21.11.19

Toni Morrison, Tanrı Çocuğu Korusun


Okumayı çok istediğim yazarlardan biriydi "Toni Morrison"
Ve ilk olarak bu kitabı ile başladım okumaya.... 
"TANRI ÇOCUĞU KORUSUN"......
Kitap ismini çok sevdim. Okurken tabi içim kötü oldu. Anlatılanlar artık kanıksananlar...yeter be yeter diye bağırasım geldi.
Tabi kitaplarında ki ana temalarından biri anladığım kadarı ile ırkçılık, kadın, çocuk ve taciz...tabi diğer kitaplarını henüz okumadım.
Anlatım dili olarak sade lakin satır araları dolu bir kitaptı. Bu kitabında zenci kadın olmanın,  çocuk olmanın beyaz tarafından nasıl da hor görüldüğünü anlatmakta.  
Mesela şöyle bir anlaım vardı; otobüse bindiysek eğer bizden sonra bir beyaz bindiyse biz ayakta gitmek zorundayız....
İnanın okurken insanlığımdan utandım. Nasıl bir egodur bu sırf cilt rengi beyaz diye......😤
Tabi kitapta ailevi meseleler,  anne çocuk arasında bağ...anennin çocuğunu hayata hazırlarken takındğı tavır...

Demem o ki şiddetle yazarı tavsiye ederim. 


Biyografi.info'da kendisi hakkında şöyle yazmaktadır....

 Toni Morrison, çocukluğunda ve gençliğinde sıklıkla Jane Austen ve Lev Tolstoy kitapları okudu.
1957 yılında Washington'da Harold Morrison evlenip 1964 yılında boşandıktan sonra doğduğu yer olan Ohio’da Lorain ilçesine taşındı. Kısa süre sonra Toni Morrison, 1964 yılında New York'ta Random yayınevinde editörlük yapmaya başladı. 1985 yılına kadar aynı işi sürdürdü. Burada daha çok siyahların edebiyatından sorumlu oldu. Edebiyatla yakından ilgilendiği bu yıllarda bir yandan da İnsan Hakları Hareketi'nde aktif bir rol üstlendi.
Toni Morrison, başlıca uğraş alanı olarak sanat ve edebiyatta beyazların dikte ettiği değerlere bağlı olmayarak siyah edebiyatını ve estetiğini oluşturmayı seçti. Öğretmenlik yıllarında yazdığı kısa öyküleri bir kez daha gözden geçirerek üzerinde düzeltmeler yaρan Toni Morrison, böylece ilk romanı En Mavi Gözler'i oluşturdu. Bu roman annesinin sevgisini kazanabilmek için herşeyden önce mavi gözlere ve sarı saçlara sahip olmayı dileyen Pecola Breedlove adlı siyah kızın kaderini anlatmaktadır.

17.11.19

Günce...biten kitaplar...

Veee ara tatil başladı.
Eğitim de yenilik ve bakalım nasıl olacak. O kadar çok eğitim sistemimiz değişiyor ki...umarım çocuklarımızın alacağı "iyi eğitim" çok uzak zamanlar da değildir...

Biz de Kartal'a Umay'ın deyimi ile "topak abisine" geldik.
Kardeşimgillere her geldiğimde...sokaklardan geçerken çocukluğum geliyor aklıma. Çünkü çocukluğumuzun geçtiği mahallede yaşıyorlar... 🤗
Tabi hal böyle olunca, yoldan geçen, çocukluğumdan hatırladığım büyükleri görünce... "Anammmm ne kadar yaşlanmış ya da vay be şöyle şöyle yapardı" demekten alamıyorum kendimi 😊

Hava mis gibiydi çocukları parka götürdüm, onlar oynarken bende kitap okudum biraz.
Bu ara ince kitaplarla devam ediyorum. Çünkü Proust okurken biraz ara molalar iyi oluyor.
Mesela netten biraz araştırdım; 2.kitaptan sonra "Emile Zola/ Suçluyorum" u okuyun diyorlar. Çünkü kitapta bir yerde "Dreyfus Davası" geçiyo ve sanırım 3.kitapta da geçiyor. Kısacık bir kitap.
Konusuna gelince arka kapak yazısı çok güzel anlatmış....

