Bence kitabın ismi çok güzel. Okurken günlük yazmam geldi aklıma.
Birde İngiliz'lerin ne kadar kibar olduğunu düşündüm.
Günden Kalanlar kitabını neredeyse iki haftaa da bitirdim.
Aslında sayfa sayısı olarak kalın bir kitap değil. Şöyle bir araştırdım da yazarı tam bir "anlatı ustası" diye geçiyor.
Gerçekten de Başuşak anıların öyle bir anlatıyor ki... sanki karşısında bir dinleyici var ve soruyor gibi ama bunu yaparken de sizi hiç rahatsız etmiyor.
Ama nedense yavaş ilerledi bu kitap, sevmeme rağmen...
Stevens’in hayatını merkezine almakla birlikte, onun hizmet ettiği evin
bir dönemin siyasetinin belirlendiği bir mekân olması üzerinden siyasi
ve toplumsal meseleleri de dillendirmiş Ishiguro; Stevens’in
başuşaklığının bir metafor olduğunu söyleyebiliriz. Muktedirlere boyun
eğmiş, kendi kaderini tayin etmekten korkan, hak ve özgürlüklerine sahip
çıkmaktan korkan kitleleri, Stevens özelinde alaya alıyor. Ancak kaba
değil buruk bir alay. Nazi yanlısı Lord’una bağlılık adına dünyanın ve
ülkesinin düştüğü duruma kayıtsız kalan, malikaneyi ziyaret eden
konukların mevki ve rütbeleriyle övünen Stevens, bir zavallı olduğunun
farkındadır: “Lord Darlington kötü bir adam değildi. Hiç değildi. En
azından yaşamının sonunda bütün hatalarından kendisinin sorumlu olduğunu
söyleyebilme ayrıcalığına sahip oldu. Yürekli bir adamdı.Yaşamda belli
bir yol seçti, bunun yanlış bir yol olduğu ortaya çıktı, ama elden ne
gelir, o seçmişti bunu, hiç değilse orası kesin. Bana gelince, ben bunu
bile ileri süremem.Anlıyorsunuz ya, güvenmiştim. Lord hazretlerinin
bilgeliğine güvenmiştim. Ona hizmet ettiğim bütün o yıllar boyunca
yararlı bir şeyler yapıyor olduğuma güvenmiştim. Kendi hatalarımı kendim
işledim bile diyemiyorum. Gerçekten de... İnsan kendine sormalı...
Vakar bunun neresinde?” Tabi bir de uşağın geçmişe takılı kalma meselesi var.
Bazen o kadar kızdım ki uşağa... bu kadar mı duygulara gem vurulur dedim....
Hatta babası vefat ettiğinde bile işini yarım bırakmaması gerektiğini düşünmesi vs... beni sinir etti vallahi...
Kitabın filmi de yapılmış henüz izlemedim ama izleyeceklerim arasına ekledim.
Yazarın anlatım dilini yavaş bulsamda sevdim... bakış açısı yalın, sade ve olduğu kadar olması beni etkiledi.
Sıra da diğer kitapları var.
Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6.7.17
26.6.17
BİR YILBAŞI ÖYKÜSÜ/ CHARLES DİCKENS
Bayramın birinci günü ziyaretler bitti.
Hepi topu iki komşu, kayınvalidemler tamam. Kardeşimgillerde geldi gitti.
Bugün bizim için normal günlerden birgün oldu.
Aslında akraba olarak kalabalığız ama sıkı bir bağ olmadığından, anca düğün dernek, cenaze de görüyoruz birbirimizi...
Üzücü..hemde çok çünkü kalabalık sofralar, kuzen buluşmaları çok keyiflendiriyor beni.
Bu bayram çok da keyfim yok... ilk bayramımız demiştim size diğer yazımda... içim hep daralmış vaziyette.......aklımda hep anılar...
Öyle işte efenim... konuyu dağıtmayayım....
BİR YILBAŞI ÖYKÜSÜ/ CHARLES DİCKENS
daha öncesi animasyon filmini izlemiştim. Hatta her sene sinema kanallarında denk gelirsem yine aynı keyfile izliyorum hatta neredeyse tüm noel filmleri keyiflendiriyor beni.
Orada ki renkli hazırlıklar, yeni bir yılın getirdiği heyecanlar bir umut veriyor....bana göre tabi...
Kitabını da Carrefour'da gezinirken kitap standına bakarken gördüm ve birkaç tane daha böyle kısaltılmamış, çocuk klasikleri dizisi kitabı daha aldım.
