26.5.17

Toza Sor John Fante kitabına dair...

John Fante okumak istediğim bir yazardı. Kampanya dahilinde görünce alayım başlangıç olsun diye düşünmüştüm.
Geçtiğimiz hafta okudum. Tam bir yeraltı edebiyatı dedikleri türdendi. 
"Derken bir gün bir kitap çektim, açtım ve kalakaldım. Birkaç paragraf okudum. Sonra çöplükte altın bulmuş biri gibi kitabı masaya götürdüm. Cümleler sayfada yuvarlanıyordu, kayıyorlardı. Her cümlenin kendine özgü bir enerjisi vardı. Cümlelerin özü sayfaya bir biçim veriyordu; sayfaya oyulmuşlardı sanki. Duygusallıktan korkmayan birini bulmuştum sonunda. Mizah ve acı olağanüstü bir kolaylıkla iç içe geçmişti. O kitabın ilk sayfaları benim için çılgın ve büyük bir mucizeydi. Evet, Fante beni çok etkiledi. O kitapları okuduktan kısa bir süre sonra bir kadınla yaşamaya başlamıştım. Benden daha ayyaştı ve korkunç kavgalar ederdik. Bazen ona, “Bana orospu çocuğu deme! Bandini’yim ben, Arturo Bandini” diye bağırırdım. Fante benim Tanrı’mdı ve Tanrı’ların rahatsız edilmeyeceğini, kapılarının çalınmayacağını biliyordum. Ama “Angel’s Flight”ın neresinde oturduğunu tahmin etmeye çalışır, hala orada yaşadığını tahayyül etmeyi severdim. Hemen her gün ordan geçerdim. Camilla’nın tırmandığı pencere bu muydu? Lobi bu mu? Hiçbir zaman emin olamadım.”


Diye başlar Fante’nin en etkileyici eserlerinden Toza Sor’unun önsözü. Bu satırlar  Charles Bukowski’nin kaleminden dökülür.

Kitabın içinde, yazılarda hayata dair sıkılganlıklar, sitem ve devamlı eleştiri var ama bu biz okuyucuyu rahatsız edici türden değildi.
Hatta yer yer bakış açısını o kadar sevdim ki; he ya aynen böyle Artura Bandini derken buldum.
Aslında yazdıklarında haksız da değildir yazar...
Biraz da otobiyografik bir roman. Kendi hayatında sorunlar eksik olmamış...
Tanrım, artık bir ateist olduğum için beni bağışla, ama Nietzsche'yi okudun mu? Ne kitap..." 
der kitabın bir yerinde ve başlar oradan anlatmaya.... 

Yer yer umursamazlığı, hayatı ayklakça yaşamasını, aşkını içinde yaşamasına, yazar olma yolunda ilerlerken yaptığı hatalara bazende gurura kızarken buldum kendimi.

Toza Sor ve başka bir kitabı da filme alınmış ayrıca. İzleyeyim diyorum. Sizden izleyen biri  var mıdır acep?

Böyle işte bu yazarı okumadıysanız değişik anlatım dili olan ve bakış açısı ucundan isyankar olan yazarı tanıyın derim.

George Carlin’in, eşinin ölümünden sonra yazdığı “Zaman paradoksu” …

Facebook'da bugün bir paylaşım okudum ve sizinle de paylaşmak istiyorum.
Hatta sizde paylaşın ki farkına varmayan birilerinin farkına varmasına vesile olalım....


George Carlin’in, eşinin ölümünden sonra yazdığı “Zaman paradoksu” … Okunmalı …

 

