Dünya Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dünya Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20.3.25

Derviş Ve Ölüm

 Derviş Ve Ölüm kitabı 

(Bir ağıt kitabı... Diye not almışım)





Hikâye abisinin mahkum edilmesi üzerine hak arayışına girişin derviş üzerinden anlatılıyor..... Tâbi bu süreçte gelişen politik olaylar da araya girince dengeler değişiyor....  Kitapta güzel olan şey daha çok "insanî ve konu ailen, dostun olunca" nasıl davrandığımızla ilgiliydi daha çok. 

  Sorgulamalar, içsel isyanlar derken durup kendime de çok sordum; ben olsam ne yapardım diye? Sonuçta insanız ve fıtratımız az çok belli....

Ama sorgulamalar bir başlayınca, dengelerde değişmeye başlıyor.... Derviş Ahmet'de olan  bu aslında... Ve mazlum iken kadı oluyor ve olaylar karşısında hüküm vermesi gerektigi zamanda, dostunu yargılaması gerektiğinde verdiği çaba... Yani canınızdan biri olduğunda karar vermek çok zor....

Alt metinde de yatan felsefi soruları kendime de sorarak okuduğum bir kitap oldu. 

Mevlana'dan alıntı olan şu şiiri not etmiştim:

"

öldüğüm gün taşınırken tabutum acı duyacağını sanma bu dünyanın ardından...

ağlayarak yazık oldu diye konuşma.

yok oluyorlar mı batınca güneş ve ay?

ölüm sandığın şey, aslında doğuştur.

zindan gibi görünür mezar, oysa ruh özgürlüğe kavuşur

hangi tohum büyümez ekilince toprağa?

insan tohumundan şüphen mi var yoksa?'


Arka kapak

Unuttuğumuzu sandığımız her şey, unutulmuşluğun karanlığından çıkıp tekrar geri geliyor ve hiçbir şeye ait olmadıklarını düşündüğümüz anda tekrar bizim oluyor. Onlara ihtiyacımız olmadığı halde, önümüzdeki eski varlıkları ile parıldayarak bizi hatırlamaya zorluyor, ihanetimiz yüzünden bizden intikam alıyor, bizi yaralıyor.


Meşa Selimoviç, Derviş ve Ölüm’de mutlak dinî doğrular üzerine kurulu dünyasında yaşayan Mevlevî şeyhi Ahmed Nureddin'in, erkek kardeşinin suçsuz yere tutuklanıp idam edilmesinden sonra düştüğü derin karmaşayı resmediyor. Suç, ceza, adalet, din ve otorite kavramları çerçevesinde insanın ruh dünyasındaki çelişkileri, gelgitleri incelikle işliyor.


1967’de yayımlanan Derviş ve Ölüm, değişik dönemlerde birçok eleştirmenin övgüsünü kazanan, sinemaya uyarlanan, otuzu aşkın dile çevrilmiş ve birçok önemli edebiyat ödülüne layık görülmüş bir başyapıt. 


En önemli cümle

“Ölüme daima yaklaşılır, ondan uzaklaşmak diye bir şey yoktur. Yine de o gelince şaşırırız.”




5.6.22

Babamın Yeri / Annie Ernaux





🏡 Yazar genel de kitaplarını otobiyigrafik olarak yazarmış. Okuma sonrası biraz bakındım da.. Kendi hayatından deneyimlerle yazmış kitaplarını.
🏡 Bu kitabına gelirsem; baba kız, baba- toplum olaylarından yola çıkarak bir aile anıları diyebilirim.... İşçi bir babanın, artık işçilik yapmak istemeyip daha nezih bir iş yapmak istemesi. Karı koca bir işletme açıp orada yaşam mucedelsei vermesi... Savaş sonrası toplumsal sıkıntılar, yokluk, ve kızının okuması için elinden geleni yapan, ama aynı zamanda ne iş yaptığını soylemekten çekinen bir baba... Okurken sık sık siz de kendi aile ilişkilerinizi sorgularken bulabilirsiniz kendinizi...

🏡
En çok karısının, toplumsal baskılara rağmen öğrenmeye ve yenilikçi tutumunu sevdim. Bir de gerçekten de bir nesil artık yaşadıkları ve gördükleri toplumsal olaylardan mıdır nedir; daha ketumlar... O babanın kızına karşı içe kapanıkligi, çevresi tarafından ayiplanmaktan korkması.... Var da var kitapta.... 

YAZAR HAKKINDA;

ANNIE ERNAUX, 1 Eylül 1940’ta, Lillebonne’da, işçi sınıfına mensup bir ailede doğdu; çocukluğunu Yvetot, Normandiya’da geçirdi. Mazbut bir sosyal çevrede büyüdü, edebiyat öğrenimi gördü ve uzun yıllar boyunca edebiyat öğretmenliği yaptı. Kişisel deneyimle toplumsal tarihi birleştiren unsurları daha ilk romanı Armoires vides’le (Boş Dolaplar) ortaya koydu. Sınıf atlama, evlilik, kadın özgürlüğü, cinselllik, kürtaj, hastalık, yaşlılık ve ölüm gibi meseleleri kendi deneyimleri üzerinden aktarırken, arka planda daima toplumsal yas¸am ve onu olus¸turan kültürel, siyasî, tarihî olaylara yer vererek, “toplumsal bellek” yazını olarak nitelenebilecek eserlere imza attı; başta Renaudot Ödülü olmak üzere birçok ödüle değer görüldü. Hâlâ Cergy’de yaşamaktadır.

 

18.9.19

Nils Holgerson'un Serüvenleri / Selma Lagerlöf

Uçan Kaz çizgi filmini izlemeyen yoktur sanırım. Ve her seferinde keyifle izlerdim kazın tepesinde ki çocuğu... 😊
🙎🏼‍♂️ Hikâyemiz de; "on dört yaşlarında, soluk  sarı saçlı,  iri kıyım bir oğlan vardı."diye başlar ve işi gücünün yaramazlık yapmak, uyumak ve tıkınmaktı diye devam eder.
🙎🏼‍♂️ Her ne kadar çocuk edebiyatı olsa da dönemin en iyi yazarlarından biridir #selmalagerlöf
🙎🏼‍♂️ İlk Nobel alan kadın yazarlardanmış kendisi. Efsane ve masallara dayanan kitaplar yazmış ve tanınmış.
Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan hem ilk kadın yazar, hem de ilk İsveçli yazardır
Kendisi hakkında internette paylaşılan "kimdir?" açıklaması şöyledir:

