Anlatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anlatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8.5.21

Biten Kitaplarım....

Selam, nabersiniz?

Öncelikle Kadir Gecemiz mübarek olsun. Rabbim gönlümüzden geçen dualarımızı, hayırlısı ise kabul eylesin. 🙏
 

Malum kapanma başladı. Zati biz kapanmadan önce de kapanmış gibi yaşadığımızdan bizim için pek bi değişiklik olmadı. 

Ufak daralmalar oluyor tabi. O kadar özledim ki, arkadaşlarımı, sokağı, çocuğumu parka götürmeyi...vs...Bu da geçecek diyerek, okuduğum kitplardan bahsedeyim...

 

 

 LUDWIG HOHL: 9 Nisan 1904'te İsviçre'de bir papazın oğlu olarak doğdu. Diğer öğrencilere olumsuz etki ettiği gerekçesiyle liseyi bırakmak zorunda kaldı. Mesleki bir eğitim görmeyi ve düzenli bir meslek hayatı sürmeyi istemedi, uzun yıllar boyunca maddi olanaksızlıklar içinde yaşadı. 1924'ten 1937'ye kadar sırasıyla Paris, Viyana ve Lahey'de yaşadı. Daha sonraki yaşamı ölümüne kadar İsviçre'de geçti. En büyük tutkularından birisi dağcılıktı. Beş defa evlendi, üçüncü evliliğinden bir kızı oldu. 1965'te Basel Lions Kulübü Ödülü'ne, 1970 ve 1976'da İsviçre Schiller Vakfı Ödülü'ne, 1978'de Robert Walser Centenar Ödülü'ne ve 1980'de Petrarca Ödülü'ne layık görüldü. Şiirlerinin yanı sıra Bergfahrt, Nuancen und Details, Die Notizen ve Daß fast alles anders ist adlı eserleriyle tanınan Hohl, 3 Kasım 1980'de Cenevre'de öldü.

 

 Tek yapman gereken aşağıya bakmamak.”

Gençliğinde kendisi de tutkulu bir dağcı olan Ludwig Hohl,

Tırmanış kitabında iki dağcıyı anlatıyor.

Johann ve Ull.

Biri azimli, aceleci, sebatkâr.

Diğeri dikkatli, ölçülü, tedbirli.

İkisi, tırmanışın bir noktasında ayrılıyor ve

başka yönlere hareket ediyorlar.

Tırmanış zorlu, vakit az.

Önlerinde iki seçenek var:

Ölüm ve yaşam.

diye yazıyor arka kapağında. Benim ara da kaldığım bir kitap oldu. Belki de çok ilgimi çekmediğinden olabilir.

 

 

Uzak Doğu Edebiyatı'nı çok seviyorum çok. :) İçinde ki anlatımda ruha dokunan satırlar çok fazla ve içimi besliyor.
Yazar hakkında biraz bakınınca şöyle diyor ;
Batılı roman geleneğini Japon geleneksel yazı geleneği ile birleştirmiş ve farklı bir üslup kurmayı başarmıştır. Natsume Soseki kendisinden sonra gelen Akutagawa Ryunosuke gibi önemli yazarları etkilemeyi başarmıştır. Savaş sonrası Japon yazarların temel kültürel kaynaklarından biri olmuştur. Bir çok dile çevrilmiş eserleri bulunmaktadır.


“Sadece aklın istikametinde hareket edersen insanlardan uzaklaşırsın. Duygularınla hareket edersen sürüklenirsin. Ruhunu açarsan ve dilediğin gibi yaşamazsan sıkışırsın. Nasıl bakarsan bak, insanlarla yaşamak zordur.”

📍 Kitap bir arayış kitabı. Kendisini, şiirini, resmini arayan bir adamın, yol boyunca yaşadıkları, gözlemlediklerini anlatıyor. Yolculuğu sırasında karşılaştıkları, sohbetleri, arayışlar derken kitap bitiyor...

Ve kıyaslama cümlesi ile de bitiyor...


“Doğusu ve batısı olan bir evrende yaşayıp, menfaatlerden yapılmış bir ipin üzerinden geçmek zorunda kalan bizler için, gerçek aşk bir düşmandı.”

📍 Çevirmen de ayrıca teşekkürler bizi kitaplarla buluşturduklari için.



İmmanuel Kant felsefesini taaa lise yıllarında okumuştum ve sonrası açıkçası aklımda kalan pek bisey yoktu. Hoş bu kadar detayı da bilmiyordum.
Bu kitapta yakın arkadaşı tarafından son günlerini de anlatan bir anı kitabı.


📍 Mesela çok titiz ve dakik biri imiş. Yemek saatine kadar belliymiş....

Felsefesi ne ise derseniz;
Felsefesi. ... Modern felsefenin gelişim seyrine uygun olarak bilgi kuramını ön plana çıkartmıştır. Kant'ın gözünde bilim, liderleri kesin olan ve yöntemleri, ancak Hume'unki gibi felsefi bir kuşkuculuk benimsendiği zaman sorgulanabilen evrensel bir disiplindir. Bilim yansızdır ve nesneldir.
 

✔✔✔✔

Immanuel Kant 1804 yılının yazında anı defterine bir şarkının sözlerini not almıştı. Şarkı, 2 ya da 3 gün eksik olduğu için insanların diğer aylara göre taşıdıkları yükün daha az olduğu “şubat” ayına dairdi. Şarkının sonuç kısmıysa dokunaklı bir vurgu içeriyordu:
“Ah şen şubat! İçinde en az acı, keder, hüzün ve kendini suçlama barındıran ay.”
Aynı yılın şubat ayında doğduğu şehir olan Königsberg’de öldüğünde Kant 79 yaşındaydı. Immanuel Kant’ın Son Günleri Alman felsefesinin kurucularından mantık ve metafizik profesörü Kant’ın biyografisi değildir. Artık ölüme yaklaşan bir dâhinin son günlerine yakından bir tanıklıktır. Onun son günlerine değin gündelik yaşam ritüellerine katı bağlılığının yanı sıra günlük ilişkilerindeki hassasiyeti, sevecenliği ve cömertliği filozofu bambaşka bir açıdan görme ve tanıma imkânı sunuyor.
 

Çevirmen Emre. Bey'e de ayrıca akıcı çeviri için teşekkürler. 🍀

 


4.2.20

Talebe Ve Nohut Oda.....

Grup ile okuduğumuz bir kitap "Nohut Oda / Melisa Kesmez"
Daha önce "Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz" öykü kitabını okumuştum. Biraz içim daralmıştı.
Bu kitap da ki öyküler de daha içe dönük. Aslında ben öykü okuyamayan tarafım. Grup okuması olunca iyi oldu en azından ikinci bir kitabını okuyarak fikrim netleşti. :))
Biraz "Mine Söğüt" tarzına benzettim.  İki üç öykü dışında da sevemedim. Tabi bunda dediğim gibi ben roman seven biriyim,  öykü okurken keyif alamıyorum ve yorumlarımda bu da etkili oluyor sanırım.....
Arka kapak yazısı şöyle...

Mekânın hunharca talan edildiği, bir yere ait olmanın zorlaştığı, hususi ya da kolektif belleğimizin sıfırlandığı zamanlarda, yerleşmenin, kendine bir ev icat etmenin ve kök salmanın insaniyeti üzerine öyküler...

Melisa Kesmez üçüncü kitabı Nohut Oda'da insanın bitmek bilmeyen yuva arayışına bir güzelleme yaparken, içimizde büyüttüğümüz, bazen kadim bir yara gibi sürekli sızlayan, bazen de eski şiddetini yitiren öfke ve hesaplaşmaların hemen yanı başında aşkın ve inceliklerin filizlendiğini bir kez daha hatırlatıyor.

Her şeye rağmen kendi kozasını örmekten vazgeçmeyenlere...


Diğer kitabım ise;
TALEBE/ Tara Westover
    
Uzun zamandır okuduğum en sürükleyici kitaplardan biri oldu "Talebe"
Yazarın anlatım dili,  yaşadıkları ve bunları aktarımı...

