29.9.20

Şeyler / Georges Perec Ve Bahri Karaçay...

 (bugün hava ne kadar güzeldi... öyle özlemişim ki yağmur sesini, kokusunu ve camda bıraktığı o damlaların görüntüsünü😍🙏)

 Hafta da bir gün ile okula gitmeye başladı bizim kız. Ve ilk sorduğu " Anne okula girerken koşabilir miyim?" oldu. Tabi hayır der miyim?! Aslaaaaaaa :)

Sırtında çantası, okul kapısından bir koşusu vardı anlatamam....Bu hafta da iki gün gidecekler. Öyle heyecanlı ve mutlu ki... tabi bizim aklımızda kalmıyor değil.. vakalar arttıkça.. lakin o kadar ihtiyaçları vardı ki çocukların okula gitmeye. İki ucu boklu değnek denir ya aynen öyle. Gitseler bir türlü gitmeseler başka türlü. Elbet evde eğitim verilir, verilmez değil ama okul ortamında kazandığı bazı davranışları ne kadar istesek de evde veremiyoruz....

Onun dışında da pek bi değişiklik yok. Evin öğretmen beyi de haftaiçi-h.sonu evden uzaktan eğitim ile derslerini yapıyor.... 

Bende kalan zamanlarda kitaplarıma gömülüyorum :)

Onlardan biri de arkadaşımın kendine alırken banada getirdiği, Tübitak Yayınlarından çıkan "Mutlu Beyin" kitabı.

 Kitabın güzel yanı, öyle akıcı ve naif anlatmış ki Bahri Bey okurken sayfalar nasıl akmış anlamıyorsunuz. Ve en önemlisi de beynimizin bölümlerini anlatırken verdiği örnekler ile daha bir iyi oturuyor bazı davranışlarımız. Hatta bir kitabı daha varmış; DNA ile ilgili ona da bakmak gerek dedim okurken. Şöyle oturduğunuz yerden bir kaç bölüm okumak iyi gelecek bu kitaptan :)

 📌 📌 📌Eski Mısırlılarda hatta eski zamanlarda en önemli organ kalp idi. Çok zaman sonra beynin onemi kavranmış 

 İlk bölümler biraz teknik bilgilerle dolu olmasına rağmen ilgi ve merakla okumaya devam ettim...

🧠 Bir çok duygumuzun beynimizde ki hangi frekansları etkilediğini,  neden sonuç ilişkisini anlatmış. Öyle tatlı anlatmış ki 😊... Tabi eğer çok fazla  bu tarz bilim kitapları okuduysanız sizi sıkabilir. 

Tanıtımı şöyle;

Yaşamın Sırrı DNA kitabının yazarı, nörobilim alanında genler düzeyinde yirmi yılı aşkın süredir araştırmalar yapan bilim insanı Bahri Karaçay, bu kez bizleri beynin sürprizlerle dolu gizemli dünyasında keyifli bir yolculuğa çıkarıyor. Mutlu Beyin evrenin en karmaşık organı olan beyin hakkında çok yakın geçmişte elde edilen son derece ilginç gerçekleri anlatıyor. Beyinle kişilik arasındaki ilişkiden; erkek ve kadın beyni arasındaki benzerlik ve farklılıklardan; okur-yazar, başarılı, müzisyen, âşık, mutlu ve yaratıcı beyinlerde neler olduğundan bahsediyor. Mutlu Beyin aynı zamanda hafızanın işleyişi ile birlikte korku ve endişe yaşayan, suç işleyen, öte yandan kendi çocuklarını dahi tanıyamayan farklı beyinlerin sırlarına da perde aralıyor."

