29.2.20

Biten Kitaplar, Hayata Dair.... #kom2020



Devamlı haber izleyen biri değilimdir.

Ama son günlerde yaşananlar, şehitler...diğer dünyada ki siyasi, politik ve doğal afetlere bakınca içim de daralmıyor değil; hepimiz gibi....
Aklıma hep yabancı sinema filmleri geliyor. Hani o bilim-kurgu, fantastik, ütüpyo adı altında uyarlanan; kaos, doğanın katli, dünyanın felakete sürüklenişi.....virüs salgını...

Ve o zamanda bir korkudur alıyor beni... "Ne yetmiyor?" acaba bize bu alemde diye düşünüyorum!...

Bu yıl denildiği gibi, hepimizin de hep dediği gibi; felaketlerle geçti Mart ayına kadar.... evet günlük yaşama devam ediyorum/z.... şehitlerimize dua ediyoruz..... hatta eğer sosyal medyada acı ile haber paylaşmıyorsanız, laf bile söylüyorlar.... lakin illa ki acımızı, içimizin daraldığını, hissettiğim duyguyu, gece yastığa başımı/zı koyduğum/uz da hisettiğimiz ağrıyı, ettiğimiz duayı bunlar mı belirliyor?

Gerçekten yıldım; her şehit olayında internetten ekran karartmaktan vs.... çünkü bazı duyguları anlatmaya yetmiyor.
Şunu da belirteyim paylaşanları eleştirmek için yazmıyorum.... herkesin ifade ediş biçimi, anlatımı farklı oluyor.....




Bu ayı dört kitap ile kapatıyorum... 
Bir ara canım hiç okumak istemedi... İki kitabı grup okuması olduğu için bitirdim ki... ikisini de çok severek okudum. Sadece bu aralar böyleyim.... sorun değil;biliyorum ki buda geçecek......

"Acıyla Çarp Kalbim/

“Benim hikâyem sona erdi.
Artık senin hikâyen anlatılacak.”
 
Arka kapak yazısı böyle başlıyor..
Kısa ama öz bazı duyguları çok güzel aktarmış yazar. Yazarın tanıtım kısmında şöyle diyor;

1967’de Kobe’de, çok sayıda diplomat, politikacı ve yazar yetiştirmiş bir ailenin kızı olarak doğdu. Yaşamını Çin’de, ABD’de, Bangladeş’te, Birmanya’da ve Laos’ta sürdürdü. 17 yaşında Belçika’ya döndü ve Batı’da yaşadığı kültür şoku onu yazmaya itti. Klasik filoloji eğitimi aldı. 

Henüz başka kitaplarını okumadım ama ekledim aklıma. ÖZellikle acıyı, aile içi iletişimi, kopukluğu ve bağı anlatırken seçtiği kelimeler çok içe dokunuyor.
Bu kitabında da güzel bir anne, herkes tarafından beğeniliyor ve bunun farkında. Küçük yaşta evleniyor ve anne oluyor. Kızı kendinden bile güzel, kendi itibarı sınıf içinde azalında kıskançlığı daha da ön plana çıkıyor ve kızını yok sayıyor. Sonra bir kız ve bir erkek evlat daha doğuruyor ve olaylar başlıyor. Anlatmayayım daha fazla değil mi?

Sonrası  "Vadim O kadar Yeşildi Ki/ "

Yordam Kitap Yayınevi'nin çevirilerini çok beğeniyorum. 
Klasiklerden olan bu kitabı #1nobel1klasik grubu ile okuduk. Her ay bir nobel ödüllü klasik kitap okuyoruz. 
Aslında konusu bizim hiç de yabancı olmadığımız bir konu... Maden İşletmecliği, çlışanların çalışma koşulları ve ailelerin çektikleri...
Morgan Ailesi Cadi'de yaşamaktadırlar. Kalabalık bir aile, yaşadıkları bölgede sözleri geçen bir aile.
Ailenin babası madende çalışır. Daha sonra abiler sırasıyla işe girer.... Ama sonrası işletmenin değişmesi, grev, haklar derken... yaşanan maddi ve manevi sıkıntıların aileyi ve çevre komşuları etkilemesi...
Yokluk, hastalık, dedikodu, ihanet..... Arka kapak yazısı şöyle;

