Alman Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alman Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14.3.25

Buradan gördüğümüz kadarıyla

 Tünaydın 🪷


Bu kitap çok etkiledi okurken beni. Özellikle "yas sürecinde" hissedilenler.... Annemin hastane sürecine gittim geldim resmen🥺

Konusuna gelince; aile, yaşam, aşk, komşuluk, batıl inançlar, ve en çok da birbirine aile olmak kavramları vardı.....aynı kandan olmaniza gerek yok diyorsunuz okurken..... Büyükannenin rüyasında "okapi" görmesi ile başlıyor hikâye... Çünkü ne zaman rüyasında okapi görse 24 saat içinde biri ölüyormuş. Ve bütün mahalle, yirmi dört saat daha dikkatli yaşıyor zamanı 🫣 küçük dünyalarinda yaşayan insanların, büyük gayretlerini okuyorsunuz bir nevi.

Tabi burdan başlıyor ve anlatıcının yaşamına geçiyoruz.... Anne babası ile yaşadığı ilişki, duygular, sonrası aşık olması ve onu anlamlandirmaya çalışması... Zen öğretileri ile harmanlanan hikâye çok çok çok iyiydi. Uzun süre unutamayacagim kitaplardan biri oldu.

Bazı yayınebi kitapları sizi neredeyse hiç yanıltmıyor, Siren Yayınları'da öyle ☺️



11.10.21

Biraz biz biraz kitaplar.....

 Selam.

Yine iki haftayı bulmuş yazmamışlığım.... 

Çok şükür kızın sınıfında henüz covid vakası nedeni ile kapanma olmadı... Tabi havaların değişmesi ile çok fazla grip, öksürük haberleri alıyoruz. Bizim kızda nasibini aldı. Nezle oldu, tek şansımız ayakta geçirmesi ve günlük aktivitesine devam etmesi....  Bu hafta sonu covidden beri ilk düğünümüze gittik...biraz garip olduk... iki günümüz açık hava düğünlerde geçti... totom dondu resmen..😬 ama yine de sevdiklerimizin özel gününde yanlarında olmanın verdiği duyguyu anlatamam...

Bunların dışında rutin okul hayatı devam ediyor.... akşam yat sabah kalk, beslenme hazırla.... sonrası için çorba yap...  veeee kız okuldan gelene kadar kitap-kahve ikilisi ile aşk yaşa :)))) tabi radyoda da "Radyo Voyage"....

Bir anımıda yazayım burada kalsın;

Az önce blog yazmak için oturunca bizim kız sordu:

anne sen neden hep akşamları blog yazıyorsun?

ben de cevap hazır..... gündüzleri fırsatım olmuyor evladım ..... gerçekten de gündüzleri zaman nasıl geçiyor anlamıyorum.....

📣📚📙📌📣📚📙📌📣📚📙📌


Veee Prospero Kitaplığı Serisinin 2.kitabını da okumuş bulunmaktayım. :)
Biraz hayatını okuduğumda üzüldüm...çok genç yaşta "28 yaşında "hayatını kaybetmiş yazar.... Bir süre de yatağa bağlı yaşamış. Bu kitabı da o süreçte tamamlamış....
Sanıyorum belirli bir dönem yalnızlık çekince, hele de yaşamın baharında, yatağa bağlı yaşadıysan... yazdıkların da hatta hayata bakışın da pek iç açıcı olamıyor.....
#acilgerçekdışılıktamaceralar kitabında da yazar bunları hissettiriyor....
"Ruhun belli derinliklerinde sıradan sözcüklerin hükmü yoktur. İşte buradayım ve yaşadığım krizlerin doğru bir tanımını yapmaya çalışıyorum, ama bulabildiğim tek şey imgeler." Demiş........ Ne çok şey anlatıyor değil mi?
Zihinsel buhranlarının anlatıldığı romanı okumak pek kolay olmadı. Neresinde zihninde neresinde gerek yaşamda yer yer karıştı....o yüzden ara vermeden okumak gerekiyor bu kitabı.... kopukluk olmaması adına.
Kitabın başında ki ön sözler sonrası okuması biraz daha kolaylaşıyor..... #maxblecher