Diğer kitabım ise çok sevdiğim bir yazardan;

"Şeyler/ Georges Perec"


 

 Pdf olarak okudum lakin kitaplığımda da olmasını istediğim bir yazar. Geçtiğimiz sene Notos Dergisinde kendisine yer verilmişti. Okuduklarımdan anladığım kadarı ile değişik bir kafa yapısına sahip kendisi ve beyni devamlı inceliyor, üretiyor ve sorguluyor. Yoksa bu kitaplarında ki bir sürü kelime, kelime oyunları ve detaylar olmazdı :)

Zamanında iyi bir reklamı oldu mu bilmiyorum ama geride kalan yazarlardan ve istiyorum ki daha çok bilinip okunsun.... 

Hayatına göz attığınız da şunlar yazıyor...

1969 yılında basılan kitabı ”La disparition” (Kayboluş), yazarın dehasını ortaya koymaktadır. Hiç ‘e’ harfi kullanmadan 300 sayfa yazdığı kitabı, bir adamın ortadan kayboluşunun hikayesidir.

İnsanlığı ve yaşadığı dünyayı her yapıtında yeniden keşfeden Perec, yazılarında bulmacalara, sözcük oyunlarına ve ironiye çokça tum olan yazarın her yapıtı aslında otobiyografiktir. Ailesi ve yahudi olduğu için çektiği acıların yansıması eserlerindeki melankoliyle birlikte karşımıza çıkar. Özellikle 1973’te yazdığı ”La Boutique Obscure” (Karanlık Butik), 1975’te kaleme aldığı ”W, or, the Memory of Childhood” (W, ya da Bir Çocukluk Hatırası) ve 1978’de yayımlanan ”Je me souviens”te (Anımsıyorum) bu açıkça gözlenmektedir.

Dili, oyunlar ve bulmacalarla kurulu bir labirentte, çıkışları derin felsefi düşüncelere açılan bir labaratuvara çevirmiştir. Hayattayken oldukça başarı kazanan ve onurlandırılan yazar, 1981 yılında Avustralya‘da Queensland Üniverstesi‘nde yaratıcı yazarlık dersi verdi. Bu sırada yarım kalan romanı ”53 Jours” (53 Gün)ü yazıyordu. Sigara bağımlılığı yüzünden akciğer kanseri olunca Fransa’ya geri dödü ve 3 Mart 1982‘de öldü.

 Arka kapak yazısı şöyle;

Jérôme'la Sylvie, özgürlüklerinden hiç ödün vermeden her şeye sahip olmayı düşlerler. Oysa öğrencilikten çıkıp daracık odalardan, "bir pantolon, bir kazak"tan, kötü yemekhane yemeklerinden kurtulmanın ve düşledikleri yaşama ulaşmanın bir bedeli vardır. Nesnelerle örülü yaşam giderek daha da ulaşılmaz bir imgeye dönüşür.

Perec, Şeyler'de, 60'lı yılların, Jérôme'la Sylvie ve arkadaşlarının bu hikâyesiyle Fransız toplumunun keskin bir tanımını veriyor. Dahası her şey ne kadar tanıdık...

 Alıntılarım;

 

📍Zengin olmayı isterlerdi. Zengin olmayı bileceklerini sanıyorlardı. Zengin insanlar gibi giyinmeyi, gülümsemeyi, bakmayı  bileceklerdi.

Gerekli inceliklere, ölçülülüğe sahip olacaklardı.

Zenginliklerini unutacaklardı, bileceklerdi zenginlikleriyle gösteriş yapmamayı.

Övünmeyeceklerdi bununla. Soluyacaklardı zenginliği. Zevkleri  yoğun olacaktı. Zevk alacaklardı yürümekten, gezmekten, seçmekten,  değerlendirmekten. Yaşamaktan zevk alacaklardı. Bir yaşama sanatı olacaktı yaşamları.


📍Lüks adını verdikleri olguda asıl sevdikleri, bu lüksün  ardında yatan paradan başkası değildi çok kez. Zenginlik belirtilerine  kaptırmışlardı kendilerini;

yaşamdan önce zenginliği seviyorlardı.

📍Hamur işi seven bir erkeği betimleyebilir misiniz? Çamaşır makineniz  hakkında ne düşünüyorsunuz?