Mektubun sahibi, George Carlin (1937 – 2008); 5 Grammy Ödülü kazanmış, ABD’de “100 en büyük TV stand-upçısı” listesinde yer almış bir büyük komedyen, aktör ve yazar.
Bu yazı, eşi Brenda’nın kanserden ölmesinden sonra, “Zamanımızın Paradoksu” başlığı ile yazılmıştı.
Daha yüksek binalarımız, ama daha kısa sabrımız var; daha geniş oto yollarımız, ama daha dar bakış açılarımız var.
Daha çok harcıyoruz, ama daha az şeye sahibiz; daha fazla satın alıyoruz, ama daha az hoşnut kalıyoruz.
Daha büyük evlerimiz, ama daha küçük ailelerimiz; daha çok ev gereçleri, ama daha az zamanımız var.
Daha çok eğitimimiz, ama daha az sağduyumuz; daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var.
Daha çok uzmanımız, ama yine de daha çok sorunumuz; daha çok ilacımız, ama daha az sağlığımız var.
Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz, çok savurganca para harcıyoruz, çok az gülüyoruz, çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz, çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz, çok az okuyor çok fazla TV izliyoruz ve çok ender şükrediyoruz.
Mal varlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık.
Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz.
Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama yaşam kurmayı öğrenemedik.
Yaşamımıza yıllar kattık, ama yıllara yaşam katamadık.
Aya gidip gelmeyi öğrendik, ama yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin karşısına geçmekte sorunumuz var.
Dış Uzayı fethettik, ama iç dünyamızı edemedik.
Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler yapamadık.
Havayı temizledik, ama ruhumuzu kirlettik.
Atoma hükmettik, ama önyargılarımıza edemedik.
Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz.
Daha çok plan yapıyoruz, daha az sonuca varıyoruz.
Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik.
Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha çok bilgisayarlar yapıyoruz, ama git gide daha az iletişim kuruyoruz.
Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin; büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır.
Günümüz artık, iki maaşın girdiği ama boşanmaların daha çok olduğu, daha süslü evler, ama dağılmış yuvaların olduğu günlerdir.
Bu günler, hızlı seyahatler, kullanılıp atılan çocuk bezleri, yok edilen ahlakî değerler, bir gecelik ilişkiler, obez bedenler ve neşelendirmekten sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir.
Vitrinlerde her şeyin sergilendiği, ama depolarda hiçbir şeyin olmadığı bir zamandayız.
Öyle bir zaman ki teknoloji bu mektubu size getirebilir, siz bu içselliği ya paylaşmayı, ya da sil tuşuna basmayı seçebilirsiniz.
Yaşam, aldığımız nefes sayısıyla değil, nefesimizi kesen anların sayısıyla ölçülür.

George Carlin

 

Sabahattin Ali 110 Yaşında Ve Soner Olgun Konseri...



 Bu hafta çok yoğundu benim için. Sevdiğim ve gitmek istediğim iki dinletiye gittim/k.

Tomurcuk Vakfı yararına verilen konserde Soner Olgun vardı. Dinlediğim günden beri çok seviyorum Soner Olgun'un yorumunu, duruşunu, hayata bakışını ve anlatışını.....
Nasıl güzel bir ses anlatamam size...
Hem ağladım, hem keyifle dinedim bu müthiş sesi.
Tabi Tomurcuklar( melek çocuklar, anneleri ve vakıf geneli bu çocuklarımıza böyle dediklerini belirttiler) ritim konseri verdiler başta. Buraya video eklemeyi bilsem sizinle de paylaşacaktım ama bilmiyorum henüz.
tomurcuk vakfı sitesi için tıktık   

Kurulum amaçları sitelerinde şöyle açıklanmış;

Tomurcuk Vakfı, zihinsel engelli çocuğu olan aileler tarafından 2010 yılında kurulmuştur.
Zihinsel engelli bireyleri, eğitim ve üretim ortamında kendilerine yeterli hale gelecek şekilde eğitmek, topluma uyumlarını, iş edinme becerilerini geliştirmek, üretken hale getirmek ve sosyal rehabilitasyonlarına destek olmak üzere çalışmalar yapan Vakıf, özellikle ebeveynlerin vefatından sonra vakıf çatısı altında korumaya aldığı engelli bireylere yaşamlarını sürdürecekleri, üretim ve sosyal yaşamlarını devam ettirecekleri “ Yaşam Merkezi”ni de zihinsel engelli bireylerin hizmetine sunmayı amaçlamaktadır.
Vakfımızdan yararlanan kitlenin büyük çoğunluğu sosyo-ekonomik yönden dar gelirli sayılabilecek ailelerden oluşmaktadır. Bu çocuklara Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ilgili mevzuatlara göre okullara ödenen  eğitiminin yanında Vakıf tarafından sosyal yönden gelişimlerini sağlamak amacıyla haftanın 2 tam günü Vakıf Atölyelerinden faydalanma olanağı sunulmakta ve ücretsiz öğle yemeği imkanı tanınmaktadır.

Çoğunluk Down Sendrolu bu çocuklarımız için tüm desteklerini ellerinden geldiğince, imknaları dahilinde sunuyorlar.
Bu geceden elde edilen gelirde bu vakfa aktarılıyormuş. Ve sevgili Soner Olgun hiç bir ücret almadan destek oluyormuş birkaç yıldır kendilerine.
 Gönlüne ve desteğine sağlık...





 Sonraki dinletimiz de "Aysun Ali Kocatepe ile Sabahattin Ali 110 Yaşında" etkinliği idi.
Bir şey diyeyeim mi size... gerçekten de üreten, araştıran ve bildiğini paylaşan insanlar kendilerini, duruşları ile öyle güzel belli ediyorlar ki...
Gerçekten de bu çifti imkanınız olursa mutlaka canlı performans da dinleyin. Nasıl bir uyum ve nasıl bir sestir.....

Yeşil Mürekkep kitabını tam zamanında okumuşum dedim.

Yazar yaşasaydı bugün 110 yaşında olcaktı ama maalesef ki en verimli, en genç yaşında öldürüldü.
Ki yaşına rağmen hayatına öyle önemli ve çok eserler sığdırmış ki.