Elia Kazan'a ait romanı yarım bırakmak zorunda kaldım. Başlarda ki mekanik bir anlatım dili okumamı yavaşlatmakla birlikte, okurken rahatsız da edici oluyor.... Biraz daha okuyayım ileriki sayfalarda açılır dedim. Ki ilerleyen sayfalarda daha rahat okumaya başladım ..... Ama ..devamlı iki kadın arasında kalan erkek hikayesi okumak biraz beni sıkıyor 🙈😬😒 evet hayata dair sözler de vardı güzel ve anlamlı olan...lakin o kadar sayfa, " iki kadınımı da çok seviyorum, napcam ben, ya ben nolucam, benim kararlarim, isteklerim, yapmak istediklerim nolcek" edebiyatı beni sıkıyor... .
Bu sebeple yarım bıraktım......arka kapak yazısı;
🚦🚦🚦🚦🚦🚦🚦🚦🚦🚦🚦
Artık bir şey yapmam için bir neden olmadığına göre, bir şey yapmamam için de bir neden yoktu. Değer yargılarını ve sonuçları düşünemeyecek kadar zom ve mutluydum. Sadece ve sadece dürtülerimle ve arzularımla alakadar olmak istiyordum…

#EliaKazan bu unutulmaz romanı konforlu hayatların iç dünyasına, zenginliğin ve kurumsallığın saçmalığına ve çağdaş iş yaşamının nasıl bir hapishane olduğuna yöneltilmiş bir hançer adeta. Romanın kahramanı Eddie, Türkiye’den Amerika’ya göç etmiş Yunan kökenli bir ailenin oğludur.

Amerika’da yeni isimler almak, yeni hayatlar kurmak aileyi yalnızca bir yere kadar mutlu etmiştir…

Eddie, yıkıcı aşkı tanıdığı zaman, aile, para, ün, kariyer, bir anda değersizleşir…

Elinizden bırakamayacağınız, güçlü, sarsıcı bir roman…

📣📚📙📌📣📚📙📌📣📚📙📌




Uzun zamandır kurmaca roman okumamıştım ve #kyanınşarkısöylediğiyer kitabı çok iyi geldim. Konusu hüzünlü, içe dokunan olsa da iyi geldi ... Okurken hep aklıma; ne kadar ön yargılı olduğumuz geldi. Bataklık Kızı'nı sırf yaşadığı yerden dolayı eleştiren ve aralarına almayan bir kasaba ..bir olay olduğunda "kesin Bataklık Kızı yapmıştır" düşüncesi.. ve en dokunaklı kısmı ailesinin birer birer gitmesi...ardlarinda kalan küçük kızı düşünmemeleri...sonra hikâyeyi okudukça kim haklı kim haksız anlamını yitirmesi...ve en güzeli de verilen mücadele.....soluksuz okumaların arasında tam bir ara kitap oldu bana......
🕸️🕸️🕸️🕸️🕸️🕸️🕸️🐠🦠🦀🦟🦗

Kalbini Ne Kadar Koruyabilirsin?

Yıllar boyunca, Kuzey Carolina kıyısında sessiz bir kasaba olan Barkley Cove'da "Bataklık Kızı" ile ilgili söylentiler dolaşmaktadır. O yüzden 1969'un sonlarında, yakışıklı Chase Andrews ölü bulunduğunda kasaba halkı, hemen "Bataklık Kızı" dedikleri Kya Clark'tan şüphelenir.

Ancak Kya onların anlattıkları gibi biri değildir. Hassas ve zeki olan Kya yıllardır, evi olan bataklıkta martılarla arkadaş olmuş, kumdan dersler alarak tek başına hayatta kalmıştır. Yıllar sonra Kya'nın, dokunulmak ve sevilmek istediği dönem gelir. Kya'nın vahşi güzelliği, kasabadan iki genç adamın ilgisini çekince Kya, kendini yeni bir hayata açar, ta ki akla gelmeyecek bir şey olana kadar.
                                                         📣📚📙📌📣📚📙📌📣📚📙📌