Makinenizden memnun musunuz? Çok  köpük yapıyor mu? İyi yıkıyor mu? Çamaşırı yırtıyor mu? Çamaşırı  kurutuyor mu? Çamaşırınızı kurutacak bir çamaşır makinesini yeğler misiniz? Ya maden ocaklarındaki güvenlik önlemleri, yeterli midir, yoksa sizce yeterli değil midir?

📍Herşey yeniydi. Duyarlıkları, zevkleri, yerleri, ne varsa onlan şimdiye değin bilmedikleri nesnelere götürüyordu hep. Başkalarının  giyiniş tarzına dikkat ediyorlardı; vitrinlerde mobilyaları, kravatları,  bibloları farkediyorlardı; emlak komisyoncularının ilanları önünde  düşlere dalıyorlardı. Daha önce hiç ilgilenmedikleri şeyleri  anlıyorlarmış gibi geliyordu onlara: bir mahallenin ya da sokağın hüzünlü ya da neşeli, sessiz ya da gürültülü, ıssız ya da kalabalık olması onların gözünde önem kazanmıştı.

Kafalarını meşgul eden bu  yeni düşüncelere hiçbir zaman hiçbir öge hazırlamamıştı onları;

uzun  bilgisizlik dönemlerine şaşarak, saf saf kendilerinden geçerek  keşfediyorlardı bunları.

Neredeyse durmadan bunları düşünüyor olmalarına hiç ya da hemen hemen hiç şaşılmıyorlardı.

21.9.20

Biraz Günlük Biraz kitap....



 
Aslında mart ayı gibi dişim sinyal vermişti. Bundan yaklaşık 12 yıl önce kaplama yapıldı ve doktorum ortalama "10-15 yıl" gidiyor kaplamalar diye de uyarmıştı. Miyadı doldu anlaşılan ve ağrı  beni mahvetti.... Tabi o süreçte pandemi başlamıştı ve korkudan doktora moktora gitmemiştim. Gargara ve yediklerime dikkat ederek geçirdim. Ama aklımın bir köşesinde hep yer etti dişim... bir gün patlak verecek düşüncesi çok fena.
Velhasıl geçen hafta dayanamayacağım şekilde diş etlerim ağrımaya başladı. Ve doktora gittim, yeniden yapılacak... Tabi benim gibi kırk yaşına kadar diş ağrısı çekmemiş biri için bu süreç çok fenaydı. Hani diyorlar ya " anamdan emdiğim süt burnumdan geldi" aynen onu yaşadım. uyku deseniz sancıdan yok...
Korksamda daha büyük sorun yaşamamak için muayene yolunu tuttum.... Eve gelir gelmez, hemen duşa girme. temizlenme ihtiyacı hissetme duygusu ne fena. Allah sağlık çalışanlarının yardımcısı olsun. Biz böyleysek onlar nasıldır kim bilir.
Bakalım bu hafta sonuçlanır artık dişim de rahatlarım.
Sonuçta bu hafta önemli bir süreç bizim için; kızın ilk ders haftası. Şimdilik hafta bir gün okula gidecekler. Bizim kızın grubu cuma günü gidecek. Diğer günler "Eba TV" den izleticez ki okul mantığı otursun. Bide uzaktan öğretim olma durumu da var...

Geceleri geç uyuduğumdan okumaya devam. Tabi daha yavaş okuyorum çünkü beynim yorgun oluyor. O yüzden bu aralar daha kolay okunur kitaplar seçiyorum.