Geçenler de canım ara kitap olarak şöyle keyifli, bir çırpıda okuyacağım kitap okumayı isterken bunu aldım ve okudum.
İçimde ki çocuğa ve yetişkine çok iyi geldi...
İŞte böyle blog....
1.6.17
Madam Arthur Bey Ve Hayatındaki Her Şey/ Mine Söğüt
Kitap bitti inanın benim duygularım da bitti....
Daha önce hiç Mine Söğüt kitabı okumamıştım. Ne büyük bir kayıpmış bu kitabı okuyunca anladım.
Kelimleri bu kadar anlamlı ve özgür kullanabilen, yazdığı duyguyu size hissettirebilen bir yazar bence ve bu kitap çok fena.
O kadar garip ki... nasıl yazacağımı bilmiyorum. Son sayfayı okudum, kapağını kapattım ve tüylerim diken diken oturdum düşündüm...
Aslında hikaye kötü masallar gibi...Ama bu kötülük masalsı değil... bildiğiniz, duyduğunuz, okuduğunuz ve belki de sizin de başınıza gelen yaşanmışlıklara dair.
Zaman olgusu çok önemli kitapta aslında ve yazar zamana yaymış bir çok şeyi....
Madam Arthur Bey "kadınadam" ve antikahraman. Kurduğu hayallerde insanları öldürüyor ve
fotoğraflarını çektiriyor sevdiği adama.
Birçok karakter de aslında "iktidar ve kimliği" sorguluyor yazar. Ve zaman olgusu üzerinden ilerliyor.
Duyguları ifade edişi ve az kelimelerle cümlelerini bitirmesi çok etkiledi beni.
Madam
Arthur Bey’in çevresindeki tüm kahramanlar en az onun kadar
gerçeküstüler, ama aynı zamanda çok tanıdıklar, hayatımızın
gerçeklerinden çok da uzak değiller. Mine Söğüt bir röportajında bu konuda şöyle söylüyor: “Korkularımızın
kahramanları onlar. Kaybettikten sonra gördüğümüz karabasanların…
Gözlerimizi kapatıp kendi içimize baktığımızda yüzleştiğimiz
tedirginliklerin kahramanları. Gölgemize saklanıp bizimle her yere
geliyorlar. Işığın yönüne göre bazen ardımızdalar, bazen önümüze
geçiyorlar; bazen de içimize girip bizimle birlikte dimdik ayakta
duruyor, ya da uzandığımız yere uzanıyorlar. Aşinalık oradan olmalı…” (Habertürk
kitap eki, Gülenay Börekçi röportajı, Haziran 2011) - See more at:
http://www.edebiyathaber.net/madam-arthur-bey-ve-hayatindaki-her-sey-uzerine-sule-tuzul/#sthash.oIrnPk6v.dpuf
Kitapta şiddet, sevgi, sevgisizlik, korkular, kuşkular vs... her bir duyguyu ayrı ayrı ve bazende bir olarak hayat vermiş karakterlerinde...
Bu kitabı kolay yutamıyor, öğütemiyor ve içinizden atamıyorsunuz. Her birimizin içinde
biriktirdiği eksiklerin yanına kıvrılıveriyor kitap.
biriktirdiği eksiklerin yanına kıvrılıveriyor kitap.
Kafası kesilmiş babaların, ölüme yatmış evlatların sancısını ise en çok bir kadın
çekiyor elbet, bacak arasından o sancıyı hepinizin yüreğine ateşliyor. Sancılı
bir doğum ve sancılı bir ölüm arasında sıkışıp kaldığınızda, gözünüzün içine
bir tek Olga bakıyor.
çekiyor elbet, bacak arasından o sancıyı hepinizin yüreğine ateşliyor. Sancılı
bir doğum ve sancılı bir ölüm arasında sıkışıp kaldığınızda, gözünüzün içine
bir tek Olga bakıyor.
Tüm kadınları ve erkekleri gözünüzün içine baktığı yerden elinize dolayıp, denizin
dibine atmak istiyorsunuz. Çünkü bu sayfalar ölüm kokuyor. Ve bu koku sizi
tahrik ediyor, ölenlerin ölümü hak etmiş olabileceği yalanına bir kez daha
inanıveriyorsunuz.
dibine atmak istiyorsunuz. Çünkü bu sayfalar ölüm kokuyor. Ve bu koku sizi
tahrik ediyor, ölenlerin ölümü hak etmiş olabileceği yalanına bir kez daha
inanıveriyorsunuz.
“Hiç,
diyor büyük kanatlı siyah kuş, daha gözüpektir hepten.”
diyor büyük kanatlı siyah kuş, daha gözüpektir hepten.”