"XIX. yüzyılın sonlarına doğru Fransa’da, Yahudi kökenli bir subayın, Yüz­başı Alfred Dreyfus’ün haksız yere casuslukla suçlanmasıyla patlak veren Dreyfus Davası, yalnızca bir hukuk ve ayrımcılık skandalı değil, aynı zamanda başta ordu ve yargı olmak üzere ülkenin tüm kurumlarını temelinden sarsan bir toplum olayıydı. Mesele tam on iki yıl sonra Dreyfus’ün aklanmasıyla sonuçlansa da, Üçüncü Cumhuriyet ve çağdaş Fransa’nın tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. Bu dava çevresinde gelişen çalkantıların keskinleştirdiği güç dağılımı, kilise ve devlet işlerinin ayrılması gibi sarsıcı önlemlerin alınmasına, sağdaki milliyetçiler ile soldaki antimilitaristler arasında uzun sürecek bir bölünmenin doğmasına yol açtı.

Büyük romancı Émile Zola, 13 Ocak 1898 günü L’Aurore gazetesinde yayımladığı, Fransız genelkurmayına yönelik “Suçluyorum” başlıklı açık mektubuyla, Dreyfus’e yapılan haksızlığın karşısına dikilen Fransız aydınlarının sözcüsü oldu. Ancak bu kez kendisi iftira etmekle suçlanarak yargılandı. 

Artık bir klasik niteliği kazanan ve onurlu aydın başkaldırısının görkemli bir örneği olan Suçluyoruum’u, Tahsin Yücel’in çevirisi ve ön sözüyle sunuyoruz. " 

Diğer kitabım Jaguar Yayınları'dan " 33"


#33
#kjerstiskomsvold Bazı yazarların hem içe hem dışa dönük cümleleri oluyor ve bize de bunları satır aralarında okumak düşüyor. Kitapta aşk, sevgi, yalnızlık, ölüm ama en çok canını acıtan duyguları tanımak ve tanımlandırmak var.
🆘Mesela ilk cümle şöyleydi; GECELERİ KARANLIK EVDE dolaşıyor,  pencereden dışarı bakıyorum;ay bir var bir yok..." bu cümlenin altını çizdim ve gece okuduğumdan bi durup düşündüm.... Ve yanına şöyle bir not almışım: aslında bir çok şeyin habercisi cümle ve duygu"....
🆘 okurken en çok aslında bir kadının acısının çığlıklarını duydum... Çünkü her şeyi söylemenin imkânsızlığını hissediyorsunuz... Kitapta hem olay örgüsü var hem hayal dünyası. Bazen kafanız karışıyor lakin yazar sonrası öyle bir cümleyle anlatıyor ki siz hemen anlıyorsunuz.  Arka kapak yazısınsa bir çok detay var gibi görünse de ...aslında daha fazlası var. Mesela çocuğu olmayan bir kadının doktor muayenesinde yaşadığı travmayı, sonra kendisine söyledikleri.... Hastalığını müdüründen ve çocuklardan saklaması...yalnızlığı seçmesi....... İyisi mi daha fazla anlatmayayım. 😉

Bir diğer kitabım da Bir Kutu Kitap'dan gelen öykü kitabı.

Daha önce yazarı hiç bilmiyordum. Böyle gönderiler iyi oluyor,  böylece yeni yazarlarla tanışıyoruz. Devamlı söylerim ama gerçekten de öykü kitabı okuyamıyorum illa devamı olacak, kısa anlatılmayacak.... Bu kitapta da 5 öykü var. İlk iki öyküyü çok sevdim. Diğerlerini okudum akıcı bir dili var belki de tema olarak, içimize dönmeyi, ölümü işlemiş ondan olabilir.... 
Yazar: Arthur Schniztler / Yunan Dansçı Kız
Kucağınızda yatan ölü bir adamla yakalansaydınız ne yapardınız? Ya yasak aşkınızı itiraf etmek zorunda kaldığınızda? Yıllardır birlikte yaşadığınız kardeşinizin size inanmasını sağlamak için neyi göze alırdınız?

Bir sihirbazın öleceğiniz zamanı söylediği kehanetinden kaçabilir misiniz? Arthur Schnitzler’in öykü seçkisi Yunan Dansçı Kız’da bu soruların cevaplarını bulacak, kendinizi kahramanların yerine koyarak neler yapabileceğinizi düşüneceksiniz.  


(Tanıtım Bülteninden)

5.11.19

Günlük.... A. Zambra ve H.Ergülen...

Hoş geldin kasım ayı...aslında bana pek de hoş gelmedin.  Annemi kaybedeli bu ay 3 yıl olacak...... İyi ki rüyalarımız varda dayanması biraz daha iyi oluyor..   Hemen hemen iki üç günde bir rüyamda görüyorum annemi. Belki bilinç altımın oyunudur bilemiyorum lakin iyi geliyor ruhuma.
Geçen gün Umay'a sordum. Ananeni hatırlıyor musun?diye....
🍁" hatırlıyorum anne,  hep örgü örerdi" dedi..peşinden de "anne, ananemi çok özledim" dedi.
Tabi benim göz yaşlarım içime aktı. Bende çok özledim Umay deyip konuyu değiştirdim. Biliyordum ki ben ağlarsam bizim kız da ağlayacaktı.... Gerçekten  de annem örmeyi; dantel olsun örgü olsun çok severdi. Öyle hatırlaması çok daha iyi kızçemin.