"Clarissa / Stefan Zweig"

Uzun zamandır ara vermiştim Zweig okumalarına. Sanki tekrar aynı kitapları okuyormuşum gibi hissediyordum. Sonra  Korku kitabı ile yeniden  başladım okumaya.
Sonra yine ara vermiştim ki Sevgili Gül Hn. ( blog sayfası için tıktık :) ) bloğunda bu kitabın yorumunu okudum. Ayrıca Gül Hn. ilgi ve keyifle takip ediyor, paylaşımlarını okuyorum. Samimi, net yazımları hoşuma gidiyor :)) 
Ve bu kitabı da bir çırpıda keyifle okudum. Tabi kitabın tamamını yazar tamamlayamamış. Sonlara doğru bir boşluk hissi, sanki kitap yarım kalmış gibi hissediyor ve anlıyorsunuz.
Konusu itibari ile 1902'de  başlayan savaş, öncesi sonrası yaşadıklarını konu ediyor. Askeri bir baba ve askerliğin verdiği ciddiyet, disiplin, duygularını saklama... yine erkek evladın askeriyeye girmesi kızın ise faydalı bir işi olsun diye doktor yanında yardıma başlaması... sonrası aşk, evlilik, mücadele derken kitap bitiyor. Clarissa acılar çeken ama yine de ayakta kalmaya çalışan bir genç kadındır.
Arka kapak yazısı şöyledir;

Açıklama

Zweig hayatının son dönemlerinde başladığı, taslağı 1981’de gün ışığına çıkarılan ve yayıncısı tarafından tamamlanan Clarissa’da, 1902 yılından Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesine kadar geçen dönemde, dünyanın halini genç bir kadının gözünden anlatır. Avusturyalı bir subayın kızı olan Clarissa bir manastır okulunda büyümüş, eğitimini tamamladıktan sonra Viyanalı ünlü bir sinir hastalıkları uzmanının yanında çalışmaya başlamıştır. Luzern’deki bir kongrede barışsever Fransız öğretmen Léonard’la tanışır. Birbirlerine âşık olurlar. Savaş yüzünden ayrılmak zorunda kaldıklarında Clarissa hamiledir. Üstelik karnındaki bebeğin babası aynı zamanda düşmanıdır da. Milliyetçi bir histerinin kol gezdiği parçalanmış Avrupa’da bu bebeği doğurmak yalnızca kişisel bir karar değildir artık.



Bir diğer kitabım grup okuması olan, Nobel ödüllü bir yazar olan " Elfriede Jelinek / Michael -Çocuksu Topluma Gençlik Kitabı"


16.9.20

Okul Günlüğü.... Kitaplığım...




Geçen hafta okul bahçesinde tanışma etkinliğimiz vardı. Öğretmen bir kaç gün öncesinden WhatsApp grubumuzu kurdu ve artık oradan haberleşeceğiz. 
Tabi Umay kadar bizde heyecanlı idik. Öğretmenimizi ilk kez görmenin heyecanı yanında, artık kızçem ilkokul birinci sınıf diye diye dolaştım evde.... içimden habire "inanamıyorum yaaaa kızım 1'e gidecek "deyip durdum. 
Tabi bu pandemi sürecinde nasıl olacak okul yaşamı bilemiyorum/z... Öğretmen de bizim gibi, gidişata göre hareket edecek. En çok üzüldüğüm şey, bir çok heyecanımızı yaşamamak oldu.
Mesela; pandemi öncesi okul zamanını konuştuğumuzda "şöyle yaparız, şunları alırız, fotoğraf çekeriz, ay ne güzel çocuk çantaları var" diye konuşurken...şimdi fazla bir harcama yapmayalım nasıl olsa okul en fazla bir hafta sonra kapanır., sayılar artıyor neticede diye yorumlar yapar olduk....

Neyse ki çocuklar bahçede bir heyecan ile tanıştılar. Kısa kısa, mesafeli bir takım etkinlikler yapıldı. Fotoğraf çekinildi. Hem  aileler olarak hem de sınıfça.
Hemen buzdolabının üstüne asmak istedi Umay.
Tabi müdür toplanma öncesinden mesajlar göndermişti. Okul kıyafeti ile gelinmesini rica ediyordu, fotoğraf çekimi için.
Veliler olarak kıyafet almadan olmazdı. Yedeklerini almadan sadece ana kıyafetleri aldık. Hep dediğimiz gibi; gidişat nasıl olacak, okullar ne kadar sürece açık kalacak bilmiyoruz. Tedirginiz hepimiz tabi. Çocuklara sosyal mesafeyi anlatsak da bir araya gelince kalmadı sosyal mesafe falan.....