Öyle işte kesinlikle okuyun diyebeileceğim bir yazar ve kitap oldu benim için.
Ve etkisinden de kolay kolay kurtulamayacağım bir romandı.
26.5.17
Toza Sor John Fante kitabına dair...
John Fante okumak istediğim bir yazardı. Kampanya dahilinde görünce alayım başlangıç olsun diye düşünmüştüm.
Geçtiğimiz hafta okudum. Tam bir yeraltı edebiyatı dedikleri türdendi.
"Derken bir gün bir kitap çektim, açtım ve kalakaldım. Birkaç paragraf okudum. Sonra çöplükte altın bulmuş biri gibi kitabı masaya götürdüm. Cümleler sayfada yuvarlanıyordu, kayıyorlardı. Her cümlenin kendine özgü bir enerjisi vardı. Cümlelerin özü sayfaya bir biçim veriyordu; sayfaya oyulmuşlardı sanki. Duygusallıktan korkmayan birini bulmuştum sonunda. Mizah ve acı olağanüstü bir kolaylıkla iç içe geçmişti. O kitabın ilk sayfaları benim için çılgın ve büyük bir mucizeydi. Evet, Fante beni çok etkiledi. O kitapları okuduktan kısa bir süre sonra bir kadınla yaşamaya başlamıştım. Benden daha ayyaştı ve korkunç kavgalar ederdik. Bazen ona, “Bana orospu çocuğu deme! Bandini’yim ben, Arturo Bandini” diye bağırırdım. Fante benim Tanrı’mdı ve Tanrı’ların rahatsız edilmeyeceğini, kapılarının çalınmayacağını biliyordum. Ama “Angel’s Flight”ın neresinde oturduğunu tahmin etmeye çalışır, hala orada yaşadığını tahayyül etmeyi severdim. Hemen her gün ordan geçerdim. Camilla’nın tırmandığı pencere bu muydu? Lobi bu mu? Hiçbir zaman emin olamadım.”
Diye başlar Fante’nin en etkileyici eserlerinden Toza Sor’unun önsözü. Bu satırlar Charles Bukowski’nin kaleminden dökülür.
Kitabın içinde, yazılarda hayata dair sıkılganlıklar, sitem ve devamlı eleştiri var ama bu biz okuyucuyu rahatsız edici türden değildi.
Hatta yer yer bakış açısını o kadar sevdim ki; he ya aynen böyle Artura Bandini derken buldum.
Aslında yazdıklarında haksız da değildir yazar...
Biraz da otobiyografik bir roman. Kendi hayatında sorunlar eksik olmamış...
Tanrım, artık bir ateist olduğum için beni bağışla, ama Nietzsche'yi okudun mu? Ne kitap..."
der kitabın bir yerinde ve başlar oradan anlatmaya....
Yer yer umursamazlığı, hayatı ayklakça yaşamasını, aşkını içinde yaşamasına, yazar olma yolunda ilerlerken yaptığı hatalara bazende gurura kızarken buldum kendimi.
Toza Sor ve başka bir kitabı da filme alınmış ayrıca. İzleyeyim diyorum. Sizden izleyen biri var mıdır acep?
Böyle işte bu yazarı okumadıysanız değişik anlatım dili olan ve bakış açısı ucundan isyankar olan yazarı tanıyın derim.
Geçtiğimiz hafta okudum. Tam bir yeraltı edebiyatı dedikleri türdendi.
"Derken bir gün bir kitap çektim, açtım ve kalakaldım. Birkaç paragraf okudum. Sonra çöplükte altın bulmuş biri gibi kitabı masaya götürdüm. Cümleler sayfada yuvarlanıyordu, kayıyorlardı. Her cümlenin kendine özgü bir enerjisi vardı. Cümlelerin özü sayfaya bir biçim veriyordu; sayfaya oyulmuşlardı sanki. Duygusallıktan korkmayan birini bulmuştum sonunda. Mizah ve acı olağanüstü bir kolaylıkla iç içe geçmişti. O kitabın ilk sayfaları benim için çılgın ve büyük bir mucizeydi. Evet, Fante beni çok etkiledi. O kitapları okuduktan kısa bir süre sonra bir kadınla yaşamaya başlamıştım. Benden daha ayyaştı ve korkunç kavgalar ederdik. Bazen ona, “Bana orospu çocuğu deme! Bandini’yim ben, Arturo Bandini” diye bağırırdım. Fante benim Tanrı’mdı ve Tanrı’ların rahatsız edilmeyeceğini, kapılarının çalınmayacağını biliyordum. Ama “Angel’s Flight”ın neresinde oturduğunu tahmin etmeye çalışır, hala orada yaşadığını tahayyül etmeyi severdim. Hemen her gün ordan geçerdim. Camilla’nın tırmandığı pencere bu muydu? Lobi bu mu? Hiçbir zaman emin olamadım.”