Okurken çok düşündüm... Ailen ile kendi aranda, kendi hayatın hakkında seçim yapmak çok zor... Çünkü ailemiz bizi yetiştirirken kendi doğrularını öğretiyorlar ve bizler büyüdükçe öğrendiğimiz doğru, yanlış bilgiyi değiştirmek,  sorgulamak zorlaşıyor..... İg'de şöyle yorumlamıştım.....
  Ne desem nasıl desem....bu kadar içime dokunacağını, etkileneceğimi tahmin etmiyordum.
🖋 Sevgili Özlem( macerakitabım) önermişti,  listeme almıştım. Sonra Sevgili Hazan(boşdefter) bende var dedi ve ilk  buluşmada getirmiş. 🤗 🖋🖋 Hiç elimden bırakmak istemedim. Hatta son 200 sayfayı soluksuz okudum....
Özellikle konusu ve aile içi yaşananlar.... Aslında çok da uzak değil bize....
🖋 kitapta da vurgulanan "vazgeçmemek" ve "aile ile hayatın arasında seçim yapmak" duyguları...zor bir süreç...
Özellikle dini açıdan eğitilmiş ama burada kast ettiğim zorla dini eğitim... Çocuğun seçim yapması ve bu yükü taşıması...
Sevgili yazar #tarawestover büyük bir şeyi başarmış...
🖋🖋 tabi etkisi sonsuz...çünkü küçüklükten öğretilen "öğrenilmiş çaresizlik" durumunu ileri yaşlarda atlatmak zor. 
Çokda anlatmak istemiyorum çünkü okuyun istiyorum..... Arka kapak yazısı şöyle;
2018 Goodreads Okur Ödülü

Çocukluğunda Mormon babasının bağnazlığa, erkek kardeşinin  şiddete teslim oluşunu izledi. Ve on altı yaşına geldiğinde Tara kendi kendini eğitmeye karar verdi. Bilgiye duyduğu açlık onu Idaho’nun dağlarından çok uzaklara, okyanusların ötesine, bir kıtadan diğerine, Harvard’dan Cambridge'e taşıdı. Neden sonra aklına şu soru düştü: “Acaba fazla mı uzağa gittim?”, “Eve dönmenin hâlâ bir yolu var mı?” Çıktığı günden itibaren dünya çapında büyük övgü toplayan, pek çok yayın organı tarafından yılın kitabı seçilen ve şu ana dek 40 dile çevrilen Talebe bir kendini inşa öyküsü. Tara Westover, hiddetli bir sadakatle bağlandığı ailesinin, eğitim sayesinde yaşadığı değişimin ve ayrılık kederinin hikâyesini bizzat kendi hayat hikâyesini büyük yazarlara özgü bir içgörüyle anlatıyor. Yürek burkan ve umut saçan bir hikâye bu. “Sarsıcı. . . Tara Westover’ın hayat hikâyesi sıra dışı ama kitabın merkezindeki sorular hepimize dair: Sevdiklerimiz için kendimizden ne kadar ödün verebiliriz? Büyüyebilmek için onlara ne kadar ihanet edebiliriz?” - Vogue          




2.12.19

İlber Ortaylı ile Max Frisch.....


Keşke daha çok televizyona çıksa da konuşsa,  anlatsa dediğim kişilerden biri Sn.İlber Ortaylı.
Daha önce "Atatürk" ü anlattığı kitabı okumuştum.
Bu kitabını da arkadaşımdan aldım. Bir çırpıda okunan kitaplardan. Gerçekten de engin bir bilgi birikimine, yaşanmışlığa sahip biri.
Okurken resmen sesi, gülüşü kulaklarım da, beynimin içinde canlandı. Umarım bu konuda yalnız değilimdir. 😁

Nehir Söyleşi tarzı bir kitap. Daha çok deneyimlerinden tola çıkarak, yaşadıklarından örnekler vererek yazılmış bir kitap. Ve her bir cümlesi dolu dolu.
Devamlı tüketime yönelik yaşamak yerine gezip görmemizden yana,  aynı zamanda da okumamızdan ve notlar olmamızdan da yana. Söyledikleri hiç de yabana atılacak şeyler değil.  Özellikle bilginin önemini, doğru bilinen yanlışları öyle güzel söylüyor ki...
Mesela diyor ki; devamlı Amerika'ya gideceğinize önce kendi ülkenizi gezin, sonra mutlaka İran'a, İsfahan'a gidin görün. Mutlaka bir dil öğrenin.
Görgüsüzlüğü bırakın.... 😁 günümüzün en büyük sorunlarından bana görede....  Herkes her şeyi biliyor; sanki akıllı telefona yazıp az buçuk okuyunca tamam her şey.....
Tabi bir tek bunlar yok. Sinema, tiyatro, kitap, gezi her şey var. Yok yok kitapta 😊

Diğer kitabım ise;




MAVİ SAKAL / Max Frisch


Aslında yazarın diğer kitabı olan "STİLLER" listemdeydi. Lakin YKY'de çalışan arkadaş önce bununla başlayın severseniz diğerlerini alırsınız dedi. Böyle okuyan, sizi devamlı gördüğü için ve sohbet ettiği için tavsiye veren çalışanlar çok keyifli oluyor. Bazen kitap almasam bile bakınıp, biraz sohbet edip çıkıyorum. 😊

Konusuna gelince....... Başta biraz anlatım dilini garipsedim sonra alıştım.... Sonunun  ise muallakta kalmış hissi vermesini sevmesemde kitap ve anlatılanlar iyiydi.
Az öz çok şey anlatmış yazar.

🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀🌀

Doktor Schaad eski karısını boğarak öldürmek suçundan tutukludur. Savcı için cinayet nedeni bellidir: Kıskançlık. Beraat etmesinin ardından Schaad’ın zihninde süre giden kah gerçek kah hayali yargılama sürecine ve bu sürecin ona çağrıştırdıklarına tanık oluruz...

Adını Perrault’nun, karılarını öldürüp bodrumda saklayan masal kahramanı Mavi Sakal’dan alan romanı için Max Frisch şöyle diyor:  Schaad suçtan ne anladığını bilmiyor, günümüzde bunu bilmeyen yalnızca o değil sanırım. Schaad örtük bir suçluluk duygusu hissediyor  Benim için bu kitabın merkezinde suçun eylemle kanıtlanamadığı bir vakada suç ve suçsuzluk sorunu yer alıyor Beni ilgilendiren, vakanın kendisi değil, hakikati bulma yöntemi ve tekniği, yani yargı…
Mavi Sakal çok iyi işlenmiş bir anlatı. Simenon da Agatha Christie de daha iyisini yapamazdı.

Hans Mayer, Die Zeit


1.12.19

Bilgelik Ağacının Gölgesinde Ve Bir Saf Dilin Hatıra Defteri..Kitapları..

Daha önce duymadığım ve görmediğim bir kitap;
BİLGE AĞACININ GÖLGESİNDE/ Avram Ventura"

Delidolu Yayınlarından çıkmış bir anlatı kitabı.
Yayınevi'de yeni sanırım.
Kitabın önce kapağı sonrada arka kapak yazısı dikkatimi çekmişti. Ara ara böyle anlatı kitapları okumayı seviyorum.
Bu kitap da anlatı, anı ve derleme kitap diyebilirsiniz. Koyun baş ucunuza ister sıralı, ister rastgele bir konuyu açın okuyun. Öyle güzel bir kitap.

