Dünyada Salgın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dünyada Salgın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19.1.22

Biraz bizden biraz kitaplardan.... :)

 Selam...... :)

Yeni yıl sonrası covid oldum/k. Aslında her şey güzel başlamıştı. :)

 Yeni yıl öncesi perşembe günü üşüttüğümü düşünüp, hafif bir kırgınlıkla yeni yılı karşılamıştık. Fakat 4.günün donunda tat ve koku gidince, bide üstüne hafif bir sırt ağrısı hissedince " ahanda ben covid oldum sanırım" dedim...... sonrası malum test ve pozitif. Koku kaybı sonrası ikinci gün koku ve tat geri geldi lakin beşinci gün test yaptırıp " negatif" sonucunu görene kadar yata odasında takıldım. Vallahi hiç yatağımdan bu kadar sıkılacağım aklıma gelmemişti ;))

Sonrasında Merter'de grip oldu gibi oldu ve o da pozitif cıktı. lakin onun daha uzun sürdü. 5.gün testi de pozitif cıktı, bu sefer onu kapattık odaya.

Nasıl zor geldi Umay'a dokunamamak, öpüp koklayamamak.....😒 neyse geçti bitti diyeyim. Sanırım biz Omicron olduk cünkü üşütme gibi gelip geçti.... 

bi on gün evdeydik ma aile, sonrası okullu okuluna ben de evde kahve kitap keyfime.

Bu sene yei yıl coşkusundan hiç bir şey anlamadım. Oysa ki çok severim yeni bir yılı karşılamayı.... Buna da şükür deyip başladık bakalım. 

Çok uzun zamandır grup okumalarına katılmıyordum. Sonra İnstagram'da severek takıp ettiğim Mine'nin paylaşımına denk geldim. Çok düşündüm ( aslında niye bu kadar düşündüm onu da anlamadım ama neyse) sonra kitaplara baktım ve "hadi bakalım" deyip katıldım. İyi ki de katılmışım. O kadar tatlı arkadaşlıklarım oldu ki... En önemlisi de aynı dili konuştuğum canım kadınlara çok teşekkür ederim. Çünkü ortak paylaşımlar olmadı mı sohbetde keyifli olmuyor.

Mesela bugün Proust toplantısı vardı. O kadar değişik bakış açıları ile dinledim ki Can'ım Proust'u, bir sürü kapılar açıldı zihnimde. Gelelim okuduğum kitaplara;

Caım Isabel Allende'mden okudum yine. "AŞKTAN VE GÖLGEDEN" tabiki çok beğendim yine. Sadece aşk yok... Yaşanan gerçeklerden yola çıkarak kurgulanmış bir hikaye var...Askeri bir diktatörlük ve sonrası yaşananlar, gizlice gömülenler ve sonrası....

AŞK VE POLİTİKA

Allende’nin Aşktan ve Gölgeden romanı ilk bakışta klasik bir aşk romanı gibi görünse de büyülü kurgusu ve yazarın sarsıcı sözcükleriyle ise aslında politikanın insanlara yaşattığı acının anlatıldığı, bıçak gibi keskin bir yapıt.

Roman, gazeteci Irene ile fotoğrafçı Francisco’nun üç bölüme yayılan çarpıcı öyküsünden oluşuyor. Irene gazeteciliğinin yanında annesi ile birlikte bir huzurevinin sahibi. Francisco ise İspanya İç Savaşı’ndan kaçıp bu ülkeye gelen kalabalık bir ailenin üyesi. Savaştan kaçan aile burada da darbeye yakalanıyor ve evi olarak gördükleri bu ülkede kaderin yazgısına razı oluyorlar.

Ayrıca huzurevi sakinleri, sirkte çalışan bir sanatçı, mucizeler gösteren bir kız, askerler, köylüler, hizmetçiler ve din adamlarının yer aldığı geniş karakter skalasıyla bir ülke panoraması sunuyor.

Irene ve Francisco, bir azize olarak görülen Evangelina ile röportaj yapmak üzere onun evine gidiyorlar. Bu sırada evi askerler basıyor. Böylece olay örgüsünün fitili ateşleniyor.

ÜLKEDE MAYALANAN KIZGINLIK

Ülkede siyasi yapı son derece kırılgan, her yerde polis ve asker var. Halk arasında muazzam bir uçurum söz konusu, çok zengin bir kesimin karşısında fiyatların artması ve ortalığı kasıp kavuran kıtlıkla birlikte hep mucize arayan insanlar sarmış dört bir yanı:

“Askerler gerçeğin üzerine sımsıkı bir kapak örtmüşlerdi, şimdi bu ülkede vahşi bir kızgınlık mayalanmaktaydı, kapak patladığı zaman da ortada bunu denetim altına alacak sayıda tank, asker olmayacaktı.”