Bu dinleti de hem şiirlerine yer yer değinildi, hem hayatına dair kısa anekdotlar anlatıldı hemde Ali Kocatepe sevgili Sabahattin Ali'nin 8 şiirini bestelemiş bize bunları okudular.
Konuk sanatçı olarak da Edip Akbayram, Zara ve Koray Avcı vardı.
O bildiğimiz şarkıların, sevdiğimiz dillere düşen şarkıların çoğu yazara aitmiş meğersem.
Melankoli, Aldırma Gönül vb...
 Bu dinletiden de büyük bir keyifle ve gururla çıktık karıkoca. :)

Dün gece de CKM salonunda kardeşimin( kaynım olur ama kardeş benim için kendisi) yılsonu gösterileri, konseri vardı.
Maramara Üniversitesi'nin son sınıf öğrencilerinin konseriydi.
Öyle güzel eserleri icra ettiler ki kulaklarımızın pası silindi resmen.

Bu haftayı böylece kapattık.

İnan tüm müslüman aleminin Ramazan Ayı mübarek olsun.

Bana müsaade yazımı yazdım, sizleri okudum. Şimdi sıra kitap okuma da . :)))))
 

 

 

21.5.17

Sabahattin Ali Romanı Yeşil Mürekkep ...

Yani nasıl yazsam, nerden başlasam bilemedim.
Bu kitabı elinize aldığınız da iki güne bitirirsiniz, yazar o kadar akıcı bir dille yazmış.
Yalnız "Sabahattin Ali" nin eserlerini seviyorsanız çabuk bitiremiyorsunuz kitabı...

Yazarın ilk "Kuyucaklı Yusuf" eserini okumuştum ve tek kelime bakış açısına, anlatım dline ve olayları aktarışına hayran kaldım. Tabbi yıllar önce kısaltılmış şekillerde yada tam baskısı ile okuduğum çok klasik eser var ama bu yaşımda okuduğumda " okumuşum ama hiç böyle bakmamaştım" dediğim olduğundan  bazı eserleri tekrar okuyorum.

 Daha sonra da şu son yıllarda reklamı iyi yapılan ve sanki tek iyi eseri bu kitapmış gibi lanse esilen Kürk Mantolu Madonna kitabını okudum.

Tabi bu benim şahsi görüşüm ama Kuyucaklı Yusuf daha dokunaklı daha içli daha.... diye gider.
Elbet yayınevlerinin reklam politikası farklı biz okurlara göre..
Bazen gerçekten ama gerçekten de hiç de iyi olmayan bir kitabı bir numara gösterebiliyorlar... ah şu reklamlar...


Kitaba dönecek olursak;  yazarın gençlik yıllarından başlamış Osman Bey.
İlk Almanya'ya gidişi, eleştirisel yaklaşımı, çabuk aşık olabilen Sabahattin Ali'yi öyle güzel anlatmış.
Kesinlikle aydın ve entellektüel diyebileceğimiz biriymiş S.Ali. Tabi ister istemez ülkesini eleştirdikçe göze batmaya başlar.
Bu arada çevresinde, dostluklarında kimler yoktur ki... Aziz Nesin, Pertev Ailesi, Cimcöz Ailesi vs...

Okurken kendinize sormadan edemiyorsunuz sonu böyle mi olmalıydı...

Sonrasında yazı macerası, yazma tutkusu desek daha doğru olur. Geçim derdi sebebi ile öğretmenlik yapması, fakat düzeni eleştirmesi sebebi ile hapishanelerde geçirdiği süre.
Tabi Sabahattin Ali hapishane de bile mapus arkadaşlarını dinler ve Kuyucaklı Yusuf kitabını burda dinlediği gerçek öyküden esinlenerek yazar.
Sonrası bu eser yüzünden başı yine devlet ile derde girer...
Sonra evlenir ve baba olur. Ama ailesini geçindirmek için Ankara-İstanbul arası mekik dokur.

Eşinin yerine kendimi koyduğumda " aman Allah'ım dedim ben o kadar sabredebilir miydim bilmiyorum?" dedim.. çünkü o zamanın şartlarını düşünecek olursak, telefon yok, ulaşım zor, hem sabıkalısınız.

Eşi ve kızı da kendisi ile beraber çok çekmiş.. Sonrasında babasının büyüyüen bir kız çocuğu.. yaşamı...

Sonrasında pisi pisine öldürülmesi çok acı...
Oysa ki tek derdi ülkesini daha aydınlık yarınlarda görmek istmesi...

Gerçekten de yazar olmak aydın olmak çok zor... düşüncelerimizi özgürce; hakaret etmeden, karşımızda kini ezmeden söyleyememek çok kötü.

Oysa ki ülkelerin ilerlemesi, gelişmesi okuyan nesillere  ve snata, spora, tarihi kültürümüze sahip çıkmaya bağlı.

