25.11.20

Marc Auge Kitapları....



"Marc Auge" bilir misiniz?

Etnoloji uzerine çalışan bir Fransız Akademisyen-Antropolog....

İlk "Unutma Biçimleri" isminde incecik ama dopdolu kitabı ile tanıdım.. Ve hayran kaldım anlatımına, bakış açısına. Tabi bunda mesleğinin etkisi büyük diye düşünüyorum,  kendi adıma. :)

Yazarı sevmemin bir sebebide; bende kelimeleri çok seviyorum. Onlar üzerine düşünmeyi, hor kullanmamayı, anlamlarını.... bugüne kadar çok azdır "keşke duygularımı bu kadar açık ifade etmeseydim"demem. Severim hissettiklerimi anlatmayı, ve hiç utanmam, ayıp olur mu diye düşünmeme neredeyse... öyle hissettiysem öyledir diye düşünürüm...

Ve yazarda öyle bana göre, tane tane anlatıyor, düşünme biçimlerinin hissettirdiklerini cümlelere döküyor ve öyle uzun uzun da anlatmıyor...

Ve arka kapak yazısı şöyle diyor;


“Biri Sizi Bulmaya Çalışıyor”

Zaman, filmleri hatıraya dönüştürüyor, ama başka türlü hatıralara.

Eski Amerikan filmleri tutkunu emekli edebiyat öğretmeni Julien, Claire adında genç bir kadın psikologla karşılaşır. Bir süre sonra Claire’in isteğini kırmayarak çalışmasına yardımcı olmaya karar verir ve geçmişini anlatmaya başlar. Julien anlattıkça Kurtuluş günleri, Cezayir savaşı, Mayıs 68 ve eski arkadaşlarının anıları yeniden su yüzüne çıkar, oysa Claire’in farklı bir amacı vardır.

Antropolog Marc Augé’den hatırlama, unutma ve kimlikler üzerine roman formunda bir değini.

                                💭💭💭💭💭💭💭💭💭💭💭💭💭💭🚗🚗🚗🚗

Etnolog yazar Marc Augé’den etnik-kurmaca olarak nitelendirdiği samimi bir anlatı:

 “Evsiz Bir Adamın Güncesi”.

Emekli olduktan sonra evini boşaltıp eşyalarını satarak arabasında yaşamaya başlayan bir adamın yerleşik düzenden, kök salmaktan ve bir yere bağlanmaktan uzak durmaya çalışmasının hikâyesi. Arka planda Paris sokakları, ucuz oteller, kalabalığın uğultusu ve her şeye rağmen yerleşik duygular.

‘Her zaman kaçmayı düşledim. Bu düş, gecelerimin sürekli tekrar eden bir sahnesi oldu. Senaryo hiçbir zaman tam olarak aynı olmasa da her defasında kendimi mucizevi bir şekilde varlığımın farkına varmamış düşmanlarca çevrelenmiş bir halde buluyordum. Bu rüyalar, iki farklı sonla kendini tekrar edip duruyordu: Ya ben kendimi gizleme gayretiyle seyirterek oradan ayrılıyordum ya da paçalarım tutuşarak tam bir panik halinde, son hızla kaçıyordum. Aynı rüyada birinden ötekine geçtiğim de oluyordu. Öyle ki, tam sessizce kaçacakken biri beni fark edip eliyle işaret ediyor, ben de çılgın kalabalığa karışıp gözden kayboluyordum.’

 

23.11.20

Günlük haller....

 Veeee bugün itibari ile uzaktan eğitime dahil olduk Umay Kız ile. Aslında çok sevmesem de "bizli" konuşmayı, cocuğa dair bişey anlatırken... bu süreçte beraber olunca, böyle çıkıyor cümleler de kızçemle... :)

Sınıf olarak daha önce istememiştik uzaktan eğitimi, iki gün yeterli diyorduk. Gerçi faydasını da gördük, okumaya başladı mini mini birler. İşin mantığını çözdü Umay kız ve basit kitapları yavaş yavaş da olsa okuyor.

Haftada beş gün nasıl olacak bilemiyorum tabi bizim için yeni bir süreç. 