Selma Lagerlöf kimdir? Selma Lagerlöf hakkında bilgi.Selma Lagerlöf’ün eserleri ve başarıları

İsveçli tanınmış kadın romancıdır. Varmland’da doğdu. Stockholm öğretmen okulundan çıktıktan sonra 1855-1895 arasında Landskroma’da öğretmenlik yaptı. Daha sonra kendisini tamamen edebiyat çalışmalarına verdi. Köyünde dinlediği masallarla daha başka köylülerden işittiği hikayeleri bir yere yaza yaza, bunları ilerideki romanlarının ham maddeleri haline getirdi. 1890-1891 yıllarında “Gösta Berling” adındaki ünlü romanını yazdı. Bu eser yerli olduğu kadar da insan ruhunun derinliklerine indiği için yazarına geniş bir şöhret sağladı.
Selma Lagerlöf 1894’te önemli eseri olan “Görünmez Bağlar” adındaki hikaye kitabını yayınladı. Bunun üzerine İsveç Kralı ile Eğitim Bakanlığı kendisine para yardımında bulundular. Lagerlöf öğretmenliği bıraktı. Başka ülkelere seyahate çıktı. İtalya’ya, Doğu’ya gitti. Bu seyahatten sonra (1902) “Kudüs” adındaki eserini yazdı. 1907’de Upsala Üniversitesi kendisine fahri doktora ünvanını verdi. 1909’da Nobel Edebiyat Ödülünü aldı. 1914’te İsveç Akademisi’ne üye seçildi. Ondan sonra kendisini gene sadece edebiyat hayatına vererek çalışmalarına devam etti. Doğduğu köyde 82 yaşında öldü.
Ülkemizde televizyonlarda uzunca bir dönem gösterilen Uçan Kaz Morton ve Nills Selma Lagerlöf’ün eserlerinden birisidir. Selma Lagerlöf ayrıca Nobel edebiyat ödülünü kazanan ilk kadın olarak da tarihe geçmiştir.

Keyifle okuduğum çocuk kitaplarından biri oldu benim için. Ki sonrası açıp bir bölüm de çizgi sinemasını izledim :)

31.7.18

Yedi Taş ve Suat Derviş Romanları...

Yine uzun bir aradan sonra merhaba. 😊
Gece oturmalarım bu sene olmayınca sarayında açar oldum blogda.
Oysa ki bir kitabı bitirince hemen yazmak, size de anlatmak isterdim.
Şimdi ise nerdeee. Kitap bitiyor ben anca günler sonra yazıyorum.
Sanıyorum bunda İnstagram'ın da etkisi var. Orada hemen paylaşıyorum ya sanki bitiyor. Oysa ki burası günlüğüm benim ve burada da yazmak istiyorum.

Okuyup bitirdiğim ve hâlâ aklımda olan kitaplardan biri "YEDİNCİ TAŞ" oldu.
Sevgili Gül Hn.mın Bloğunda yorumunu okumuş ve ertesi gün DR 'a gittiğim de indirime girmiş olan bu kitabı hemen aldım.
Çok beğenerek  okudum, sonlara doğru uzatma cümleler olsa da.... Kadınlığa, hakka ve töre adına yapılanları asla ama asla unutmayacağım ..

Doğu' da geçiyor hikaye  Kadın kocası ve çocukları tarafından terkedilmiş. Bir gece Jipli bir yabancı tarafından tecavüze uğrar. Fakat kadın bunu böyle algılamaz çünkü adam kadınına zevkini önemser ve bu durum çok hoşuma gider kadının. Olayı öğrenen çocukları hemen Molla'ya haber verir ve kadın hakkında hüküm verilir... "Recm"
Ne kötü değil mi? Adama hiçbir ceza yokken kadın Recm ediliyor...
Çok beğenerek okuduğum kitaplardan oldu.
İyi ki bloglar var ve okuduğumuz kitapları yorumluyoruz. Sevgili Gül Hn. vasıtası ile iyi bir roman okudum  😊

Diğer kitabım ise;

Osman Balcıgil /İpek Sabahlık Suat Derviş " kitabı idi.
Daha önce de" Yeşil Mürekkep /Sabahattin Ali " kitabını okumuş çok sevmiştim.
Bu kitabında da yine akıcı bir dil ve sizi sayfalar arasında sürükleyen bir hikaye.
Suat Derviş ilk kadın gazetecilerimizden biri. Ailesi de okumuş ve kızlarının okuması, çalışması ve en azından bir dil de olsa yabancı dil bilmesi, piyaona çalması gerektiğine inanan, destekleyen ve eğitimi veren ailelerden.
Elbet o dönemler de bir müzik aleti çalmak önemli.
Verdiği mücadeleler hele hele kadın olarak verdiği mücadeleler, yayın ve yazı yasağı, ülkenin savaşa katılması  yurtdışı macerası ..
Henüz benim gibi okumadıysanız bir göz atın derim. Okuduysanız yorumunuzu beklerim  😊
Yazarın diğer kitaplarını da okumaya karar verdim.
Not: bu yazıyı iki üç gündür tamamlamaya çalışıyorum..şükğr bugün yazabildim  Hatta iki kitap daha bitirdim onlar da sonra ki yazıya. 😊

12.6.18

Anarşist Banker ve İşaret 1 kitabı....

Cuma günü karnemizi aldık ve kreşte ilk yılımızı bitirdik. 😊
Nasıl geçti hiç anlamadım, hele ikinci yarı rüzgar gibi geçti. Artık daha çok park demek bizim için yaz tatili. Henüz bir plan yapmadık... Zaman ne getirirse ve bizi nereye sürüklerse....

Bayrama da az kaldı..... İçim buruk... Biliyorum yaşadığım acı, özlem, hâlâ inanmamak hiç bitmeyecek.................... Bildiğim tek şey zormuş hem de çok zor....


Geçen akşam bizim kız Yengesinde kaldı. Biz de beyimle sinema kaçamağı yaptık. Merter "Deeadpool" umarım doğru yazmışımdır ona gitti bende "BookClub" filmine gittim. Ruhuma o kadar iyi geldi ki anlatamam. Zaten oyuncular muhteşemdi. 😊
🎥4 kadının kitap kulübü ile yaşamlarına değinmiş. Renkli, ama mesaj dolu bir filmdi. Özellikle yaşımız kaç olursa olsun yaşamı bırakmamız gerektiğini anlatan yer yer güldüren güzel aydınlık bir filmdi.