Bu aralar kısa ama özünde hep acılar çekmiş, savaş dönemine denk gelmiş ve yaşadıkları travmalar, yoksulluk vb.. duyguları aktaran kitaplar okudum.
#sonsenfoni de ünlü müzisyen, besteci, orkestra şefi Gustav Mahler'in hayatına dair bir roman.... Yazarın daha önce "Tütüncü Çırağı" kitabını okumuş ve anlatımını sevmiştim. Bu kitapta da o hissi size veriyor ... Tabiki Çevirmene de çok teşekkürler.... Dilimize çeviri önemli.🙏🏻
‼️Gustav Mahler, New York’tan Avrupa’ya giden bir geminin güvertesinde oturuyor. Dünyanın en ünlü, en büyük müzisyeni, ama vücudu artık dünyanın yükünü taşıyacak güçte değil, ağrıları her zamankinden de güçlü şimdi. Mürettebat onun el üstünde tutmaya çalışırken, o kendini bir ömrün hatıralarına teslim ediyor: Son yıllardan kalanlar, dağlardaki yazlar, hayaline düşen kızı Maria’nın ölümü, New York Filarmoni macerası, onu bekleyen diğer kızı Anna, besteleri, hastalıkları, onu çılgına çeviren hayatının aşkı Alma... Herkes, her şey -hem burada onunla, ama aslında bir o kadar da uzakta: Bu onun son yolculuğu.
Son Senfoni, geçmişle yüzleşen yorgun bir sanatçının, kristal berraklığındaki dokunaklı portresi.
“Onun özel bir üslubu var… Seethaler, cümleleri süsleyip püslemeden fazlalık gibi görünecek ne varsa soyup atıyor ve özü ortaya çıkarıyor.”

Der Spiegel





















11.3.20

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok....

Bu aralar kafam gidik. Hop oturup hop kalktık, korona virüsü ile ilgili. Ben o kadarda vurdum duymaz olduklarını düşünmüyorum yetkililerin.
Ve bir gün doğanın eninde sonunda bizden intikam alacaktı. O kadar hor kullanıyoruz ki dünyayı....
Hem maddi hem manevi,  kötü enerjimiz ile kirletiyoruz.
Allah Yar ve Yardımcımız olsun...

Bu arada tek sığınağım kitaplar..... Her bulduğum vakit kitaplarıma sarılıyorum...

Bunlardan biride;

Uzun zaman önce Buket Uzuner'in bir röportajında okumuştum,  bu kitabı tavsiye ediyor mutlaka okuyun diyordu.

Bende not etmiştim, alınacak kitaplar listeme. Sonrası baktım baskısı yoktu. Neyseki artık var. Ben Pdf olarak okudum. Yer yer boğazım tıkandı o cümleler karşısında. Gerçekten de savaşın en büyük acı kaybını savaşanlar ve savaşanları bekleyenler çekiyor.... Bu kararı alanların bu kadar acı çektiklerini düşünemiyorum.
Remarque'ın, I. Dünya Savaşı'ndaki bir grup askerin hikâyesini on dokuz yaşındaki bir çocuğun gözlerinden anlattığı Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok; canlı çarpışma sahnelerinin yanı sıra savaşın abesliğinin ve askerlerin ıssızlığının vurgulandığı cephe arkası bölümleriyle de okuru içine hapseden roman, Yaşar Kemal'in sözleriyle "bugün de taptaze, bugün de her okuyucusu tarafından yeniden yeniden yaratılarak uyarıyor, direnme gücü veriyor." 
Altını çizdiğim cümleler ise şöyle;

🍃🍃🍃🍃🍃🍃



Paul Baeumer. Biz dördümüz de ondokuz yaşındayız, dördümüz de aynı sınıfta talebe iken askere alındık.

--


Kantorek olsa, henüz hayatın eşiğindesiniz, derdi. Yalan da değil. Biz henüz kök salmamıştık;
savaş selleri söktü, sürüdü bizi. Ötekiler, bizden yaşlılar için savaş bir duraklayıştır, onlar ileriyi düşünebilirler. Ama bizi dört yandan sardı harb;
sonunun neye varacağını bilmiyoruz. Bildiğimiz, şimdilik, yalnız şu: Öyle mahzun da olduğumuz yok ama tuhaf ve melankolik bir şekilde kabalaştık.

--
Genç, uyanık gözlerimizle, öğretmenlerimizin öğrettikleri klasik vatan kavramının burada şimdiki halde gerçeklere uyduğunu, insanın en değersiz uşaklardan bile beklenmeyecek derecede kişiliğinden vazgeçtiğini gördük.

