Orhan Pamuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Orhan Pamuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29.2.20

Biten Kitaplar, Hayata Dair.... #kom2020



Devamlı haber izleyen biri değilimdir.

Ama son günlerde yaşananlar, şehitler...diğer dünyada ki siyasi, politik ve doğal afetlere bakınca içim de daralmıyor değil; hepimiz gibi....
Aklıma hep yabancı sinema filmleri geliyor. Hani o bilim-kurgu, fantastik, ütüpyo adı altında uyarlanan; kaos, doğanın katli, dünyanın felakete sürüklenişi.....virüs salgını...

Ve o zamanda bir korkudur alıyor beni... "Ne yetmiyor?" acaba bize bu alemde diye düşünüyorum!...

Bu yıl denildiği gibi, hepimizin de hep dediği gibi; felaketlerle geçti Mart ayına kadar.... evet günlük yaşama devam ediyorum/z.... şehitlerimize dua ediyoruz..... hatta eğer sosyal medyada acı ile haber paylaşmıyorsanız, laf bile söylüyorlar.... lakin illa ki acımızı, içimizin daraldığını, hissettiğim duyguyu, gece yastığa başımı/zı koyduğum/uz da hisettiğimiz ağrıyı, ettiğimiz duayı bunlar mı belirliyor?

Gerçekten yıldım; her şehit olayında internetten ekran karartmaktan vs.... çünkü bazı duyguları anlatmaya yetmiyor.
Şunu da belirteyim paylaşanları eleştirmek için yazmıyorum.... herkesin ifade ediş biçimi, anlatımı farklı oluyor.....




Bu ayı dört kitap ile kapatıyorum... 
Bir ara canım hiç okumak istemedi... İki kitabı grup okuması olduğu için bitirdim ki... ikisini de çok severek okudum. Sadece bu aralar böyleyim.... sorun değil;biliyorum ki buda geçecek......

"Acıyla Çarp Kalbim/

“Benim hikâyem sona erdi.
Artık senin hikâyen anlatılacak.”
 
Arka kapak yazısı böyle başlıyor..
Kısa ama öz bazı duyguları çok güzel aktarmış yazar. Yazarın tanıtım kısmında şöyle diyor;

1967’de Kobe’de, çok sayıda diplomat, politikacı ve yazar yetiştirmiş bir ailenin kızı olarak doğdu. Yaşamını Çin’de, ABD’de, Bangladeş’te, Birmanya’da ve Laos’ta sürdürdü. 17 yaşında Belçika’ya döndü ve Batı’da yaşadığı kültür şoku onu yazmaya itti. Klasik filoloji eğitimi aldı. 

Henüz başka kitaplarını okumadım ama ekledim aklıma. ÖZellikle acıyı, aile içi iletişimi, kopukluğu ve bağı anlatırken seçtiği kelimeler çok içe dokunuyor.
Bu kitabında da güzel bir anne, herkes tarafından beğeniliyor ve bunun farkında. Küçük yaşta evleniyor ve anne oluyor. Kızı kendinden bile güzel, kendi itibarı sınıf içinde azalında kıskançlığı daha da ön plana çıkıyor ve kızını yok sayıyor. Sonra bir kız ve bir erkek evlat daha doğuruyor ve olaylar başlıyor. Anlatmayayım daha fazla değil mi?

Sonrası  "Vadim O kadar Yeşildi Ki/ "

Yordam Kitap Yayınevi'nin çevirilerini çok beğeniyorum. 
Klasiklerden olan bu kitabı #1nobel1klasik grubu ile okuduk. Her ay bir nobel ödüllü klasik kitap okuyoruz. 
Aslında konusu bizim hiç de yabancı olmadığımız bir konu... Maden İşletmecliği, çlışanların çalışma koşulları ve ailelerin çektikleri...
Morgan Ailesi Cadi'de yaşamaktadırlar. Kalabalık bir aile, yaşadıkları bölgede sözleri geçen bir aile.
Ailenin babası madende çalışır. Daha sonra abiler sırasıyla işe girer.... Ama sonrası işletmenin değişmesi, grev, haklar derken... yaşanan maddi ve manevi sıkıntıların aileyi ve çevre komşuları etkilemesi...
Yokluk, hastalık, dedikodu, ihanet..... Arka kapak yazısı şöyle;