Evangelina’nın askerlerce götürülüp kendisinden bir daha haber alınamamasıyla Irene ve Francisco için röportaj, bir polisiyeye / araştırmaya dönüşüyor. Ülkede sadece Evangelina değil yüzlerce kayıp olduğu ortaya çıkıyor.


"Erkeklerin ve kadınların errores'i olur-hataları, kabahatleri, günahları, faltas," İnsanoğlu kendi tasalarının tohumlarını eker ve yanıltıcı hayal gücünün yarattığı kayalarda tökezler, hayat zor ve zorludur....." der kitapta....
Yeraltı Edebiyatın da yazan bir yazar #jackkerouac normal de pek okuyamam ama yazarın "Yolda" kitabını çok merak ediyordum. Sonra #1yayınevi1kitap etkinliğinde bu ayın yayinevi Siren Yayınları olunca, başlangıç yapayım dedim.
Seveni olduğu kadar sevmeyeni de var kitabın. Başta anlatım tarzı garip gelmişti. Sonra biraz araştırınca, kitap daha anlamlı gelmeye başladı. Yazar dönemin Beat yazım tekniğini kullanan ve öncü olan yazarlarındanmış, hatta Proust, Joyce gibi yazarlarin da kendisinden etkilendiği yazıyor. 😊 Aşağıda biraz paylaştım. Bunu bilipte okuduğumda kitabın anlatmak istediği daha bir net oldu kafamda. 

🍂 🍁 🍁 🍂 🍁
Beat Kuşağı'nın ortaya çıkışı, sonu gelmeyen yolculuklara ve yer değiştirmelere dayanır.
Beat Kuşağı yazarları ve şairleri, alışıldık edebiyatçıların ötesinde bir kişiliğe sahiptiler. Onlar için edebiyat hareket halindeyken, yolda üretilen bir şeydi. İçlerinde bazıları ise bir şeyler yazmak yerine hayatlarını romanlara yaklaştırmayı tercih ettiler. Bir Beat gibi yaşayan Jim Morrison da 27'sine dek yapılabilecek her türlü çılgınlığı yaparak ölümü kucaklamayı seçer. Peki "yol" neden Beat Kuşağı için böylesine kutsal bir anlam kazanmıştır? Bunun birkaç nedeni vardır. Yol, sonu gelmeyen arayışın simgesidir ve Beat Kuşağının felsefi özü olan Zen, dinamik meditasyon yöntemleriyle bu anlamı bulma üzerine kuruludur. Oysa anlam bir hedef olamaz. Anlam arayışın kendisindedir. Bu coşku onları Kuzey Afrika'ya, Viyana'ya, İstanbul'a, Uzakdoğu'ya, Paris'e ve dünyanın en uç köşelerine dek götürür.


James Joyce'un yarı otobiyografik bu romanı, genç Stephen Dedalus'un bir sanatçı olabilme arzusuyla, hayal gücünü boğan ve yaratıcılığını sindiren kiliseye, okula ve topluma başkaldırışını anlatıyor....
🤴 Eğer daha önce hiç Joyce okumadıysanız "Sürgünler" ya da "Ben Deniz James Joyce" kitabıyla başlayın derim.
Bu kitabında din, aile, kendi yaşamak istediği hayat, şartlar ve sunulunlari çok iyi ifade etmiş Joyce....
Kaldı "Ulyess" bu kitap için çok heyecanlanıyorum ve çok da merak ediyorum... 😁
Fuat Bey'e de çevirisinden ötürü teşekküru borç bilirim 🙏🏻

21.9.20

Biraz Günlük Biraz kitap....



 
Aslında mart ayı gibi dişim sinyal vermişti. Bundan yaklaşık 12 yıl önce kaplama yapıldı ve doktorum ortalama "10-15 yıl" gidiyor kaplamalar diye de uyarmıştı. Miyadı doldu anlaşılan ve ağrı  beni mahvetti.... Tabi o süreçte pandemi başlamıştı ve korkudan doktora moktora gitmemiştim. Gargara ve yediklerime dikkat ederek geçirdim. Ama aklımın bir köşesinde hep yer etti dişim... bir gün patlak verecek düşüncesi çok fena.
Velhasıl geçen hafta dayanamayacağım şekilde diş etlerim ağrımaya başladı. Ve doktora gittim, yeniden yapılacak... Tabi benim gibi kırk yaşına kadar diş ağrısı çekmemiş biri için bu süreç çok fenaydı. Hani diyorlar ya " anamdan emdiğim süt burnumdan geldi" aynen onu yaşadım. uyku deseniz sancıdan yok...
Korksamda daha büyük sorun yaşamamak için muayene yolunu tuttum.... Eve gelir gelmez, hemen duşa girme. temizlenme ihtiyacı hissetme duygusu ne fena. Allah sağlık çalışanlarının yardımcısı olsun. Biz böyleysek onlar nasıldır kim bilir.
Bakalım bu hafta sonuçlanır artık dişim de rahatlarım.
Sonuçta bu hafta önemli bir süreç bizim için; kızın ilk ders haftası. Şimdilik hafta bir gün okula gidecekler. Bizim kızın grubu cuma günü gidecek. Diğer günler "Eba TV" den izleticez ki okul mantığı otursun. Bide uzaktan öğretim olma durumu da var...