Eşimde uzaktan eğitim veriyor. Salon Umay'ın, arka oda Merter'in, ben kantinci :))))))

biri mesajla isteklerini söylüyor diğeri on dakika molalarda :)))

 

 

Vaka sayılarını ve artık çoook yakınlarımdan da "covid oldu" lafını duyduktan sonra korkum iki katına çıktı resmen. Paranoyak olmassak iyi.

Allah bin kere razı olsun gerçektende sağlık çalışanlarından, doktorlarımızdan. izinsiz  çalışıyorlar... Ama pervasız dolaşan, covid olduğunu bile bile sokağa çıkanlardan da.... Allah bildiği gibi yapsın diyeyim...gerisini anlamışsınızdır zati...

Akşam haberlerini izliyoruz onun dışında pek bakmıyorum. Ama son günlerde izlediğim tartışma programlarında ki doktorların anlattıkları da pek iç açıcı değil yani....

Geçen gün eşime dedim ki; hani diyolar ya, insan ömrü hayatında mutlaka bir büyük bir olaya denk gelirmiş diye...bizim payımıza da düşü düşe pandemi düştü.... tabi öncesi darbe girişimi denemesi..deprem ve sonrası bu olay...

Tabi yine her zamanki gibi cümlenin sonu "saglık olsun"a bağlandı.  Artık dilimize plesenk olmuş bir cümle, ne kadar samimiyiz bunda emin değilim...

Geçen gün arkadaşla konuşuyoruz, o da çocugun sınıfından başka bir arkadaşla konuşuyormuş... Hep iç karartıcı konuşuyor içim daraldı dedi. Bende dedim ki; haklısın. bizde biliyoruz o bize denilen sayıların çok üstündedir vakalar. ama hep olumsuz konuşmak bir yerden sonra ruh sağlımızı bozar...zaten hep evdeyiz bide bu konuşöalar hepten bizi sinirli eder durur.



O yüzden daha çok günlük şeylerden konuşmayı, hatta bazen pandemiden hiç konuşmamayı yeğliyorum. Bilemiyorum belki bu kaçışda iyi değildir ama bana, ruhuma iyi geliyor. En azından evde olduğumuz süreçte kafayı yemiyoruz.  Tabi bunda Umay!ın da etkisi var. Biliyorum ki, biz ne kadar çok evde uflayıp puflarsak o da etkilenecek.... şu an için buna hiç gerek yok. Büyüme çağında, bilsin ne olduğunu kabulum, ama çözüm odaklı olmalıyız ki..o da öğrensin...

Tabi bunların dışında "BİR BAŞKADIR" dizisini bitirdik ve çok beğendim. Hem oyunculuğu hem de anlatılan hikayeyi... Gurur duydum yapımcı ile...

"CROWN" izlemeye devam. Başarılı dizilerden biri. Ve her izlediğimde ddiğim bir şey var... iyi ki ünlü veya kraliyet ailesinden değilmişiz.... o hayatı yaşamak istemezdim. Öyle zor ki... hiçbir duygunu tam yaşayamıyorsun... her şey saatli, her görüşme herkes tarafından biliniyor, devamlı dikkatli olmalısın... ay akıllara zarar... hiiiç bana göre değil.....

Yazarken düşünüyorumda .... yeni yıla şurda ne kaldı, sanki daha dünmüş gibi... ve şimdide yeni bir yıl zamanı daha geldi.... o liste yapmalar, hediye almayı düşünmeler....kararlar, yazılan notlar... hey gidi günler hey gibi oldu biraz ama öyle değil mi?

Ben kaçayım en iyisi sbah erken kalkış var...biraz da kitabımı okuyayım.

Selam ederim sana ey okuyan arkadaşım....

 


15.11.20

Ahraz ve Atmaca Kitap Yorumu....


O kadar uzun zamandır listemdeyki "AHRAZ/ Deniz Gezgin" 

Sonra arkadaşımda görünce, okumak için ödünç istedim, bir iki günede bitti kitap. Ama sadece sayfa sayısı bitti.....