İngiliz romancı Richard Llewellyn’in başyapıtı Vadim O Kadar Yeşildi ki, 20. yüzyılın başlarında Galler bölgesindeki bir madenci ailesinin yaşadıklarını tarihsel bir bakış açısıyla anlatır.
İlk başta Morgan ailesinin en küçük üyesi Huw’un gözünden, madende çalışan, şarkı söyleyen, mutlu ve tok işçilerin anlatıldığı masalsı bir hikâyedir bu. Sonrasında, kapitalizmin yok ettiği neşe ve ışığın, hiçleşen emeğin, katledilen doğanın ve değişen toplumsal yapının destansı romanı haline gelir.
Huw, Angharad, Bronwen, Dai Bando, Cyfartha, Bay Gruffyyd, Owen, Davy, Marged, Gwilym, Beth, Ceridwen gibi okurda iz bırakacak kişiler bir yana, anlatıdaki esas karakterler vadi ve madendir.
Edebî tasvirlerle geçiştirilmeyip insan hayatına yön veren, insanla birlikte değişen birer güç olarak resmedilen bu ana karakterler üzerinden, masumiyetin ve dayanışmanın yeşilinin, cürufun açgözlü, vahşi siyahına bulanışını izleriz.  Heyecan verici olduğu kadar şiirsel bir dilin de içine çekildiğimizin ve unutamayacağımız bir kitaba dokunduğumuzun her an farkında olarak…
1939 yılında yayımlanan, 1940 yılında uzun seneler kalacağı “çok satanlar listesi”ne giren, 1942’de sinemaya uyarlanan (ve beş dalda Oscar ödülü alan), yazarını ve İngiltere’nin sınırlarını çoktan aşıp dünyanın her yerinde hayran kitlesi edinen Vadim O Kadar Yeşildi ki, Gani Yener’in güzel Türkçesiyle Yordam Edebiyat’ta.

Hatta Murat Bardakçı'nın 16/05/2014 yazısında şöyle yazıyor...
Richard Llewellyn'ın tarih boyunca en fazla satan romanlardan olan ve filmi de yapılan "Vadim O Kadar Yeşildi ki" isimli kitabını bulup romanın kahramanı Huw'un ağzından yazdıklarını okursanız, Victoria zamanındaki madencilerin kaderi ile Soma'daki facia arasında yakın benzerlikler kurabilirsiniz.
 Diğer kitabımız;
"Benim Adım Kırmızı/ Orhan Pamuk" 


Tek kelime ile Orhan Pamuk zekasına, ince detayları anlatımına, bazı duyguları dışa vururken seçtiği kelimleri öyle güzel anlatıyor ki sizi rahatsız etmeden..işte bunlara hayranım.

Ve özellikle bir çok insanın günlük hayatta es geçtiği, gördüğü ya da fark emediği bir çok detayı romanlarında anlatması büyük bir incelik...
Bu ayki Ot Dergi'de röportajı var ve okuyun derim. Nerden neyi yakalıyor anlıyorsunuz.
Bu kitabında unutulmaya yüz tutmuş nakkaşların, eski destanların, özellikle de "Ferhat İle Şirin" minyatüründen yola çıkarak bir katli, nakkaşlığı anlatıyor.....
Tek bana göre eksiği; keşke bir kaç minyatür resmi olsaymış kitapta dedim okurken....
Arka kapak yazısı;
1591 yılında İstanbul’da karlı dokuz kış gününde geçiyor. İki küçük oğlu birbirleriyle sürekli çatışan güzel Şeküre, dört yıldır savaştan dönmeyen kocasının yerine kendine yeni bir koca, sevgili aramaya başlayınca, o sırada babasının tek tek eve çağırdığı saray nakkaşlarını saklandığı yerden seyreder. Eve gelen usta nakkaşlar, babasının denetimi altında Osmanlı Padişahı’nın gizlice yaptırttığı bir kitap için Frenk etkisi taşıyan tehlikeli resimler yapmaktadırlar. Aralarından biri öldürülünce, Şeküre’ye âşık, teyzesinin oğlu Kara devreye girer. İstanbul’da bir vaizin etrafında toplanmış, tekkelere karşı bir çevrenin baskıları, pahalılık ve korku hüküm sürerken, geceleri bir kahvede toplanan nakkaşlar ve hattatlar sivri dilli bir meddahın anlattığı hikâyelerle eğlenirler. Herkesin kendi sesiyle konuştuğu, ölülerin, eşyaların dillendiği, ölüm, sanat, aşk, evlilik ve mutluluk üzerine bu kitap, aynı zamanda eski resim sanatının unutulmuş güzelliklerine bir ağıt.