Özellikle  "Grinin Elli Tonu" kitabı eminim bu filmden sonra tekrardan çok satacaktır. 😊

📚 Kitaplardan da;
"Anarşist Banker /Şeytanın Saati Fernando Pessoa" kitabını bitirdim.
📝 Ara ara sıkıldım özellikle tamlamalar beni çok yordu  Biraz da konu ilgimi çekmedi sanırım.. Ama yine de yazarın gerçekçi ve net eleştirileri okunmaya değerdi.



Anarşist Banker, Pessoa’nın, sağlığında yayınlanan tek anlatısıymış..  iki arkadaşın bir yemek sırasında gerçekleştirdiği sohbete odaklanır. Kahramanlardan biri, bankerliğin, gerçekleştirilebilecek tek anarşist eylem olduğunu savunur. Anlatı, burjuva toplumunun ikiyüzlülüğünü ortaya koyar. Ve ortaya koyduğu gerekçler öyle mantıklı ki kendinizi çoğu söyleme katılırken buluyorsunuz.

Şeytanın Saati ise yazarın ardında bıraktığı sandıktan çıkan metinlerden biri. Yine bir diyalog-metin. Anlatıcı ile Şeytan arasında kurgulanan alaycı, mistik bir konuşma. Kuşkucu Pessoa’nın, kişiliğine de en uygun yazılarından biri.










📎 Bir diğer kitap ta;
İşaret 1/Deniz Ertan
Söz yazarı birisi Deniz Ertan. Ve kendi içsel dönüşümü ile başlayan yolculuğunu, vardığı ve araştırdığında ortaya çıkan bileşenleri anlatmış bir nevi kitabında. Çoğunlukla ayetlerle anlatmış. Bir çok kelimenin anlamını açıklamış. Tasavvuf ve Kuran ve işaretlerle ilgili bakış açısını verdiği örnekleri çok sevdim. Bazı yerler de sıkıldım tabi bunda benim daha önce de buna benzer okumalar yapmam da bir sebepdi.



Yazılı yazmadan önce de 1984 kitabını bitirdim  Artık o da başka yazıya. 😊
İyi geceler selamlar. 🙏🏻🙋🏻‍♀️

3.4.18

Günlük, Biten Kitaplar....

Sabahları uyandığım da havanın aydınlık olmasını seviyorum, bir de pencereyi açınca içeri dolan kuş cıvıltıları yok mu :)
Kendim de tek şikayetim "enerjimin düşük olması" uzun zamandır hep bir halsizlik hali var üzerimde.
Şöyle sabahları enerjik uyanıp hop güne başlamayı çok özledim.
"Neyin telaşı var" derseniz, inanın bende bilmiyorum. Bir bilsem!


fotoğraflar netten alıntıdır.
Bu aralar yine evin içine takmış durumdayım.
İlk önce mutfaktan başladım. Konsol ve mutfakta ki dolapların içinde ki tüm  gereçleri çıkarttım; salonun ortasına masaya yerlere yığdım ama her şeyi... bardaklardan, çatal bıçaklara kadar her şeyi... sonra da kullanmadığım ne varsa hepsini ihtiyaç sahiplerine gönderilmek üzere poşetledim.
Ve kriterim de "iki yıldır kullanmadığım her şey".... o kadar yer açıldı ki mutfak da anlatamam. Bir ara hatta böyle bir kitap vardı hatırlarsanız.
"Derle, topla" gibi bir şeydi Japon bir yazarın kitabı idi.
Şuan dolaplarım da sadece kullandığım eşyalar var.
Sıra yatak altı baza da...... Havalar biraz daha ısınsın, "yazlık-kışlık" yaparken oraya da el atıcam. Hurçların içine kadar döküp eliycem.
"Oh be dünya varmış" dedim resmen.

Gelelim kitaplara... 📕
Elimde bekleyen kitaplar azaldı. Çook mutluyum. 10 tane kaldı ve onlar da bitsin hemen listemde ki kitapları almaya başlayacağım.😊
Geçen sene almıştım bu kitapları.
"KARTALLAR VE MELEKLER  /  JULI ZEH"
Yazarın dilini sevdim ve bakış açısı doğal geliyor okurken.
Ama bu kitap da çok sıkıldım. Arka kapak yazısı ile içerik biraz farklı idi.
İçerik olarak daha çok "uyuşturucu ticareti"ne değinmiş ve bazı detaylar çok uzatılmıştı.
Bu kitabı akıcı okuyamasam da yazarın anlatımını sevdim.

ARKA KAPAK YAZISI;

Jessie, telefonda Max ile konuşurken kendisini vurup ölmüştür. Bunalıma girip evine kapanan Max bir radyo programına telefonla katılıp sorunlarından söz eder. Programın sunucusu olan genç ve güzel Clara günün birinde Max'ın kapısını çalar. Ondan sonra her adımda insanı şaşırtan, Max'ın "şimdi"ye tutunma çabası içinde geçmişin hayaletleriyle boğuştuğu müthiş bir hikâye başlar. Ama bu romanda hiçbir şey göründüğü gibi değil. Balkanlar'daki iç savaştan, Avrupa Birliği'nin genişleme sürecine ve uyuşturucu ticaretine dek uzanan korkunç bir ilişkiler ağının yarattığı muammanın içine davet ediyoruz sizi.
"Avrupa'nın büyük bir bölümünün savaş yüzünden mahvolduğunun farkında mısın? Sağ kalanlara ihanet edildi, aşağılandılar ve unutuldular."
Juli Zeh'nin ilk romanı Kartallar ve Melekler, insanı yalnızca düşünmeye zorlamakla kalmayıp içine işleyen, öfke dolu bir yapıt. En küçük ayrıntısında bile bir pırıltı gizli. İdeolojilerin çökmesinden sonraki dönemde karşıt dünyaları, okuyucuyu dehşete düşürerek gözler önüne seriyor. Trajik kahramanları Max ve Jessie’nin sıradışı ve umutsuz aşkının anlatıldığı romanın arka planında Balkanlardaki dram, hukukun aczi, soykırım, uluslarası çıkar ilişkileri ve şebekeler sorgulanıyor.
Tüm olayları anlatmada kullanılan akıcı ve güncel dil, romanın kahramanlarının duyarlılığını ve güven yoksunluğunu da ortaya seriyor. Romanı okurken şimdiki zamanda sunulmuş bir anlatıyı dinler gibi oluyorsunuz.