Yazarın okuduğu kitaplardan altını çizdiği satırlar üzerinden ya da bir kelimeden yola çıkarak yazdıkları.....
Arka kapak yazısı şöyle;

Bilgelik ağacının gölgesinde yeşeren düşünceler…
İzmirli şair, köşe yazarı Avram Ventura’nın kişisel deneyimlerinden, gözlem ve sorgulamalarından beslenen Bilgelik Ağacının Gölgesinde, yaşama farklı pencerelerden bakmayı öneren yirmi iki denemeden oluşuyor.
Sebatkâr bir okurun yıllar içindeki birikiminden damıtılmış bu içtenlikli yazılarda, başta Montaigne olmak üzere insanlığın yolunu aydınlatan pek çok sanatçı, bilim insanı ve düşünüre mütevazı bir dost selamı gönderen yazar; okurlarını edebiyat, sanat ve felsefenin derin sularında birlikte kulaç atmaya çağırıyor.
Yaşamayı, sürekli yolda olmaya; yazmayı ise hiç bitmeyen bir yolculuğa benzeten Ventura'nın, usul usul demlendirdiği Bilgelik Ağacının Gölgesinde, Delidolu'nun #Okumak temalı kurmaca dışı eserler koleksiyonundaki yerini alıyor.
Anılardan, kitaplardan, sanattan, dostluktan, iyilik ve kötülükten, yalandan, yalnızlıktan, sevgiden, ölümden, başarıdan; kısacası hepimizin hayatından söz eden, önce kendine sonra okuruna ayna tutan bu denemelerle bilgelik ağacının gövdesine yaslanıp biraz olsun düşünmeye ne dersiniz?
“Hayatın gerçeğini kavramış, insanlığa her alanda katkısı olmuş tüm düşün, sanat, bilim ve inanç önderlerini düşünüyorum. Kökleri binyıllara uzanan bu insanlar, bilgelik ağacının dallarını oluşturuyorlar. Ben o ağacın bir dalı olamasam da, hiç değilse gölgesine sığınmaya çalışıyorum.

Diğer kitabım;

"BİR SAFDİLİN HATIRA DEFTERİ/ Arkadi Averçenko

Yazarın hayatı;


ARKADİ TİMOFEYEVİÇ AVERÇENKO (1881-1925): Sivastopol’da dünyaya gelen Rus yazar, aynı zamanda  eleştirmen, dramaturg ve ünlü bir mizahçıdır. Hikâyeleri 1903 yılından itibaren Harkov’daki yerel gazete ve dergilerde yayımlanmaya başladı. 1907’de Petersburg’a gitti. Burada Strekoza adlı ünlü mizah dergisine yazılar yazdı. 1908 yılında bu dergiye katkıda bulunan genç yazar ve sanatçılarla birlikte Satirikon adlı dergiyi kurdu ve yönetti. Averçenko’ya büyük ün getiren dergi çok geçmeden ülkenin en önde gelen mizah dergisi oldu. Adı 1913 yılından itibaren Novıy Satirikon olarak değiştirilen derginin yayımlanması Ağustos 1918’de Bolşevikler tarafından yasaklandı. 1919 yılında Sivastopol’a dönen Averçenko burada Beyaz Ordu yayını olan bir gazeteye düzenli yazılar yazdı. Edebi faaliyetlerini 1920’de göçtüğü İstanbul’da da sürdürdü. 1922’de Prag’a yerleşti. 1925’te gözünden geçirdiği bir ameliyattan sonra durumu kötüleşti. Aynı yılın Mart ayında yaşama veda etti. Cenazesi Prag’daki ünlü Olšanské mezarlığına defnedildi. Neşeli İstiridyeler-Mizahi Hikâyeler (1910-1911), İhtilalin Sırtına Bir Düzine Bıçak (1921) ve Bir Kiniğin Hikâyeleri (1925) başlıca yapıtlarıdır.


Bir Safdilin Hatıra Defteri'nin konusu da;

Arkadi Averçenko, 1920’de Bolşeviklerin Kırım’ı istila etmesi nedeniyle İstanbul’un yolunu tutan Rus göçmenlerden biriydi. Bir Safdilin Hatıra Defteri’nde İstanbul’da ve bir sonraki durağı Prag’da geçirdiği günleri anlatır. Aralarında hayatlarında ilk kez geçimlerini sağlamak için çalışmak zorunda kalan soylu ve zengin Rusların da bulunduğu göçmenlerin karşılaştıkları zorluklara odaklanırken İstanbul’u fon olarak kullanır. Hayatın yalnızca göçmenler için değil, yerliler için de çok zor olduğu işgal altındaki İstanbul’un genel atmosferine hiç değinmediği gibi, şehrin güzelliğine ya da barındırdığı tarihi hazinelere de iltifat etmez. Daha çok yabancı nüfusun yoğun olduğu Galata ve Pera civarında yaşayan Rusların ayakta kalma mücadelelerini son derece mizahi bir dille aktarır.

Arada kaldığım bir kitap oldu.


2.6.18

Mayıs Ayı Okuduklarım Ve izlediklerim....


Geçtiğimiz ay arkadaşımla sohbet ederken bana okuduğu ve beğendiği hatta benim de beğeneceğim bir kitaptan bahsetti. "KUZEYLİ ANNEM" di kitap.

Sonrasında Kadıköy'e indiğim de Yapı kredi Yayınları'na uğradım ve yazarın başka kitapları var mı diye bakındım. Orada çalışan beyefendi de bu yazarın çok iyi olduğunu ve tüm kitaplarının aynı kalite de olduğunu söyledi. Ben de aldım. 😊
İlk olarak "Benim Babam Hiç Kimseyi Öldürmedi" kitabını okudum. Kitapları çoğunlukla anlatı ve kendi yaşamı. Sayfalar arası ilerlerken de kısa ve öz ama detay olarak da iyi kelimelerle anlatmış. Okurken tam olarak ne demek istediğini anlıyorsunuz..
Seviyorum böyle yazarları ve kitaplarını. 😊
Sonrasın da "NEREYE GİDİYORUZ BABA?"  kitabında Zihinsel Engelli özel iki çocuğundan, yaşadıkları zorluklardan ve hayata tutumlarından bahsetmiş.
Okurken içim cız etti, üzüldüm sonra da verdikleri mücadele ve doğru duyguları ifade ettikleri için de takdir ettim.
Gerçekten de çocuk demek sabır demek... Hele zihinsel yada bedensel engeli olan çocuklar daha özel  bir sabır istiyordur.
Artık dulum. 12 Kasım günü Sylvie öldü. Çok üzücü. Bu sene indirimli satışlara birlikte gidemeyeceğiz.”
Kısa, yoğun, kaybetmenin acısının sillesini yemiş, tatlı, tatlı ama sert bir yas kitabı Dul.
 Bu kitabın da ikinci eli ile kırk yıl süren evliliğini anlatıyor. Ve eşinin kendisinden önce ölmesi ile karşılaştığı yaşanmışlıkları ince kara bir mizah ile anlatıyor.

Ve son olarak "KUZEYLİ ANNEM" kitabını okudum. Okumadığım bir kitabı kaldı. Çarşıya inince onu da alırım  😊
Bu kitabında da annesi, yaşamları, Yaşam mücadelelerini anlatıyor.
Dediğim gibi aslında ince kara bir mizah var ve aslında kolay da olmamış yaşamları. Ama bize aktarırken öyle ince detaylar anlatmış ki okurken içiniz daralmıyor. Sanki yakında bir yer de bu olanları, okuduklarınızı izlemişsiniz gibime geliyor .



Arka kapak yazısından;
"Küçüklüğümde ne zaman bir şeyler yazsam ya da bir resim yapsam, iyi olmuş mu diye anneme sorma ihtiyacı duyardım. Ondan icazet almam şarttı.
Kendisi hakkında yazmamla ilgili bugün ne düşünürdü acaba?
Tedirginim, belki de kitabı sevmeyecek. Alkolik kocasından bahsedilmesinden gına gelmiş olmalı. Ketum ve çekingen olan kendisinden, hayali hastalıklarından, kederinden bahsedilmesini istemiyordur.
Satır aralarını okumayı bilecek, bu kitabın bir ilanı aşk olduğunu, öğretmenimizin Anneler Günü için dikte ettiği övgü sözleri hariç, onu sevdiğimi asla söylemeyen benim hatamı telafi ettiğimi anlayabilecek mi?
Bunları onu yeniden yaşatmak için yazdığımı anlayabilecek mi? Çünkü onu özlediğimi."
Jean-Louis Fournier’den yeni bir aile anlatısı daha.
“Kuzeyli Annem” tıpkı diğer Fournier kitapları gibi: sade, şiirsel ve sarsıcı...