Evet şimdi Sabahattin Ali en iyi Edebiyat Yazarlarımızdan biri, kitapları çok satıyor... neye yarar ki.. gencecik yaşında, en üretken olduğu yaşta, ailesi ile geçireceği onca zaman varken öldürülüyor.....

Zor dostum zor deidm kitabın kapağını kapatınca...







16.5.17

Hisart Canlı Tarihi Sergisi Akasya Kültür Sanat Merkezi'nde...

Cumartesi günü( Gamze'nin bloğu ) Yaşam İzi Bloğunun yazarı  Gamze ile buluştuk 

Eşime okuldan Akasya Avm'de Külür Sanat Bölümünde bulunan Hisart Sergisi bileti vermişlerdi ve bende gezmeyi seven Gamze'yi davet ettim. Gamze'nin hem sohbeti çok keyilfi hem bilgisi ile size öyle güzel anlatıyor tarihi yerleri, olayları öğrenmemek mümkün olmuyor.
Benim gibi eksiği fazla olanlar için Gamze'nin sohbeti bir numara.
Gamze'cim yüreğine sağlık benimle de bildiklerini paylaştığın için.
Artık arkadaşlıktan bir adım öteye geçti bizim dostluğumuz. :)
İyi ki tanıdım dediğim sevdiklerimden oldu.

Önce yemeğimizi yiyip sonra da sergiyi dolaştık. Öyle çok büyük bir sergi değildi ama sergilenenlerin geçmişini düşününce içimiz nasıl cız etti anlatamam.....

Hiç bir savaşa denk gelmedik belki yaş olarak ama gördüklerimizden, duyduklarımızdan etkilendiğimizi düşünürsek; yaşasaydık nasıl olurduk hiç bilemiyorum...

BU arada Hisart merkezi Çağlayan’da bulunan ve 1900’lü yıllarda meydana gelmiş savaşları dioramalarla yani 3 boyutlu canlandırmalarla anlatan bir müze.  Eserlerin bir kısmı Mayıs ayı sonuna kadar Akasya Avm içinde sergileniyor.

Ve 31 Mayıs'a kadar da sergi devam ediyor.

Canlandırma olan mankenler çok başarılıydı. Aslında bunu şunun için yazdım kimse kusura bakmasın ama bazen öyle canlandırma heykeller yada mankenler yapıyorlar çok kötü oluyor...

Sergiyi gezerken hep dua ettim bizi için, toprağımız için savaşan, şehit olan atalarımıza. Ve Ulu Önder Atatürk'ümüze ve silah arkadaşlarına, onunla bu yola baş koyan şehitlerimize.... minnet ve saygılarımı sundum...






 Balkon Göçü sergilenmiş... Ne zordur göçe mecbur olmak, herşeyini, vatanını, toprağını bırakmak....


 O dönem savaşlarda kullanılmış eşyalar, zırhlar, şapkalar.. mermiler, tabanca ve kılıçlar...




 Bu görselle de Sarıkamış olayını canlandırmışlar...








13.5.17

Zaman....

Gündüz kızı uyuturken bi beş dakka bende uyuyayım derken bi baktım 2 saat uyumuşum.
Tabi uykuyu alınca gece de nöbetteyim.
Buraları da denetliyorum asayiş berkemal :))))

Facebook kullananlar bilir, her gün Facebook geçen sene aynı gün neleri paylaşmışız hatırlatma yapıyor.
Dün de annemin fotoğrafını ve paylaşımımızı hatırlattı.

Elbet onun hatırlatmasına ihtiyaç yok ama o anda görünce daha bir içerledim, içim cız etti....

Hatta paylaşıren de yazdım "biz hergün annemle konuşuyoruz, selamlaşıyoruz" diye...

Şunu fark ettim ki insan annesini, babasını kaybettiğinde ölüm anlam değiştiriyor.... 

Önceden söylediğim, teselli ettiğim birçok cümle şimdi anlamlarını kaybetmemiş olsada daha bir azaldı.
Ve kendi kendimi teselli etme yöntemi buldum.

Elbet kabul ediyoruz ölümü ama işte ne bileyim kelimelerin anlamsız kaldığı noktadayım...

Şunu anladım ki "alışılmıyor" hani diyorlar zamanla alışırsın diye, yok öyle birşey yaşımız kaç olursa olsun alışılmıyor, tersine sadece "daha bir kabul eder" oluyoruz.
Ve zaman her zaman iyi gelmiyor, düşünüyorum, ki hep aklımda can'ım annem, kalbimde, bedenimde, kulaklarımda...

Bazenler çoğalıyor... sonra o özlem varya işte o özlem.. zaman bu duyguya hiçde iyi gelmiyor.... Kendimizi kandırıyoruz sanırım, iyi olmak için, hayatta kaldığımız için ve herşeyden öte bizde birer anne-baba olduğumuz için güçlü olmak zorunda kalıyoruz....