İngiliz romancı Richard Llewellyn’in başyapıtı Vadim O Kadar Yeşildi ki, 20. yüzyılın başlarında Galler bölgesindeki bir madenci ailesinin yaşadıklarını tarihsel bir bakış açısıyla anlatır.
İlk başta Morgan ailesinin en küçük üyesi Huw’un gözünden, madende çalışan, şarkı söyleyen, mutlu ve tok işçilerin anlatıldığı masalsı bir hikâyedir bu. Sonrasında, kapitalizmin yok ettiği neşe ve ışığın, hiçleşen emeğin, katledilen doğanın ve değişen toplumsal yapının destansı romanı haline gelir.
Huw, Angharad, Bronwen, Dai Bando, Cyfartha, Bay Gruffyyd, Owen, Davy, Marged, Gwilym, Beth, Ceridwen gibi okurda iz bırakacak kişiler bir yana, anlatıdaki esas karakterler vadi ve madendir.
Edebî tasvirlerle geçiştirilmeyip insan hayatına yön veren, insanla birlikte değişen birer güç olarak resmedilen bu ana karakterler üzerinden, masumiyetin ve dayanışmanın yeşilinin, cürufun açgözlü, vahşi siyahına bulanışını izleriz.  Heyecan verici olduğu kadar şiirsel bir dilin de içine çekildiğimizin ve unutamayacağımız bir kitaba dokunduğumuzun her an farkında olarak…
1939 yılında yayımlanan, 1940 yılında uzun seneler kalacağı “çok satanlar listesi”ne giren, 1942’de sinemaya uyarlanan (ve beş dalda Oscar ödülü alan), yazarını ve İngiltere’nin sınırlarını çoktan aşıp dünyanın her yerinde hayran kitlesi edinen Vadim O Kadar Yeşildi ki, Gani Yener’in güzel Türkçesiyle Yordam Edebiyat’ta.

Hatta Murat Bardakçı'nın 16/05/2014 yazısında şöyle yazıyor...
Richard Llewellyn'ın tarih boyunca en fazla satan romanlardan olan ve filmi de yapılan "Vadim O Kadar Yeşildi ki" isimli kitabını bulup romanın kahramanı Huw'un ağzından yazdıklarını okursanız, Victoria zamanındaki madencilerin kaderi ile Soma'daki facia arasında yakın benzerlikler kurabilirsiniz.
 Diğer kitabımız;
"Benim Adım Kırmızı/ Orhan Pamuk" 


Tek kelime ile Orhan Pamuk zekasına, ince detayları anlatımına, bazı duyguları dışa vururken seçtiği kelimleri öyle güzel anlatıyor ki sizi rahatsız etmeden..işte bunlara hayranım.

Ve özellikle bir çok insanın günlük hayatta es geçtiği, gördüğü ya da fark emediği bir çok detayı romanlarında anlatması büyük bir incelik...
Bu ayki Ot Dergi'de röportajı var ve okuyun derim. Nerden neyi yakalıyor anlıyorsunuz.
Bu kitabında unutulmaya yüz tutmuş nakkaşların, eski destanların, özellikle de "Ferhat İle Şirin" minyatüründen yola çıkarak bir katli, nakkaşlığı anlatıyor.....
Tek bana göre eksiği; keşke bir kaç minyatür resmi olsaymış kitapta dedim okurken....
Arka kapak yazısı;
1591 yılında İstanbul’da karlı dokuz kış gününde geçiyor. İki küçük oğlu birbirleriyle sürekli çatışan güzel Şeküre, dört yıldır savaştan dönmeyen kocasının yerine kendine yeni bir koca, sevgili aramaya başlayınca, o sırada babasının tek tek eve çağırdığı saray nakkaşlarını saklandığı yerden seyreder. Eve gelen usta nakkaşlar, babasının denetimi altında Osmanlı Padişahı’nın gizlice yaptırttığı bir kitap için Frenk etkisi taşıyan tehlikeli resimler yapmaktadırlar. Aralarından biri öldürülünce, Şeküre’ye âşık, teyzesinin oğlu Kara devreye girer. İstanbul’da bir vaizin etrafında toplanmış, tekkelere karşı bir çevrenin baskıları, pahalılık ve korku hüküm sürerken, geceleri bir kahvede toplanan nakkaşlar ve hattatlar sivri dilli bir meddahın anlattığı hikâyelerle eğlenirler. Herkesin kendi sesiyle konuştuğu, ölülerin, eşyaların dillendiği, ölüm, sanat, aşk, evlilik ve mutluluk üzerine bu kitap, aynı zamanda eski resim sanatının unutulmuş güzelliklerine bir ağıt.