 Mayıs ayında okuduklarım arasın da Çehov'da vardı.
"En acı ve kırıcı olan şey, bu hayatın acılara karşılık olarak mükafatla sona ermemesi.Operadaki gibi zaferle değil,ölümle son bulacak olması."

İnsana her zaman değer veren Doktor Andrey ile hastası İvan arasında geçen olayların psikolojik hikaye tarzında işlenişini çok beğendim. Bunun yanın da toplumun duyarsızlığını da ele alıyor Çehov. Elinize alır almaz kolaylıkla bitirebileceğiniz bir kitap.
Kendine konuşacak bilgi ve görgü “düzey”inde kimsecikleri bulamadığından yakınan, deliler gibi kitap okuyan doktorun yeni arkadaşı, öyküye adını veren akıl hastalarının olduğu 6. Koğuş’tan çıkar. Var oluştan, şüphelere uzanan derin ve felsefe dolu sohbetlerde bulur doktor kendini. Çok geçmeden önce tatile, sonra da emekliye ayrılmaya zorlanacaktır. Zira toplumun dışladığı bir gruba yaklaşmıştır. Bundan sonra yaşananlar ve doktorun ölümü tümüyle bir “Farkındalık” imtihanı sayılabilir. 
 
Bir kaç film  de izledik bu ay.
 


Tonya Harding

 Bu film gerçek yaşam hikayesinden alınmış. Amerika'lı Tonya Harding/ Artistik Buz Pateni patencisi bir kızdır. Annesinin katı eğitimi ve yönlendirmesi sonucu eğitimini de bırakıp sadece kayar....
Tonya, zor karakterli annesi, eski eşi Jeff Gillooly ile olan dengesiz ilişkisi ve hep daha iyisini başarmak adına kendini zorlaması yüzünden aşırı stres altındadır. İki defa Olimpiyat ve iki defa da Skate America Champion ödülünü kazanmıştır. Ancak daha fazlasını isteyen Tonya, eski eşinden yardım ister ve 1994 yılındaki ABD Buz Pateni Şampiyonası öncesinde rakip patenci Nancy Kerrigan'ı sakatlaması için birini tutar. Ancak planladığı komplonun ortaya çıkması ile birlikte kariyerinde ve yaşantısında ödeyeceği bedeller Tonya için hayli ağır olacaktır.
 Diğer filmimiz de Lara Croft!du. Eşim oyunu biliyor ve oynamış. Ben aksiyon sevdiğim için izledim.
Sonuçta bir izlenimlik ev sineması tadında bir filmdi.
 Sinema da izledğim ve beğendiğim bir film de "Han Solo/Bir Star Wars Hikayesi" idi.
Tam bir fanatiği olan eşim " eh iyiyidi" dese de ben beğendim. 
Bu tarz diğer oyuncuların da hayat hikayeleri anlatılınca kafam da daha bir şekilleniyor Star Wars hikayesi ve bende fanatik olma yolunda ilerledim diyebilirim. Çünkü izledikçe mantığını kavradım ve "evet ya aynen böyle" diyorum. :)))

Uzun bir yazı oldu. Şİmdiden iyi okumalar ve keyifli haftasonları olsun.
Selamlar.  :)

16.4.18

İki Kitap Bir günlük :)


Yeni bir haftaya başladık.
Havalar dengesiz olsa da bahar geldi artık. :)
Park sezonu açıldı bizim evde.
Dün akşama kadar parktaydık, bir de oyuncak götürdük. Allahhhhhh bütün çocuklar toplaşıp oynadılar. :))))

 Bu aralar sinemalar da güzel film de yok, evde de izleyemedik. Dizi izliyoruz.
"Young Sheldon" a bayıldım. O ufaklığın hal ve tavırları ve annenin oyunu çok iyi. Hemen peşinden de Bing Bang Teori izliyoruz. İyi geliyor. Kısa kısa ve yormadan.

 Geçen sene DR kampanyasından almıştım. Yazarın daha önce hiç bir kitabını okumamıştım.
Sonrası bir araştırdım ki başka kitapları da var ve iyi bir yazar.
Yazım dili sıradan gibi ama okurken sizi o kadar etkiliyor ki... Seviyorum böyle kitapları.
Bu kitapta öyle.... Yaşlı bir adamın hayatı gibi başlıyor lakin "anılar, yaşanmışlıklar, acılar, meraklar, okuma isteği, öngörüler, savaşlar" sizi yormadan hafızanıza kazılıyor...
Yüz yaşındaki münzevi bir Bulgar hayata ve dünyaya nasıl bakar? Hint asıllı Britanyalı yazar Rana Dasgupta, Solo'da bu sorudan yola çıkıyor. Hayatının son demlerini yaşamakta olan Ulrich'in kendini oyalamak için yapabileceği pek bir şey yoktur artık; o da kalan zamanında kendini anılarına bırakır. Bir asırlık ömrü boyunca neler görmemiştir ki: savaşlar; kapitalizmden komünizme ve komünizmden kapitalizme geçişler; bilim, teknoloji ve sanattaki devrimler... Sadece Bulgaristan'ın değil, dünyanın da değişimine tanık olmuştur Ulrich - ve kendi yaşamı da bu değişim doğrultusunda şekillenmiştir. Elbette böyle uzun bir hayat ziyadesiyle acı ve hayal kırıklığı da barındırır içinde, ama Ulrich'in bunlara karşı sağlam bir silahı vardır: yıllar önce görme yetisini kaybetmesiyle daha da pekişen engin hayal gücü. Dünyanın unuttuğu ama dünyayı unutamayan bu yaşlı adam, gerçek hayatta yapmak isteyip de yapamadıklarını ve istemediği halde yapmak zorunda kaldıklarını hayal dünyasında telafi etmeye çalışır. Böylece hayallerini anılarına katık eden Ulrich'in iç yolculuğu hayatla buruk bir uzlaşmaya dönüşür.
(Tanıtım Bülteninden)

 Bu yazarın başka bir kitabını önermişti arkadaşım. Kadıköy'e inince bende alayım istemiştim. Bu kitaba denk geldim.
Hatta kitabı alırken eleman " diğer kitapları da çok iyidir yazarın, tavsiye ederim" dedi.
Aslında anlatı kitabı, içeriği kısa kısa günlükler tarzında. Bir oturuşta bitiyor.
Ama düşünüyorsunuz okurken. Bir çocuğun gözünden ailesine bakışını.
Çocuklar için "anne-baba" çok önemli... bir baba ki dışarıya çok iyi ama eve ilgisiz. Ve çocuk bunu anlatırken şikayet ederek değil sadece anıla olarak anlatıyor.
Yazarın yazım dilini sevdim, sıra diğer kitaplarında.

Okuyanınız var mıdır bu yazarı?

"Bir sabah, çok erken vakitte, annem odama geldi, "Sanırım baban öldü" dedi.

"Yine mi..." dediğimi hatırlıyorum.

Kalkmak istemiyordum, yorgundum ve yorganın altına girdim.

Babamı o kadar kör kütük sarhoş görmüştüm ki, gerçek bir ölüyle kör kütük sarhoş biri arasındaki farkı bilemiyordum. Sonra babam doktordu ve bir doktor ölemezdi.

Annem, "Bu seferki gerçek. Hadi kalk" dedi.

Kalktım. Odasına gittim. Yatağın yanı başına düşmüş, ağzı kan doluydu. Beni azarlamadı, gerçekten ölmüştü."

2008 Prix Femina ödüllü Jean-Louis Fournier'den otobiyografik bir anlatı.

Bir çocuğun gözünden kahraman, koruyucu, şakacı, alçak gönüllü, sorunlu bir imge: Baba

3.4.18

Günlük, Biten Kitaplar....