Geceleri geç uyuduğumdan okumaya devam. Tabi daha yavaş okuyorum çünkü beynim yorgun oluyor. O yüzden bu aralar daha kolay okunur kitaplar seçiyorum.


"Clarissa / Stefan Zweig"

Uzun zamandır ara vermiştim Zweig okumalarına. Sanki tekrar aynı kitapları okuyormuşum gibi hissediyordum. Sonra  Korku kitabı ile yeniden  başladım okumaya.
Sonra yine ara vermiştim ki Sevgili Gül Hn. ( blog sayfası için tıktık :) ) bloğunda bu kitabın yorumunu okudum. Ayrıca Gül Hn. ilgi ve keyifle takip ediyor, paylaşımlarını okuyorum. Samimi, net yazımları hoşuma gidiyor :)) 
Ve bu kitabı da bir çırpıda keyifle okudum. Tabi kitabın tamamını yazar tamamlayamamış. Sonlara doğru bir boşluk hissi, sanki kitap yarım kalmış gibi hissediyor ve anlıyorsunuz.
Konusu itibari ile 1902'de  başlayan savaş, öncesi sonrası yaşadıklarını konu ediyor. Askeri bir baba ve askerliğin verdiği ciddiyet, disiplin, duygularını saklama... yine erkek evladın askeriyeye girmesi kızın ise faydalı bir işi olsun diye doktor yanında yardıma başlaması... sonrası aşk, evlilik, mücadele derken kitap bitiyor. Clarissa acılar çeken ama yine de ayakta kalmaya çalışan bir genç kadındır.
Arka kapak yazısı şöyledir;

Açıklama

Zweig hayatının son dönemlerinde başladığı, taslağı 1981’de gün ışığına çıkarılan ve yayıncısı tarafından tamamlanan Clarissa’da, 1902 yılından Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesine kadar geçen dönemde, dünyanın halini genç bir kadının gözünden anlatır. Avusturyalı bir subayın kızı olan Clarissa bir manastır okulunda büyümüş, eğitimini tamamladıktan sonra Viyanalı ünlü bir sinir hastalıkları uzmanının yanında çalışmaya başlamıştır. Luzern’deki bir kongrede barışsever Fransız öğretmen Léonard’la tanışır. Birbirlerine âşık olurlar. Savaş yüzünden ayrılmak zorunda kaldıklarında Clarissa hamiledir. Üstelik karnındaki bebeğin babası aynı zamanda düşmanıdır da. Milliyetçi bir histerinin kol gezdiği parçalanmış Avrupa’da bu bebeği doğurmak yalnızca kişisel bir karar değildir artık.



Bir diğer kitabım grup okuması olan, Nobel ödüllü bir yazar olan " Elfriede Jelinek / Michael -Çocuksu Topluma Gençlik Kitabı"


14.4.20

Günlük Haller... Biten Kitaplar...

Günler günleri kovalıyorken evde level atladık diyebilirim. :)
Haberler hem iyi hem kötü.... fısıltı haberlerde cabası...
Neyseki havalar açtı ve balkoa çıkıyoruz gündüzleri. Umay sabah ve akşam öğünlerimizi orada yemek istiyor. Etrafımızda ağaç ve yeşillik olduğundan kuş sesleri de bolcana. :) Gerçektende ruhuma çook iyi geliyor.
Birde devamlı karamsar olan tiplerden değilim. Muhakkak bir artı yön bulurum kendimce.
Tabi ara ara daralmalar oluyor...sonra hop başka bir bakış açısı geliştiriyorum kendime...
Birde anne olunca anladım ki daha güçlüyüm. Eğer ben kendimi koyverirsem çocuğum napsın...modundayım... Elbet herkesin kendine göre başa çıkma yöntemleri oluyor. Benimki de "çocuklar rol model aldıkları"için daha çok pozitif yönde.
Tabi bugünleri ucundan kıyısından anlatıyor, yanında konuşuyor bazende haberleri izliyoruz.
Bir şekilde izole yaşayamaz ve yaşamamalı.... her ne kadar anlamlandıramasa da biliyor ki şuan bir hastalık var.
Arkadaşlarımızla konuşuyoruz. Özleştik tabi.... hele o "hadi Kadıköye'e iniyorum sende gel kahve içeriz" telefonlarını çok özledim. :)
Devamlı öğlene ne yemek yapsam,akşama ne yesek sorusu dilime sık gelmesede aklımda. Bazen canım hiç yapmak istemiro ve Merter sağolsun orada bana destek çıkıyor ve giriyor mutfağa.
Sabahları zor uyanıyorum. Son bir ka. senedir böyle bir sorunum var kendimle. Tabi bunda gece geç yatmalarımda etken, şekerli gıda çok tüketmemde.........
"Ne zaman bitecek bu süreç?" sorusuda beynimde..... hepimiz gibi..... sıkça sormasamda sonumuz nereye gidiyor diyorum...o kadar çok "yapay zeka"dan ve digital ortama geçişden bahsediliyor kiii...biraz gözüm korkuyor bu terimlerden.
Evet belkide gelecek nesil bunlarla haşır neşir olacak...lakin benim neslim için daha erken gibi.....
Bu arada belki sizede fikir olur yaptığımız ve kızla beraber bizimde keyif aldığımız bir etkinliği paylaşayım.
Geniş bir leğende ılık su ve bebe şampuanını iyi karıştırıyorsunuz. Elinizle hızlı hızlı çırpıp köpük yapıyorsunuz. Sonra da o köpükleri koyu renk sulu boya ile boyuyorsunuz....