Yazarın hayatı;

1981'de, İstanbul'da doğdu. On yaşında ailesiyle İzmir'e taşındı. Ege Üniversitesi Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi bölümünde lisans eğitimini tamamladıktan kısa süre sonra Çeşme Dalyanköy'e yerleşti. Kültür tarihi ve mitoloji üzerine çalışan yazarın bu alanda yayımlanmış kitapları (Bitki Mitosları, Sel, 2007; Hayvan Mitosları, Sel, 2007; Su Mitosları, Sel, 2009) ve makaleleri bulunmaktadır. Bunun yanı sıra çeşitli dergi ve seçkilerde öyküleriyle yer almıştır. Şimdilerde Metro Gastro dergisi için kültür tarihi konulu makaleler ve Psikeart dergisine öyküler yazmaktadır. Ahraz yazarın ilk romanıdır.
 
Özellikle başlangıcına bayıdım. Bir deniz kenarında, balıkçılıkla geçinen babanın kızı Adile..... oğlu İsrafil, İsrafil'e yoldaş olan Yusuf.... tabi isimleride ona göre koymuştur diye düşünüyorum yazarın.... 
İsimler ile hayat hikayelerini birleştirmesi, bize anlatması...

Arka kapakda şöyle diyor;
İnsan, başlı başına bir mitolojidir...

"Ahraz" olan da, bu mitolojinin kaotik kahramanıdır. Tozlu hayalleriyle balıklara dokunur, onları sever, onlardan nefret eder ya da kaldırımda bir sonraki günün erzağını toplamaya çalışırken, kederin hasadını yapmaya zorlarken bulur kendisini.

Su Mitosları'nda tarihi bir yolculuğa çıkaran Deniz Gezgin, bu kez de "Su"dan taşarak gelen bir hikayeye dokunmaya davet ediyor okuru. Kitabı elinde tutanları alışılmadık bir sahil kasabasına, farklı bir kadın profili olarak Adile'nin hüznünü paylaşmaya ve hayallerinden misket yapıp onları denize teslim eden İsrafil'in ufku belirsiz maceralarına kulaklarını yaslamaya çağırıyor ve ardından, büyük bir soru ile baş başa bırakıyor:

Şeytan yükümüzü sırtlanan günah keçisi değilse nedir?
 
Eğer hala okumadıysanız mutlaka ama mutlaka okuyun diyeceğim kitaplardan oldu. O içe dokunan satırlar, sizi rahatsız etmeyen ama düşündüren anlatım.... iç içe geçen hayatlar... görmezden geldiğimiz detaylar, yaşadığımız hayatlar, mahalle de şahit olduklarımız ama sustuklarımız...
biraz ben Latife Tekin anlatımına da benzettim. Ki çok severim Latife Tekin. 

Sonra da " ATMACA/ Hikmet Hükümenoğlu" okudum...

 Aslında bu yazarın "Körburun" kitabını okumak istiyordum lakin öncelik bu kitaba oldu.
Kalemini sevdim. Özellikle duygusal sorunları anlatırken, incik cıncık detaylara inmeden, inceden anlatıyor.
Bu kitapda bazı bölümler çok uzatılmış gibi gelsede bana ilk okuduğum kitabı olduğu için yorumum kısıtlı. 
ama demeden de geçemeyeceğim :)
uzatılan sayfalara rağmen aile ilişkileri, baba-çocuk ilişkisinin nasılda ileriki yaşlarda bizi etkilediğini anlatan hikayeyi sevdim.
Konu olarak da 90'larda geçiyor. Konu içerisinde bol bol kitap adı geçmekte, okuduğu kitapların adlarını hikayelerinin içine katması hoştu. :)
 
Arka kapak yazısı şöyle;

Saat ikiyi on dört geçiyordu. Daha fazla beklemenin anlamı yoktu artık. Ayağa kalkmak için sandalyemi ittiğimde çıkan gıcırtı sınıfta yankılandı. Sami Hoca tahtaya dönmüş bir şeyler yazıyordu, bir tek o duymadı. Huzursuzca kıpırdananlar, öksürenler oldu. Arkamdakilerin gözlerini ensemde hissettim. Midemde ufak çapta bir fırtına kopuyordu. Neden bilmiyorum ama ceketimin önünü ilikledim. Kapıya vardığımda Sami Hoca bana dönüp, "Evladım, gelirken yan sınıftan tebeşir de ister misin sana zahmet," dedi. "Bu düdük kadar kalmış, parmağımdan kayıyor."