Öğretmen iki gruba ayıracağını söyledi sınıfı. O da zor olacak, çocuklar sadece grubunda ki çocuklarla arkadaş olmuş olacaklar, diğerleri ile belki de seneye beraber olacaklar. Zor yaaaa, bazen hala inanamıyorum bu hastalık sürecine. Hep kitaplarda okurduk veba, veya böyle bir salgın hastalığı, ülkelerin kargaşasını, mücadelesini... şimdi biz de yaşıyoruz daha doğrusu tüm dünya...
Kırtasiye listesi vermedi öğretmen, evden uzaktan eğitimde bir çok şeye gerek olmayacak sanırım. 
Hoş bana göre bilgi açığı bir şekilde kapatılır ama o çocukların bir arada edindikleri sosyallik, öğrenme, bilme, öğretmen-öğrenci ilişkisi açığı zor kapanır...….

Tek içime sinen gideceği okul devlet okulu ama müdürümüz ve öğretmenlerimizin çok fedakar ve işini seven olmaları. Hele yeni gelen müdürümüz okulu özel okullar gibi yapmış. Hoş hiç isteğim olmadı kızı özel okula yollayalım diye. Bize göre önemli olan çocuğu boş bırakmamak. Devamlı elimiz üstünde olmalı. Tabi bu okul süreci de sancılı. İlkokul öğretmeni çok önemli ve iyi araştırma yapmak gerekiyor.
Bunları konuşup araştırırken aklıma kendi zamanım geldi. Muhtemelen annemler araştırmamıştır diye düşünüyorum. Bizim mahalle hatta ma mahalle aynı okula gidiyorduk. Hatta ilkokul öğretmenimi hiç iyi anmam. Hatıralarım kötüdür çünkü güzel çocuk-çirkin çocuk ayrımı yapardı ve güzel kızlara daha iyi davranırdı. Bende o zamanlar kara kuru bir kızım. Öyle çoook güzel bir çocuk değildim.  Ve öğretmen için bu önemli idi.... Allah'tan sınıf arkadaşlarımız iyiydi. Tek üzüldüğüm o dönemlere ait hiç okul fotoğrafımın olmaması. Çok isterdim arkadaşlarımla, okulum ile fotoğraflarım olsun. Çünkü en son ilk okuluma gittiğimde, doğal olarak okul yenilenmişti. Çok değişmişti çok....

İnşallah kızımın okul hayatı  başarılı, güzel anılarının biriktiği bir dönem olur. O yüzden elimden geldiğince, okul ile alakalı bir çok şeyi kaydetmeye çalışıyorum.....
 Gelişmeler oldukça yazacağım. 

Bu aralar tabi gece okumalara devam. Sanırım uzun bir süre daha bu şekilde olacak.
Zati artık yeni kitap almıyorum, öncelik elimdeki kitapları okumak. Sadece grup okumalarımın kitaplarını alıyorum.
 Doğum günü hediyesi olarak Umay ile babası "Son Bakış / Irmak Zileli" kitabını almışlardı. Çok merak ediyordum hemen okudum.



Çoook beğendiğim bir kitap oldu. Konusu çok hüzünlü idi. Gürcü bir kızın ülkemize kaçak girmesi, bakıcılık yapması, çalıştığı kadın tarafından hor görülmesi kötüydü.... elbet yok mu böyle senaryolar var...hem de çok... sadece bizim etrafımızda olmayınca yok sayıyoruz.
Tabi kitabın ana konusu bu değil... daha çok ait olamama hali, anılar, yaşanan, ülkece çekilen acılar... İlk kez okudum yazarın kitabını ve diğerlerini de okumayı çok istedim.