"SESSİZLİĞİN GÜRÜLTÜSÜ"

Juli Zeh'in 2001 yazında çıktığı Bosna yolculuğunun izlenimlerinden oluşan Sessizliğin Gürültüsü, doğanın büyüleyici güzelliğiyle yıkımın iç burkan izlerinin iç içe girdiği, savaşın hayaletinin hâlâ her yerde kol gezdiği bir ülkeyi yalın bir şiirsellikle anlatan etkileyici bir kitap. Gezi boyunca yaşadıklarını derin bir duyarlılık ve ince bir mizah anlayışıyla aktarırken bir yandan da savaşın doğasını, sebep ve sonuçlarını sorgulayan Zeh'in akıcı anlatısı, küçük öykülerden örülü bir roman tadında.
 Böyle diyor arka kapak yazısın da ve okurken de anlatı kitabı olduğundan akıcı bir şekilde ilerliyor kitap.
Yazar savaş sonrası köpeği ile Bosna'ya yolculuk ediyor ve karşılaştığı detayları anlatıyor. Özellikle bakış açısını çok sevdim.
Ve kitabına ismini veren cümle geçiyor orta sayfalara doğru....
Mesela bir kurşun yemiş duvara bakıp yaptığı gözlem ve yorum çok etkiledi beni.
Eğer anlatı kitaplarını seviyorsanız bu yazara da bir göz atın. Ara da yorucu olsa da kalemi kuvvetli.

Son kitabım da;
Dönemine göre biraz farklı bakış açısı ve anlatımı var yazarın.
Bu öykü kitabını da oğullarına yazdığı yazıyor arka kapak yazısında. Ama siz okurken hiç sıkılmıyorsunuz.
5 öykü var ve 56 sayfa.
Yazar bu kitabında daha çok toplumsal ve ahlaksal olayların hikayesini anlatmış.
Hatta ben dün okurken bir tane öyküsünü sesli okudum, bakalım Umay ne tepki verecek diye. Oyun oynuyordu.
Bir ara durdum, kızım da kafasını kaldır ve "anne deve nolmuş okusana" dedi.
Hoşuma da gitti :)))
Böyle işte kısa ama dolu bir kitaptı Mutlu Prens.


Uzun bir yazı oldu.
Selamlar iyi haftalar 🙋🙏


14.3.18

Biten Kitaplar Ve Günce....

Bahar yorgunluğu geldi çattı beni de buldu 😳
Elim kolum kalmıyor.... Nasıl bir tembellik var üstümde anlatamam.
Ama gelsin bahar, açsın çiçekler, cıvıldasın kuşlar. :) ( sabah sabah şiir gibi oldu yahu)
Bu aralar pek sıkılganım, keyfim de yok o yüzden direk okuyup bitirdiğim kitapları anlatayım size.
Belki okuyanınız vardır yada okumayanınız...
 Gece sinema kanallarında gezinirken Hemingway Ve Gellhorn filmine denk geldim ve izledim. Gerçekten de yazar çok zor bir karaktermiş aslında....Bir kadın olarak en zoru da çapkınlığı ve içki alışkanlığıdır diye düşündüm....



 HEZEYAN/ LAURA RESTREPO 
Hezeyan kitabı biraz yorucu oldu benim için. Konusuna gelince işsiz bir Profesörün iki günlüğüne çocukları ile tatile gitmesi ve dönüşte de telefonunda bir mesaj ile karşılaşması....
 Eşi yine bir kriz geçiriyordu ve otel odasındaydı. Gelip onu almasını istiyordu telefonda ki ses...
Sonrası olaylar başlıyor.
Kadın yine bir hezeyan atağı geçiriyordu ve ağzını bıçak açmıyordu.
Okurken daraldım, korktum ve ne zor bir karakter ve yaşam dedim. Ve eminim gerçek dünyaya döndüğümüzde ruhları hasta olan kişiler yok mudur? 
Kitapta yer yer eskiye sıçramalar da var ve aslında kadının dedesinin de bu şekilde buhranlar geçirdiğini öğreniyoruz...
Ara ara aile yaşamı ara ara da kadının günlük yaşamınına dair anlatıyor kitap. Tabi bu arada ülkenin yaşadıkları, olanlar, olaylar da vurgulanıyor.
Yarın hayat hikayesine baktığımda aslında yazdığı kitap normal dedi.
Arada kaldığım bir kitap oldu.
Bir de Ayrıntı Yayınları'nın çevirdiği eserleri kaliteli buluyorum, tek sıkıntım romanları " düz yazı" mantığın da çevirmeleri...
Okurken yorucu oluyor zaman zaman.

KİTAP TANITIM YAZISI;

Laura Restrepo, gerçeklikle düşselliği, tarihle haberciliği bir araya getiren tarzıyla tam da Güney Amerika edebiyatının büyülü gerçeklikle kirli gerçeklik arasındaki sınırında duruyor.  Kurmacanın verdiği özgürlükle, gerçekleri kendi yorumlarını katarak genişleten Restrepo romanlarının ikili bir karakteri var: Katı bir gerçekçiliğe karşı zengin bir hayal dünyası. Restrepo, bu romanında, klasik tragedyalara özgü temaları kullanmış. Ön planda okuru hemen içine çekecek bireysel dramlar; gizem, aşk, ihanet, karmaşık ilişkiler yer alıyor. Arka planda ise Kolombiya’nın çatışmalı ve acılı tarihi...Hezeyan, savaş ve yolsuzluk nedeniyle zarar görmüş bir ülkenin çaresiz insanlarının hayatta kalmak için verdiği gündelik mücadeleyi anlatıyor. Umudunu hiç yitirmeyen insanlar bunlar; önlerindeki engelleri aşmaya yetecek kadar güçlü bir iradeye sahipler. Başarmak için ihtiyaç duydukları yegâne duygu ise yakınlarının sevgisi... Kolombiyalı yazar, gazeteci ve aktivist Laura Restrepo, Hezeyan adlı romanında bir kadının hezeyanlarla darmadağınık olmuş bilincinden ülkesi Kolombiya'nın tarihine bakıyor. 