---
Franz Kemmerich yıkanırken bir çocuk gibi zayıf nahif görünürdü. Şimdi işte şurada yatıyor, niçin ama? Bütün dünyayı şu yatağın başına toplamalı, demeli ki: — İşte Franz Kemmerich ondokuz buçuk yaşında; ölmek istemiyor, kurtarın onu!
----

Ama topraktan, havadan müdafaa kuvvetleri yağar bize, bilhassa topraktan. Toprak herkesten çok askerin yardımcısıdır. Asker toprağa sarıldı, uzun uzun, deli gibi, onu kucakladı, ateş karşısında ecel terleri dökerek yüzünü, kollarını, bacaklarını onun içine soktu mu, o zaman toprak askerin biricik dostu ağabeysi, annesi olur; asker korkularını, feryatlarını toprağın sessizliğine esenliğine inler; toprak bu korkuları, bu feryatları alır; askere yeniden, onu on saniyeliğine koşturacak bir dirilik verir, sonra askeri yine tutar, bazen bu tutuşu ebedi olur.
Toprak, toprak, toprak!

---------

Hayvanları harbe sokmak, alçaklığın daniskası.”
----

Biz artık o eski tasasızlar değiliz; biz şimdi müthiş vurdumduymaz olduk.
Ölmeyeceğiz ama yaşayacak mıyız?
Kimsesiz çocuklar gibi bırakılmış, yaşlı insanlar gibi görmüş geçirmişiz; kabayız, üzgünüz, satıhtayız.. Galiba mahvolmuşuz.
-----

Biz hurda harbte oldukça cephede geçen günlerimiz taş gibi içimize çöküyor, çünkü hemen hatırlanamayacak kadar ağır bu günler. Hatırlamaya kalksak ezerler bizi;
zira şu kadarını olsun anlamış bulunuyorum:
İnsan sinip kaldıkça dehşete tahammül eder, fakat düşünmeye kalkıştı mı, onu öldürür bu dehşet.

📌 Mutlaka okuyun diyeceğim kitaplardan biri oldu... Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok...kitabı

18.9.18

İki Film Bir Kitap. 😊

Veeee sabah erken kalkmanın ikinci gününe geldim/k. 😊
Daha çok yeni ama erken kalkmayı özlemişim. Ve iyi geliyor desem. 😊
Umay sayesin de Merter'e de kahvaltı hazırlamış oluyorum. Genel de okul da kahvaltı ederdi beyim. Akşamdan hazırladık beslenmesini. Böyle olunca işe giderken de kalmazdım erkenden uğurlamak için. 🙄😬

Eeee konu çocuk olunca kalkılıyormuş erkenden bunu da öğrendim 😉

Allah'tan bizim kız erkenci de sabah uyandırma zorluğu yaşamıyorum. Kışın nasıl olur görücez. Karanlıkta ve soğukta. İnancım iyi yönde. 😊

Bunun dışında iki kitap iki   film izledim/k.

Kitaplardan;
 " BABAYA MEKTUP /FRANZ KAFKA"

 Kısa öz öyle çok şey anlatmış ki mektubunda Kafka.
Hatta daha önce Kafka okumadıysanız önce bu kitapla başlayın. Çünkü hangi duygularla "Dava, Dönüşüm, Şato vb." kitaplarını yazdığını daha iyi anlayacaksınız.
Tabi yazdığı mektupları yada mektubu göndermemi babasına.
Öldükten sonra yayınlanması için arkadaşına vermiş.
📚 Çok despot ve kolay beğenmeyen bir babaya sahipmiş. Ve bir türlü guru duymuyormuş çocukları ile. Özellikle de Kafka ile.
🗿 O kadar narin ve içe dönükmüş ki Kafka.
🗿 Gerçi yazfıklarını okuyunca dedim ki kendi kendime: hangi çocuk istemez ki anne babasınından övgü dolu sözler, gözlerinin ışıltısı ve gurur duyulması
🖋 Hani koca kız oldum şu yaşta bile nasıl da gururumu okşar anamdan babamdan duyduğum bir güzel söz
Velhasıl kısa öz güzel bir kitaptı.
            Diğer kitabım Murakami. O yüzden onu diğer yazımda anlatayıö. 😊

Filmlere gelirsek; bizim kız İnanılmaz Aile 2 filmine gitmeyi istiyordı. Bşzd sevşyoeuz animasyon  Ma aile gittik. Kahkaha bile attık

Keyifle izleyip çıktık filmden. Jack Jack adamım benim. 😊

Diğer film ise Türkçe'ye Nefes olarak çevrilen " Breath" filmiydi..