Öfke, kısa süreli bir delilik halidir derler ama bazen çok da kısa sürmez, insanın ömrünü ele geçirir. Atmaca, gitgide artan öfkesiyle boğuşan Ömer'in lisede başlayıp kırklı yaşlarına, 90’lardan bugüne uzanan öyküsü. Hayal kırıklıkları, kararsızlıklar, yarım kalan aşklar, çaresizlik, öfke ve sürekli bekleyiş: Gerçek hayat ne zaman başlayacak?

 

 


 

9.11.20

Bir Hikaye ve Kavgam Serisi....




 Aslında Boris Pasternak'tan " Doktor Jivago" kitabını okumak istiyordum. Ama her zaman ki gibi YKY Kadıkoy'e inince ve diğer kitabı değilde bu kitabı bulunca aldım. :)

Aslında iyi de oldu. Yazarın anlatımını tanımış oldum. Ve bir gerçek var ki bir donem savaş görmüş, yokluk çekmiş yazarlar daha içli ve daha detaycı anlatabiliyorlar.  Hatta az öz cümle ile bir sürü şey anlatıyorlar.

Yazarımız entellektüel bir çevrede yaşamış, ve hayat hikayesi şöyle;





1930’lu yılların başı Pasternak’ın SSCB edebiyatında etkin rol aldığı bir dönem oldu. 1934 yılında Yazarlar Birliği’nin ilk kongresinde yaptığı konuşma, Lunaçarski’nin onu SSCB’nin en iyi şairi ilan etmesini sağladı. 1935 yılında Paris’te Uluslararası Barış Kongresi’ne katıldı. Pasternak’ın 1945-1955 yılları arasında yazdığı “Doktor Jivago” adlı roman hayatının dönüm noktası oldu. SSCB içinde yayımlanmayan bu roman, onun 1946’dan başlayarak Nobel Edebiyat Ödülü adayları arasında anılmasını sağladı. 1958 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü, fakat Pasternak SSCB yetkililerinin onaylamaması nedeniyle ödülü kabul etmedi.

Akciğer kanserine yakalanarak 30 Mayıs 1960 günü, Peredelkino ’da öldü.

"Bir Hikaye" kitabı kısa bir  düz yazı şeklinde yazılmış bir öykü. Ablasının yanına gelen, arada geri dönüşler yaşayan bir adamın öyküsü... 39 yaşındayken yazar bu eseri ve amacı; Devrimi ve 1.Dünya Savaşı öncesini anlatmaktır. 

Ve özellikle Rusça çevirisi Yapı Kredi yayınlarından çıkan bu eser.

Kısa ama öz, dopdolu bu kitapla yazarı tanıdığıma sevindim.


 
 
 
 
Daha sonrada bundan bi 6 sene evvel D&R'dan kampanyadan 3 ciltlik seri kitap olan " Kavgam, Aşık Bir adam ve Çocukluk Adası/ Karl Ove Knausgaard" kitaplarını almıştım. Birinci kitaba başladığımda o uzun anlatımlar biraz sıkmıştı beni. Bende hiç kendimi zorlamadan kaldırmıştım. Sonra bu senede bana öyle melun melun bakıyordu kitaplıktan. Dur hele başlayayım bakayım yine aynısı olursa bu sefer tamamen bırakırım dedim kendime :))
Aaaaa bi baktım su gibi akıyor kitap. İlk kitap olan "Kavgam"da cocukluğu, okul yılları, gençlikde ki yaşadığı içe dönük haller...babası ile olan ilişkisi, annesinin sıcaklığı... okul zamanı.... tabi her detay var kitabında. Betimlemeler biraz fazla ara ara durağanlaştırıyor okumayı ama dayanırsanız sonrası tekrar akıyor anlatım...
okurken en çok düşündüğüm; biz yeri geliyor en yakınımızla bile sorunlarımızı konuşurken; hem ailevi hem kişisel...acaba bu kadar cesur olur muyduk? gerçekten de öyle bam teli yerleri, duyguları anlatmış ki... sizde kendi hayatınızda o günlere gittiğinizde kendinize itiraflara başlarken buluyorsunuz kendinizi :)

Bir röportajında şöyle demiş;
'Yazmak utançtan kurtulmanın bir yoludur. Yazdığınızda tüm fikir özgürleşir. Bence utanç sosyal hayatta gerekli bir mekanizmadır. Her şeyi düzenler. Ama bende bundan çok fazla var, aşırı dozda.’ 

