April Yayıncılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
April Yayıncılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11.5.20

Biten Kitaplarım....





İlk televizyonda filmini izlemiştim Sylvia Plath'ın.  O hüzünlü bakışları, hayata bakışı, melankolik oluşu... Çocuklarına olan davranışları...derken intihar etmesi...
Zaten bu intihar etme olayı bana garip geliyor. Öyle zor bir karardır ki aslında... hele de geride bırakacağın çocukların varsa...
Ama işte bazı genlerimiz çok baskın oluyor ve kendiside annesinden geçen bu genle yaşamak zorundaydı...
Aslında kitap çook eski, belki okuyanlarınız çoğunluktadır. Benim gibi hala okumadıysanız bu kitap iyi bir başlangı. Biraz kasvetli olsa da bazı detayları çok iyi veriyor yazarın hayatına dair.
Üzülerek okuduğum ama iyi ki okuduğum kitaplardan biri oldu.

Arka kapak şöyle der;
Sırça Fanus, XX. yüzyıl edebiyatının efsane yazarlarından Sylvia Plath’in tek romanı. İlk kez 1963’te yayımlanan kitap, Plath’in kendi gençlik bunalımlarından yola çıkan, büyük ölçüde özyaşamöyküsel bir yapıt. Amerikalı aydınlar üzerinde acımasız bir baskı kuran McCarthy döneminde, üniversite öğrencisi genç bir kızın zihinsel rahatsızlığını, intihar girişimini ve yeniden yaşama dönme uğraşını anlatır Sırça Fanus. Ne var ki, Plath’in şaşırtıcı akıcılıktaki üslubu, ayrıntılara inen keskin gözlemciliği ve kurgulama ustalığı, Sırça Fanus’u iç karartıcı bir bunalım romanı olmaktan çıkarır, insan ruhunun
derinliklerinde cesaretle gezinen eleştirel bir yapıta dönüştürür. Şiirleri ve öykülerinde de yabancılaşma, ölüm ve kendini yok etme temalarını işlemiş olan Plath, bu romanın yayımlanmasından bir ay sonra, otuz bir yaşında, yaşamına kendi eliyle son vermiştir



Başlık ekle


Diğer kitabım;
"Sen Ben Biz / Laura Barnett" 
İnternette arama yaptığınızda kitap için "müthiş" yazıyor hemen hemen her yorumda. Elbet okuyanın okuma zevkine göre değişir. Lakin ben okuyamadım. 100 sayfaya kadar ilerledim sonrası zorlayamadım.  Olaylar üç ayrı başlıkta, üç ayrı şekilde anlatılıyor. Aslında benim için ilerlemeyen kısmı; sanki tiyatro metni okuyordum. Anlatım dili çok mekanik geldi ve rahatsız etti. Şimdi yazarken anlıyorum ki evet evet bu durum okumama engel oldu. Bende daha fazla zorlamadan bıraktım kitabı.



 


Diğer kitabım; " SUSTUM ANNE/ DEMET ALTINYELEKLİOĞLU"

Kitap "Açmayan Tomurcuğun Romanı" diye başlıyor. İnsatgram'da çok severek takip ettiğim Beyhan Abla'nın tavsiyesi üzerine almıştım kitabı.
Yazarın daha önce "Cariye"ler üzerine yazdığı bir iki kitabını ilgi ve merak ile okumuştum. Anlatım dilini seviyorum. Sizi sıkmadan, yormadan tarihi olayları az bir kurgu katarak anlatayor.
Bu kitabında da bahsi geçen kadın " Şükufe Nihal/ Tarihin ilk kadın coğrafya öğretmeni, Darülfunun'da okuyan ilk kadınlardan ve Kadın Kollarında yer alan, şair, edebiyatçı gurur kaynağı kadınlarımızdan"
Kitapta kimler yok ki... Atatürk ile görüşmesi, Orhan Veli, NAzım Hikmet, Faruk Nafiz Çamlıbel vb..bir sürü edebi sohbetler, tanışıklıklar ve bir süre sonra susmayı seçen Edebi Şükufe Nihal.
Olaylar bir gazetecinin kendisi ile röportaj yapmak istemesi ile başlıyor..... Sonra gelsin anılar..... hem tatlı hem acı olaylar.
Zor bir karaktermiş Nihal Hn. onu anladım okurken... aşkını, sevgisini hep içinde yaşamış..dışa vurmakta zorlanmış ve zamanla sivri dilli olması bazı anları kaçırmasına sebep olmuş...sonrası da susmayı tercih etmiş... Tabi o dönem yaşananları okumak, ve bir kadın olarak başarılarını okumak çok güzeldi... Yattığı yer nur içinde olsun....
Eğer tarihi roman seviyorsanız mutlaka okuyun diyeceğim kitaplardan oldu....