Kitap Açıklaması

Irmak Zileli bu romanında genç bir kadının ölüme giderken ki son birkaç dakikasından hareketle, geriye doğru hayatlar ve kuşaklar boyunca aktarılan bakışların izini sürüyor. Aynı zamanda insanın hayata, geçmişe, kendi varlığına ya da yokluğuna yönelen bir bakış bu...

Son Bakış yabancılığın ve dilsizliğin nasıl bir şey olduğunu anlamanın ve anlatabilmenin yolunu arayan bir roman. Bu nedenle de evvela dille uğraşan,  dilin kendisini romanın meselesi yapan bir metin. Türkiye’ye kaçak yollardan girmiş, girerken biricik sevgilisi Kaveh’i yitirmiş Tina’nın iç sesi okuru yanına çağırıyor. Son yolculuğunda ona eşlik edilmesini bekliyor.

Hem yakarış, hem hesaplaşma olarak okunabilecek Son Bakış, Irmak Zileli’nin edebiyatta açtığı hattı derinleştiriyor.

“Ah insan zihni nasıl da kaydedemiyor aslında hiçbir şeyi olduğu gibi, çünkü sonradan ekliyorsun kendi bakışını onunkine, sonraki bakış diye bir şey de var aslında, hiçbir bakış son olarak kalmıyor,  kendi son bakışının üstüne ister istemez yenisinin gölgesi düşüyor. 

( Tanıtım Bülteninden)


İnstagram grubumuz ile "Michael-Çocuksu Topluma Gençlik Kitabı/  Elfriede Jelinek" kitabını okuyoruz. Boyle grup okumaları iyi oluyor. Belki de  ben bu kitabı okumayacaktım bile. Satışı da yok ve reklamını da görmemiştim.Değişik bir tarzı var yazarın, biraz araştırdığımızda da edebiyatta yeni bir akıma vesile olmuş. 

Böyle işte, uykum geldi, yazı biter ben deniz kitabıma gider.biraz okuyup yatarım. 

İyi geceler a dostlar. :))



7.9.20

Zorba Ve İrade Terbiyesi ...

Temmuz ayı okuma kitabımızdı " ZORBA" .
Bundan bi üç yıl önce falandı sanırım, filmini izlemiştim. Filmini beğenmiştim. Kitabı da geçtiğimiz sene İnstagram'da bolcana görmüştüm. Sonra bizim kızlar okuyalım deyince okuduk. Daha doğrusu o ay kimin sırası ise, o arkadaşımızın seçtiği kitaptı.

Sahil kenarı okunacak bir kitap değildi.😐 Grup olarak pek beğenmedik kitabı. Tabi yazarın diğer bir kitabını daha okuyarak karar vermek istiyorum.
Kitaba gelirsek; hayat felsefesinden yola çıkarak sık sık özlü sözlerle anlatılmaya çalışılan bir döngü gibi geldi bana. Evet sözler güzeldi lakin daha genç bir yaşta okusam iyi gelirdi ama bu yaşta değil :)
Birde devamlı kadınlardan sanki " kullan / at" gibi bahsetmesi de  hiç hoş değildi. Özgürlük temalı, hayatı anda yaşamak üzerine, hatta sadece geçinecek kadar çalışmaktan, ailesini bile geride bırakıp, günlük kazancını yiyen, kadınlara giden biri Zorba.... 
 Arka kapak yazısın da aslında özetini anlatmış;
Geçmişin, kayıp giden zamanın, insanın temel yanılgılarının bir kez daha gözden geçirilmesidir bu roman. Zorba aracılığıyla Kazancakis, öz yaşamının yenilgiler ve soru işaretleriyle dolu bir bilançosunu çıkarır. "Korkmamayı, yaşamı sevmeyi, ayakta durabilmeyi bana o öğretmişti," diyor yazar. Gerçekten de Zorba, bir yaşam kılavuzudur. Özgür insanların simgesidir. Bugün Kazancakis ’in mezar taşında yazılı olanlar, doğrudan Aleksi Zorba’nın ağzından dökülmüş yazgı sözcüklerini andırıyor: "Hiçbir şey ummuyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm."