Ve son kitabımda; "Sarı Duvar Kağıdı/CHARLOTTE PERKINS GILMAN"

Başta pek bişey anlayamadım okurken... Sonra sonra anladım ki; aslında bir kadının korkuları, hezeyanları anlatılıyor... Özellikle çizimler bir harika idi. Yayınevini tebrik ediyorum.

Yazarı biraz araştırınca hayat hikayesi dolu dolu.... Şöyle ki nette der ki;
Deliliğin sınırlarında yalnız bir kadın portresi… 
Birinci dalga feminist akımın önde gelen isimlerinden Charlotte Perkins Gilman’ın kaleme aldığı, Maria Brzozowska’nın resimlediği Sarı Duvar Kâğıdı, Delidolu’nun resimli kitaplar koleksiyonundaki yerini alıyor.
19. yüzyıl edebiyatının en önemli metinleri arasında gösterilen Sarı Duvar Kâğıdı, sinirsel buhranları nedeniyle sayfiye evinde “dinlenmeye çekilen” bir kadının toplumsal rollerin baskısı altında adım adım delirmesini anlatıyor.
Sanatsal çizimleri ve sert kapaklı özel baskısıyla koleksiyon değeri taşıyan bu sarsıcı öykü, şimdiye dek delilik üzerine yazılmış en kült eserlerden biri olarak anılıyor.
Feminist edebiyatın kilometre taşlarından Sarı Duvar Kâğıdı, doğumdan sonra yaşadığı sinirsel buhranları yüzünden hekim olan eşinin tavsiyesiyle dinlenmeye çekildiği yazlık malikânede, kocasının ve görümcesinin kontrol ve baskılarına rağmen gizlice yazı yazmaya çalışan ve kaldığı odadaki sarı duvar kâğıdının deseninden yola çıkarak halüsinasyonlar görmeye ve delirmeye başlayan bir kadının hikâyesini anlatıyor.
Toplum içerisinde keskin biçimde ayrılmış olan kadın erkek rollerini eleştiren Sarı Duvar Kâğıdı, aynı zamanda ruhsal olarak “hasta” olduğu gerekçesiyle okumaktan ve yazı yazmaktan alıkoyularak eve hapsedilen kadın imgesini temsil ediyor.

"Bu kâğıtta benim dışımda kimsenin bilmediği ve hiçbir zaman bilemeyeceği şeyler var. Desenin kırık bir boyun gibi yana sarktığı yerde bir çift pörtlek göz baş aşağı beni süzüyor."
   

23.11.18

Biraz Günlük biraz kitap 📚

Selam.

Bu hafta yine bitti ve ben her zaman ki gibi "amanşn ne çabuk bitti hafta" derken buldum kendimi....... 🙄

Oysa ki evin içinde yapılması daha doğrusu düzenlenmesi gereken n bir arka oda ve balkon var. Binamızın mütahite gitme durumu var ki son beş yıldır aynı konu konuşuluyor.... Ne zaman olur bilmem. Bende arka balkona düzenli dursun diye dolap almak istiyordum.
Bu sebeplerden dolayı masraf yapmak yerine kayınvalidem de olan ve onların da elden çıkartmak istediği dolabı getirdik. Lakin haftasonları hep bi dışardaydık ve son iki haftadır öyle bekliyor oda.........
Kapısını çekiyor ve düşünceme emanet ediyorum  😊
 Bu haftasonu da bizim kızın arkadaşının doğum günü var yine kaldı oda............ 😭😭😭
Tül perde de yıkamak gerek. Ama illaki arkası düzenlenşnce yapıcam diyorum kendime. Bazen öyle takıntılarım oluyor. Sanki orası dağınık ya diğer yerleri temizlesemde ılmayacak gibi geliyor. Ay ne alakaysa.... .



Tabi elimde ki kitapları okumaya devam. Orhan Pamuk'un okumadığım kitapları vardı. Arkadaşta da vardı. Ondan aldım okudum 
Çoğu çok eski kitaplar uzun uzun anlatmıycam. Sağolsunlar nette resmen özetini veriyorlar kitapların.