Ve gece gece yazdım bunları ççünkü sabaha bırakırdam muhtemelen yazmam bunları... içimde tutarım.
Aslında daha çok benim gibi acıyı yaşayanlara "yalnız değilsiniz" demek için yazıyorum... yoksa ötesi yok yani...

Herşey Facebbok'un başının altında çıktı ey blog.....

Yeter bu kadar dimi....

İyi geceler.....



11.5.17

Knulp Herman Hesse Ve Hayata Dair..

Kadıköy'e her indiğimde uğrak yerlerimden biri de YapıKredi Yayınları'dır.
Nedense oranın atmosferini çok seviyorum.
Ve her indiğimde muhakkak bir kitap alırım.
Bu kitabı da aslında yine bakınırken öncelik olarak ince kitap olması sebebi ile almıştım. Çünkü elimde bekleyen çok kitap var ve evdeki kitapları bitirip yenilerini almak istiyorum.
Maalesef böyle yazsam da ara ara yeni kitaplar ekleniyor :))

Kitaba dönecek olursam baş kahramınımız Sevgili Knulp bir göçebedir.
Ve özgür ruhlu, kimseyi rahatsız etmek istemeyen, saygın ve saygılı, biraz felsefi, ama en çokda yalnız bir göçebedir.
Kendini ve yaşamı sorgular Knulp. Geçtiği kasabalarda, köylerde iyi dostluklar bırakır.
Ve senede birkaç gün mutlaka köyüne uğrar...
Aslında kitabın sonlarına doğru öğreniyoruz ki Knulp sevda uğruna okulundan ve yaşamından vazgeçer ve karşılık bulamıyınca da yollara düşer.
Ve ince astalığa yakalanır...
Az ve öz olarak yazar uzatmadan kitabın son bölümünde Knulp'un neden göçebe olduğunu, sevdasını ve ailesini anlatır.
Bir solukta okuyacağınız ama aynı zamanda sizi düşündüren bir kitap Knulp.

Yazarın anlatım dilini ve öykülerini sevdim, aslında yazarın BozkırKurdu kitabını okumayı çok istiyorum.
Henüz almadım ama alırsam da diğer kitapları ile birlikte alayım en iyisi dedim kendime.

Bide Knulp'u okurken bizim Aylak Adam'a çok benzettim, çünkü aynı zamanda birazda aylaktır Knulp. Karın tokluğuna çalışır ve kimseye yük olmak istemez.
Gezmeyi, seyahat etmeyi çok isterdim. Fakat devamlı bir yalnızlık ve ailemin olmamasını istemezdim.

Sanırım buda aidiyet duygumuzdan kaynaklanıyor.

Okumadıysanız not edin ve okuyun derim naçizane.


10.5.17

Nü Peride Hakan Akdoğan Ve La La Land Filmine Dair...


 Bugün günlerden "Kitap Kulübü" günüydü Kazım Karabekir Vakfı'nda.
Ve bu ayki kitabımız Yunus Nadi Ödüllü bir kitap olan Nü Peride /Hakan Akdoğan
 Başlarda biraz "acaba böylemi gidecek" dedim ki diğer okuyanlarda da aynısı olmuş, sonrası kurgu iyiydi ama anladım ki aşk, intikam, nefret dolu kitaplar fazla tarzım değil.
Ki sonunu yazar enteresan bitirmiş, beklediğimiz klasik sonlardan değildi.
Hani neye göre ödül veriliyor kitaplara bilmiyorum o yüzden yanlış bir yorum da yapmak istememe ama bence ödüllük bir kitap değildi.
Konusuna gelince de Ressam Halil küçükken sevdiği kızla ve arkadaşlarıyla evcilik oynarken, ağaçtan elma koparayım deken düşüyor ve sakat kalıyor.
Sevdiği kızda bu vicdan azabı nedeni ile devamlı arkadaşı ile ilgileniyor ama başkası ile ilişkisi var.
Derken Halil saplantılı bir şekilde eski bir hikayen yola çıkarak sevdiği kadından intikam almaya başlıyor...
Kitabı okurken Halil'in aslında psikolojik olarakd a kadınlara arşı rahatsızlığını hissettiriyor yazar, anlatım dili ve akıcılık iyiydi...
Okumayı düşünüyorsanız bir şansı da hak ediyor ama. :)
 
 











İki gün önce de ne zamandır izlenmeyi bekleyen La La Land filmini izledik.
Özellikle müziklerini çok sevdim. Bazı geçişleri filmde müzik ve dans ile akatrmaları çok hoştu.
Filmi izlerken ve konusu gereği de kendi hayatımı da sorguladım. Bazen aşk uğruna yada yaşamın getirdiği sonuçlardan dolayı nelerden vazgeçiyor ve ne seçimler yapıyoruz...
Çok şükür aşk uğruna vazgeçtiğim şeyler olmadı ama diğer seçimlerim için aynı şey söz konusu değil.
Artık başka sefere anlatırım. ;)
Benim gibi daha izlemdiyseniz izleyiniz efenim. :)

Berat Kandilimiz Mübarek olsun.
İyi geceler....