 "İRADE TERBİYESİ"

Sanırım bazı kitapları belirli bir yaştan sonra okumak, o arka kapakta yazan etkiyi bırakmıyor. Tabi bu kitabı da o dönemin şartlarına göre düşünürsek, iyiydi.  Ama belirli bir hayat tecrübesine sahip olduktan sonra çokta size hitap etmiyor. Zaten yazar kitabın balarında ve son bölümünde "lise ve üniversite öğrencilerine" sesleniyor.
Ana konu ise ünlü düşünürler, felsefecilerin analizlerinden yola çıkarak, karakterimizin doğuştan geldiğini, tembelliğin doğamızda olduğunu, ama çok çalışarak harekete geçebileceğimizi, insan üzerinde bazı değerlerin etkili  olduğunu anlatan analizler kitabı.

Arka kapak yazısı şöyle;

Aix-Marseille Üniversitesi’nin rektörlüğünü de yapmış bir eğitim bilimci olan Jules Payot “İrade Terbiyesi” adlı eserinde yüzyıllardır değişmeyen temel dürtüleri ve eğilimleri, insanın en önemli sorunu olan iradenin eğitilebilir bir güç olduğunu ve bu güçle hem iç hem de dış hayatın yönetebileceğini, kendine hâkim olmayı, çevreden gelen motivasyonu doğru algılamayı, derin düşünmenin ve harekete geçmenin önemini ve iradenin psikolojisini ele alıyor.

Yirminci yüzyılın ilk yarısında yazılmış ve zamanının çok ötesine seslenen, özellikle gençlerin, eğitimcilerin ve anne-babaların altını çizerek okuyacağı bu kitabı tam metin olarak Süleyman Doğru’nun özenli çevirisiyle sunuyoruz.

 

(Tanıtım Bülteninden)


2.9.20

Biten kitaplar....

 "Ben Robot / İsaac Asimov" 

Beni çok etkileyen kitaplardan oldu. 1950 tarihinde ilk basımı olmuş. Okumayı istiyordum yazarı ama sıra gelmiyor ki.... 



Okuma grubumuzun ağustos kitabı olunca, bide evde bilim kurgu kitaplarını arşivleyen hele yazarı seven  bir  koca olunca... Hemen onun kitaplardan taradım ve evde vardı kitap :)

Kitapta anlatılan dokuz öyküde sizi sersemletiyor.... Öyle açılardan yazmış ki Asimov...imkânsız değil diyorsunuz. Ki günümüz de daha da ilerlemiştir robot yapımı bence...

Kitapta sık sık hecen kurallardan biride;

Üç Robot Kanunu’dur. Üç Robot Kanunu’na göre;


-Robotlar, insanlara zarar veremez ya da eylemsiz kalarak onlara zarar gelmesine göz yumamaz.

-Robotlar, Birinci Kanun’la çakışmadığı sürece insanlar tarafından verilen emirlere itaat etmek zorundadır.

-Robotlar, Birinci ya da İkinci Kanun’la çakışmadığı sürece kendi varlıklarını korumak zorundadır.


Emekli olmuş 75 yaşındaki Susan Calvin’in anılarını kendisiyle röportaj yapmak için gelen bir gazeteciye, robot biliminden kronolojik sırayla seçtiği anıları/öyküleri anlatmaktadır. Bu öykülerin toplamı Ben, Robot‘u oluşturur ( 9 öyküden oluşur)

Kitapta ki zaman 2057'dir... Ve okurken fark ediyorsunuz ki insanların elinden çıkan yapay zekanın aslında tehlikeli de olabileceği. Robot Psikoloğu Susa'nın anlatımını okurken yer yer gerildim ... Yazılanlar,  öyküye dönüşen mantık hiç de imkansız değil sonuçta....

Vel hasıl okumadıysanız tavsiyemdir efenim...