Yazarın en çok İstanbul'u sevmesini ve anlatmasını seviyorum. Kafam da iyice netleşti bu durum.
Bir iki kita ı kaldı okumadığım onları da biraz zaman geçsin öyle okurum. Üst üste okumak biraz baydı. Bir de yazarın uzun uzun betimlemelerini düşünürsek 😬


Eşimin sevdiği seriye başladım sonrası. İthaki Yayınları'ın tekrar bastığı "Bilim Kurgu" serisi vardı.
UZAKTAN KUMANDALI KIZ / James Tiptree Jr.

Yazar ilk kitabını  yayınlandığında erkek ismi ile yayınlamış ve yıllarca da saklamış  Hatta kadın olduğu öğrenildiğinde "böyle bir bilim kurgu kitabını bir kadın yazamaş" demişler....  Hugo Ödüllü bir kitap. Tabi yazıldığı dönem düşünüldüğünde hayal gücü iyiymiş .. Şimdi zamanla okursanız sıkıkırsınız 
Gerçi kısa novella tarzı bir roman.
Konusuna gelince ;

Kurumlarca yönetilen bir yakın gelecek. Reklamların yasaklandığı bir distopya. Bu durumla baş etmek için farklı yöntemler deneyen şirketler. Bu mücadele sonucunda ortaya çıkan ve tek görevleri alışveriş yaparken görüntülenip subliminal reklamların bir parçası olmak olan popüler kültür ikonları – yani geleceğin tanrıları.
Kendi halinde bir kız olan ve hastalığından dolayı fiziksel olarak fazlasıyla deforme hatta çirkin P. Burke hiç beklemediği bir anda hayatının fırsatıyla karşılaşır. Elinde artık bir tanrı olma fırsatı vardır, hem de insan elinin ürettiği en güzel canlılardan biri olarak, Delphi olarak.

Hazır böyle bir seriye başlamışken devam edeyim dedim ama iki kitabı yarım bıraktım ..... 


Bu iki kitabı da yarım bıraktım. Bir türlü okuyamadım, hikayenin içine giremedim. Bende daha fazla zorlamayıp yeni kitabıma başladım  😊

Keyifli haftasonunuz olsun. 🗺

15.10.17

Masumiyet Müzesi Orhan Pamuk

Bir önceki yazımda bahsetmiştim( Gamze'nin bloğu http://yasamizi.blogspot.com.tr/; Gamze ile buluştuğumuz da Masumiyet Müzesi'ne gitmiştik.
Taksim Caddesi'n de dolaşırken Çukurcuma'ya doğru dönüp sonrada müzeye gitmeye karar verdik.
Ben romanını seneler seneler evvel içim daralarak okumuş ve bitirmiştim.
Çok fazla betimleme vardı kitapta ve bu beni çok sıkıyormuş o zaman iyicene anladım :)
Gamze'de kitabı okumamış ama müzeye gitmek istiyordu elbet bende merak ediyordum müzyi... Ama nedense bana uzak bir yerdeymiş gibi geliyordu.
Konuşma esnasında Gamze; "çok yakın buraya gidelim mi? "
diye sorunca; "hadi gidelim" dedim ve gittik...
Öncelikle bu fikir çok güzel ve çok da başarılı bir müze olmuş onu diyeyim. Her ne kadar Orhan Pamuk bu kitap ile beni boğmuş olsa da müze ayrı bir şey...
Kitapta incık,cıncık her şeyi yazmıştı. Yok Füsun elini şöyle koydu, yok Füsun mutfağa gitti...saat bilmem kaç... şimdi şurdan geçiyoruz.. derken...

Velhasıl müze de eğer sesli rehber alırsanız ekstre 5 TL ödüyorsunuz ve Orhan Pamuk kendi sesi ile size numarasına bastığınız her fotoğrafı ve sayıya denk gelen kitaptan bölümü okuyor...
Her detay düşünülmüş...
Kendisi de belirtiyor ki; annesinden ve gittiği yerlerden ileri de müze açacağını kafasına koyduğundan, antika, değerli olan porselenleri, eşyaları toplamış...

3 katlı, fonda müzik, duvarlar da eski filmlerden yansımalarla dolu bir müze evdi... Özellikle evin rengi koyu yapılmış, perdeler ve camlar kapalı, kasvetli bir hava hakimdi... Sanıyorum bunda romanın da kasvetli, hüzün ve ayrılık dolu bir aşk acısı ile ilgili olması etkili....

Yolunuz Çukurcuma'ya düşerse uğrayın.
Müze giriş ücreti; öğrenci15 TL, tam: 20 TL





















14.2.16

Orhan Pamuk, Metin Hara, Labor Day derken bizden kareler...