E-Kitap olarak okuduğum bir kitap oldu Küçük Şeylerin Tanrısı


Başta anlayamadım biraz ama sonra okudukça okudukça..... nasıl muhteşem bir kitaptı. özellikle ikizlerin gözünden farklı bakış açıları ile hem ailevi hem toplumsal olayları okumak...
Öfkeye boğan, sorgulatan ve aynı zamanda hüzünlendiren bir roman arıyorsanız Küçük Şeylerin Tanrısı’nı ellerinize bırakıyorum. Başlamadan önce Hindistan’ın toplumsal yapısı ve tarihçesi hakkında az da olsa bilgi sahibi olmak, okumayı daha keyifli hale getirecektir.
Rahel ona hiç yazmadı. Yapılamayacak şeyler vardır; tıpkı insanın kendinin bir parçasına mektup yazması gibi. Kendi ayağına ya da saçlarına. Ya da yüreğine.
 Bu trajediyi okurken, çocuk olmanın hafifliğini sert bir darbeyle üzerlerinden atıp aniden büyüyen iki kardeşe üzüldüğüm kadar kimseye üzülmedim. Çünkü ne Ammu ne de Velutha, küçük Rahel ve Estha kadar çaresizdi. Hatta Ammu’ya bu sebeple kızdığımı bile söyleyebilirim. Asıl suçlunun o değil, sistem olduğunu bilmeme rağmen hem de. Ammu sadece, kadının değersiz olduğu bir toplumda, tacizin, istismarın ve değersizliğin çemberinden çıkamıyordu.
Sevdiğim bir kitap oldu.
Son kitabım da;

KAYIP ROMANLAR/ VEDAT TÜRKALİ

 Daha önce yazarın "Bir Gün Tek Başına" romanını okumuş ve o özgün Türkçe'sine bayılmıştım.
Kullandığı kelime ve cümleler etkileyiciydi.
Bu romanın da biraz Turgut Özakman'nın romanlarına benzettim.
Tabi yazar çok donanımlı ve iyi bir yurttaş olmak istiyor bana göre.
Bir dönem ve şimdi-geçmiş-gelecek gibi bu kitabı....
Tabi kitapta bir aşk hikayesi de var. Özellikle 80 yaşında olan doktorun yirmili yaşlarında olan Esme ile aşk yaşaması... tartışılır ama düşündüğüm de aynı dava d görüyorlar kendilerini ve boşlukları çok fazla.
Onun dışında böyle bir aşk çok zor ve yaş farkı çook fazla..........
Bir solukta okuduğum kitaplardan oldu bu roman da...

Yazım biraz uzun oldu idare edin artık beni, birikti paylaşacaklarım. :)
Selamlar,

8.3.18

Güne dair/ Dorian Gray'in Portresi

Geçen gün Umay şakacıktan telefonda konuşuyor numarası ile oyun oynuyor.
Sonra telefonu kapatırken hiç bir şey demedi. Bende hemen;
----- Umay'cım telefon görüşmemiz bitince "görüşürüz" diyoruz dedim.
Kızçem de;
----- Ama anne telefonda ki kişiyi tanımıyorum o yüzden "görüşürüz" demedim.
dedi...

Tabi ben hak verip susup düşündüm. Ne kadar masum ve olması gereken bir düşünce değil mi?
Tanımıyor ve demiyor....biz olsak...
Bazen oyun oynarken onu izliyorum yada beni yönlendirmelerine bakıyorum o kadar saf, temiz ki...
Neyse o......
Ve ne kadar netler ..
Acaba dedim " biz ne zaman içimizdeki çocuğu unutuyoruz?"
En ufak şeyden mutlu olmayı ne zaman yitirdik? vs... uzar tabi bu soru listesi.
Çok seviyorum çocukları izlemeyi, verdikleri tepkiler....

Çok şükür iki gündür çok iyi ve okula gitti bugün. Enerjisi tavandı tabi. Aaa bak unutmadan anneler size de sorayım; bu çocukların uykusu bile olsa bu enerjiyi nereden buluyorlar yahu? 😕
Gözünü açıyor " anne içeri gidip oyun oynayalım mı?" dan tutun, akşam uykusu öncesi yine aynı soru...
Tabi öncelik oyun oluyor bazen de öncelik işim oluyor o an ki duruma bağlı olarak. Bazen de pilim bitiyor ama  tabi çocuk isteyince... biraz akan sular duruyor, bir daha gelmeyecek bu zamanlar, an'lar ve yaşlar...

Geçen hafta ve bu hafta başı evde geçti. Bugün de Can'ım kadar sevdiğim arkadaşım, dostum Gülcan'a gittim. Şu Marmaray büyük rahatlık. Aksi takdirde otobüsle iki saate yakın sürüyordu gitmek....


Hiç tereddütsüz, sakınmadan konuştuğum, anlattığım ender dostlarımdan biri. 
Yine bolcana sohbet, kahkaha ve anlatı dolu bir gün oldu....💖


Bir de geçen hafta  Dorian Gray'in Portresi/ Oscar Wilde kitabını bitirdim.
Yazar: Oscar Wilde
Çevirmen: Bilgin Selen Haktanır
Yayınevi :İndigo Kitap
 
  
  
 İndigo Yayınlarının kitap baskıları güzel, tek sıkıntı çok fazla devrik ve hatalı cümle ve kelime vardı. Bir iki tane olunca sorun değil de çok olunca rahatsız oluyorum. Onun dışında çeviri iyiydi.
Tabi bur da bir de yazarın tek romanı olması da ilginç geldi.
Tek roman ve dünyaya mal oluyor neredeyse. 
Zamanın da yasaklanmış,  ve yıllar sonra tekrar gündem de.
Tabi kitabın içeriğine baktığınız da bir ressamın ( basil) bir gence olan tutkulu bir hayranlığı, Lord Henry'in filozof yanı ve devamlı hayatla ilgili realist yorumları, balolar, yemekler ve en önemlisi de kişinin kendine büyük hayranlığı ve yaşlanmaktan korkması...
Sonrası tabi bir kere bir yalana başlayınca nasıl gerisinin geldiğini, hatta işin ciddi boyutlara vardığına, o gösterişli sohbetler de dönen oyunlara filan tanık oluyoruz bu kitapla.
Bir solukta okuduğum ve çok beğendiğim bir kitap oldu.
El değmemiş bir ruha sahip olan Dorian Grey, ressam Basil Hallward tarafından çizilen portresini gördükten sonra bu saf hâlinin yok olacağını anlar ve sonsuza kadar genç ve güzel kalmak için ruhunu şeytana satmaya karar verir ve bu isteği gerçekleşir. Her şeyin bir bedeli olduğu gibi bu değiş tokuşun bedeli de ağır olacak cinstendir. Dorian Grey, şeytanlaşan ruhuyla yüzündeki o saflığı ve güzelliği yavaş yavaş kaybetmeye ve çirkinleşmeye başlar. Önceleri güzelliğiyle etrafındaki herkesi etkilemeyi başarmış olan Dorian Grey’in portresi artık yozlaşmayla, kötülüklerle ve skandallarla yan yana durmaktadır. Yaptığı bu seçimin sonuçları gün geçtikçe ağırlaşmakta, Dorian'ın zulmü ve şeytani hâlleri aynı şekilde artmaktadır.