Diğer kitabım ise;  "ÜFLENMEMİŞ RÜZGARLAR/ MELİSA YILMAZ"

İg'de de yazdım burada da yazayım... Bence bu ismi not edelim ve başarılarına şahit olalım eğer yazmaya devam ederse Melisa Hn.
Öykü kitabı bu. Ki artık biliyorsunuzdur öykü okumayı sevmiyorum. Lakin bu başkaydı. Elimden hiç bırakmak istemedim.
Evet biraz kasvetli ve içe dönüktü öyküler.... ama sizi daraltan değil sorgulatan anlamda.
Geride kalmanın, her şeyi anlatmanın mümkün olmadığını satır aralarında öye güzel anlatmış ki..... unutmayacağım öyküleri okudum...

İnternette şöyle der;

“O geceyi hatırlamak, asla yalnız olmayacağını hatırlamaktı ve hatırladığı sürece, dünyayı omuzlarının üzerinde bir yük gibi değil, yalnızca bir anılar yumağı gibi taşıyacaktı. Yaşadığını hissediyordu. Yaşamak, savaşmak ve seninle öpüşmek birbirine öyle yakın şeyler ki, sevgili, diye düşündü, sonra gülümsedi. Dudaklarındaki ıslık, sonsuz adımlar boyu, bir aşk şarkısını, her aşk şarkısını, Aranjuez’i şekillendirerek sürüp gitti.”

Sazaki, Lidiyamis, Gili, Hernandez, Deina ve daha nicesi. Melisa Yılmaz’ın, Üflenmemiş Rüzgârlar’ı karakterleri, mekânları ve görselliği ile unutulmaz bir öykü dünyası oluşturuyor. Bazen ücra bir kasabada, bazen fantastiğin kıyısına açılan bir dükkânda, bazen zulümle yol alan bir gemide. Ötekileştirilse de yaşama tutunmaya çalışan, direnen, vazgeçmeyen, boyun eğmeyen karakterler. Atmosferinde soluk alıp veren her karakter öyle güçlü oluşturulmuş ki zihninizden hiç silinmiyorlar. Sokak duvarlarına yazılan şiirler, ötekileştirmeye karşı duran kadınlar, sessizliğe söylenen şarkılar, zulme başkaldıran kalabalıklar, fal bakılan kitaplar, sonsuzluğa yollanan mektuplar… Her şeye rağmen geride kalmanın, yaşamanın mücadelesini, inadını, inancını taşıyorlar. Öykücülüğümüzde yeni ve güçlü bir soluk, etkisinden uzun bir zaman kurtulamayacağınız bir ilk kitap.