Sabahları uyandığım da havanın aydınlık olmasını seviyorum, bir de pencereyi açınca içeri dolan kuş cıvıltıları yok mu :)
Kendim de tek şikayetim "enerjimin düşük olması" uzun zamandır hep bir halsizlik hali var üzerimde.
Şöyle sabahları enerjik uyanıp hop güne başlamayı çok özledim.
"Neyin telaşı var" derseniz, inanın bende bilmiyorum. Bir bilsem!


fotoğraflar netten alıntıdır.
Bu aralar yine evin içine takmış durumdayım.
İlk önce mutfaktan başladım. Konsol ve mutfakta ki dolapların içinde ki tüm  gereçleri çıkarttım; salonun ortasına masaya yerlere yığdım ama her şeyi... bardaklardan, çatal bıçaklara kadar her şeyi... sonra da kullanmadığım ne varsa hepsini ihtiyaç sahiplerine gönderilmek üzere poşetledim.
Ve kriterim de "iki yıldır kullanmadığım her şey".... o kadar yer açıldı ki mutfak da anlatamam. Bir ara hatta böyle bir kitap vardı hatırlarsanız.
"Derle, topla" gibi bir şeydi Japon bir yazarın kitabı idi.
Şuan dolaplarım da sadece kullandığım eşyalar var.
Sıra yatak altı baza da...... Havalar biraz daha ısınsın, "yazlık-kışlık" yaparken oraya da el atıcam. Hurçların içine kadar döküp eliycem.
"Oh be dünya varmış" dedim resmen.

Gelelim kitaplara... 📕
Elimde bekleyen kitaplar azaldı. Çook mutluyum. 10 tane kaldı ve onlar da bitsin hemen listemde ki kitapları almaya başlayacağım.😊
Geçen sene almıştım bu kitapları.
"KARTALLAR VE MELEKLER  /  JULI ZEH"
Yazarın dilini sevdim ve bakış açısı doğal geliyor okurken.
Ama bu kitap da çok sıkıldım. Arka kapak yazısı ile içerik biraz farklı idi.
İçerik olarak daha çok "uyuşturucu ticareti"ne değinmiş ve bazı detaylar çok uzatılmıştı.
Bu kitabı akıcı okuyamasam da yazarın anlatımını sevdim.

ARKA KAPAK YAZISI;

Jessie, telefonda Max ile konuşurken kendisini vurup ölmüştür. Bunalıma girip evine kapanan Max bir radyo programına telefonla katılıp sorunlarından söz eder. Programın sunucusu olan genç ve güzel Clara günün birinde Max'ın kapısını çalar. Ondan sonra her adımda insanı şaşırtan, Max'ın "şimdi"ye tutunma çabası içinde geçmişin hayaletleriyle boğuştuğu müthiş bir hikâye başlar. Ama bu romanda hiçbir şey göründüğü gibi değil. Balkanlar'daki iç savaştan, Avrupa Birliği'nin genişleme sürecine ve uyuşturucu ticaretine dek uzanan korkunç bir ilişkiler ağının yarattığı muammanın içine davet ediyoruz sizi.
"Avrupa'nın büyük bir bölümünün savaş yüzünden mahvolduğunun farkında mısın? Sağ kalanlara ihanet edildi, aşağılandılar ve unutuldular."
Juli Zeh'nin ilk romanı Kartallar ve Melekler, insanı yalnızca düşünmeye zorlamakla kalmayıp içine işleyen, öfke dolu bir yapıt. En küçük ayrıntısında bile bir pırıltı gizli. İdeolojilerin çökmesinden sonraki dönemde karşıt dünyaları, okuyucuyu dehşete düşürerek gözler önüne seriyor. Trajik kahramanları Max ve Jessie’nin sıradışı ve umutsuz aşkının anlatıldığı romanın arka planında Balkanlardaki dram, hukukun aczi, soykırım, uluslarası çıkar ilişkileri ve şebekeler sorgulanıyor.
Tüm olayları anlatmada kullanılan akıcı ve güncel dil, romanın kahramanlarının duyarlılığını ve güven yoksunluğunu da ortaya seriyor. Romanı okurken şimdiki zamanda sunulmuş bir anlatıyı dinler gibi oluyorsunuz.



"SESSİZLİĞİN GÜRÜLTÜSÜ"

Juli Zeh'in 2001 yazında çıktığı Bosna yolculuğunun izlenimlerinden oluşan Sessizliğin Gürültüsü, doğanın büyüleyici güzelliğiyle yıkımın iç burkan izlerinin iç içe girdiği, savaşın hayaletinin hâlâ her yerde kol gezdiği bir ülkeyi yalın bir şiirsellikle anlatan etkileyici bir kitap. Gezi boyunca yaşadıklarını derin bir duyarlılık ve ince bir mizah anlayışıyla aktarırken bir yandan da savaşın doğasını, sebep ve sonuçlarını sorgulayan Zeh'in akıcı anlatısı, küçük öykülerden örülü bir roman tadında.
 Böyle diyor arka kapak yazısın da ve okurken de anlatı kitabı olduğundan akıcı bir şekilde ilerliyor kitap.
Yazar savaş sonrası köpeği ile Bosna'ya yolculuk ediyor ve karşılaştığı detayları anlatıyor. Özellikle bakış açısını çok sevdim.
Ve kitabına ismini veren cümle geçiyor orta sayfalara doğru....
Mesela bir kurşun yemiş duvara bakıp yaptığı gözlem ve yorum çok etkiledi beni.
Eğer anlatı kitaplarını seviyorsanız bu yazara da bir göz atın. Ara da yorucu olsa da kalemi kuvvetli.

Son kitabım da;
Dönemine göre biraz farklı bakış açısı ve anlatımı var yazarın.
Bu öykü kitabını da oğullarına yazdığı yazıyor arka kapak yazısında. Ama siz okurken hiç sıkılmıyorsunuz.
5 öykü var ve 56 sayfa.
Yazar bu kitabında daha çok toplumsal ve ahlaksal olayların hikayesini anlatmış.
Hatta ben dün okurken bir tane öyküsünü sesli okudum, bakalım Umay ne tepki verecek diye. Oyun oynuyordu.
Bir ara durdum, kızım da kafasını kaldır ve "anne deve nolmuş okusana" dedi.
Hoşuma da gitti :)))
Böyle işte kısa ama dolu bir kitaptı Mutlu Prens.


Uzun bir yazı oldu.
Selamlar iyi haftalar 🙋🙏


28.2.18

3 Kitap 3 Film Haftası...

 Bu hafta baba kız nezle idiler. Onlar iyileşti bu sefer ben nezle oldum...
Hafta sonu kızın doğum günü var iyileşip toparlamam lazım. Aslında bir kaç gün yatsam düzelirim ama ilaç alıyorum çabuk toplamak için.
Bu hafta üç kitap ve üç film izlemiş olduk.
Bugün yalandan kar da atıştırdı, devamını bekliyoruz dedik doğa anaya...

Kitaplara gelince Peride Celal'in daha önce Mektup kitabını okumuş ve çok sevmiştim.
Gecenin Ucunda kitabı için Yazar;
İlk defa 1963'te ve Gecenin Ucundaki Işık adıyla yayımlanan bu romanı 1996'da gözden geçirip tekrar günışığına çıkarırken şöyle demişti Peride Celal:

"Adını kısaltmakla iyi yaptığımı sanıyorum. Bu romanın yazıldığı yıllarda gençtik, inançlıydık, ışığa varabileceğimizi sanıyorduk. Işık; özgürlük, uygarlık, insanlık demekti; bir umuttu. Kırk yılı aşkın bir zaman içinde ışığı arayıp durduk. Ve o, sönükleşerek uzaklaştı bizden. Yüksek kat burjuvazisi, sahte dindarlar, çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen politikacılar, parlak yaşamlar içine düşürdükleri genç insanları daha da kolay avlıyorlar günümüzde. Romanın kahramanı Macide, aşka sırtını çevirip kendisine ve çocuğuna yeni bir hayat yaratıp insanca bir dünyaya kavuşmak çabasında başarılı olabilecek mi? Kuşkuluyum. Gecenin Ucunda, büyük bir aşk romanı aynı zamanda. Bunu da eklemeliyim. Öyle olması da ayrıca hoşuma gidiyor. Bana kalırsa, bu roman yazdığım en güzel aşk romanıdır."
 demiş.
Kalemi kuvvetli kadın yazarlarımızdan-an biri Peride Celal.( Ruhu şad olsun)
Ama bu kitabında çok fazla uzatmalar vardı ve biz okuru sıkıyor... Keşke dedim sayfa sayısını azaltmış olarak o güzel cümlelerini devam ettirseydi.
kararsız kaldım bu kitap için, yazara haksızlık etmek istemem.....