İngiliz edebiyatının akışını etkileyen ve edebiyat dünyasında pek çok tartışmaya sebep olan Oscar Wilde’ın bu tek romanı iyi ile kötüyü birleştiren, estetiği sorgulayan ve bir yazar olarak Wilde’a ün kazandıran muhteşem bir eser.

(Tanıtım Bülteninden)


Hamur Tipi : 2. Hamur
Ebat : 12,5 x 19,5
İlk Baskı Yılı : 2017
Baskı Sayısı : 1. Basım
Sayfa Sayısı : 352
Medya Cinsi : Ciltsiz






25.2.18

Dublinliler/ James Joyce ...


Kadıköy'e ödemeleri yapmak için indiğimde muhakkak kitapçıları da bi dolanıyorum. Sokaklarında da gezmek  rahatlatıyor beni. Kadıköy'ün değişik bir ruhaniyeti var....

Yapı Kredi Yayınları'na uğradım. O kadar uzun zamandır uğramıyordum ki... Kararlıyım önce elimde ki kitapları okuyup bitireceğim ondan sonra da dağınık bir şekilde değil, listemden okumak istediğim kitapları seçip okuyacağım...
Yalnız bu kitabı görünce dayanamayıp aldım.😸
Daha önce Macera Kitabım Bloğu yazarı Özlem'in tavsiyesi ile Moskava'da Yanlış Anlama kitabını almış, okumuş ve kalemine hayran kalmıştım.
Uzun zamandır da çevirisi yoktu yazarın. Bu kitabı görünce aldım hemen. İnce kitaplardan da ... elimde ki kitaba ara verip sakin bir kafa ile okuyacağım.

Yine geçen sene fuardan James Joyce'ın Dublinliler kitabını almıştım. Uzuznz amandır aklımdaydı okumak. Başladım ve.... biraz sıkılarak bitirdim kitabı.
Konusuna gelince;

 ↬↬↬↬ İrlanda'da geçen yaşam, doğum, dini yaşam biçim, yaşam mücadelesi... yarın kalemi güçlü ve okunması zor, durağan ilerleyen yer yer sıkan  bir kitaptı benim için.

Açıkcası beklediğimi tam olarak bulamadım kitapta.
Hemen karar vermemek için diğer kitaplarına da bakacağım.
Ki yorumlarda da epey yıldız toplamış bir kitap. Benim için doğru zaman değildi.
Ulysses'i okumayı çok istiyorum.
İntrnette biraz araştırma yaptım ve son sözü olarak "

"Ölmeden önce son sözü: “Kimse mi anlamadı?” olmuştur.

Bu hafta iki güzel film izledik evde, onları da bir sonra ki blog yazımda anlatayım.

İyi pazarlar. :)))


31.10.17

Şeker Portakalı, Güneşi Uyandıralım ve Deli Fişek / José Mauro de Vasconcelos

Çok uzun zaman önce okumuştum Şeker Portakalı / José Mauro de Vasconcelos kitabını.
Zeze'ye ve ağacına dair aklımda kalan birkaç detay vardı ama o kadar. Sonra tekrar okumak istedim. Bu sefer üçleme olduğunu da öğrenmiş ve diğer kitaplarını da almıştım.

Şeker Portakalı en iç burkanı bana göre. Küçük Prens kitabından sonra açıp açıp ara ara okuyabileceğiniz türden bir anlatımı ve hikayesi var. Bazı kitapların derinliği vardır işte bu seri kitapta öyle. Baktığınız da konusu sade, bait gibi gelebilir ama o yaşadıklarını yazıya dökmesi, okurken bize hissetirdikleri gerçekten de çok başka... Boşuna değil hala en çok okunan kitaplardan olması....


+ Nen var Zeze?
- Hiç. Şarkı söylüyordum.
+ Şarkı mı söylüyordun?
- Evet.
+ Öyleyse ben sağır olmalıyım.
"İnsanın içinden de şarkı söyleyebildiğini bilmiyor muydu yoksa? Bir şey demedim. Bilmiyorsa bunu ona öğretmeyecektim."
"Uyuyalım. İnsan uyudu mu her şeyi unutur."


Yoksul bir ailede büyüyen, aksi bir baba... haylaz ve yaramaz denebilecek kadar hareketli ve aklına bin bir türlü şey gelen Zeze.
Ve tabi kendisine "şeytan" lakabı takılıyor ve her seferinde tokadı ve dayağı yiyor...
Yazar bu kitabını 12 günde yazmış... nasıl yani dedim kendi kendime. 
Kendi hayatından, yaşadıklarından yola çıkarak yazmış kitaplarını Vasconcelos. Kendisi de yoksul bir aile de büyümüş, okumak itememiş ve en büyük hayali gitmek, çok uzaklara gitmek ve keşfetmekmiş.
Kitaba ismini veren de; arka bahçelerinde bulunan ağaçlardan birinin de portakal ağacının olması ve bizim ufaklığa da bu ağacın düşmesi...
Sonrasında da ağaç ile arkadaş olması ve konuşması/ konuşturması ... Bir çocuğun hayal dünyasının sınırı yok gerçekten de... 



 Hemen devamı olan Güneşi Uyandıralım kitabına başladım.
Bu kitapta artık Zeze başka bir aileye evlatlık verilmiştir, okutsunlar ve daha iyi bir yaşam sürsün diye.
Tabi başka bir aile de yaşamın zorlukları, zorla piyano çalışmalar, yemek saatleri habire başına kakmaları bir çok şeyi... sevgi açlığı...
Bunları yazıyorum ama kitapta okurken acıtasyon yok, daha çok artık çocuklara bakış açınız değişiyor....
Bu seri de Zeze artık 15 yaşındadır, kiliseye gider, derslere girer ve sınıfın en başarılı öğrencilerindendir. 
Hayal dünyasında iç sesinde kendine iki tane arkadaş edinir ve onlarla dertleşir, sohbet eder... 
Yol gösterici gibidir adete....Zamanı gelince de bu konuşmalara son verir..
En yakın sırdaşı da öğretmenlerinden biri olan Peder'dir ve hayatına dair çok ışık tutar kendisine.

Ve son kitap. 
Zeze evlatlık verildiği aile ile arasında ki buzların eridiği bir dönemdir. Babası ile sohbetleri artar, daha bir sevecendir ve Zeze'de onları anlamaya başlar.
En büyük tutkusu yüzmek ve gitmektir, çok uzaklara gitmek ister. Aşık olur, ayrılır ve acıları yaşar.
Bir gün uzaklara giden bir gemiye biner ve hayata atılır....