Ve son kitabımda; "Sarı Duvar Kağıdı/CHARLOTTE PERKINS GILMAN"

Başta pek bişey anlayamadım okurken... Sonra sonra anladım ki; aslında bir kadının korkuları, hezeyanları anlatılıyor... Özellikle çizimler bir harika idi. Yayınevini tebrik ediyorum.

Yazarı biraz araştırınca hayat hikayesi dolu dolu.... Şöyle ki nette der ki;
Deliliğin sınırlarında yalnız bir kadın portresi… 
Birinci dalga feminist akımın önde gelen isimlerinden Charlotte Perkins Gilman’ın kaleme aldığı, Maria Brzozowska’nın resimlediği Sarı Duvar Kâğıdı, Delidolu’nun resimli kitaplar koleksiyonundaki yerini alıyor.
19. yüzyıl edebiyatının en önemli metinleri arasında gösterilen Sarı Duvar Kâğıdı, sinirsel buhranları nedeniyle sayfiye evinde “dinlenmeye çekilen” bir kadının toplumsal rollerin baskısı altında adım adım delirmesini anlatıyor.
Sanatsal çizimleri ve sert kapaklı özel baskısıyla koleksiyon değeri taşıyan bu sarsıcı öykü, şimdiye dek delilik üzerine yazılmış en kült eserlerden biri olarak anılıyor.
Feminist edebiyatın kilometre taşlarından Sarı Duvar Kâğıdı, doğumdan sonra yaşadığı sinirsel buhranları yüzünden hekim olan eşinin tavsiyesiyle dinlenmeye çekildiği yazlık malikânede, kocasının ve görümcesinin kontrol ve baskılarına rağmen gizlice yazı yazmaya çalışan ve kaldığı odadaki sarı duvar kâğıdının deseninden yola çıkarak halüsinasyonlar görmeye ve delirmeye başlayan bir kadının hikâyesini anlatıyor.
Toplum içerisinde keskin biçimde ayrılmış olan kadın erkek rollerini eleştiren Sarı Duvar Kâğıdı, aynı zamanda ruhsal olarak “hasta” olduğu gerekçesiyle okumaktan ve yazı yazmaktan alıkoyularak eve hapsedilen kadın imgesini temsil ediyor.

"Bu kâğıtta benim dışımda kimsenin bilmediği ve hiçbir zaman bilemeyeceği şeyler var. Desenin kırık bir boyun gibi yana sarktığı yerde bir çift pörtlek göz baş aşağı beni süzüyor."
   

13.2.20

Günlük, Biten Kitaplar...

Bu hafta Kartal'da Sevdoş'lardaydım.
Toprak Cem sabah onu okula bırakmamı ve sonrasında Umay ile almamızı istedi. 🤗
Şuan Toprak Cem benim de okuduğum okulda okuyor. Benşm açımdan tam bir nostalji açıkçası. Hatta eski mahallemden tanıdığım kişilerş görmek içimi tuhaf yaptı.
Tabi bahçeye yeni okul yapmışlar. Eski bina "Halk Eğitim" olmuş... Anılar , anılar durumu vardı bende.... İlk okul arkadaşım birde okulun karşısına kırtasiye açtı. Onu da ziyaret ettim. İçime çok iyi geldi.