 S.D.Beauvoir'i Özlem'in bloğunda yazısı ile tanımış ve kalemini sevmiştim. Bu kitabında yine kalemini ve tecrübesini ve bilgisini konuşturmuş.

 "Kızgın, karşı konmaz, öfkeyle dolu, her şeyde aşırı, töreler konusunda görülmedik bir hayalleme sapışı taşıyan, bağnazlığa dek tanrısız... Bir iki lafla ben böyleyim işte" diyor, sadizm terimine adını veren Marquis de Sade.
Kimilerine göre, insan biçimine bürünmüş bir mutlak kötülük, kimilerine göreyse bir özgürlük savunucusu... İlk lanetli yazar...
Kişiliği kadar, hayat serüveni de yer yer karanlıkta kalan Sade'ın rezaletler, skandallar ve hapishane yılları ile dolu hayatını, kurmaya çalıştığı, yüksek sesle savunduğu sistemini inceliyor Simone de Beauvoir.
"Sade'ı Yakmalı mı?" kitabında sadece Sade'la değil, belki kendi kendinize bile itiraf edemediğiniz taraflarınızla da yüz yüze geleceksiniz.
(Arka Kapak)
 Tabi ben fark ettim ki hiç Sade kitabı okumamışım. O yüzden bu kitap biraz bana yorucu geldi. Çünkü merak bile etmediğim bir yazarmış Sade.
Elbet yarı biyografi olan bu kitabı okuyunca merak ettim. :)
Eğer Sade'yi seviyorsanız muhakkak bu kitabı okuyun derim.




 Belgesel Anlatı kitabı Dünyayı Sarsan On Gün/ John Reed

Kitabı geçen sene arka kapak yazısını okuduktan sonra almıştım. Çünkü yazarın daha önce hiç bir kitabını okumamıştım.
Arka kapak yazısı şöyleydi; 
Dünyayı Sarsan On Gün, 1917 Sovyet Devrimi'ni olanca canlılığıyla yansıtan bir anlatıdır. Devrimi günbegün izleyen Amerikalı gazeteci John Reed bir tarihçi titizliğiyle, belgelere dayanarak kurar yapıtını. Bu kitabı eşsiz kılan, başkaldırının açığa çıkardığı yaratıcı enerjiyle kaleme alınmış olmasıdır. Öyle ki baş döndürücü bir ivmeyle gelişen onca olay; gazete haberleri, polemikler, telgraflar, çağrılar ve bildiriler bir solukta okunmaktadır.

Umutlu bir anlatıdır Dünyayı Sarsan On Gün. Delik ayakkabılar içinde üşüyen ayakların umudu, isten kararmış izbelerin kararlılığı, aç midelerin cesareti üzerinedir. İşçi sınıfı tarih sahnesine bir kez daha çıkar: Ancak bu kez muzaffer özne olarak... Tarih çizgisinin kırıldığı bu noktada, John Reed'in okurları da sarsıntıya tanık olmaktalar.


Tabi ben yer yer sıkıldım, çünkü geçmiş siyasi olaylarla hatta günümüz siyasetle bile ilgilenmiyorum. Bilmem gerektiği kadarını okuyor ve izliyorum...
Belki iyi belki kötü... ama içim bu kadarını istiyor.
Bu kitapta aslında yazar hem gazeteci hemde birebir tanık olmuş ülkesinde ki devrimlere, savaşlara....

O yüzden okuduğum bazı yerler daha bir netleşti kafamda ama o kadar...


 Cuma akşamı kız uyuyunca şöyle fazla da uzun olmayan bir film izleyelim dedik.
Seven Sisters'ı izledik. Başrol oyuncusu kız oyunun hakkını tam vermiş. Görsel efektler de iyiydi.
Konusuna gelince;
Dünya'da nüfus patlaması yaşanmakta ve doğa da kıtlık var. O yüzden doğumlar ve çok çocuklu aile olmak yasak. Bir anne yediz doğuruyor ve ölüyor doğum sırasında. Dedeleri bakıyor ve öyle bir yetiştiriyor ki yedizleri, her gün biri çıkıyor dışarı. Aynı kıyafet aynı kod ve aynı makyaj ile.
Ve bir kurum düşünün zorla çocukları topluyor ve dünya düzelene kadar uyuttuğunu söylüyor. Meğerse....
Daha fazla anlatmayayım, izlemek isteyeniniz olabilir.
İzlerken düşündüm de, hem dünayayı ve doğayı hor kullan hemde her hakkı yine kendimiz de bulalım. Kodlanmak ve her şeyin hesabını vermek ... zor bir yaşam....


Pazar gündüz ailecek bu filmi izledik. Umay'da izledi yer yer oyun oynasa da gözü hep filmdeydi. Sorular sordu, anlattık.
Kitabı da olan bir film Mucize. Filmi çok beğendim sanıyorum konusundan dolayı. Son sahnelerde ağladım bide....
Bir genin eksik veya bozuk olması sebebi ile bir sürü ameliyat geçiren ve yüzü ister istemez farklı olan bir çocuğun ve ailesinin hayat ile, okul da ki çocuklar ile verdiği mücadeleyi anlatıyordu. Annelik böyle bir şey dedim....
Ama en çok yaramaz bir çocuğun idarelik olması ve orada ki anne babanın tutumu beni sinir etti resmen..............................

Akşamına da kız erken yatınca yine bir flm izleyelim dedik ve

Nerve filmini izledik. Sinir oyunu olarak çevrilmiş Türkçe'ye...
Bir oyun var ve kaydolurken ya izleyici yada oyuncu oluyorsunuz ve lise talebeleri arasında çok popüler bir oyunmuş. Herkesin elinde telefonu ve devamlı o şekilde yaşıyorlar. Hatta gizli izleyiciler de var ve sizden devamlı riskli birşeyler yapmanızı istiyorlar. Verilen sürede yaparsanız para yatıyorlar hesabınıza. Yalnız öyle birşey ki kayıt olduğunuz an tüm bilgilere erişiyorlar ve kameranız otomotik olarak hep açık...
Bağımlılık yapan bir oyunmuş...
Tabi izlerken dehşete kapıldığımı belirtmeliyim... Çocuklarımızı hiç boş bırakmamalıyız....
Çünkü ergen dediğimiz bir dönemde yanlış şeylere bağlanmaları olası.....
Vaktiniz olursa bu filmi de izleyin ve neler dönüyor internette görün..................................................................

Biraz fazla uzun bir yazı oldu.
Selamlar....iyi haftalar. :)

18.10.17

Oya Baydar Kitapları...


Oya Baydar'ın kalemini, anlatımını seviyorum. Daha önce de "Sur Önü Diyalogları" adlı kitabını okumuş çok etkilenmiştim...
Doğu'ya gidip aktardıkları hiç de yabana atılacak şeyler değildi....
Bu iki kitabı da D&R'ın indirim zamanında görmüş ve hemen almıştım. Aslında almıycam daha kitap, önce elimdekileri bitiricem desem de duramıyorum...
Hoş o kadar uzunnnnnn zaman oldu ki kitap almayalı.
Artık sevdiğim yazarların okumadığım kitaplarını alıcam.

Çünkü seri kitap almıyordum ve biraz dağınık kitap okuma listem var. Hoş bundan rahatsız değilim ama artık daha seçici okuyor ve ona göre alıyorum. Artık dedim ki kendime; sevdiğin yazarların diğer kitaplarını okuma zamanın geldi Gülo.... 👧

Yine konudan konuya geçtim :)

Önce "Yetim Kalacak Küçük Şeyler" kitabını okudum. Bir anlatı, günce kitabıydı. İsimlerden çok olaylar vardı....