16.4.20

Günlük Haller....Kitaplığım


Sağ yüzük parmağımda dolama çıktı. Bir haftadır mahvetti beni. Ve kızım devamlı "anne bana diyorsun ama bak sen tırnak etini kopartmışsın noldu? Bir daha yapma!"
Tabi söylerken birde tipini görseniz...😬
Hem haklı hem bıdırık....
Neyseki dün artık baktım hem ateş gibi yanıyor hemde patlamak üzere... Ama patlayamıyor. Kara merhem yoktu evde,  netten baktık tiremesin midir nedir iyi geliyormuş, bir kaç gündür onu sürüyordum  
Bide aksi gibi ber defasında o parmağımı çarpıyorum iş yaparken. Ha kesin patladı diyorum bir bakıyorum tık yok. Yahu nerden nereye geldim 😁
İşte dün akşam eşimin ısrarı ile ılık suda beklettim, sonrası iğneği ısıtıp patlattık, irini akıttık. Aman dünyalar varmış beya dedim 😬😁
Bugün daha iyi parmağım,  en azından zonklama yok....
Kız akşam uykusuna geç gittiğinden bizim filmler yalan oldu.       Anca bir iki bölüm  
"Grace&Frankie" izliyoruz. Bayılıyorum onlara bayılıyorum 😍 Ve o aralarındaki koşulsuz dostluk, birbirlerini olduğu gibi kabul etme ve samimi esprileri beni benden alıyor. Heekesin böyle dostu olmalı...... 
Birde arkadaş söyledi "Girlmore Girls" dizisine başladım. Anne kızın hikayesi. Ben nasıl kaçırmışım dedim bu diziyi. 2 bölüm izledim ve devamıda gelir artık.
Tabi dizileri izlerken fena bir şekilde çekirdek çitletmeye dadandık 😁 Markete gittiğinde Merter'e yedeğini sipariş ediyorum. Bugün film izlerken yine paket açtım ve ne göreyim son paketide bitirdik.... Almayalım düşüncesindeyim....ara verelim dimi ama, çit çit nereye kadar....
Ev hallerimiz böyle işte....yine bitirdiğim iki kitabıda paylaşayım istiyorum
Biri; "ÇOCUK GELİYOR\ HAN KANG"


Uzun süredir okumayı ertelediğim bir kitaptı #çocukgeliyor ...... Lakin bu ay okuduğum kitapların bir çoğu yüreğe dokunan, bitince ne diyeceğimi bilemediğim kitaplardandı....... #hankang ı daha önce "Vejetaryen" kitabını okumuş, yine kişi psikolojisi ile kalbimden vurmuştu.
☘ Bu sefer yazarın işlediği konu başka..... Sanıyorum insanların olduğu her zamanda bunlar olacak...Konusuna gelince; 18 Mayıs 1980 Gwangju/Kore... 1979 yılında 9 gün süren protesto ve gençlerin ortadan kaybolduğu,  binlerce ölümün olduğu günler....
Kitapta yazar daha çok gençlerin gözünden ve o döneme tanıklık eden, konuşabildiği bir kaç kişinin gözünden yaşananları anlatıyor.....
Uzun süre aklımdan çıkmayacak detaylar. Okurken yüreğimin daraldığını resmen hissettim.....
☘☘☘☘☘☘☘☘☘☘☘☘☘☘☘☘☘☘☘☘☘☘☘☘☘☘☘☘
Bak Coınğ Hi'ye 1979 yılında gerçekleştirilen suikastın ardından yeni iktidar yönetime geçmek üzere harekete geçti. Kore halkı demokrasinin daha fazla zarar görmesini istemiyordu, ülkenin dört bir yanında gençlerin başını çektiği protestolar başladı. Ordu iktidara el koydu. Amaçlarının öğrenci ve işçi eylemlerini bastırmak olduğunu söylediler. Silahsız eylemcilere ateş açıldı, işkence edildi, sayısız insan tutuklandı.Dokuz gün süren olaylar ardında binlerce yaralı ve hâlâ sayısı tam belirlenememiş yüzlerce ölü bıraktı. Olaylar Gwangju Ayaklanması ismiyle demokrasi tarihine geçti.

Han Kang, ölülerle, geride bıraktıkları yaşayan ölüler arasındaki ince çizgiden yazıyor. Alacakaranlık kuşağına korkusuzca dalıyor,adalet ve demokrasi tarihinin kanlı bir sayfasını,günümüzdeki yansımalarının ışığında evrensel bir hikayeye dönüştürüyor

Diğeri ise; Marcel Proust/ Sodom Ve Gomorra


Serinin 4.kitabını da bitirdim. İsmini kitaba konuolan olaylardan dolayı vermiş Sevgili Proust. Çünkü bu kitapta artık cinsel hayatlar ve tercihleri daha ön planda. Tabi öyle rahatsız edici kelimlerle anlatmıyor. Daha çok toplum içinde cinsel tercihlerini saklamaları gerekirken aslında nasılda kendilerini ele  verdiklerine de değiniyor yazar. Tabi her kitabında olduğı gibi aslında daha çok duygulara, saklanan duygulara, anıların bizi nerelere götürdüğüne şahit ediyor....
Böyle işte.....
Bana müsaade yeni kitabımı okumaya gideyim.
Sağlıklı günlerimiz olsun 🙏🏻🎈🍀

5.2.20

Biten Kitaplar... Faust ve diğerleri....