Okulların açılması ile nasıl bu kadar hızlı zaman akıyor anlamıyorum. Şunun şurasında ne kaldı yeni yıla? Geçen sene hiç bir  karar almamıştım. Zaten ondan önce aldıklarımın da yarısını gerçekleştirmiştim.
Bu yıl yeniden yazasım var defterime.


Gelsin yeni planlar, kararlar 😊 artık ne kadarı gerçekleşir onları da bir sonra ki yıl analiz ederiz. 😁



Proust okumalarımız devam ediyor. Araya ince kitaplar ekleyerek okuyorum. Olay örgüsü ve kısa cümleler olmadığından Kayıp Zamanın İzinde serisinde, ince kitaplar iyi oluyor.
Ama müthiş bir kafa Proust....

"Ağaçların Özel Hayatı /  Alejandro Zambra" ilk kez yazarın bir kitabını okuyorum. Biraz karışık geldi anlatım dili. Bir anda ileriye bir anda geriye gidiyorsunuz kitapta.
Biraz bakınınca nete seveni sevmiş sevmeyeni sevmemiş. Arası pek olmamış.



Şili'li bir yazar Zambra. Diğer ses getiren kitabı " Bonzai" olmuş. Bir kitabını daha okuyup öyle adıma karar vericem. Çünkü dolu bir yazar okuduklarıma göre.
Arka kapak yazısı şöyle;
"Şilili yazar Alejandro Zambra, İspanyolca yazan en iyi yazarlar arasında gösteriliyor. İkinci romanı Ağaçların Özel Hayatı’nda geçmiş ve geçmişin belkileri ile gelecek ve geleceğin getirebilecekleri üzerine bir hikâyeler zincirini takip ediyoruz. Ağaçların Özel Hayatı, Verónica’nın resim kursundan dönmeyişiyle başlıyor. Öğretmen ve pazar günü yazarı Julián’ın önce küçük Daniela’yı uyutmak için anlattığı doğaçlama hikâyeler olarak. Bekleyiş uzadıkça Julián hikâyeleri istemsizce kendi hayatlarına döndürüyor. Anımsayışlarla, çağrışımlarla, gözlemlerle ve bunlardan yaratılmış bir gelecekle, Daniela’nın geleceğiyle dolu özel hayatlar Verónica’nın yokluğuyla şekilleniyor, her sözcüğünde onun dönüşünü bekliyor. “Kitap o dönene ya da Julián onun dönmeyeceğine emin olana dek sürüyor.”"
Kararsız kaldığım bir kitap oldu. Nedense oturmadı bir şeyler kafamda okurken...
Karıştı, gitti....
Siz okudunuz mu hiç yazardan bir kitap?




Bir diğer kitabım; Haydar Ergülen'e ait. Sait İle Sabahattin Ali Üzerine Yazılar

“Sanki iki yazar birbirlerini tamamlamak üzere yazmışlardır. Köyleri, kasabaları, adaları, kentleri paylaşmışlar ve ikisi de gerçekliklerini en çok da yazarken kavramışlar, varlıklarına en çok yazarken inanmışlardır. Yazmak için yaşamak kadar, yaşamak için yazdıkları da doğrudur.
‘Yazmasam deli olacaktım!’ diyen Sait’tir ama ‘yazmasam nasıl ölecektim?’ diye yazının karşısına ömrünü koyan da Sabahattin’dir...” der arka kapak yazısında.

İki yazarı da ele alarak hem benzer hem benzemeyen yönlerini anlatı şeklinde yazmış Sn.Ergülen.
İki yazar da çok büyük ve önemliler bence de ve çok erken yaşta kaybetmişiz..... İki yazarı da okurken içim hep cız ediyor. Ki öykü okuyamayan biri olarak Sait Faik'in hikayelerini bambaşka keyfile, hüzünle okudum. Ve yazar bu kitabında da aslında bundan bahsediyor. Şair gibi, şşir gibi yazıyorlar ve okutuyorlar. Bir başkalar iki büyük yazar da...

Sait Faik'in insanın içine karışarak yazması, Sabahattn Ali'nin hem kişi analizleri hem toplumsal olaylara bakışı ve bunları yazıya döküşü... hep başka bir dünya....