Seri altı ciltten oluşuyor, sonradan son üç kitapta Monokl Yayınları tarafından basıldı.Diğer üç kitabı hemen alır mıyım bilmiyorum ama elimdekileri okumak istiyorum.
2.kitapta da yazma serüveni, çocukları ile yaşadıkları, karısı ile olanlar ve yazma serüvenini anlatıyor. Hele o cocukları ile olanları okuduğunuzda, yalnız olmadığınızı hissediyorsunuz...


5.11.20

İç Dökesim Geldi...

 Canım hem yazmak istiyor hem istemiyor....

Bu deprem hepimiz gibi benide etkiledi.... Aklımda deli sorular...acaba binamız dayanıklı mı? Ya Umay'ın yanında ben yokken,  kızım depreme yakalanırsa? Ya da..........

Bir yanım tevvekül ediyor, bir yanım ise devamlı vesvesede..... Sevdiklerim aklımda,  ne yapabilirim /z diye düşünüyorum. Kızım ufak olmasa Akut'a falan uye olmak isterdim ama henuz onu bırakıp koşamazmışım gibi geliyor...belki o durum anında koşarım ama bilmiyorum.... Bilmemek de durduruyor beni....

İlk günler haberlere bakıyordum,  sonra bıraktım.... Sosyal medyadan takip etmeye başladım. İşin garibi buralarda da samimi paylasimlar kadar reklam kokan, sırf herkes paylaşıyor diye paylaşım yapanlar da çok.... Ve bunu yazarken aslında gerçekten onları eleştirmiyorum lakin onlar bizi eleştiriyor....  Bu sefer de içimdekini hem yazmak hem yazmamak geliyor....

Mesela birileri deprem dışında paylaşım yapanları ciddi eleştirmis...bu sefer de karşı taraf onları elestirmis... Sonra kendime sordum???

Hangisi doğru diye?

Sonra da "doğru kime, neye göre doğru?" dedim....

Mesela; kadın cinayetlerinde ya da tacizlerde, bende hem de deli gibi paylaşiyor, beddua ediyordum.... Sonra da sosyal medyadan nasil tepki almışım,  almışlar diye bakıyordum.... Sonra içimi dinlediğimde,  içime sinmedi...çünkü ben genel olarak beddua eden, lanet yagdiran biri değilim; kelimelerin gücüne inanırım ve o kelimelerin bir gün benim de hayatıma dokunacağını bilirim... Öfkemi,  kızgınlığımı baska şekilde dile getiririm.... 

Tabi burdan siğneye çektiğim anlaşılmasın... ( bazen duygularımı anlatmakta çok zorlanıyorum... Benle ilgili bu) hakkımı, hakkı olanı sonuna kadar aramak ister, takip ederim.

Lakin artık bana göre o kadar çok klavye aslanı var ki, kaldıramıyorum.... 

Ve ben depremle ilgili o an öfke dolu paylaşımlar yapmadım diye elestirilmek istemem.... Kimse benim içimde ne yaşadığımı bilemez.... Okuduğum kitabı yorumlayarak paylaştım diye, duyarsız olduğumu düşünmemeli.... 


Sonra fark ettim ki...aslında çoğunluk,  eger sosyal medyada paylaşımlarımız çoksa ona göre değerlendiriyor bizi....  

Not: eleştiri almış değilim ama bir sürü eleştiri yorumu okudum İg'de...

Bide üstüne Pandemi var..... Tekrar yayılması,  okulların açılması.... Okul toplantısında bile devamlı covid konuşmak.... Eve gelince hemen aklanıp paklanmak...ne zaman "maskesiz" dolaşıcaz"diye hem içimden hem sesli muhabbet etmek....!

Canım sıkkın olduğunda konuşmak yerine uyumayı tercih eden bir tipim.....

Uzun zamandır bu duygumu bile yaşayamıyorum... "Önüm arkam sobe diyorum" habire....

Çünkü hissettiğim,  yaşadığım sıkıntı,  duygu öyle uyuyayım geçsin değil...... Dik durmam gerek...evladım icin....

Böyle işte.....

İyi geceler....

Okuyan gozlerinize selam ederim. 🌺