 Sonunda ağlatan bir filmdi....
Konusuna gelirsek, evlenen iki gencin hayat hikayesini. Adam bir gece uyanır ve hiç bir tarafı tutmaz. Çocuk felci geçirmektedir.
Tabi o dönemde şartlar kısıtlı, tedaviler tam olarak bilinmiyor ve çok kısa bir ömür biçiliyor adam.
Eşi ve dostları ve evladı sayesinde verdiği yaşam mücadelesi anlatılıyor.
Tabi bir kez daha anlıyoruz ki kadınlar çok fedakar yaratık.
Gerçek yaşam hikayesinden alınmış bir film. Engelli arabalarınon da çıkış yolunu anlatmış bir film aynı zamanda.

Böyle işte geçen haftayı bitirdik, yeni serin bir haftaya başladık.

Görüşürüz  Selamlar blog. 😊 😍

15.9.16

Feniçka, Dört Anlaşma Ve BAyram...

İyi bayramlar hepimize.

Bir çok yazıda "nerde o eski bayramlar" yazısı okudum.
Sonra düşündüm neden bu cümleyi çok sık duyduğumu. Çünkü çevremde de oluyor, bazen bende kullanıyorum...
Sanırım bunun sebebi; artık daha çekirdek aile modelinde ve izin günlerini de tatil modunda yaşıyoruz.
Eskiden "babaanne, anane" dendi mi daha doğrusu büyükler oldu mu herşey başkaydı. Şimdi hepimiz daha bireysel yaşıyoruz. Hep çalışıyoruz, hep yoğun ve yorgunuz.
Bayram izinleri de uzun olunca "hop tatile" diyebiliyoruz.

Hayat şartları, yaşam standartları biraz da buna sürüklüyor. Öncelik anne babalarımızda. Onları ziyaret ettik mi tamamdır gibi hissediyoruz.
Aman blog yanlış anlaşılmasın kimse eleştirmek yada yargılamak gibi bir düşüncem yok. Sadece yaşadığımız zamanı düşününce aklımdan geçenler bunlar. Ki bizde anne-babaları ziyaret ettik sonra da evde dinlenme modunda takıldık. :))

Hazır eşim de evdeyken ve bana daha çok zaman kalmışken Dört Anlaşma kitabını tekrar bir okudum. Öyle tüm sayfayı değil de altını çizdiğim cümleleri okudum. Arada iyi geliyor böyle okumalar bana. Zaten kitap aslında ara ara açıp okunabilecek türden. Duyanlarınız olmuştur hatta Youtobe kanalında videolarıda döneüyor anlaşmalar ile ilgili.
Ana konusu; kendimize yaptığımız haksızlıklara dair. 
Dört Anlaşma kuralına gelirsek;
  1. Kullandığınız sözcükleri özenle seçin.
  2. Hiçbir Şeyi Kişisel Algılamayın
  3. Varsayımlarda Bulunmayın ( ki benim en çok yaptığım şeydir)
  4.   Daima Yapabildiğinin En İyisini Yap

 Okurken basit şeyler gibi geliyor ama hayatımıza uygulamaya kalktığımızda hiç de öyle olmuyor.
Başkalarının lafları, düşünceleri bazılarını çok fazla etkiliyebiliyor...
Bir çok şeyi üstümüze alınabiliyoruz ve sözcükleri gerçekten de çok hor kullanıyoruz... Oysa ki hayatta herşey bir enerji ve ağzımızdan çıktığı an gerçekleşmeye başlar bir çok şey...
Kitabın devamı olan Beşinci Anlaşma da var ama henüz almadım. Okuyanlar o kitabı da alın okuyun diyor. Sizden okuyanınız var mıdır?