Tatil sonrası bir haftayıda geride bıraktık ama zaman nasıl geçti anlamadım.
Çarşamba günü annemin telefonu ile kardeşimgilllere gittim uçarak. Çünkü kuzum, bir tanem, halasının Can'ı bizi özlemiş ve müsait isek onlara gidebilirmiymişiz diye anneme sordurtmuş.
Haklı tabi Toprak Cem; en son yılbaşı gecesi hep beraberdik. Aslınd bende onları çok özlemiştim, Toprak Cem SuÇiçeği çıkartınca bide üstüne havalar bozunca epeydir görüşemedik.
Ben önümüzdeki hafta gitmeyi palnlıyordum ki; o telefonla hazırlanıp soluğu kardeşimde aldım kızçemle.
Tabi nasıl sarıldık öpüştük anlatamam. Çok özlemiş bizi kuzum tabi bizde onu.
Vee öyle güzel iki gün geçirdik ki... Umay ile ikisi artık oyun da oynuyorlar ve çok iyi anlaşıyorlar. Umay büyüdükçe daha da iyi olacak diye düşünüyorum araları. :)
 Evin içinde koşturdular, Toprak Cem'in odasına gidip oyun kurdular, tabi arada anlaşamadıkları da oluyor ama beş dakka.. beş dakka sonra yine dip dibe.... :)

Sonrasında tekrar evdeyiz. :)
Tabi ben bu arada araya birkaç  kitap sığdırdım.

 Orhan Pamuk/ Kırmızı Saçlı Kadın kitabı bitti. Uzun zamandan sonra bir çırpıda okuduğum ender kitaplardan biri oldu. Tabi şöyle birşey de var; yazarı seven ya çok seviyor ya hiç sevmiyor. Ben kitaplarını seven gruptanım. Her ne kadar Masumiyet Müzesi kitabında okurken çok daralsam da bitirmiştim ama bende bitmiştim.
Bu kitap ise hem sayfa sayısı bakımından hem de anlatım bakımından daha iyiydi. Özellikle bir çocuğun baba figürünü sorgulaması başkası ile kıyaslaması; hem doğu kültürü hem batı kültürünün kelimelere dökülmesi; bide üstüne hem Yunan Mitolojisi hem İran Mitolojisinin ülkemizde ki etkileri... durup düşünüyorsunuz; acaba ben olsam ustamı orada bırakır mıydım? diye...acaba bir olayı bu kadar içimde saklayıp hayatıma devam edebilir miydim...diye... fazla detay vermek istemiyorum çünkü kitap yeni ve okuyanınız, okuyacak olanınız vardır... Kısaca notunuzu alın ve okuyun derim bu kitabı....

Sevdam'lardayken de onu kitaplığında olan Yol/ Metin Hara kitabına bir bakayım dedim. Geçtiğimiz sene çıkmıştı ve bayağı bir popülerdi İnstagram'da. Hem merak ediyordum hemde bir türlü elim gidipta kitabı alamadım.
Denk gelmişken bir bakayım dedim ama yok sarmadı... Belki de doğru zaman şimdi değildir.
Çünkü bir dönem o kadar çok bu tarz Kişisel Gelişim yada içimize dönmemiz ile ilgili kitap okumuştum ki artık birbirinin tekrarı olan cümleleri okuyamıyorum....
Benim için bu konu da favori kitabım Dört Anlaşma kitabıdır.

Dün sinema kanallarında gezinirken Türkçeye de İşçi Bayramı/Labor Day olarak çevrilen enfes bir film izledim.
Eğer hem aile hem psikolijik  filmleri seviyorsanız izleyin derim. Bide üstüne harika bir oyuncu olan Kate Winslet'de olunca daha bir iyiydi film.
2013 yapımı hem Oscar'a aday olmuş hem ödül almış bir film. Bir karı koca düşünün; ikinci bebeklerini her seferinde bilinmeyen bir nedenden kaybediyorlar ve sonunda kadın bu kayıpların yarattığı travma nedeni ile dışarı çıkamıyor. Adam da bu duruma dayanamıyor ve karısını sekreteri ile aldatıyor, sonrasında da boşanıp diğer kadınla evleniyor. Oğlu ile bir hayat sürdürüyor Adele. Daha doğrusu sürdürmeye çalışıyor. Taki karşılarına bir kaçak çıkana kadar.....
Bundan sonrası filmin devamında ;)

......
...................
Şimdiden iyi pazarlar.... Blog....