9.5.17

Üsküdar'da Cafe ve M.H. Kan Umay Kitabı

 Geçen hafta alerjimin yine başlamsı sebebi ile Üsküdar'da ki bir doktora gittim. Hadi gitmişken arkadaşıma uğrayıp kahvemi içtim.
Ordan çıktıktan sonra Üsküdar'da biraz yürüdüm.
Daha önce belki çok bahsetmişimdir; seviyorum bu ilçeyi. İçime huzur veriyor...
Daha önce birkez gittiğim kafenin diğer şubesine gideyim dedim.
Burası hemen Mihrimah Cami'sinin arka tarafında kalıyor.
Merdivenlerin başında hemen, eski köşkü kafe yapmışlar. İŞletenlerden çok kibar ve tam bir esnaflar.
İçini çok hoş döşemişler, alttan hafifte müzik geliyor.
Hava sıcak olduğundan Demirhinba Şurubu söyledim ve kitabımı okudum.
Elbet arada manzarının da tadını çıkarttım.
Yolunuz düşerse uğrayın keyifli bir yer.


 Bu kitabı eşim DR'da gezinirken görmüş ve hem kapağı hemd e isminden dolayı hemen almak istedik.
Ve başladım okumaya. Aslında Umay'ın tarihçesinden yola çıkarak yazılan bir kitap değil. İçinde mitoloji, Şamanizm'e dair notlar var ama daha çok seven ve lanetlenen bir kadın ve saf aşk anlatılıyor.
Kitabın ilginç yanı ise merak ve heyecanınız okurken hiç bitmiyor.
Şaman geleneklerine göre astral gezintilere geçerken Kemal aynı zamanda sınavlardan da geçiyor.. derken aşkını kurtarıyor.
İlginç ve güzel bi  kitaptı.



5.5.17

BoyHood Ve Vezir Parmağı, Biten Kitaplar....




Veee balkon sezonu açılır bizim evde... Nisan'ın son haftası güneş iyicene yüzünü gösterdi.
Bu fırsatı kaçırır mıyım? Asla!
Artık kahvaltı ve akşam yemeği faslı da başlar balkonda.
Bu sene niyetim balkona şu yapı marketlerde satılan bahçe seti oturma grupları vardır ya onların bizim balkona uyanından almak istiyorum. Çünkü balkonda oturmayı, kuş sesleri eşliğinde sohbeti, kitap okumayı seviyorum.
Birde çok şükür ki hemen bahçemizde , balkona denk gelen kısımda Ceviz Ağacımız varki sormayın. Yeşillendi iyicene karşı binalar da gözükmüyor, mis gibi yeşil kokuyor.

Bu haftayı iki kitap, iki film ile bitirdim.

Bu filmi ajandama not etmişim ama nerden duydum yada okudum hiç hatırlamıyorum.
Bildiğim birşey varsa o da film çok çok iyiydi, hem konusu hem oyuncuları...
BOYHOOD filminde oynayan çocuklar aynı zamanda büyümüş hallerinde dekendileri oynamışlar, o yüzden filmin yapım aşaması epey bir zaman almış.

Konusuna gelince; bir aile düşünün lise üniversite zamanı tanışan çift evlenir. Evin babası gezmek, eğlenmek ister, evin annesi de çalışır ve çocuklarına yetişmeye çalışır. Sonra karı koca ayrılır. Anne ve çocuklar başka bir şehre taşınır. Annemiz hem çalışır hem ev geçindirir, hemde çocuklarla ilgilenir. Baba ise ortalarda yoktur.Sonra gelir ve çocukları yemeğe çıkartır.
Yemek yerlerken baba çocuklarına " nasıl güzel eğleniyorduk hatırlıyor musunuz?" der....

(BU arada film öyle karamsar değil, tersine sürükleyici va aydınlık bir film.)
Kız babasına " sadece sizin kavgalarınızı ve anneme nasıl bağırdığını hatırlıyorum" der........
Of ya dedim. İşte gerçek hayatta da böyle... çocuklar bunları çok iyi hatırlar.

Baba şaşırır tabi, hiç eğlendiğimiz günleri hatırlamıyor musunuz? der... hatırlıyorlardır ama az.
Sonrası evin annesi evlnir yarılır derken çocuklar kendilerine bir düzen oturtmaya çalırlar, çalışırken de yaşadıkları hem iyi hem kötü yanlarıını aktarır film.
Gerçektende başarılı bir filmdi.
Mutlaka izleyin diyeceğim filmlerdendi.