Bir diğer bitirdiğim kitap ise; Feniçka / (12 Şubat 1861- 5 Şubat 1937)


 Kadıköy'de ki İşKültür Yayınlarına sık sık uğrarım. Bu kitabı da yine bir gün uğradığımda gördüm ve arka kapak yazısını okuyunca almak istedim. Kitap kısa ama öz olarak o kadar güzel yazılmış ki. Yazar aslında ünlü bir "İlk Kadın Psikanalist"miş. Ve o dönemin ünlü birçok erkeğin de aşkıymış. Fakat kendisinin yaşam tarzı, hayata bakışı dönemine göre çok feministceymiş. Kitapta da bunun etkisini görebiliyorsunuz. Yaşadığı dönemde kadınlar belirli bir yere kadar okutulurken kendisi Freud'dan ders almış birisidir.
Kitabında da rüyalara ve erkek kadın ilişkileri, profil analizleri ile ne kadar başarılı olduğunu hissettiriyor.
Feniçka
Diğer kitapları da alınmak ve okunmak üzere listeme eklendi.
Eğer okumayanınız varsa bir not edin inceleyin derim. O kadar yazıları kaliteli.

 İŞ Kültür Sitesinden alıntıdır aşağıda ki yazı; 

Lou Andreas-Salomé modern anlamda “feminist” olarak tarif edilemese de, bağımsız ve özgürlükçü yaşamıyla kuşaklar boyu feministler için bir rol model oldu. Nietzsche, Rilke ve Freud gibi önemli şahsiyetlerle kurduğu dostluklarla ve onlar üzerindeki etkisiyle gündeme geldi. Avrupa üniversitelerinde öğrenim gören ilk kadınlardan biri olarak, erkeklerle ilişkileri çağının kadınlarına göre farklı bir seyir izlemişti.
Feniçka, Andreas-Salomé’nin Alman oyun yazarı Franz Wedekind’le yaşadığı, daha sonra Alban Berg’in Lulu adlı operasının librettosuna da konu olan bir deneyime dayanır. Geleneksel cinsiyetler arası ilişkileri pek umursamayan, İsviçre’de doktorasını yapmış Moskovalı bir kadının bir erkek psikoloğun gözünden anlatılan hikâyesidir. Anlatıcı yapıtın akışı içinde Feniçka’yla dostluğunu ilerletirken, kadınları her daim belli şablonlar içinde; ya erkek avcıları ya da salt zihinsel kapasiteleriyle öne çıkan cinsiyetsiz varlıklar olarak değerlendirmekten vazgeçip, insan olarak görmeyi öğrenir.
LOU ANDREAS-SALOME (1861-1937): Yeni ve devrimci fikirlerin filizlenmeye başladığı bir dönemde Petersburg’da dünyaya gelen yazar ve psikanalist Salomé, küçük yaşta Almanca ve Fransızca öğrendi. On yedi yaşındayken bir din adamından teoloji ve felsefe dersleri aldı. Zürich Üniversitesi’nde teoloji ve sanat tarihi okudu. Salomé 1882’de Nietzsche’nin evlenme teklifini geri çevirerek, Oryantalist F. C. Andreas ile evlendi. 1897’de Rainer Maria Rilke ile tanıştı ve kendisine âşık olan şairin hayatında önemli bir rol oynadı. 1911’de Viyana’daki psikanalistlerin çevresine girdi. Sigmund Freud’un öğrencisi ve yakın dostu oldu. Im Kampf um Gott (1885; Tanrı Uğrunda Savaş), Ruth (1895), Im Zwischenland (1902; Ara Memlekette) ve Rodinka (1923) romanlarından bazılarıdır. Ayrıca dini ve felsefi konulardan tiyatro ve edebiyat eleştirisine uzanan geniş bir yelpazede denemeler ve monografiler kaleme aldı. Kurmaca dışı yapıtları arasında Friedrich Nietzsche in seinen Werken (1894: Yapıtlarında Friedrich Nietzsche) ve Rainer Maria Rilke (1928) dikkat çeker.

Filmlerden de " Uyumsuzlar" ı izledik...
Yine dünyanın sonu gelmiştir, doğa yok edilmiş ve yeniden insanlık için yaşanabilir hale getirlmek istenmektedir.
Yalnız böyle filmlerde dikkat ediyorum da hep bir üst daha var olaylara müdahele eden....
Ve hep yeniden doğayı canlandırma var...
Ne ironik değil mi? zamanında yok ediyoruz yaşam alanlarımız sonra da yeniden calandırmaya çalışıyoruz...

Kıymetini bilmek lazım yaşadığımız nefes aldığımız yerin.