Bundan bi on yıl önce okumuştum "Faust" u.
Aklımda bazı detaylar var ama hepsi değil. Dedim bir kez daha okuyayım. Gerçekten de bazı kitapları bir kez okumak yetmiyor. Alt metinde yazılanları anlamak,  daha da detaylandırmak için bir kaç kez daha okumak gerekiyor diye düşünüyorum.

       📕 PDF olarak Doğu Batı Yayınları'ndan okudum. Daha önceki başka bir yayınevinden idi okuduğum.
Ama eğer henüz okumadıysanız DoğuBatı Yayınlarını öneririm. Özellikle açıklamalar kısmı oldukça iyi.




Hikâyenin özeti şuydu: Şeytan Tanrı’ya meydan okudu, savaşın sonunu bile bile. Çünkü yaratılış öyküsünü bilmeyen melek olamazdı. Lakin kendi öyküsünü unutan insan devreye girdiğinde bu meydan okuma, büyük bir soru işaretine dönüştü. Belki şeytan için değil, ama kesinlikle insan için...

Şeytan bir soru işareti, ruh bir soru işareti, insan: ardı sıra dizili soru işaretleri... Ve insanın yeryüzündeki devr-i daimi başladığı anda, ruhun üzerine yapılan pazarlıklar ve olası mukavelelerin de dönemi açıldı. Bu mukaveleden habersiz bir ademoğlu olmadı. O, her zaman, pazarlığın bir tarafıydı. Belki de bu yüzden, kendini okumak isteyen herkes pür dikkat, kulak kesildi bu hikâyeye: “Kimdir Faust? Şeytan’a mı verdi ruhunu? Nasıl bir sözleşmeydi bu?”

Kendimizi başkalarından dinlemek, en sevdiğimiz mesleğimiz değil midir? O halde herkesin vâkıf olduğu bir temayı, yaşamı efsaneleşmiş bir karakterin omuzlarına yükleyerek anlatan Goethe’ye kulak verelim...

Goethe bu eserini tam 60 yılda yazmış. Gençlik döneminde başlamış yazmaya ve kendi içinde yaşadığı çalkantıları da baz almış. Açıklamalar da bu eser için; yazarın gençlik, olgunluk ve yaşlılık dönemlerinin izlerini taşır yazar.
Bir kaç alıntı ile bu muhteşem eseri okuyun diyerek bitiryeim :)))

" Karanlık arzularının içinde bunalan iyi bir insan, Asla ayrılmaz doğru yoldan."

"Aslında Mefistofeles'in düşünmesine gerek yoktur. Ne istediğini bilmektedir: Faust'u idaresi altına almak. Gidiyormuş gibi yaparak kendini naza çeker ki Faust, kalması için ona yalvarsın."


Diğer kiabım ise;

          Allah Senden Razı Olsun Dr. Kevorkian /

Tamam mesela arka kapak yazısı böyle diyor ama okurken böyle hissetmiyorsunuz, arada kalmamın sebebide bu..

.

Kitap Açıklaması

 Ahiretle hayat arasında fark var mı dersiniz?
Var diyenlere bir soru daha; bu fark hangi birim ile ölçülür?