Tabi kısa kısa detaylandırdım, kitap içindeki cümleler daha güzel. Eğer okumadıysanız mutlaka okuyun diyeceğim bir seri kitaptı benim için.


21.8.17

Elia İle Yolculuk Ve Çöplük Kitapları...

Zülfü Livaneli'nin Dünya görüşünü, yazılarını ve romanlarını severek takip ediyorum.
Kesinlikle bir dünya adamı, sanatçısı yazar.

Bu kitabında da yönetmen, yazar dostunun ricası üzerine annesinin memleketine yolculuğa çıkıyorlar.
Tabi dolu bir yolculuk oluyor. Anı-Biyografi tarzında bir kitaptı Elia İle Yolculuk.

Okurken "ah ne güzel dostluklar" diye içimden geçirdiğim çok oldu.

Gerçekten de dost biriktirmek herkese nasip olmuyor.  Yaşar Kemal ile dostluklarına dair anılarnı dinlerken de çok imrenmiştim.

Hem birbirlerinin eksilerini artı yapan, artılarını daha bir katlayan dostluklar önemlidir.

Tabi bu anlatımlar da yazarın kaleminin gücünü de yadsımamak gerekir.

&&&&&&&&&&&

 Çöplük/























9.8.17

Temmuz Ayı Okuduklarım...Ev Hali...

Aslında tatil ile ilgili yazmak istediğim çok şey var ama döndüğümden beri çok az oturabiliyorum bilgisayar başına.
Bi yoğunluğumuz vardı. Anca ara ara yazabiliyorum.
 Daha önceki yazımda bahsetmiştim evin badana boya olacağından.
Döndüğümüz de bizi bekleyen bir yerleştirme, silme süpürme işi vardı. Tatildeyken camları, kapıları, koltukları sildirdim. Ki döndüğümde daha az iş kalsın bana.
En zoru yerleştirme kısmıydı benim için.
Kullanmadığımız giysi, obje, mutfak eşyasını tek tek elimden geçirip Sevgi Mağazası ile paylaştım.
Sonuçta bir şeyi bir iki yıldır kullanmıyorsam demek ki artık evden çıkartmanın zamanı gelmiştir.
Tabi böyle olunca toparlanmak zaman aldı. Birde çocuk olunca biraz daha yavaş yol aldık.
Tabi bütün yorgunluğa değdi.
Renk olarak Yeni Çağıl olsun dedik, daha önce ki renk koyu idi. Bu sefer aydınlık, ferah olsun istedik. Ve oldu da.
İyi günler de kullanalım :))))👪

 Tabi bu arada sizinle Temmuz ayında tatilde de olsam okuduğum kitapları paylaşmak isterim.
Geceleri okumalara devam ettim. Hem ruhuma hem kafama iyi geldi. Yoksa çok zor uykuya dalıyordum.................

1-  Muhtelif Evhamlar Kitabı/ Ömür İklim Demir

   Bu kitabı Lale Abla ( laleninbahcesi bloğu) önermişti. Kadıköy'e indiğimde almış yine okunacaklar arasında bekliyordu. Hem ince bir kitap olması sebebi ile de bekletiyor ve tatilde okurum diyordum. Yanıma aldım ve okudum.
Aman Allah'ım... nasıl bir kalemi kuvvetli bir yazarmış.
Bu kitabı ile ödül almış. Konusuna gelince şehir hayatı, tesadüfler, içimizde yaşadığımız acı-tatlı duygular vs.. her bir öykü bir yerinden birbirine bağlanıyor lokomotif gibi.
Yazar öykülerinde günlük hayatın içinde yaşadığımız evhamlardan yola çıkmış....

Kitap biti kapağını kapattım ama beynimde daha bitmemişti öyküler, kelimeler...
Okuyun diyeceğim kitaplardan oldu benim için....👍

2-Karanlıktan Sonra Haruki Murakami

Yine yazarın bizi duygularla ters yüz eden kitaplarından biri.
Çok seviyorum bu yazarın kalemini.
O kadar doğal geliyor ki anlatım tarzı sanki karşımda anlatıyormuş, fonda da sevdiği müzikler çalıyor...
Bu kitabında da daha çok aile içi çalkantılara, birbirimiz aslında ne kadar az dinlediğimize, gözlemlediğimize ve mış gibi yaşadığımıza dikkat çekiyor.

Yine beğenerek okudum yazarı.







3- Unutkan Ayna-Gürsel Korat

En başta demek isterim ki lütfen bu kitabı alın ve okuyun.....

O kadar kalemi kuvvetli, kelimeleri, cümleleri dokunaklı ve sizi hüsrana uğratmıyor ki...

Konusuna gelince; 1915 1.Dünya Savaşı, Nevşehir'de gerçekleşen Ermeni Tehciri, değiş tokuş edilen, yurtlarından edilen insanlar.

Bu kitapta diğer bir güzel yan ise size aslında birşeyleri, siyasi olayları dayatmıyor.

Tamamen insani duygulardan, yaşananlardan bahsediyor. Ölüm, öldürülme korkusundan, bu topraklarda atalarından beri yaşadığın halde nasıl yabancılaştırıldığından bahsediyor. Ve her iki tarafıda anlatılıyor ötekileştirme yapmadan....

Kendi sitesinde şöyle yazmış kitabı için; http://gurselkorat.blogspot.com.tr/2016/04/unutkan-ayna.html