Basit ama keyifli bir etkinlik. :)
Serbest zamanlarımızda ve Merter ile oynadığı, etkinlik yaptığı zamanlarda da kitap okumalarıma devam ediyorum. Birde geceleri çok okuyorum. İŞte hep bundan sabah kalkamamalarım. Ama bu süreçte yapacak bir şey yok.
Biraz daha büyüdüğünde bize zaman daha çok kalacak diye düşünüyorum....

Kitaplarıma gelirsek;




                                                                    

                                                                                                                               "Göğü Delen Adam/ Erich Scheurmann"

Pdf olarak okudum kitabı. Uzun süredir merak ettiğim kitaplardandı. Biraz felsefi birazda yaşama dair bir kitaptı. Kitabı okurken aklıma "Aborjinler" kitabı geldi. Hemen hemen aslında hayata ve doğaya dair felsefeleri, bakış açıları ve yaşam biçimleri aynı.

Papalagi denince beyazlar ya da yabancılar anlaşılır. Ama sözcüğü sözcüğüne çevrilirse göğü delen anlamına gelir.
Samoa'ya misyoner bir yelkenliyle gelmişti. Yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler, beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik. O, göğü delip geçmişti.

Yüzyılımızın başlarında yayımlanan Göğü Delen Adam bugün artık yeşil bir klasiği olarak okunurken, başlığının kaynaklandığı şiirsel metafor, bir de düz anlam içermeye başlıyor; çünkü Papalagi sonunda göğü gerçekten delmeyi başardı, 'ozon deliğinin' içinden ne tür bir yelkenlinin çıkageleceğini ise zaman gösterecek.
Ahmet Güngören / Çerçeve
diye yazıyor arka kapağında. Altını çizdiğim çok cümlem oldu. BU tarz kitaplar okudukça anlıyorsunuz ki aslında çağımızda bulunan bir çok şey yeni değil aslında...
Ve bizden önce yaşayan insanlar, gruplar, ülkeler, kabileler de boş yaşamamışlar ve bugünümüze çok büyük ışık tutmuşlar. Bu kitapta da anlatılan en önemli detaylardan biri hem kendimize hem de doğaya, eşyaya saygı ve teşekkür... Altını çizdiğim cümlelerden biri de;
Az "şey"i olan kendine yoksul der ve üzülür.
Bizim gibi, döşeği ve yemek kabından başka bir şeyi olmayıp da, gözleri bizim gibi parıldayan, şarkı söyleyen tek bir Papalagi yoktur. Beyaz dünyanın kadınları, erkekleri bizim kulübemize gelseler yanıp yakılmaya başlarlar. Hemen ormana koşup odun toplarlar, kaplumbağa kabuğu, cam, tel, renkli taşlar, artık ne bulurlarsa sabahtan akşama dek ellerini kollarını oynatıp Samoa evini irili ufaklı "şey"lerle doldururlar.
Hepsi unufak olacak, ateşi gördü mü yanıp kül olacak, güçlü bir tropikal yağmurda eriyip gidecek ve her seferinde yeniden yapılması gerekecek "şey'lerle.

Bu kadar çok parayı ne yapacaksın?"
diye soracak olsan, "Bu dünyada giyinmekten, açlığını ve susuzluğunu bastırmaktan başka ne istersin?" desen, söyleyecek söz bulamaz, ya da "Daha çok para istiyorum, daha çok, daha çok," der. Böylece sen de, paranın onu hasta ettiğini, bütün duyularını ele geçirdiğini anlarsın.    

