Devamlı haber izleyen biri değilimdir.
Ama son günlerde yaşananlar, şehitler...diğer dünyada ki siyasi, politik ve doğal afetlere bakınca içim de daralmıyor değil; hepimiz gibi....
Aklıma hep yabancı sinema filmleri geliyor. Hani o bilim-kurgu, fantastik, ütüpyo adı altında uyarlanan; kaos, doğanın katli, dünyanın felakete sürüklenişi.....virüs salgını...
Ve o zamanda bir korkudur alıyor beni... "Ne yetmiyor?" acaba bize bu alemde diye düşünüyorum!...
Bu yıl denildiği gibi, hepimizin de hep dediği gibi; felaketlerle geçti Mart ayına kadar.... evet günlük yaşama devam ediyorum/z.... şehitlerimize dua ediyoruz..... hatta eğer sosyal medyada acı ile haber paylaşmıyorsanız, laf bile söylüyorlar.... lakin illa ki acımızı, içimizin daraldığını, hissettiğim duyguyu, gece yastığa başımı/zı koyduğum/uz da hisettiğimiz ağrıyı, ettiğimiz duayı bunlar mı belirliyor?
Gerçekten yıldım; her şehit olayında internetten ekran karartmaktan vs.... çünkü bazı duyguları anlatmaya yetmiyor.
Şunu da belirteyim paylaşanları eleştirmek için yazmıyorum.... herkesin ifade ediş biçimi, anlatımı farklı oluyor.....
Bu ayı dört kitap ile kapatıyorum...
Bir ara canım hiç okumak istemedi... İki kitabı grup okuması olduğu için bitirdim ki... ikisini de çok severek okudum. Sadece bu aralar böyleyim.... sorun değil;biliyorum ki buda geçecek......
Artık senin hikâyen anlatılacak.”
1967’de Kobe’de, çok sayıda diplomat, politikacı ve yazar yetiştirmiş bir ailenin kızı olarak doğdu. Yaşamını Çin’de, ABD’de, Bangladeş’te, Birmanya’da ve Laos’ta sürdürdü. 17 yaşında Belçika’ya döndü ve Batı’da yaşadığı kültür şoku onu yazmaya itti. Klasik filoloji eğitimi aldı.
İlk başta Morgan ailesinin en küçük üyesi Huw’un gözünden, madende çalışan, şarkı söyleyen, mutlu ve tok işçilerin anlatıldığı masalsı bir hikâyedir bu. Sonrasında, kapitalizmin yok ettiği neşe ve ışığın, hiçleşen emeğin, katledilen doğanın ve değişen toplumsal yapının destansı romanı haline gelir.
Huw, Angharad, Bronwen, Dai Bando, Cyfartha, Bay Gruffyyd, Owen, Davy, Marged, Gwilym, Beth, Ceridwen gibi okurda iz bırakacak kişiler bir yana, anlatıdaki esas karakterler vadi ve madendir.
Edebî tasvirlerle geçiştirilmeyip insan hayatına yön veren, insanla birlikte değişen birer güç olarak resmedilen bu ana karakterler üzerinden, masumiyetin ve dayanışmanın yeşilinin, cürufun açgözlü, vahşi siyahına bulanışını izleriz. Heyecan verici olduğu kadar şiirsel bir dilin de içine çekildiğimizin ve unutamayacağımız bir kitaba dokunduğumuzun her an farkında olarak…
1939 yılında yayımlanan, 1940 yılında uzun seneler kalacağı “çok satanlar listesi”ne giren, 1942’de sinemaya uyarlanan (ve beş dalda Oscar ödülü alan), yazarını ve İngiltere’nin sınırlarını çoktan aşıp dünyanın her yerinde hayran kitlesi edinen Vadim O Kadar Yeşildi ki, Gani Yener’in güzel Türkçesiyle Yordam Edebiyat’ta.
Richard Llewellyn'ın tarih boyunca en fazla satan romanlardan olan ve filmi de yapılan "Vadim O Kadar Yeşildi ki" isimli kitabını bulup romanın kahramanı Huw'un ağzından yazdıklarını okursanız, Victoria zamanındaki madencilerin kaderi ile Soma'daki facia arasında yakın benzerlikler kurabilirsiniz.
Birinci dalga feminist akımın önde gelen isimlerinden Charlotte Perkins Gilman’ın kaleme aldığı, Maria Brzozowska’nın resimlediği Sarı Duvar Kâğıdı, Delidolu’nun resimli kitaplar koleksiyonundaki yerini alıyor.
19. yüzyıl edebiyatının en önemli metinleri arasında gösterilen Sarı Duvar Kâğıdı, sinirsel buhranları nedeniyle sayfiye evinde “dinlenmeye çekilen” bir kadının toplumsal rollerin baskısı altında adım adım delirmesini anlatıyor.
Sanatsal çizimleri ve sert kapaklı özel baskısıyla koleksiyon değeri taşıyan bu sarsıcı öykü, şimdiye dek delilik üzerine yazılmış en kült eserlerden biri olarak anılıyor.
Feminist edebiyatın kilometre taşlarından Sarı Duvar Kâğıdı, doğumdan sonra yaşadığı sinirsel buhranları yüzünden hekim olan eşinin tavsiyesiyle dinlenmeye çekildiği yazlık malikânede, kocasının ve görümcesinin kontrol ve baskılarına rağmen gizlice yazı yazmaya çalışan ve kaldığı odadaki sarı duvar kâğıdının deseninden yola çıkarak halüsinasyonlar görmeye ve delirmeye başlayan bir kadının hikâyesini anlatıyor.
Toplum içerisinde keskin biçimde ayrılmış olan kadın erkek rollerini eleştiren Sarı Duvar Kâğıdı, aynı zamanda ruhsal olarak “hasta” olduğu gerekçesiyle okumaktan ve yazı yazmaktan alıkoyularak eve hapsedilen kadın imgesini temsil ediyor.
"Bu kâğıtta benim dışımda kimsenin bilmediği ve hiçbir zaman bilemeyeceği şeyler var. Desenin kırık bir boyun gibi yana sarktığı yerde bir çift pörtlek göz baş aşağı beni süzüyor."


