Geciktiren aynalardan Borges söz etmişti. Ben unutkan aynalardan söz edeceğim.
Öyle bir unutuş ki, her şey gözümüzün önüne gelecek. Ben öyle yapacağım öykümü.
Gerçi "yaptım" demem daha doğru artık.
Önce sözleri yazdım, yazdığım sözleri söyledim, sonra bir daha yazdım. Zaman geçti, yazdıklarımı beğenmedim, yeniden yazdım. Düşündüm, bir daha yazdım. Bunun bir sonu olduğunu bilsem daha da yazardım.
Metni tamamladığımda şunu anladım: Büyüklerimden öğrendiğim dili içimde döndüre döndüre yazıyorum ben. Bir de dinlediğim öyküleri kılcal damarlarına kadar ayırıyorum. Annemin anlattığı şeyleri görsem bu kadar derinden anlatamazdım.
Görmediklerimi, bildiğim yerlerde yazdım. 
Hindistan'da üç yıl esir kampında tutulan, savaş gazisi dedemin lakabı "Delisolak"tır. Onun solak torunu olarak yazdım. Yozgatlı akrabalarımdan, eşden dosttan dinlediklerimi düşündüm, Çandır'ın kuzeyindeki İğdeli'de gördüğüm okul binasının önünde bunları anımsadım, sonra satırla adam kesilen kanlı pınarların başında, söğütlerin dibinde oturdum, öyle yazdım. Develi'de dağları aşarak, Felahiye'de ırmak sularına bakıp coşarak, Erkilet'te Erciyes'e bakıp şaşarak yazdım.
Nefes nefese koştum yazdıklarımın peşinden. Anlattıklarımın hepsinin acısını çektim, sevincini kendimden ekledim.
Unutkan Ayna'yı eline alanlar da anlatıcının yaptığı gibi koşup duracaklar; onları ne etkiler bilinmez ama dilerim atın boyunduğuna astığım fener gözlerini kamaştırır.
Geciktiren aynalar birbirini izleyen, eş zamanlı hareket edemeyen görüntüleri aklımıza getirdiği için çok heyecan vericiydi. Unutkan aynalar, bir görüntünün kaynağından çok uzaklarda ve çok sonraki zamanlarda belirmesi anlamına geldiği için heyecan verir mi bilmem ama benim zaman konusunda söylediğim sözün sırlanmış halidir.
Bu romanımda zamanın aklımı kurcalama biçiminin ne olduğunu, bir soran olursa, böyle açıklayabilirim.



26.5.17

Toza Sor John Fante kitabına dair...

John Fante okumak istediğim bir yazardı. Kampanya dahilinde görünce alayım başlangıç olsun diye düşünmüştüm.
Geçtiğimiz hafta okudum. Tam bir yeraltı edebiyatı dedikleri türdendi. 
"Derken bir gün bir kitap çektim, açtım ve kalakaldım. Birkaç paragraf okudum. Sonra çöplükte altın bulmuş biri gibi kitabı masaya götürdüm. Cümleler sayfada yuvarlanıyordu, kayıyorlardı. Her cümlenin kendine özgü bir enerjisi vardı. Cümlelerin özü sayfaya bir biçim veriyordu; sayfaya oyulmuşlardı sanki. Duygusallıktan korkmayan birini bulmuştum sonunda. Mizah ve acı olağanüstü bir kolaylıkla iç içe geçmişti. O kitabın ilk sayfaları benim için çılgın ve büyük bir mucizeydi. Evet, Fante beni çok etkiledi. O kitapları okuduktan kısa bir süre sonra bir kadınla yaşamaya başlamıştım. Benden daha ayyaştı ve korkunç kavgalar ederdik. Bazen ona, “Bana orospu çocuğu deme! Bandini’yim ben, Arturo Bandini” diye bağırırdım. Fante benim Tanrı’mdı ve Tanrı’ların rahatsız edilmeyeceğini, kapılarının çalınmayacağını biliyordum. Ama “Angel’s Flight”ın neresinde oturduğunu tahmin etmeye çalışır, hala orada yaşadığını tahayyül etmeyi severdim. Hemen her gün ordan geçerdim. Camilla’nın tırmandığı pencere bu muydu? Lobi bu mu? Hiçbir zaman emin olamadım.”


Diye başlar Fante’nin en etkileyici eserlerinden Toza Sor’unun önsözü. Bu satırlar  Charles Bukowski’nin kaleminden dökülür.

Kitabın içinde, yazılarda hayata dair sıkılganlıklar, sitem ve devamlı eleştiri var ama bu biz okuyucuyu rahatsız edici türden değildi.
Hatta yer yer bakış açısını o kadar sevdim ki; he ya aynen böyle Artura Bandini derken buldum.
Aslında yazdıklarında haksız da değildir yazar...
Biraz da otobiyografik bir roman. Kendi hayatında sorunlar eksik olmamış...
Tanrım, artık bir ateist olduğum için beni bağışla, ama Nietzsche'yi okudun mu? Ne kitap..." 
der kitabın bir yerinde ve başlar oradan anlatmaya.... 

Yer yer umursamazlığı, hayatı ayklakça yaşamasını, aşkını içinde yaşamasına, yazar olma yolunda ilerlerken yaptığı hatalara bazende gurura kızarken buldum kendimi.

Toza Sor ve başka bir kitabı da filme alınmış ayrıca. İzleyeyim diyorum. Sizden izleyen biri  var mıdır acep?

Böyle işte bu yazarı okumadıysanız değişik anlatım dili olan ve bakış açısı ucundan isyankar olan yazarı tanıyın derim.

5.4.17

Saçında Gün Işığı Jhumpa Lahiri

Dün Kitap Kulübüzün toplantısı vardı. Kitabımız; Saçında Gün Işığı ( orjinal ismi: ova) Jhumpa Lahiri
Kitap hem Hindistan'ın bir dönem geçtiği sürece tanıklık ediyor bir taraftan da aile dramını anlatıyor.
Yazar kesinlikle çok başarılı ama çeviriyi biraz kötü bulduk.
Özellikle bazı cümleler feciydi.
Ama genel anlamda hepimiz çok beğendik kitabı.

Tabi okurken yer yer bizim Doğu'da yaşanan aile meselelerine çok benzetiyorsunuz yaşananları.
Örneğin devrimci kocası çlen Gauri'nin sırf Amreka'ya gitmek için, özgürlüğü için kaynı ile evlenmesi...
Eşinden olan çocuğu kaynı "baba" diye büyütmesi ve bir annenin kendi hayatı için kızını kaynına bırakıp evi terketmesi sizi kızdırıyor.

Başta bende sinir oldum ama sonra düşününce, o şartlar da belki de bizde olsak başka çaremiz olmadığından, istenmeyen gelin olduğumuzdan, ölen eşin annesinin özellikle istememesi sebebi ile kaynım ile evlenip giderdim herhalde memlektimden... diye düşünüyorum.

Tabi kitapta Hindistan'daki siyasi yaşama, devrime ve çatışmlara da epey değiniliyor. Verdikleri özgürlük mücadelesi için insanların nelerden vazgeçtiği, ölümü göze alması...

Benim gibi siyaset bilginiz eksik ve ilgisizseniz o bölümleri hızlıca okuyorsunuz...

Ama o süreçte 3 neslin nasıl bir mücadele verdiğini okuyorsunuz ve yazara, anlatımına hayran kalıyorsunuz. Unutmayacağınız kitaplardan biri oluyor Saçında Gün Işığı...

Kitap ismi bir cümlede geçen kalıptan yola çıkılarak konulmuş. Gerçi orjinal dilde çevrilse belki bu kadar yankı bulmazdı dedik kitap toplantımızda.