Diğer kitabımda;

"Şakayık/ Pearl S. Buck"


İlk yazarı "Çin Sarayında Bir Bakire" kitabını okumuştuk ve yayınevinin azizliğine uğramıştık. Hem çeviri kötü, hem kısaltılmış metin,hem bir sürü hata ile dolu kitaptı. Yalnız ben yazarın bir kitabı daha okuyup karar vermek istiyordum. Bir gün çarşıdan eve dönerken, bizim burdaki 2.el eşya dükkanın önünde kitaplarda vardır. Bir bakayım dedim ve Şakayık kitabına denk geldim yazarın. Hatta kararsız kaldım. Sonra da en kötü kütüphane veririm diyerekten aldım.
İyi ki de almışım. Çok güzel bir çeviri ve anlatımı vardı.
Yine Çin'de geçen bir konusu vardı. Evin halayıkı(Şakayık) ve evin sahipleri arasında geçen, yaşanana olaylar, olaylara bakış açısı, yorumlardan oluşan aşkda olan bir kitaptı.
Ev halkı Yahudi'dir. Evin oğlu David ile annesinin en yakın arkadaşının kızını beşik kertmesi yaparlar ve olaylar gelişir. Yalnız bazı yerlerde yazar bildiğiniz ters köşe yapıyor.
Aile içi iletişimin önemi ortaya çıkıyor. Bazen bizim düşündüğümüz şeyin karşı tarafa iyi gelmeyeceğini anlayamıyoruz. Onun için verdiğimiz kararın doğru olduğunu, kişinin yararına olduğunu düşünüyoruz.....
Ve sonuda çok çok iyiydi. Tabiki
sonunu YAZMIYACAĞIM 😁

Mart ayında okuduğum diğer kitabımda; 

                                                                                                                                Marilyn Monroe (Melankolik Sarışın) / Nilgün Taylan

Dün gece diğer kitabım bitince, şöyle ağır duygulara sürüklemeyecek bir kitap okumak istedim.
#marilynmonroe nin hayatının özeti bir kitap.
Bazı genlerimizin nasılda yakamızı bırakmadığına şahit oldum bu kitapta. Aileden gelen anksiyete geni, manik depresif bir hayata bakış.... Tek isteğinin muhteşem, ünlü bir aktrist olmak... Zor bir yaşamı olmuş ve çok erken ayrılmış bir kadın........
Ara kitap olarak okudum. Bilgiler kısa kısa anlatılmış.

Diğer kitabımda;
                                         "Nickel Çocukları/ Colson Whitehead"


yüreğimi dağladı..... Şöyle bir cümleyi not ettim ve aslında kitabın özeti gibiydi kendi adıma....
"Sıradan bir yaşam sürmenin basit hazzından bile mahrum bırakılmışlardı....." Aslında bu cümle özet gibi olmuş...."
Yaşanmış bir olaydan kurgu bir yer yaratarak yazmış #colsonwhitehead 👉🏿👉🏿 Bu ırkçılığı, bu beyaz insanın kendini üstün görme egosunu, her şeyi kendine hak zannetmesini bir türlü aklım, yüreğim almıyor.. Ki hala günümüzde de devam eden bir olgu.... O çocuklara yapılan eziyetleri okudukça içim parçalandı.... Vallahi de billahide insanlığımdan utanıyorum.........
Konusuna gelince "ısşah evi" adı altında kimsesi olmayan ya da olsa bile araya ı soranı olmayan çocukları toplayıp, ıslah ettikleri tabi bu kendi tabirleri.....
Velhasıl..... Okuyun derim.....

Diğer Kitabım;

"Günler Aylar Yıllar"

Bir Kutu Kitap ile geldi kitabım... Yine yüreğe dokunan, sizi düşündüren kitaplardan.
Günler Aylar Yıllar, hayatın zorlukları karşısında hep diri kalabilen bir umudun romanı.

Kuraklık, Balou Sıradağları’nda tüm yıkıcılığıyla baş göstermiştir. İnsanlar çareyi evlerini terk edip su ve yiyecek bulabilecekleri yerlere kaçmakta bulurken geride sadece ihtiyar ile kör köpeği kalır ve bu iki kader ortağı, birkaç damla su, bir avuç mısır tanesi, bir karış gölgelik peşinde dolanır durur. Günleri, geceleri en sert, en çetin koşullarla sınanır; zamanın ve mekânın izleri silinip iskeletleri daha da belirginleşirken önlerindeki yollar da gitgide çatallanır. Bu zorluklardan geriye kalan, olağanüstü bir varoluş inadıdır.


Bu sıralar okuduğum kitaplar hep yürek burkanlardandı.........

Böyle işte.... selam ederim arkadaşlar....

1.4.20

Covid'li Günlük....Kitaplar...