3.2.16

Yeni alınan kitaplar....

Bu aralar havalar güzel gidiyor sanırım doğa, okul tatili bulunanlara destek oluyor. :)
Bizde değerlendirelim diyoruz bu güzel havaları beyimle. Bizim evde en çok Umay'ın işine yarıyor bu güzel havalar. Çünkü soluğu hop dışarıda park da alıyoruz.
O kadar mutlu, keyifli oluyor ki... Sloganımız neydi; çocuklar mutlu biz mutlu. :))
( bu arada bıkacaksınız bu sloganı okumaktan ama napayım öyle hissediyorum.:)   )


Tabi anneler çok iyi bilir bu durumu, genel de eğer bisikletini götürdüysek parka; Umay muhakkak bisikletini de gezdirir. :))))
Ne de olsa biz aslında onun için geldik parka....
Şuan için çok sosyal bir kızımız var. Yanından geçenlere muhakka bir el sallar. İnşallah büyüdüğün de sosyal bir birey olur.
Tabi sallar ama arada da insan seçer; kendisini seven bir ablasına, abisine yada yaşça daha yaşlısına bazen hiç pas vermez. Çok prensiblidir kendisi...
Tabi öyle olunca hayal etmeye çalışıyorum; acaba diyorum büyüdüğünde nasıl bir kişiliği olucak, okumayı sevecek mi? gezecek mi? sonrasın da huyu suyu nasıl olacak...?
Aklıma daha ne sorular geliyor bir bilseniz.......................
...............
....
............

 Bu aralar fena sardık karı koca çekirdek olayına. Birde bir huyum var ki ; bilmem sizde de çekirdek yerken oluyor mu? illa tabağımda ki çekirdekleri bitiricem. Sanki zorum ne? dimi ama. Bırak sonra yersin. Olmaaazzzzz bitirmem lazımmm. :)))
Neyse ki biraz ara verdik bir iki gündür yoksa durumlar fena...



Bugünü kendime  ayırdım. Kızımız babasıyla takıldı. Ara ara yapıyoruz böyle beyimle. Bana,ruhuma, bedenime çok iyi geliyor. Başta çok üzülüyordum, hemen eve dönüyordum. Eşimle devamlı telefon irtibatı kuruyordum, mesaj atıyordum. Sonra dedim ki kendime; Gülşah bi dur sakin ol... sonuçta sen onları terk etmedin ki, altı üstü biraz nefes almak için dışarı çıktın. Ayrıca sen annesiysen oda babası. Bir anlamaz, iki anlamaz ama birlikte vakjit geçirdikçe birbirilerinin dilinden anlar.
Tabi benim en büyük şansım, eşim bu konuda çooook iyiiii.  Gözünüz kapalı bebek, çocuk emanet edebilirsiniz. Vallahi bak, eşim diye demiyorum.
Bugün de sık sık telefonuma baktım, sanırım bu içgüdüsel oluyor; ya bişey olurda ararlarsa ulaşamazlarsa psikolojisi hep üstümde olacak sanırım.
Kadıköy'ü çok ama çok seviyorum. Daha eşimle tanışmamışken bile hep derdim ki; evlendiğim zaman ya Kadıköy'de yada Üsküdar'da otururum inşallah. Çünkü bu iki ilçenin ruhu çok başka...
Hiçbir şey almasam da, yapmasam da inip bir havasını solumak, gezmek, o Bahariye Caddesinden Moda'ya doğru çıkıp denize karşı oturmak o kadar iyi geliyor ki.
Bugün gerçi daha çok kitap evlerini gezdim. Uzun zamandır, yeni çıkan bir kitabı hemen almıyordum daha doğrusu, ha deyince sokağa çıkamadığımdan alamıyordum. Birde evdeki okunacak kitaplar da çok etkili oluyor bu duruma. Bugün biraz farklı oldu ve yeni çıkan kitabı aldım. :) 


bi foto da benden olsun. :)

 Fazıl Bey Kahveci'ne gidip bir çay söyledim kendime ve kitaplarıma baktım, dokundum, inceledim. :)
Anlayacağınız güzel hemde çok güzel birgün geçirdim.
Bakalım bu gece Orhan Pamuk kitabına başlayacaktım ama blog da yazı yazmak daha cazip geldi. Artık yarın başlarım herhal. :)))

İyi geceler blog.