Okul dönüşü eve okulun arka tarafından geldik. Sokaklara bakarken kendi okul çıkışım,  eve dönüşüm,  arkadaşlarla yürüdüğümüz zamanlar geldi. Şimdi benim garip bir huyum var, isim hatırlamam ama gördüğüm,  konuştuğum yüzü hiç unutmam. O yüzdende eski mahalleye gidince de tanıdık görüp konuşuyorum ama isim yok 🙃

Öyle işte... :)

Biten kitaplara gelirsek....

"KIRMIZI KAZAK/ MELTEM GÜRLE"
Arkadaşım getirmişti okumam için.
Birgün Gazetesinde ki yazılarının derleme kitabı. 
Hayata dair, okuduğu kitaplara dair, alıntıları, hatırladıkları...öyle güzel anlatmış ki yazar.... Eğer anı, derleme kitapları seviyorsanız bunu da seversiniz...
Arka kapak yazısı;
Kitaplarla iç içe geçmiş denemeleri okumak uzun sürer. Yıllar önce okuduğunuz kitaplar, elinizdeki denemelerle birlikte yeni boyutlar kazanır, derinleşir, zenginleşir. Okumadıklarınız yepyeni ufuklara çağırır. Bu nedenledir ki,  okumadıklarınızı okumak, okuduklarınızı yeniden karıştırmak için sabırsızlanır, elinizdekini bırakır, “öteki metinler”le avarelik edersiniz.
Meltem Gürle’nin denemelerini de okumanız uzun sürecek, ara vereceksiniz, döneceksiniz, yeniden durup yeniden başlayacaksınız. Oturacaksınız, kalkacaksınız, araya başka kitaplar girecek. Elinizdeki kitabın kopyası eskiyecek ama okuduklarınız değil. Bu denemeler kendileri eskimeyecekleri gibi eskiden okuduklarınızı da tazeleyip yenileyecek. 


Diğer kitabım;
"AKŞAM YILDIZI/ İSKENDER PALA"

Sevdiğim bir yazardır İskender Pala... Lakin bu kitap biraz hızlandırılmış gibi geldi....
Her ne kadar "Göbeklitepe Romanı" densede bence değil. Evet ilk insanlık, ritüeller, avlanma,  kardeşlik,  sevgi, göç ....derken konuyu bağlamaya çalışmış.... Eğer "Göbeklitepe" romanı olarak düşünmezseniz yine enfes bir anlatım....


Arka kapak yazısı;

Akşam Yıldızı,  okurlarını bugünden alıp asırlar öncesinin 
Göbeklitepe’sine götürüyor. İyi ile kötünün mücadelesinde 
bir aşk yolculuğu bu… Sevginin inanca, inancın tutkuya, tutkunun hayata adım adım karıştığı noktadan 
Göbeklitepe hakkında bilinen her şeye 
yeni bir bakış, bir ters yüz ediş…
 
On iki bin yıl önce yaşayan kadim insandan günümüzün modern insanına evrilen anlam arayışı…
Duymak istediğimiz belki de ilk insanın var oluş hikâyesi…
 
İskender Pala’nın yetkin kalemi ve ustaca kurguya dönüşen hayal gücü, Göbeklitepe üzerine herkesi yeniden düşündürecek;
Akşam Yıldızı kendi gerçekliği ile ezber bozacak.


Diyor...... İşte böyle...

5.2.20

Biten Kitaplar... Faust ve diğerleri....

Bundan bi on yıl önce okumuştum "Faust" u.
Aklımda bazı detaylar var ama hepsi değil. Dedim bir kez daha okuyayım. Gerçekten de bazı kitapları bir kez okumak yetmiyor. Alt metinde yazılanları anlamak,  daha da detaylandırmak için bir kaç kez daha okumak gerekiyor diye düşünüyorum.