3.haftada bitergen, biraz daha gerginim.... Kızın yanında belli etmemeye çalışsam da bazen ufak tefek ifadelerim, sabırsızlığım, sesimin tonunun kalınlaşması kendini ele veriyor.....
Özellikle akşam haberleri ve gece tartışma programlarını dinlemeden edemiyorum.
Ve biliyorum şuan çoğunluğumuz böyleyiz.
Genelde arkadaşlarımızla, ailemizle görüntülü konuşuyoruz...
Tabi evde tüm etkinliklerimizi kullanıyoruz :) Hiç dışarı çıkmadan etkinlik yapmak da açıkcası biraz zorluyor. Her ne kadar "şimdi herkesin serbest zamanı" desekde eşimle... kızçe bir yerden sonra hop yanımda.
Tabi bir de mutfak kısmı var, aşçı oluyorum yakında size taze haber :)) benden...
bugün artık girmedim mutfağa, dünde eşim yaptı yemeği....
Bu aralar eve taktım, bahar temizliğine kalkıştım, dip köşe.... hoş şimdi yapıyorum bir kaç ay sonra hop dön başa.....
Tabi geceleri okuyorum genelde, gündüzleri de eşim kıza ders çalıştırırken ya da onlar spor yaparken okuyorum biraz.
Acaba diyordum bizim kız tek çocuk ondan mı kendi başına hiç bir şey yapmak istemiyor?... lakin çoğu arkadaşımın iki çocuğu var ve onlarla görüştüğümde alakası olmadığını söylüyorlar. Hatta devamlı evde olduklarından dolayı, kedi köpek gibiler ve çok az berber oynuyorlar sonra hop bize sarıyorlar diyorlar.


Birde sanıyorum biz zamane  annelerin sorunu, devamlı çocukla ilgilenmek, aman yalnız kalmasın, kaliteli zaman geçireyim, etkinlik yaptırayım modu oluyor.
Bazen bana da oluyor ve eğer kendimle biraz daha fazla vakit geçirdiysem vicdanen üzülüyorum.... Sanki devamlı Umay'ın isteğini yapmalı, onunla oyun oynamalıyım gibi hissediyorum ve aslında çok az oyun oynuyorum. Genelde babası oynuyor. Çünkü ben oynayamıyorum. Daha çok kuduruyoruz, alt alta, üst üste... tabi en sevdiği şey kızın, nasıl kahkahalar atıyor anlatamam. O zaman benden mutlusu yok.
Geçen gün karşı sokakta 2 tur attık Umay ile.... biraz daha istedi ama korkudan eve soktum. Kimse yoktu sokakta oysa ki... çocukda haklı 15 gündür evdeydi. Öyle iyi geldi ki ana kız bize...

Öyle işte! Bildik durumlar.... Geçecek bugünler,Allah Yar ve Yardımcımız olsun ve biz insanlara akıl fikir versin......

Okuduğum kitaplara gelirsek....

Grup oalarak "Engin Geçtan/ Hayat" kitabını okuduk. Evet altını çizdiğim cümleler de oldu lakin çok sarmadı beni/izi....
Çok fazla tekrar vardı. Birde belirli yaşa gelince bazı konuları, bazı yaşanmışlıkları hayatımızda aşmış oluyoruz o yüzden bu kitaplar bize gelmiyor.... Yoksa haddime mi Engin Hoca'nın tecrübesini, anlattıklarını eleştirmek..


Ölçülen zamanın egemenliği, benliğimize mal ettiğimiz çalar saatlerden ötürü ilk bakışta bize baş edilmez görünebilir. Ancak yaşantılarımıza dikkatle bakıldığında, pek çok şeyi, saati ayarlamış olduğumuz zamanda değil de 'eşref saati' geldiğinde gerçekleştirebildiğimizi görebiliriz. Trafik ışığı kırmızıya dönüşmeden önce yetişebilmek için seferberlik durumuna geçtiğinizde ya da asansörün gelmesini bekleyemeden merdivene yöneldiğinizde kazandığınız saniyelerin neden sizden daha değerli olduğu sorusunu hiç kendinize sordunuz mu?"
- Engin Geçtan-
(Arka Kapak) diyor.
Kitabında da altını çizdiği cümlelerden, etkilendiği durumlardan örneklerle anlatıyor.


Bu kitap; Bir Kutu Kitap'ın aylık gönderisinden gelmişti.
Araştırma yazısı bir kitap. "Biri Bizi Gözetliyor/Uğur Dolgun"
Çok ama çok fazla tekrar vardı. Birde uzun zamandır bu bilgiler o kadar çok tekrar edildi ki.... Bazı sayfaları atlayarak okudum.
Belki 20'li yaşlarda olsaydım, bu konularda bilgimde az olsaydı, daha bir merak ile okurdum diye düşünüyorum.
Arka kapakta; Uydu takibi, beyin parmak izleri, yüz tanıma sistemleri, akıllı telefonlarımızdaki casuslar, dijital fişlemeler, kameralarla donatılmış şehirler, elektronik devlet uygulamaları... Dünyaya geldiğimiz andan itibaren hakkımızdaki her şeyi kayıt altına alanlar bunu nasıl başarıyorlar? Hangi yöntemleri kullanıyorlar? Bundan çıkarları ne? Kim bunlar? İşte bütün bu sorular elinizdeki kitapta yanıt buluyor. Gözetim toplumu alanında yaptığı çalışmalarıyla tanınan Uğur Dolgun, izleme ve izlenme paranoyasını derinlemesine analiz ediyor ve bizi gözetleyenlerden nasıl korunacağımızın ipuçlarını veriyor.