Yazarın kendisi hem sosyolog, hem yazar hemde bir aktivist... Sol görüşlü biri. Ki eskiden varmış bence solcu sağcı, şimdi böyle şeyler daha bir anlamsız geliyor televizdakilere bakınca.

İyi ki iyi ki siyaseti sevmiyor ve anlamıyormuşum... diyorum okudukça...
Bu da ayrı bir yazı konusu olsun...

Bu kitabında acı, hüzün, sevinç ama en çok hayal kırıkları vardı.... Eğer içinizin daraldığı bir dönem varsa o dönemde bu kitabı okumayın.

Diğer kitabı ise "O Muhteşem Hayatınız"

“Hangisi gerçek hayatım benim? Kendi yaşadığım mı, onun anlattığı mı?”

Ünü dünyayı sarmış Türkiyeli bir primadonna, bir diva... Onunla ilgili her türlü fotoğrafı, ses kaydını, gazete kupürünü toplamayı hayatının amacı edinmiş, tutkulu hayranı bir müzik öğretmeni... Annesinin izini süren genç bir kadın...Eski fotoğrafların ayrıntılarında gizli, derin bir sır: sadece Diva’nın yaşamının değil, Türkiye’nin yakın tarihinin puslu, karanlık bir kesiti...

Muhteşem hayatlar, parlak dekorların arkasında neler saklar? Muhteşem, ışıltılı, kusursuz görünen yüzümüzde, kendi kendimizden bile sakladığımız ne yıkımlar gizlidir? Kendini tanımak, kendi gerçeğiyle yüzleşmek insanı nerelere sürükler? Oya Baydar, beklenen romanı O Muhteşem Hayatınız’da, her biri kendi kimliğini arayan roman kahramanlarıyla, insanın ve bu coğrafyanın derinliklerine götürüyor bizi. Roman, derinlerde saklı gerçeklerle yüzleşmeye hazır okurunu bekliyor.
 

Yukarıda kitabın arka kapak yazısı... Konu olarak çok iyiydi, yazarın olaylara bakış açısı ve aktarımı bana göre muhteşem...

Yalnız bu kitapta bişey eksik gibiydi. Yer yer çok uzatmalar vardı ve asıl konuya neredeyse kitabın sonlarına doğru girmişti...
O yüzden de ara ara çok sıkıldım.... Bitirmeme sebep belkide kayıp kız çocuklarının duyarlılığındandır...

Bu seri de böyle bitti...



9.4.17

Biten Kitaplar....

Fikriye İle Latife Melike İlgün
Sayfa Sayısı: 450 
Baskı Yılı: 2016
Dili: Türkçe
Yayınevi: Artemis Yayınları
Yayın Yönetmeni : Ilgın Sönmez
Sayfa Sayısı : 450
İlk Baskı Yılı : 2016
Dil : Türkçe


Şubat ayında buluştuğumuzda sevgili Gamze'cim bu kitabı hediye etmişti.
Okumak bugüneymiş.
Elimden bırakmak istemedim.
Yazar iki aşık kadını öldükten sonra bir oda da buluşturur ve konuşturur, hesaplaştırır.
Önce Fikriye başlar anlatmaya... Sonrasında ise Latife... Kolay değildir tabi...
En son ise Atamla buluşurlar ve son sözlerini söylerler.....

Okurken hem hayran kaldım hemde çok imrendim. Lise yıllarımda ve sonrasında hatırlıyorum da... çok isterdim Mustafa Kemal Atatürk ile tanışmayı...
Keşke derdim; keşke o devirde yaşasaydım ve bir kez olsun görseydim ...

Kitap tarihi roman değil. Sizi okurken tarihlerle, zamanlarla sıkmıyor. Tersine bazı önemli olayları öyle güzel aktarmış ki okurken unutmuyorsunuz.

Tabi öncelik iki kadının bir adama hemde Devletii için koşturan, önce Vatan diyen, asker bir adama aşık olmaları.
KAdın her yerde kadın dedim okurken. İster okumuş olsun ister cahil.. sevdiği adamdan hep ilgi bekler....
Kıskançlılar yer yer susmaları kadınların... Fikriye Hn. hep susmuş, beklemiş ve idare etmiş.
Ama Latife Hn. öyle değilmiş. Elbet bunda yaşamlarının farklı olmasıda bir sebep.
Daha önceden de okumuştum. Atatürk'ün evlenme sebebi aslında Türk Milletine örnek olmak ve resmi nikahı resmileştirmek...
Yoksa ev erkeği olacak biri değil...
Kendide biliyor ama mevzu milletse gerisi yalandı sanırım kendisi için.

Konuyu bildiğinizden fazla detaya girmek istemiyorum kitapla ilgili, hatta belki alıp okumak isteyen bile olabilir.

Bu kitabın farkı; bu defa Kemal Atatürk'e âşık olan kadınlar olarak değil, yalnızca Fikriye ve Latife olarak karşılaşıyorlar... 

Okurken keşke arada bir fotoğraf da olsaydı dedim... böylece daha bir pekişirdi anlatılanlar.
Bir kez daha hayran oldum Atatürk'e.... Kesinlikle lider doğmuş ve minettarım...
Tabi aynı zamanda kendisine inanan ve bu vatan uğruna ölen şehitlerimize...

Ruhları şad oldun, ışıklar içinde uyusunlar.


Diğer bitirdiğim kitap ise Hay Bin Yakzan.






Kitap zordu.. Aslında içeriği sade ama ki çeviride de olabildiğine sadeleştirmeye gitmişler...
Ama olaylar, akış ve ilerleyiş zorladı beni.
Okurken kesinlikle sakin ve dingin bir kafa ile okumak gerekiyor bu kitabı.

İçerik olarak ilk felsefi anlatı kitaplarından biri... İslam Filozoflarından biri olan  İbn Tufeyl, Hayy bin Yakzan adlı felsefi romanın yazarıdır. Eserde bir adada tek başına kalan bir adamın hakikati keşfi anlatılır.

Bana sorarsanız ne anladın kitaptan diye... valla çok şey anladım ama anlatamıyorum.. çünkü okuduğum terimlerin çoğu biraz ağır geldi bana... hani kitabı anladım ama anlatmak yazıya dökmek  ne bileyim zor...

En iyisi ben size internetten gezinirken bulduğum ve kitabı sindirmek için okuduğum özetlerden paylaşayım.

Bu arada kitabı okuyanınız var mıdır?

Hay Bin Yakzan” İbn Tufeyl

İbn Tufeyl, “Hayy bin Yakzan” (Diri oğlu uyanık) diğer adıyla Esrarü?l-Hikmeti?l-Meşrikiye felsefi romanında, bir adada tek başına kalan bir adamın hakikati keşfini anlatır. Bu eseri önemli kılan noktalardan biri, İslam felsefesinde ve dönemin doğabilimcilerinde sıklıkla karşılaşılan evrim fikrini içermesidir. Tufeyl eserde kendi evrim kuramını da şekillendirmiştir.
İbn-i Tufeyl bu eseri yazmasına sebep olarak ? İslam felsefesi önderlerinden İbn-i Sina? nın Hikmeti Meşriki adlı eserinde dile getirdiği bazı sırların açıklanmasının kendisinden istenmesini? gösterir ve şöyle der: “İstediğin bilgileri Hayy bin Yakzan adını verdiğim bir hikâye aracılığı ile iletmeye çalışacağım. İbn-i Sina?nın insanları yola getirmek için isteklendiren, özendiren, akıl ve zekâ sahiplerine ibret veren Hayy bin Yakzan ile Salaman ve Absal adlı mesellerinden ilham alarak kurduğum bu hikâyeyi iyi izlersen Yakzan oğlu Hayy ile birlikte istediğin gerçeklere ulaşabilirsin.”
Dünyada felsefi romanın ilk örneği ve ilk ?robinsonad? olan Hayy bin Yakzan, 14. yüzyıldan başlayarak dünyanın bütün belli başlı dillerine çevrilmiş, başta Robinson Crusoe?nun yazarı Daniel Defoe, Bacon, Spinoza ve More olmak üzere birçok Batılı sanatçı ve düşünürü etkilemiştir.