Diğer kitabım ise; 

"Yükselen Güneşin Ülkesinde / Chimamanda Ngozi Adichie



"Chimamanda Ngozi Adichie, İngiliz PEN tarafından Nobelli oyun yazarı Harold Pinter’ın anısına verilen PEN Pinter Ödülü’ne değer görüldü. Seçici kurul, Adichie’nin “başkalarının belirlediği sınıflandırmaların gözünü korkutmasını ve onu yıldırmasını kabul etmediği için” ödüle değer görüldüğünü açıkladı."

Not: T24 sitesinden alıntıdır...


Etkilendiğim kitaplardan biri oldu. Çünkü bu ırkçılık meselesi beni çok iğreti ediyor. Sırf tenimiz beyaz diye neden siyahi tenli insanlardan üstün olalım ki..... bunu bir türlü aklım almıyor.

Kitabın konusuna gelirsek;

1960'lı yıllarda ki Nijerya'da ki iç savaşı anlatıyor. Başlarda ana karakterlerin ağzından hem günlük yaşam hem de siyasi olayları okurken birde "efendi" lerinin yanında köle olarak çalışanların ağzından da okuyoruz.

En kötüsüde açlık ve halkın çektikleri bence. Liderlerin sebepleri farklı iken yerel halkın çektiği hastalık, açlık, kölelik, aşağılanmaları çok can acıtıcı bence.Aileler arası sınıf farklılıkları da araya giriyor tabi. Tarihsel bir roman olmasıda okutuyor kitabı. Bazı yerleri okurken içim acıdı, ara verdim üzüldüm. En kötüsüde üzülmemin onların için hiç bir anlamı yok....önemli olan sonuç ve çözüm...

Aslında kitap eski bir basım. hatta yeni kitapları var yazarın ve biraz araştırınca benimde diğer kitaplarının listemde olduğunu fark ettim. Bu kitabı 2012 yılında almıştım.Sonra nedense okumamışım. İnstagram'da ve blokta severek takip ettiğim Macera Kitabım Özlem paylaşınca, aklıma geldi; bende de vardı bu kitap dedim ve başladım okumaya.

Velhasıl bu kitapta; okuyunuz efenim diyebileceğim kitaplardan oldu.

Diğer kitabım ise;


İKLİMLER \ ANDRE MAUROİS



Grup okuması bir kitap idi. Benim dışında herkes çok beğendi. Evet anlatımı ve duyguyu aktarımı güzeldi ama o kadar. Sanıyorum ben bu kadar saplantılı kişilikleri  sevmediğim için hikayelerini okumayı da sevmiyorum. Bir çok yerde "aşk hikayesi"diye geçiyor ama daha çok saplantılı duyguların anlatımı. Sevemediğim kitaplardan oldu.

Arka kapak yazısı şöyle;


Sahaflarda buldum bu romanın eski bir baskısını.
Varlık Yayınları'ndan çıkmıştı. 1967 yılında, Tahsin Yücel çevirisiyle.

Sayfalarını karıştırırken bir ithafla karşılaştım, şöyle diyordu: "Sevgilim, bu kitabı ilk defa on beş, bilemedin on altı yaşımda okudum. O kadar bayıldım ki, bir süre Odile oldum... Sonra kitap bir biçimde yok oldu. Unutmuştum. Geçen gün sahafta görünce bir heyecan, bir heyecan... Değişmemiş... Bence hâlâ en güzel aşk hikâyelerinden biri... Sana aldım".

Okuduğumda, ithafı yazana hak verdim. Hakikaten okuduğum en güzel aşk hikâyelerinden biriydi. "Her an yeni bir hayat serilir önümüze", "birdenbire gidişim sizi şaşırtmış olmalı" diyor ve "kaderlerimizle arzularımız hemen hiç bir zaman bağdaşmıyordu" diye bitiyordu kitap.

Helikopter 'in ilk kitabı bu: Aşka âşık olanlar için tekrar yayınlıyoruz bu dünya güzeli kitabı, unutulmasın diye.