"Biri Bizi Gözetliyor", dijital çağda yaşayan herkesin okuması gereken bir kitap. böyle diyor.

Ama bence öyle değil.....

Veeee biliyorsunuzdur çok yazdım. Proust'un Kayıp Zamanın İzinde serisini okuyorum. 4. kitabındayım. Araya "Proust'un Paltosu/Lorenza Foschini," okudum.
Tabi çevirisini bence en iyi çevirmenlerden olan "Eren Yücesay Cendey" hanım yapmış.

Marcel Proust 1922 yılında Kayıp Zamanın İzinde'yi tamamlamasının ardından hayata gözlerini yumduğunda arkasında düzenlenmesi gereken düzinelerce defter, sayısız mektup, eskiz, müsvedde ve elbette kişisel eşya bırakmıştı. Modern edebiyatın çehresini değiştiren bu büyük yazarın hayatına dair ayrıntılar bugün bile yeni bulgularla araştırmacıları şaşırtmaya devam ediyor.

Zengin bir Proust okurunun, Guérin'in, giderek edebi bir saplantıya dönüşen hikâyesi, yetmişli yılların başında Kayıp Zamanın İzinde romanını filme çekmeye niyetlenen ünlü yönetmen Visconti'nin kostümcüsüyle yapılan bir röportajyla başlar. Bir Proust hayranı olan Guérin, hastalanınca bir rastlantı sonucu Proust'un kardeşi Dr. Robert Proust tarafından tedavi edilir ve bu durumu benzersiz bir fırsat olarak görür. Düşünceleri, yazdıkları ve cinsel tercihleri yüzünden ailede istenmeyen kişi olan Proust'tan kalan ve hoyratça sağa sola dağıtılan eşyanın, kimisi büyük bir umursamazlıkla yakılmış nice mektup, müsvedde ve kitaptan geride kalanların peşine düşer, kâh para vererek, kâh tatlı dille ikna ederek. Bıkmadan sürdürdüğü bu çabaların sonunda hiç ummadığı bir ödüle kavuşur: Proust'un yaşamının büyük kısmında sırtında olan, yazdığı gecelerde yorgan görevi gören paltosuna.

Proust'un Paltosu, her biri Marcel Proust'un, yazdıklarının ve geride bıraktıklarının bekçisi olmuş bir dizi şaşırtıcı ve unutulmaz karakterle zenginleşmiş, yitirilen ve bulunan, sıradan nesneler ve sıradışı arzularla dokunmuş ilginç bir öykü, Proust hayranlarına hoş bir sürpriz. diyor arka kapağında.
Ve güzelde bir özet olmuş
Eğer Proust okuyacaksınız yanında mutlaka bunları da okuyun.

Böyle işte!


26.3.20

Güne Dair....... Figen Şakacı Kitapları...

Bu aralar daha bir sıklıkla rakamlara bakar olduk. Çünkü önümüzde ki iki hafta da salgının pig yapması bekleniyormuş.
Evet her gece tvde tartışma programlarında konusu dönüyor. Bir sürü komple teorileri de var. Ama bir gerçek daha var ki...salgın var ve sonu pek iyi bitmiyor....
Dün gece Bakanların açıklamasını dinledik.
Okullar 30 Nisan'a kadar ertelendi. Sonrası açılsa da bizim kız için bu sene bitti... Nasıl olsa Okul Öncesi Kreş'e gidiyordu. Tabi daha büyük sınıflar ve sınavlara hazırlananlar için bu tarihler sıkıntı.
Şöyle bir şey de var eğitimin gerçektende telafisi yapılır kimse geride kalmaz...
İnşallah bugünler geçsin bitsin....
İg hesabımda paylaştım lakin burada da paylaşmak istiyorum.....
Twitter'da özellikle akşam yatsı ezanından sonra okunan dualar ile dalga geçenler oluyor.....

Bildiğiniz üzülüyorum...
Tamam "içim kararıyor, korkuyorum" dersiniz anlarım, ianancınız gereği size doğru gelmiyordur yine anlarım... hiç inanmıyorsunuzdur, gereksiz geliyordur yine anlarım...
Ama ne olursa olsun "dalga geçilmesini" anlamıyor ve saygı duymuyorum.