Kitaplardan ise Giorgia Bassani Kapının Ardında kitabını bitirdim.
Daha önce ALtın Gözlük kitabını okumuş ama sevememiştim. Bilenler bilir yazarları sadece tek kitabı ile değerlendirmeyi sevmiyorum.
O yüzden bu kitabı da almıştım. İyi ki almışım. Yazar az ama öz kelimelerle çok şey anlatmayı çok iyi biliyormuş.
Bu kitapta da lise döneminde yaşayan bir grup ergen erkek çocuklarının gözünden anlatılmış. Tabi yazıldığı dönemi düşünürseniz... cesaret isteyen şeyler yazmış.
Okurken sizde kendi lise yıllarınıza ve o zamanki haylazlıkları düşünmeden edemiyorsunuz.
Başta biraz ağır gitti ortalarda açıldı ama sonlara doğru yine ağır gitsede iyi ki okudum dedim.

Diğer kitap ise yine lise yıllarında yaşayan bir ergen erkek gözünden yaşananlar.


Çavdar Tarlasında Çocuklar J.D.Salinger 
Kitap bitti, düşündüm ne anlatıldı diye.... aslında çok şey anlatıyor. Kitap bir dönem anlatım dilinden dolayı yasaklanmış.
Çünkü hikayeyi anlatan kişi hem lise talebesi hemde hayata dair fazla düşünceli. Bir çok şeyi ti'ye alıyor; birçok alışılmış düzene karşı...vs... birazda argo çok... ama sizi rahatsız edecek düzeyde değil. Çeviren dengeyi çok güzel kurmuş.

Aslında duyarlıalgıları açık olan ve hayatı fazla da önemsemeyen birçok kişi gibi düşünüyor. Yer yer o kadar çok cümlesine katılırken buldum ki kendimi...

Diğer film ise; Vezir Parmağı

Şöyle akşam oturuken eşimle, alt yazılı olmasın, ağır film olmasın derken Türk Filmi izlemeye karar verdik.
İyide ettik. Yer yer güldük izlerken ve renkli olmasıda çok iyi geldi.
Tavsiye ederim.

Bu yazı uzun oldu ama anlatacak, yazacak çok konu var daha.

Şİmdiden hayırlı cumalar arkadaşlar.

2.5.17

Çoçuklarımız Neden Mutsuz? Gündem Özel Programındaan...

Birkaç haftadır hafta sonları CNNTürk'de Gündem Özel programına denk geliyorum ve hem konukları he konuşulan konular epey güzel ve faydalı oluyor.

Bu hafta sonu konusu "Çocuklarımız Neden Mutsuz?" 

Bu çok önemli bir mesele bence... çünkü herşeye sahip ama kişilikleri gitgide geride kalan, odaklanmada ve sosyalleşmede sorun yaşayan çocuklar yetişiyor....

Tabi en başta eğitim var ve ilk eğitim evde başlıyor.
Konuklarının arasında eğitimci, öğretmen, teknoliji yazarı, psikolog vardı...

programı izlemek isterseniz tıktık...



Genel olarak varılan kanıda "mutluluk kadar mutsuzlukda normaldir ve kişiyi ehlileştirir" dediler.
Evet eğitim sistemi bizde çok yanlış...

Ama en önemlisi çocuklarımızı şartsız, koşulsuz sevmeliyiz ve başarıyı illa ki yüksek mevki iş olarak baz alıp karşılaştırma yapmamalıyız.

Çünkü gerçketen de yaşam demek yüksek mevkili bir iş demek değildir.
Elbet kimini mutlu eder bu kimini de biyerden sonra sıkar.
Ama kriter bu olmamalı.

Ayrıca konuştukları konulardan biride; çocuğun eğer başarısız olursa hem ailesi tarafından hemde çevresi tarafından utanç duyulacağı, eleştirileceğini düşünüyor ve devamında da "kaygı" geliyor. Böylece hayatı hep kaygılı "elalem ne der" le yaşamyı öğreniyorlar.....

Elbet hayatta kaygı, endişe önemli duygular çünkü bizi korurlar ve kendimizi korumayı, zihnimizi ehlileştirmeyi öğreniriz bu duygularla... jerşeyin fazlası nasıl zararsa bu duygularında fazlası ve herşeye karşı hissetmesi bize zarar.
Zamanla içe kapanıl yada "beni sevsinler" diye bişeyler yapan, başaran nesillere dönüyor çocuklar.

Anladığımı anlatmak ve yazmak isterim dostlar... bu konuda uzman değilim ama iyi bir gözlemleyici ve dinleyiciyimdir. Öğrendiğim şeyi "ben biliyorum zaten" deyip kenara da atmam. Muhakkak kendi içimde muakeme eder, hayatıma uygularım.