       📕 PDF olarak Doğu Batı Yayınları'ndan okudum. Daha önceki başka bir yayınevinden idi okuduğum.
Ama eğer henüz okumadıysanız DoğuBatı Yayınlarını öneririm. Özellikle açıklamalar kısmı oldukça iyi.




Hikâyenin özeti şuydu: Şeytan Tanrı’ya meydan okudu, savaşın sonunu bile bile. Çünkü yaratılış öyküsünü bilmeyen melek olamazdı. Lakin kendi öyküsünü unutan insan devreye girdiğinde bu meydan okuma, büyük bir soru işaretine dönüştü. Belki şeytan için değil, ama kesinlikle insan için...

Şeytan bir soru işareti, ruh bir soru işareti, insan: ardı sıra dizili soru işaretleri... Ve insanın yeryüzündeki devr-i daimi başladığı anda, ruhun üzerine yapılan pazarlıklar ve olası mukavelelerin de dönemi açıldı. Bu mukaveleden habersiz bir ademoğlu olmadı. O, her zaman, pazarlığın bir tarafıydı. Belki de bu yüzden, kendini okumak isteyen herkes pür dikkat, kulak kesildi bu hikâyeye: “Kimdir Faust? Şeytan’a mı verdi ruhunu? Nasıl bir sözleşmeydi bu?”

Kendimizi başkalarından dinlemek, en sevdiğimiz mesleğimiz değil midir? O halde herkesin vâkıf olduğu bir temayı, yaşamı efsaneleşmiş bir karakterin omuzlarına yükleyerek anlatan Goethe’ye kulak verelim...

Goethe bu eserini tam 60 yılda yazmış. Gençlik döneminde başlamış yazmaya ve kendi içinde yaşadığı çalkantıları da baz almış. Açıklamalar da bu eser için; yazarın gençlik, olgunluk ve yaşlılık dönemlerinin izlerini taşır yazar.
Bir kaç alıntı ile bu muhteşem eseri okuyun diyerek bitiryeim :)))

" Karanlık arzularının içinde bunalan iyi bir insan, Asla ayrılmaz doğru yoldan."

"Aslında Mefistofeles'in düşünmesine gerek yoktur. Ne istediğini bilmektedir: Faust'u idaresi altına almak. Gidiyormuş gibi yaparak kendini naza çeker ki Faust, kalması için ona yalvarsın."


Diğer kiabım ise;

          Allah Senden Razı Olsun Dr. Kevorkian /

Tamam mesela arka kapak yazısı böyle diyor ama okurken böyle hissetmiyorsunuz, arada kalmamın sebebide bu..

.

Kitap Açıklaması

 Ahiretle hayat arasında fark var mı dersiniz?
Var diyenlere bir soru daha; bu fark hangi birim ile ölçülür?

Şimdiye kadar Kurt Vonnegut’la iki kere konuşmuşluğum var. İlkinde hayattaydı. Yakınlarda bir daha konuştuk. Hayatta değildi. Bu dünyayı ötekine bağlayan mavi tünelin sonunda karşılaştık. Dr. Jack Kevorkian’ın insanlara yaşamlarını sona erdirme yolları konusunda tavsiye vermesine hatta öbür tarafın kıyısına kadarcık bile gidip dönmelerini sağlamasına artık izin verilmediğinden, kendi yöntemlerimle gidip geldim.
-NeilGaiman-

Kurt Vonnegut, bir radyo muhabiri kılığında “mavi tünelden İncili Kapılara” giderek köpeciğini bir pitbulun saldırısından kurtarmak isterken kalp krizi geçirip ölen emekli inşaat işçisi Salvatore Biaggini, vatana ihanet suçuyla asılmasından 140 sene sonra mezarında çürümeye devam eden John Brown,  röportaj fikrinden pek haz etmeyen William Shakespeare, hâlâ merak eden Isaac Newton, yazmadan duramayan Isaac Asimov ve pek sevdiği kahramanı, işçi lideri Eugene Victor Debbs ile kendi romanlarının unutulmaz kahramanı Kilgore Trout dâhil birçok ölümsüz ölüyle röportaj yapıyor.