Çünkü artık bilimin ve ilimin bahsettiği, kabul ettiği bir şey var....
Yer gök enerji, dua üzerine.... ağzımızdan çıkan her kelimenin öneminden bahsedildiğini anlatsam...ki bence çoğumuz bunları biliyoruz...
Kuntum, meditasyon, Budist inancı derken her ne şekilde ibadet ediyorsanız edin saygım sonsuz... ve iyiyi çağırırsak iyi şeyler olur diye inanıyorum....

Bunların dışında evde bolcana etknlik yapıyoruz kızçe ile.
Dikkat kitaplarımız vardı, onları babası ile yapıyor, hep beraber kutu oyunları oynuyor, hamurdan şekiller yapıyoruz.
Arada da tek takılıyoruz.
Arada tabletten oyunlar oynuyor, hiç sokağa çıkmıyor yaklaşık 20 gündür lakin tek kelime şikayet etmedi.
Ara ara durumun ciddiyetini anlatıyoruz... haberleri izlerken oda seyrediyor bizimle.
İleride bugünler geçtiğinde üzerimizde nasıl bir ruhsal etki bırakacak bilemiyorum, merak da ediyorum....👀

Bu arada üçleme olan "Figen Şakacı " kitaplarını bitirdim.

İkinci kitap olan "PALA HAYRİYE" ile yazar bize Hayriye'nin üniversite yıllarını, gençliğin, aşklarını, arkadaşlıklarını, hoyratlığını, o dönemin siyasi olaylarını anlatıyor..... Yine yalın ve akıcı bir dille...
Arka kapak yazısı şöyle;

Böreğe pudra şekeri ister misin? Ertürk Yöndem, Lenin'i döver mi? Kim otlu peynir kokuyor? "Bekâret esaret", yarım yarım hatıralar, öğrenciler, gazeteciler... Kim dans eder ki komparsitayla? Şehrin yokuşları, çıkmaz sokakları... Yalnız mısın sen oralarda? Genç bir kadın evden kaçıyor, kalın fitilli kadifesi kirden üzerine yapışmış, kaşı-bıyığı gür Pala Hayriye bu... Figen Şakacı, doksanlı yıllarda üniversiteye başlayan Hayriye'nin kırklı yaşlara kadar yaşadıklarını anlatıyor.Pala Hayriye, neşeli, meydan okuyan, direnen bir kadının hikâyesi... Figen Şakacı, Bitirgen'le başladığı büyüme hikâyesine Pala Hayriye'yle devam ediyor.
(Tanıtım Bülteninden)


Üçüncü kitapla son buluyor...
Bu biraz daha içe dönük bir kitap.... Artık hayriye belirli bir yaşa gelmiştir....O kanının deli aktığı zamanlar durulmuştur..... Yakon arkadaşı bir gün süpriz yapar ziyarete gelir lakin Hayriye yoktur....
Defterlerini bulur..... biraz okur ve aslında ne kadar çok şeyi içine attığını görür arkadaşının.
Bu kısımları okurken aklıma hep kendim ve yakın arkadaşlarım geldi.
Bazen sanıyoruz ki en yakınımızın, dostumuzun bazen anne babamızın, eşimizin "HER ŞEYİNİ, HER DUYGUSUNU, DAVRANIŞINI" biliyoruz zannediyoruz...

                                        Arka kapak yazısı şöyle... 

Kitap Açıklaması

Azar azar azalan zaman. Adına yaşlılık dedikleri yavaşlık… Aksayan, sakatlayan, eğri büğrü bir hal. Yere doğru, öne doğru, gittikçe toprağa doğru kapanan, büyüdükçe küçülmeyi, buruşmayı, titremeyi, üşümeyi, elde tutamamayı, önündekini görememeyi, unutmayı, unutturmayı sinsice belleten beden…

Sana ne oldu, sana ne oldu, hadi çık sokağa aldırma diyordun ne oldu diye durmadan başına kakan, yıldıran...

Şimdi kimim ben diye soran, susan, susan, sustuğuna suçlanan aynalar…

Usul usul çoğalan hüzün. Hayriye’yi arayan Rüya. Yüzleşmeler, eksik kalan mevsimler, pencere önündeki koltuk, yangınlar, çaresiz kaynaşmalar… Kısacık aşkları şehrin.

Figen Şakacı, Bitirgen’le başlayan Pala Hayriye ile süren üçlemesini Hayriye Hanım’ı Kim Çaldı? ile tamamlıyor. Bir ömrü anlatıyor, bir kadının varlığını, yokluğunu, izlerini, cümlelerini, gürültüsünü…

Hayriye Hanım’ı Kim Çaldı? Aşkların, yenilgilerin, solgunluğun, neşeli ve dirençli kahkahanın romanı…

(Tanıtım Bülteninden)


Bana göre güzel bir üçleme idi.
Yazarı Lale Ablanın tavsiyesi üzerine almıştım. Sevgili "Lalenin Bloğu" uzun zamandır sık yazmıyor ama İg'den takip edebilirsiniz. Kendine has paylaşımları ve yorumları vardır.

Böyle işte!