Şimdiye kadar Kurt Vonnegut’la iki kere konuşmuşluğum var. İlkinde hayattaydı. Yakınlarda bir daha konuştuk. Hayatta değildi. Bu dünyayı ötekine bağlayan mavi tünelin sonunda karşılaştık. Dr. Jack Kevorkian’ın insanlara yaşamlarını sona erdirme yolları konusunda tavsiye vermesine hatta öbür tarafın kıyısına kadarcık bile gidip dönmelerini sağlamasına artık izin verilmediğinden, kendi yöntemlerimle gidip geldim.
-NeilGaiman-

Kurt Vonnegut, bir radyo muhabiri kılığında “mavi tünelden İncili Kapılara” giderek köpeciğini bir pitbulun saldırısından kurtarmak isterken kalp krizi geçirip ölen emekli inşaat işçisi Salvatore Biaggini, vatana ihanet suçuyla asılmasından 140 sene sonra mezarında çürümeye devam eden John Brown,  röportaj fikrinden pek haz etmeyen William Shakespeare, hâlâ merak eden Isaac Newton, yazmadan duramayan Isaac Asimov ve pek sevdiği kahramanı, işçi lideri Eugene Victor Debbs ile kendi romanlarının unutulmaz kahramanı Kilgore Trout dâhil birçok ölümsüz ölüyle röportaj yapıyor.

Neil Gaiman'ın önsözüyle Allah Senden Razı Olsun Dr. Kevorkian, kim olduğumuz, ne için yaşadığımız ve hepsinin sonunda ne kadar önem taşıdığımıza dair Vonnegut'ın her zamanki keskin mizahıyla kaleme aldığı enfes bir anlatı.

(Tanıtım Bülteninden)

 Çok fazla kelime kalabalığı geldi gözüme. Elbet vardır yazarın bir bildiği lakin bana göre değildi bu sıralar bu kitap. Bende kendimi hiç zorlamadan kitaplığa kaldırdım.




10.5.19

Günden Kalanlar, Biten Kitaplar...



 Selam. Bugünler de iyiym çok şükür. İlaçlar anca etki etti sanırım.... Artık başka çözümler de bulmam lazım. bir ay sürüyor bu alerji ve günlük yaşamımı çok etkiliyor...

Geçenler de İnsatgaram'dan severek takip ettiğim bir arkadaşım Sibel bir paylaşım da bulundu ve " mutlaka izleyin" demişti.
Netflix Belgeseli olan "Brené Brown: Cesaret Çağrısı"

 1 saatlik bir anlatı belgesel. En çok hoşuma giden ise; kendimizi, olmaya çalıştığımız halimizi değil olduğumuz halimizi sevmemeizi kabul etmemizi ve ona göre yön vermemizi demesini sevdim.
Özellikle "kırılgan" halimiziden utandığımızı, aslında "cesaret, cesurluk ile kırılganlığın" beraber hareket ettiğini anlattı. Çoğu kabul etmese de dedi... asıl başarı asıl önemli olan düşüp tekrar ayağa kalkmamız ve acımızı, bizi kıran şeyi özetle dibine kadar yaşamımız gerektiği idi... Eğer seviyorsanız böyle mini belgeseleri hem güldüren hemde sorgulatan belgeseli izleyin derim...
Tanıtımında ise şöyle yazyor;

Brené Brown yetersizlik, korku ve belirsizlik tarafından sınırları çizilen bir kültürde, cesareti konfora tercih etmenin bedelini mizah ve empatiyle tartışıyor.

 Okumayı çok istediğim kitaplardan biri idi "HİKAYECİ/ JODİ PİCOULT"

Arkadaşımdan ödünç aldım ve okudum. Sırada diğer kitapları var.
Bazı kitaplar içinizi dağlar ya işte bu kitap da öyleydi benim için. Bir de sanıyorum ki bu aralar çok fazla bu tarz kitaplar okuduğumdan... daha da etkileniyorum.
 Bundan önce de "Anne Frank'ın Hatıra Defteri"ni okumuştum.... derken bu kitap ile iyice üzüntüm arttı.
Bazen bakıyorum nete... evet bir kesim var ki Yahudilik ile bilgiler, dini bilgiler, siyasi bilgiler sunuyor...
Daha öncede demiştim, pek hatta hiç siyaseti sevmiyorum ve ilgilenmediğim için de bilgilerim hep yakın zamanla sınırlı......
O yüzden benim baktığım bakış açısı, içim üzen.... o insanların yaşamak zorunda kaldığı şartlar, gaz odaları ve açlık.......
Hikayeci kitabında da yazar Nazi Kampından kurtulan bir kadının ağzından anlatmış. Tabi kadının torunu, affedilmek isteyen bir Nazi Subayı... yaşananlar....