Neil Gaiman'ın önsözüyle Allah Senden Razı Olsun Dr. Kevorkian, kim olduğumuz, ne için yaşadığımız ve hepsinin sonunda ne kadar önem taşıdığımıza dair Vonnegut'ın her zamanki keskin mizahıyla kaleme aldığı enfes bir anlatı.

(Tanıtım Bülteninden)

 Çok fazla kelime kalabalığı geldi gözüme. Elbet vardır yazarın bir bildiği lakin bana göre değildi bu sıralar bu kitap. Bende kendimi hiç zorlamadan kitaplığa kaldırdım.




4.2.20

Talebe Ve Nohut Oda.....

Grup ile okuduğumuz bir kitap "Nohut Oda / Melisa Kesmez"
Daha önce "Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz" öykü kitabını okumuştum. Biraz içim daralmıştı.
Bu kitap da ki öyküler de daha içe dönük. Aslında ben öykü okuyamayan tarafım. Grup okuması olunca iyi oldu en azından ikinci bir kitabını okuyarak fikrim netleşti. :))
Biraz "Mine Söğüt" tarzına benzettim.  İki üç öykü dışında da sevemedim. Tabi bunda dediğim gibi ben roman seven biriyim,  öykü okurken keyif alamıyorum ve yorumlarımda bu da etkili oluyor sanırım.....
Arka kapak yazısı şöyle...

Mekânın hunharca talan edildiği, bir yere ait olmanın zorlaştığı, hususi ya da kolektif belleğimizin sıfırlandığı zamanlarda, yerleşmenin, kendine bir ev icat etmenin ve kök salmanın insaniyeti üzerine öyküler...

Melisa Kesmez üçüncü kitabı Nohut Oda'da insanın bitmek bilmeyen yuva arayışına bir güzelleme yaparken, içimizde büyüttüğümüz, bazen kadim bir yara gibi sürekli sızlayan, bazen de eski şiddetini yitiren öfke ve hesaplaşmaların hemen yanı başında aşkın ve inceliklerin filizlendiğini bir kez daha hatırlatıyor.

Her şeye rağmen kendi kozasını örmekten vazgeçmeyenlere...


Diğer kitabım ise;
TALEBE/ Tara Westover
    
Uzun zamandır okuduğum en sürükleyici kitaplardan biri oldu "Talebe"
Yazarın anlatım dili,  yaşadıkları ve bunları aktarımı...

Okurken çok düşündüm... Ailen ile kendi aranda, kendi hayatın hakkında seçim yapmak çok zor... Çünkü ailemiz bizi yetiştirirken kendi doğrularını öğretiyorlar ve bizler büyüdükçe öğrendiğimiz doğru, yanlış bilgiyi değiştirmek,  sorgulamak zorlaşıyor..... İg'de şöyle yorumlamıştım.....
  Ne desem nasıl desem....bu kadar içime dokunacağını, etkileneceğimi tahmin etmiyordum.
🖋 Sevgili Özlem( macerakitabım) önermişti,  listeme almıştım. Sonra Sevgili Hazan(boşdefter) bende var dedi ve ilk  buluşmada getirmiş. 🤗 🖋🖋 Hiç elimden bırakmak istemedim. Hatta son 200 sayfayı soluksuz okudum....
Özellikle konusu ve aile içi yaşananlar.... Aslında çok da uzak değil bize....
🖋 kitapta da vurgulanan "vazgeçmemek" ve "aile ile hayatın arasında seçim yapmak" duyguları...zor bir süreç...
Özellikle dini açıdan eğitilmiş ama burada kast ettiğim zorla dini eğitim... Çocuğun seçim yapması ve bu yükü taşıması...
Sevgili yazar #tarawestover büyük bir şeyi başarmış...
🖋🖋 tabi etkisi sonsuz...çünkü küçüklükten öğretilen "öğrenilmiş çaresizlik" durumunu ileri yaşlarda atlatmak zor. 
Çokda anlatmak istemiyorum çünkü okuyun istiyorum..... Arka kapak yazısı şöyle;
2018 Goodreads Okur Ödülü

