yeni basılmış bir kitap.
Konusuna gelince taşradan şehre üniversite de doktorluk okumak için gelen, sönük , kendine güveni az olan bir gencin serüveni.
Elbet yine yazarın kişilik analizler ve akıcılık çok iyiydi.
Sonu hüzünle bitse de güzel bir kitaptı.
Arka Kapak yazısı;


 
Zweig gençlik dönemi yapıtlarından Kızıl’da öğrenim için Viyana’ya giden genç bir tıp öğrencisinin büyük kentin gerçekliğine uyum sağlama ve yetişkinliğe adım atma sürecini anlatır. Kendini birdenbire ailesinden uzakta soğuk bir odada yapyalnız bulan bu “çocuksu” genç adam, zamanla girdiği bunalımın etkisiyle hayallerinden, başlangıçta büyük bir hevesle sarıldığı tıp eğitiminden vazgeçme noktasına gelmiştir. Tam da o günlerde kızıla yakalanan ve yardımına ihtiyaç duyan bir kız çocuğu onu hayata geri çağırır… 1908 yılına ait bu anlatı, Zweig’ın daha o zamanlar çoktan bir novella üstadı olup çıktığının kanıtıdır adeta. Üstelik, yazarın sonraki yapıtlarında sıklıkla karşılaştığımız bir temanın peşine henüz kariyerinin başındayken düştüğünü; gaddar bir dünyada varoluşunu sürdüremeyecek kadar kırılgan insanların acılarını baştan beri dert edindiğini ortaya koyar


Böyle işte a dostlar.

Selamlarrr :)