Hasan Ali Toptaş yine içimi dağladın be üstat....... #heba ........... Şu hayatta öğrendiğim bir şey varsa o da zamanı iyi değerlendirmek...
☘ Yine muhteşem bir kelime yumağı ile bize toplumsal ve bireysel hatalarımızdan bahsetmiş ama öyle ders verir gibi değil.... " hah,  işte,  aynen küçük yerlerde böyle oluyor "cinsinden anlatmış.... Yanlışı ile doğrusu ile, içe dönüp anlatmış.

.📍☘ Ziya ve Ziya'nın içindeki kederi, yaşadıklarını hiç unutmayacağım...

📍☘ okurken çocukluk işte dediğiniz ama büyüyünce nasıl da hayatınıza etki ettiğini gördüğünüz bir hikaye. Yer yer neresi rüya neresi gerçek dediğiniz de oluyor,  sonrası bir bakmışsınız hikaye akmış gitmiş.
☘📍 Aşk'ın her yerde aşk,  dostun her yerde dost ve ihanetin her yerde ihanet olduğunu anlıyorsunuz.
☘☘📍evet rahatsız edici bir hikâye,  zorlayıcı ama edebi değeri yüksek bi  hikâye...
En önemlisi neydi biliyor musunuz? Ark kapak da şöyle yazıyor ve en güzel tanımı olmuş bence; “... insanız yahu, kaybetmeye de ihtiyacımız var arkadaş, oturalım oturduğumuz yerde diyebilirdi mesela; ne var ki bunu yapamadı. Biçare çocuk, onun soluğunu kendi soluğu sanıyor şimdi; dilinde Nefise türküsüyle ortalıkta serseri mayın gibi gezinip duruyor. Farkında olmadan kaybetmenin tadını keşfetti de onu mu uzatıyor hergele bilmiyorum ki...”

Böyle işte....

Hayırlı ramazanlar, keyifli haftasonunuz olsun arkadaşlar.

24.4.18

Biten Kitaplar...İmkansızın Şarkısı, Kavgam Serisi Ve Vejetaryen

Geçtiğimiz haftalar da elimde ki kitapları da okuyup bitirdim. Geceleri daha çok okudum. malum havalar güzelleşince parklar bizi bekliyor ve uzun saatler de kalıyoruz dışarıda/parkta.

Dün kızımızın ilk 23Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramı gösterisi vardı. Okulda kutlandı ve çok güzeldi.

İçim/iz pırpır idi. Kendi okul zamanlarım geldi. Kreşe gitmemiştim ama ilkokul ve orta okulda gösterilere katılır ve statlar da yapılırdı kutlamalar. Okuldan topluca çıkar, sıra halinde, önde bando ile giderdik stada. :)

Artık kutlanmasa da statlar da kalbimiz de hep olacak bu coşku, sevinç. Asla ve asla Atam'ızı n ve ona inanan halkın, şehitlerimizin bizim için verdiği mücadeleyi...hep minnetle, saygıyla hatırlayıp kutlayacağız.


🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉


 Bu kitabını çok sevdim Haruki Murakami'nin.
37 yaşındaki ana kahraman Toru Hamburg’a yaptığı uçak yolculuğu sırasında Beatles’in “Norwegian Wood” -Türkçe isme de ilham kaynağı olan- şarkısını dinlemesi ile başlar.
Anılar onu 20 yıl öncesine, üniversite yıllarına götürür. En yakın arkadaşı Kizuki intihar etmiştir. Kizuki’nin kız arkadaşı Naoko -ki ablası da aynı yaşlarda intihar etmiştir- ise bu trajik olayın travmasını yaşamaktadır. Aynı acıyı paylaşan Watanabe ve Naoko birbirlerine daha da yaklaşırlar ve birlikte olurlar. Bu olaydan sonra Naoko, kendi isteğiyle sanatoryuma yatar.  
Tabi bundan sonra bir geriye dönüşler bir günlerine doğru dönüşlerle anlatılır.
Aslında gerçekten de büyük bir travmadır bence en yakın arkadaşının, kardeşinin intihar etmesi.
Daha sonra hayatı sorgulama başlar kahramanlarımız, arkadaşlar arası diyaloglar, hayata bakış açıları, yaşam biçimleri bizim gençlerin yaşam biçimlerine göre farklı.
Okurken düşündüm; lise çağında ki hangi gencimiz tek kalıyor yada arkadaşları ile kalıyor, çalışıyor para kazanıyor. Elbet çalışan, çalışmak zorunda kalan gençlerimiz var.
Bir diğer konu da ; Ölüm de aşk kadar önemli bir konu kitapta ama genel kullanılan anlamının çok ötesinde. “Ölüm yaşamın karşıtı olarak değil, parçası olarak vardır” cümlesinde de dendiği gibi ölümü trajik, hayatı kesintiye uğratan bir öğe olarak değil; akışın bir parçası. Bu yüzden de farklı ölümler ve intiharlar, imkan verdikleri başka olaylara açılan kapılar gibi bir izlenim bırakıyor insanda.

 🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉

 Geçen sene almıştım seriyi. Çok ses getiren kitaplardan bu seri. Ve okuyan herkes de çok beğenmiş.
Anlatı kitabı bir nevi günlük gibi.  Çocukluğundan, ailesinden, yaşamındaki mahallesinden, anne-babasının ilişkisinden, kendisi-babası ilişkisinden detaylı bir biçimde anlatıyor.
Belki bu kadar ince detaylara girmese daha çok severdim kitabı. Çünkü anlatı kitaplarını severim.
Ve gerçekten de zordur aslında kendi hayatını anlatmak. Ki yazarın ailesi de kendisini dava etmişler; her bir şeyi detaylı anlatıp ifşa ettiği için.
Okudum ve "tavsiye eder miyim?" kısmında karasız kaldım. Çünkü gereğinden fazla uzun anlatılmış geldi bana ve yer yer sıkıldım.
Onun dışın da karar size ait....


 Uzun uzun anlatmak isterdim, nette biraz bakındım o kadar çok detaya giriş yaparak anlatmışlar ki kitabı..... Ben sadece hissetiğim kadarını paylaşmak istedim.

  🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉🎊🎈🎉

 Son kitabım da "Vejetaryen"

Han Kang, 2016 başında yaptığı bir söyleşide vejeteryanlığın “İnsanların şiddetini, masumiyet olasılığını sorgulamak, aklı ve deliliği tanımlamak, başkalarını anlama imkanı, son sığınma ya da son kararlılık” gibi boyutları olduğunu anlatmış. Vejeteryanlığın, veganlığın felsefi boyutuyla tartışmasını yaparken “insan olmayı”, “insanının yarattığı vahşeti” tartışmış oluyor aynı zamanda. İnsan olmaktan vazgeçmek bir tercih olarak mümkün müdür, üzerinde konuşmaya, yazmaya değer.

 Demiş. Kitap çok etkiledi beni. Çünkü içeriğinde ki sorgulamala, içsel hisler ve yaşama dair bakış açısı çok samimi idi.
Aslında sert bir kitap. O yüzden okurken yer yer rahatsız olabilirsiniz. Ama bu olumsuz anlam da anlaşılmasın.
Her şey evli, tek düze ama sorunsuz giden bir çiftin bir sabah karısının uyanıp buzdolabında ki tüm et ve türevlerini çöpe atması ile başlıyor.
"Bir rüya gördüm" diyor kadın ve daha fazla anlatmıyor...
Tabi merak ediyorsunuz ve başlarda ilk 50 ayfayı neredeyse soluksuz okudum. Üç bölümden oluşuyor ve modüler kitap gibi düşünün, hepsi birbirine bağlanıyor sonunda. Sonra da sizi ters köşe ediyor.