Çocukluğunda Mormon babasının bağnazlığa, erkek kardeşinin  şiddete teslim oluşunu izledi. Ve on altı yaşına geldiğinde Tara kendi kendini eğitmeye karar verdi. Bilgiye duyduğu açlık onu Idaho’nun dağlarından çok uzaklara, okyanusların ötesine, bir kıtadan diğerine, Harvard’dan Cambridge'e taşıdı. Neden sonra aklına şu soru düştü: “Acaba fazla mı uzağa gittim?”, “Eve dönmenin hâlâ bir yolu var mı?” Çıktığı günden itibaren dünya çapında büyük övgü toplayan, pek çok yayın organı tarafından yılın kitabı seçilen ve şu ana dek 40 dile çevrilen Talebe bir kendini inşa öyküsü. Tara Westover, hiddetli bir sadakatle bağlandığı ailesinin, eğitim sayesinde yaşadığı değişimin ve ayrılık kederinin hikâyesini bizzat kendi hayat hikâyesini büyük yazarlara özgü bir içgörüyle anlatıyor. Yürek burkan ve umut saçan bir hikâye bu. “Sarsıcı. . . Tara Westover’ın hayat hikâyesi sıra dışı ama kitabın merkezindeki sorular hepimize dair: Sevdiklerimiz için kendimizden ne kadar ödün verebiliriz? Büyüyebilmek için onlara ne kadar ihanet edebiliriz?” - Vogue          




3.2.20

Günlük, Biten dizi, kitaplar :)

Selam iyi haftalar hepimize.💃

Veee 15 tatil bittiğine göre normal kitap-kahve ikilime dönebilirim artık. :))))
Yoğun, keyifli bir 15 tatil geçirdik. Salgından dolayı kalabalığa girmemek adına dışarı fazla çıkmadık. Bir kez sinemaya götürdük çocukları o da Kozzy tenha oluyor diye oraya gittik.
"Gamonya" ya götürdük çocukları. Sevdiler.
Bana biraz yavan ve zorlama geldi, ki " Can Dostlar" ve "Bizim Köyün Şarkısı" filmlerini severek izledim ve hala izliyoruz 😁

Salgın,deprem derken gitgide dünya ve doğa bizi uyarıyor.... bakalım daha ne kadar kör,sağır.dilsizi oynayacağız.......

Bu düşüncelerin dışında "Atiye" dizisini izledik. Ben beğendim, en azından klasik türk dizilerinden farklı idi. Özellikle paralel evrene göndermeler ve gelgitler kısmını iyi buldum. Böyle böyle bizde ilerleyeceğiz. Twitter çalkalandı bu dizi sebebi ile. Buket Uzuner'in dörtleme serisinden alıntı olduğunu yazanlar çoğunlukta.





Lakin ben ne "Defne Kaman" ne de ananesi "Umay Ana" ile bağlantılarını kurabildim. Elbet benzerlikler, esinlenmeler olmuş olabilir ama bir Defne Kaman değildi....
Ki yazarın kitaplarının sinema ya da dizi uyarlaması olsun çok isterim. Son kitabı dört gözle bekliyorum.

Diğer dizim "Anne Whit An E"
Nasıl güzel nasıl keyifli ve düşündürücü bir dizi anlatmam.
O çocuklara,kıyafetlere döneme veee manzaraya tek kelime ile bayıldım.
Son sezonu Umay ile izliyoruz. Son iki bölüm kaldı lakin tek izlemeyeceğime dair bizim kıza söz verdim. Onun keyfini bekliyorum 😬
 Bir de tab, türkçe dublaj izliyoruz oysaki kendi sesleri ile izlemek ayrı bir keyif.