14. yüzyıldan başlayarak belli başlı Avrupa dillerine çevrildi; Doğu, özellikle Osmanlı ise İbn Tufeyl’e ve yapıtına ilgisiz kaldı. Üzerindeki “Hay bin Yakzan” etkileri özel çalışmalara konu olan “Robinson Crusoe” defalarca Türkçe’ye çevrildigi halde, “Hay bin Yakzan, dilimize kazandırılmak için 1923 yılını, kitaplaşabilmek için de 1985 yılını bekleyecekti. Bu yeni ve genişletilmiş baskıda, Ibn Tufeyl’in “Hay bin Yakzan”ina ek olarak -M.Serefeddin Yaltkaya’nin çevirisi ve İslam dünyasında alegorik öykü geleneğinin tarihçesini ve düsünsel arkaplanını aktardığı giriş yazısıyla İbn Sina’nın “Hay bin Yakzan”i da yer alıyor.
Bu ünlü hikayenin, Hayy’ın varoluşu ve gelişimi çizgisinde insanın gelişim tarihini özetlemekte olan ince anlatım tarzı, bizi Hayy’ın şahsında kendisinden daha başka birşeyleri temsil ettiği konusunda ikna etmektedir. Yalnız başına yaşadığı adada Adem’e benzeyen konumu, ateşin kaşifi olarak üstlendiği Prometeus rolü, ilerleme kaydetmesi ve sapması, ateşle zekice tecrübelere girşimesi ve düşünmeden “ondan bir parça”yı kavramaya çalışması, onun insanoğlunu sembolize ettiğini göstermektedir. Çünkü o da ilk insan gibi her şeyi kendi başına keşfetmek zorundadır. Ayrıca bir insan olarak, ruhun hayat kaynağı olan hayvani yönünden başka bir şey bilmemektedir. Bu, insanın en azından yarı ruhani bir dünyaya girmesinin belirtisidir.


Hay, çevresindeki topluluğa ders vermeye, yavaş yavaş aydınlatmaya başladı. İlkin hikmetten, hikmetin gizlerinden söz etti. Daha sonra ögretinin ilke ve yargılarından gerçekliğe doğru yöneldi. Zihinlere başka biçimlerde yerleşmiş kimi inanç ve düşünceleri gerçeklik açısından yeniden tanimlamaya, yorumlamaya geçti. Hay’in açiklamalari, yorumları yavaş yavaş topluluğu tedirgin etmeye, canlarını sıkmaya başladi. Gerçi Hay’in yabancılığını, arkadaşları Absal’ın hatırını gözeterek güler yüz gösteriyorlar, açığa vurmuyorlardi ama içten içe kiziyorlardi. Hay ise büyük bir coşkuyla, gece demeden, gündüz demeden onları uyarmaya çalışıyor, gizli ve açık tüm gerçekleri yalin biçimde gözler önüne seriyordu. Ne ki bu çaba ve açiklamalar onları gerçeğe çekecek yerde kızgınlıklarını artırıyor, dogru yola duyduklari nefreti derinleştiriyordu. Bununla birlikte bu insanların büsbütün kötü oldukları söylenemezdi. Bunlar iyiliği seven, gerçeğe yönelen insanlardı yine de. Fakat yaratılışlarından gelen eksiklikten ve bilgisizliklerinden dolayı gerçeği, gerçeğe özgü yoldan aramıyorlar, arastırma yönüne gitmiyorlardi. Bu bir yana, gerçeği, gerçeğe ulasan insanlarin yolundan öğrenmeyi de istemiyorlardi. İşte bu nedenlerden dolayi Hay, onlarin durumunu düzeltmekten umut kesmek zorunda kaldı. Kavrayışları o denli sınırlıydı ki, kabul ettikleri şeylerin onları kurtuluşa yöneltmesi mümkün degildi. Hay, aydinlatmaya çaliştigi insanlardan umut kestikten sonra bütün toplumu gözden geçirdi. Her sınıftan insanın kendi bilgisiyle yetindiğini, dünyasal istek ve eğilimlerini, bencil isteklerini tanrı edindiklerini gördü…”





20.1.17

Halil Cibran Ermiş, Ermişin Bahçesi, Orhan Veli kitabı ve Çellinc 4..

 Bu aralar ince kitaplar okuyorum... O yüzden de Ocak Ayına hızlı bir giriş oldu. İnce ruha iyi gelen kitaplar tercihim oluyor.... sanki bu tarz okuyunca acıma, içimin kederine "merhem" oluyorlar bir nebze....

Aslında yazımı daha erken yazacaktım. Hazır kız gündüz uyumamış, akşam da erken yatar diye düşündüm. Ki öyle de oldu. 9'da uyudu. Oh bende bir tebessüm anlatamam. Bu aralar gündüzleri öğleden sonra akşama doğru uyuduğu ve öğlen uykusu da 3-4 saat olduğundan geceleri geç yatıyor... Tabi bende gece belirli bir saatten sonra pert oluyorum...

Bugün de erken yatınca, yarım kalan kitabımı bitirdim. Ardından hemen ütüleri yapayım dedim. Tam bitirmek üzereyken "anam bizim kız uyandı"....

Neyse Allah'tan uyku hali devam ediyordu da koltuğa uzandı. Tabi bir iki saat sonrası uyudu....
Eee derken beyimle sohbet ettik, sonrası bende anca blog yazıyorum. Gece kahve içince uykuda geç geliyor tabi.
Yazımı yazdıktan sonra biraz da kitap okur uyurum artık... Sabah ola hayr'ola...

2009 yılıydı sanıyorum, başka bir çeviriden okumutum Halil Cibran/ ERmiş kitabını.
Kötü bir çeviriydi ama içerik iyi olunca okutuyor.
Bu sefer de almak istediğim yayınevinden aldım; İş Kültür Yayınları bu konuda çok iyi. Devamı olan Ermişin Bahçesi'ni de aldım.
Bir solukta okunan kitaplar. Elbet etkisi uzun süren kitaplardan. Gece otururken okudum ikisini de... Sonrası bol bol düşündüm, ruhuma yükleme yaptım.
halil cibran ermiş
Baş ucu kitaplardan biri bence Ermiş. 



 Bir diğer kitabım da Orhan Veli / Yalnız Seni Arıyorum Nahit Hanım'a Mektuplar 
Orhan Veli, büyük şair, yazar.... Sevdiği kadına yazdığı mektupları okurken bir garip oldum... sonuçta çok çok özel şeydir mektur. Ama ünlü ve değerli biri yazınca okumak daha bir kıymetli oluyor... Garip bir ironi yaşadım... sonuçta alıp okudum ama napayım. :))

Nahit Hanım zamanın kültürlü, entelektüel ve bilgi kadınlarımızdan. Ve ir çok tanıdığı da var. Orhan Veli ile aşk yaşıyorlar. Tabi kitapta Nahit Hanım'a ait hiç mektup yok. Hepsi Orhan Veli'nin yazdığı, cevapladığı mektuplar. Cevaplarından az çok sevdiğinin ne yazdığını tahmin ediyorsunuz.

Okurken yer yer üzüldüm de. Amma yokluk çekmiş şairimiz... Üzerinde paltosu, ayağında ayakkabısı yok ve para olmadığından, bunları alamadığından Ankara'ya sevdiğinin yanına gidememektedir...
orhan veli yalnız seni arıyorum
Bir çırpıda okuduğunuz kitaplardan.... Aşk nelere kadirmiş dedim okurken....


Şİmdi gelelim Çellinc sorusuna : Etrafındakiler hangi sorunun çözümü için sana gelirler?


Vallahi de her sorun için gelirler. İyi bir dinleyici ve doğru bir yorumcu olduğumu düşünüyorum.
O yüzden genelde onları motivasyon etmem içinde gelir arkadaşlarım, dostlarım.

Bu saatte cevap bu kadar oluyor. İdare edin artık beni.

İyi geceler blog.