Okumadıysanız not edin derim, iyi kitaplardandı.

YAZAR HAKKINDA;

Vejeteryan’ın yazarı Han Kang Güney Koreli. 1970’te Gwangju'da doğmuş. On yaşındayken Seul'e taşınmışlar. Yonsei Üniversitesi'nde Kore edebiyatı okumuş. Annesi ve kardeşi de yazar. Yazarlığa şiirle başlamış. 1993’te şiirleri, daha sonra da öyküleri yayımlanmış. Öyküleri ile çeşitli ödüller kazanmış. İlk kitabı 1995’te çıkmış. Beşi roman altı kitabı var. 2013 Yazı’ndan beri Seul Sana Enstitüsü’nde yaratıcı yaratıcı yazarlık dersleri veriyor ve şu anda altıncı romanı üzerinde çalışıyor. Vejeteryan 2007’de Kore’de yayımlanmış, yirmi binin üzerinde satmış. Sinemaya uyarlanmış. Dokuz dile çevrilmiş. İngilizce’de yayımlanan ikinci romanı. Kitap 2015’te İngiltere’de, 2016’da ABD’de çıkmış. NYTimes Book Review 2016’nın en iyi on kitabından biri olarak seçmiş. 

8.2.17

Huzursuzluk Zülfü Livaneli, Tesla'nın Kutusu ve Cesur Yeni Dünya Kitapları Hk...

 Geçtiğimiz haftalarda bitirmiştim Huzursuzluk/Zülfü Livaneli kitabını...
Çok çok dokunaklı, düşündürücü ve hüzünlü bir kitap.
Özellikle günümüzde çokca yaşanan mezhep davalarına ve Ortadoğu meselesini anlatmış.
Tabi bu Doğu meselesi hele hele kadın meselesi ülkemizin kanayan yarası.

 Yaşı geçmişse alınmaz, dulsa alınmaz, çocuğu varsa alınmaz..İlla ki bakire olacak, yaşı küçük olacak... gözü açılmamış olacak... olacak da olacak...
Erkek dediğnse; gezmiş tozmuş olacak, kadına kıza gidip hevesini almış olacak.. evlenene kadar her b..k.. yemiş olacak...
Ne güzel dimi.........

huzursuzluk zülfü livaneli
Bide tabi savaştan kaçıp sığınanlar var aramızda... bir yanım   o kadar çocuk yapmış olmalarına ve erkeklerin savaştan kaçıp gelmelerine kızıyor...
Bir yanım ise yanıp tutuşuyor o hallerine.....
Ne zordur diyorum bilmediğin bir yerde, savaştan ötürü kaçıyorsun ve yerlerdse yatıyorsun, dileniyorsun, çoluk çocuğun aç sefil durumda....
Rabbim ülkemizi savşatan korusun.....

İşte Huzursuzluk kitabını okurken bu düşüncelere dalıyorsunuz.....

Bitirdiğim daha doğrusu zorla okuduğum kitap; Tesla'nın Kutusu/ Samantha  Hunt


Başlarda daraldım sonra açıldı aktı kitap ama sonrası... Sırf Tesla'nı hatırına okudum kitabı...
Büyük Dahi'nin yaşamı kurgusal anlatılmış. Carter, Edison derken Tesla'nın neler yaşadığını, hafif bir panik atağı olduğunu, takıntılı olduğunu ve çocuk yaşta sorularının ve dahice fikirlerinin başladığını görüyorsunuz...
Gerçekten de çocuktur diyip geçmemek gerek...



Bide geçtiğimiz aydan yarım bıraktığım bir kitabım var. Aslında nasılda merak ve heycan ile başlamıştım.. Ama olmadı bir türlü kitabın içine giremedim. Sanırım bunda Mülksüzler kitabının da etkisi var . Çok fazla aynı dil gibi geldi bana ve yarım bıraktım. Oysa ki kitap kült kitaplar arasında.
Artık bir ara tekrar okurum yada okumam.. Zamana bıraktım.

Siz ne dersiniz?
Aralarından okuduklarınız var mı? Varsa yorum alayım desem.