Birde yeni türk dizilerinden "Ottoman"merak ediyorum yakında ona da başlarım.

Biten kitaplarıma gelince;

Aralık 2019 'da bitirdiğim bir kitaptam bahsetmek istiyorum.


Bir Kutu Kitap ile gelmişti. Ve okumak istediğim kitaplardan olunca da çok sevinmiştim.
Novella tarzı, ama içi, alt metinleri dolu dolu bir kitap. İnternet sayfalarında şöyle yazıyor;

   

“Modern Yunan nesrinin en büyük yazarı.” Milan Kundera “Kurgunun mucizevi doğasını bize Hadula: Bir Ada Öyküsü gibi kitaplar gösterir.” Gabriel Josipovici Hadula, yaşadığı adadaki dertlilerin kapısını çaldıkları yoksul bir kadındır. Şifalı bitkilerden hazırladığı ilaçlarla şifa dağıtır hastalara. Ve yaşlı Hadula, sonunda her şeyin kökeni olan bir soruna da çözüm bulur: Yaşamak sorununa. Papadiamantis, dönemin sosyal ve ekonomik şartlarının -özellikle kadınlar üzerindeki- etkisini göstermekle kalmaz; suçun cezaya, iyiliğin kötülüğe karıştığı o gizemli bölgeye insan ruhunun adım adım nasıl çekildiğini de ustalıkla resmeder. Hiç aklımıza bile gelmeyenlerin nasıl da başımıza gelebileceğini, kaderimizden kaçmak için çırpınırken kendi kaderimizi yaratışımızı ve bu sırada yaşadığımız iç hesaplaşmaları, tutkuyla anlattığı bu trajik öyküyle gösterir. Tiyatro oyunlarına, operalara konu olan ve antik Yunan efsanelerine sırtını dayamış bu modern Yunan klasiğini, Yasemin Aydın’ın Yunancadan çevirisi ve Herkül Millas’ın önsözüyle sunuyoruz."

Gerçekten de etkileyici bir hikayesi vardı "Hadula"nın. Bir kadının iyilik için yaptığı şeyler, ailesini kurtarmak, kızların yazgısını değiştirmek.... sanırım anne olmak çok zor bir duygu demiştim okurken.... hem anne hem kadın olmak, mahalle baskısı, gelenekler, ekonomik sıkıntılar....

Diğer kitabım;

"Gitar /Michel del Castillo"

Sayfa Sayısı: 96
Özgün Dili: Fransızca
Basım Tarihi:
 
 
 
 Yine yüreğe dokunan, insnların kendileri gibi olmayan, dış görünüşü beğenmediklerinde nasıld a "canavar, çirkin" diye dışlayabildiklerine, iftira attıklarına şahit oluyorsunuz.
Bir de aslında içimizde ki "iyiliği" ve "kötülüğü" nasılda yaşadıklarımız, maruz kaldıklarımız ortaya çıkartıyor dedim okurken. Kesinlikle tavsiye edeceğim kitaplardan biri Gitar kitabı.

 Arka kapak yazısı şöyle;

 
İspanyol asıllı Fransız yazar Michel del Castillo'dan, karşısına duvar misali dikilen makûs talihinden sıyrılıp toplumda kabul görebilmek için insan doğasında saklı olduğuna inandığı masumiyete sığınan, lanetli ve yalnızlığa mahkûm bir ruhun öyküsü: Gitar.

Varoluşa içkin tüm çelişkileri ve uç noktaları derinlemesine tahlil eden Castillo, Gitar'da iyilik ve kötülüğü hasarlı bir bedeni sarıp sarmalayan birer giysiye dönüştürüyor.

Galiçya kırsalının büyüleyici ve çetin topraklarında önyargılara, sıradan kötülüğe ve tabulara karşı kalplere ulaşma mücadelesi veren, toplum tarafından dışlanmış bir cücenin, umutsuzluk sarmalından coşkun ezgilerle kurtulma çabasının etkileyici öyküsü...