Öğrendiğim birşey varsa "her çocuk özel ve mükemmel"
evet bazı genetik faktörler bazı çocuklarda öne çıkıyor bunlar istisna...

Ama çocuklarımızı yetiştirirken yaptığımız en büyük hata bana göre; bir davranışı yapmalarını beklerken ödüllendirmek.
Örneğin; kızım şunları toplarsan sana çikolata veya neyse işte ondan vericem yada alıcam..
Neden efendim.. eğer dağıttıysa ve toplaması gerekiyorsa toplamalı. Herşeyin karşılığı olmamalı...

Kızımı yetiştirirken en büyük öğüdüm; her zaman başarılı olamayacağı veya zaman zaman düşebileceği de ama önemli olanın ayağa kalkması ve devam etmesi.
O yüzden bazen düşünce yada birşeyi yapamadığında "anne normal bişey dimi yeniden deneyeyim" diyor...
Çünkü hayatı boyunca hep başarılı olamaz, yer yer düşmeyide öğrenmeli ki zoru başarsın, bazen istediği herşeyi elde edemeyeceğini öğrensin..
Ve en önemlisi ona olan sevgimizin karşılığının olmadığını bilsin.
Neyse efenim konu biz değiliz tabi ama parkta veya sokakta karşılaşıyorum ve öyle üzülüyorum ki...
O annelerin çocuklarına davranışları, konuşmaları, kimi çocuk düşünce yada elindekini düşürünce hemen çocuğuna "oğlum/kızım gerizekalı mısın bi sahip çıkamıyorsun elindekine" falan diyorlar nasıl sinir oluyorum anlatamam....

Onlar bize emanet... En güzel anlatımı Halil Cibran yamış ve günümüze kadar da gelmiş. Herşeyin özeti var bu şiirde...
Ara ara okumak ve hatırlamak gerek....



Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz,düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz,ruhlarını değil.
Çünkü ruhları yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez,dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız,çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu,sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu,uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever
 
Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil, Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları. Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller. Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil. Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır. Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil. Çünkü ruhlar yarındadır, Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz. Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları Kendiniz gibi olmaya zorlamayın. Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur. Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar. Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar. Okçunun önünde kıvançla eğilin Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever. Halil Cibran

Kaynak: http://www.estanbul.com/halil-cibran-cocuklar-91090.html#.WQhTLGyhlaQ

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil, Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları. Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller. Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil. Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır. Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil. Çünkü ruhlar yarındadır, Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz. Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları Kendiniz gibi olmaya zorlamayın. Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur. Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar. Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar. Okçunun önünde kıvançla eğilin Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever. Halil Cibran

Kaynak: http://www.estanbul.com/halil-cibran-cocuklar-91090.html#.WQhTLGyhlaQ




GÜNLÜK...VE FATİH ERKOÇ KONSERİNDEN...

Selamlar, naber nasılsınız?

Bende iyiyim, biraz içim buruk ama iyiyim.
Nisan ayında büyük bir şevkle başladığım işimden bazı nedenlerden dolayı ayrıldım.
Yeniden evdeyim, yeni bir iş bulana kadar tabi...
Çünkü çalışmayı çok özlemişim ve çokda iyi geldi.
Ama bu kadramış , bir kapı kapanır bir kapı açılır demiş büyüklerimiz.

Bende evde olduğum süreçte, daha önceden görmeyi istediğim yerlerin listeini yapmıştım, İstanbul'da.
Oraları gezmeyi hızlandırayım diyorum zaman geçiyor, elimde bekleyen kitaplar da fazlaca onlarıda okuyayım ki yenilerine yer açılsın dimi :)

Vee alerjisi olanlar anlar "alerji mevsimi" açılmış bulunmakta. Göz kaşıntısı, bulanık görme, burun akıntısı, hapşırma sezonunu ki gün önce itibari ile açmış bulunuyorum.

&&&&&&&&&&&&&&&&


Geçen hafta Fatih Erkoç konseri vardı Zorlu Performans Sanatları'ında...


Bazı listeler vardır ya hani ölmeden önce okuyun, dinleyin, görün vs.. türünden... benimde kendimce belirlediğim şeyler vardır.
Fatih Erkoç'u dinlemek de o listelerden birindeydi. 
Nasıl güzel bir canlı performanstı anlatamam.
Hayatını okuduğumda da hayranlığım bir kat daha da artmıştı. Çok küçük yaşlarda başlamış müziğe. Tabi bunda müzisyen bir babanın evladı olmakta etkilidir. Ama yetenekli ve kulağı çok iyiymiş sevgili Fatih Erkoç'un.
İyi ki iyiki gitmişiz dedik eşimle. Çünkü hem yabancu hem Türkçe öyle güzel eserleri yorumladıki... müthişti.


Bazı sesler Allah vergisi... ve bizede o sesleri dinlemek ve alkışlamak düşüyor. :)

Böyle işte blog... 
hepimize iyi haftalar.