Diye başlar Fante’nin en etkileyici eserlerinden Toza Sor’unun önsözü. Bu satırlar Charles Bukowski’nin kaleminden dökülür.
Kitabın içinde, yazılarda hayata dair sıkılganlıklar, sitem ve devamlı eleştiri var ama bu biz okuyucuyu rahatsız edici türden değildi.
Hatta yer yer bakış açısını o kadar sevdim ki; he ya aynen böyle Artura Bandini derken buldum.
Aslında yazdıklarında haksız da değildir yazar...
Biraz da otobiyografik bir roman. Kendi hayatında sorunlar eksik olmamış...
Tanrım, artık bir ateist olduğum için beni bağışla, ama Nietzsche'yi okudun mu? Ne kitap..."
der kitabın bir yerinde ve başlar oradan anlatmaya....
Yer yer umursamazlığı, hayatı ayklakça yaşamasını, aşkını içinde yaşamasına, yazar olma yolunda ilerlerken yaptığı hatalara bazende gurura kızarken buldum kendimi.
Toza Sor ve başka bir kitabı da filme alınmış ayrıca. İzleyeyim diyorum. Sizden izleyen biri var mıdır acep?
Böyle işte bu yazarı okumadıysanız değişik anlatım dili olan ve bakış açısı ucundan isyankar olan yazarı tanıyın derim.
10.5.17
Nü Peride Hakan Akdoğan Ve La La Land Filmine Dair...
Bugün günlerden "Kitap Kulübü" günüydü Kazım Karabekir Vakfı'nda.
Ve bu ayki kitabımız Yunus Nadi Ödüllü bir kitap olan Nü Peride /Hakan Akdoğan
Başlarda biraz "acaba böylemi gidecek" dedim ki diğer okuyanlarda da aynısı olmuş, sonrası kurgu iyiydi ama anladım ki aşk, intikam, nefret dolu kitaplar fazla tarzım değil.
Ki sonunu yazar enteresan bitirmiş, beklediğimiz klasik sonlardan değildi.
Hani neye göre ödül veriliyor kitaplara bilmiyorum o yüzden yanlış bir yorum da yapmak istememe ama bence ödüllük bir kitap değildi.
Konusuna gelince de Ressam Halil küçükken sevdiği kızla ve arkadaşlarıyla evcilik oynarken, ağaçtan elma koparayım deken düşüyor ve sakat kalıyor.
Sevdiği kızda bu vicdan azabı nedeni ile devamlı arkadaşı ile ilgileniyor ama başkası ile ilişkisi var.
Derken Halil saplantılı bir şekilde eski bir hikayen yola çıkarak sevdiği kadından intikam almaya başlıyor...
Kitabı okurken Halil'in aslında psikolojik olarakd a kadınlara arşı rahatsızlığını hissettiriyor yazar, anlatım dili ve akıcılık iyiydi...
Okumayı düşünüyorsanız bir şansı da hak ediyor ama. :)
İki gün önce de ne zamandır izlenmeyi bekleyen La La Land filmini izledik.
Özellikle müziklerini çok sevdim. Bazı geçişleri filmde müzik ve dans ile akatrmaları çok hoştu.
Filmi izlerken ve konusu gereği de kendi hayatımı da sorguladım. Bazen aşk uğruna yada yaşamın getirdiği sonuçlardan dolayı nelerden vazgeçiyor ve ne seçimler yapıyoruz...
Çok şükür aşk uğruna vazgeçtiğim şeyler olmadı ama diğer seçimlerim için aynı şey söz konusu değil.
Artık başka sefere anlatırım. ;)
Benim gibi daha izlemdiyseniz izleyiniz efenim. :)
Berat Kandilimiz Mübarek olsun.
İyi geceler....
9.5.17
Üsküdar'da Cafe ve M.H. Kan Umay Kitabı
Geçen hafta alerjimin yine başlamsı sebebi ile Üsküdar'da ki bir doktora gittim. Hadi gitmişken arkadaşıma uğrayıp kahvemi içtim.
Ordan çıktıktan sonra Üsküdar'da biraz yürüdüm.
Daha önce belki çok bahsetmişimdir; seviyorum bu ilçeyi. İçime huzur veriyor...
Daha önce birkez gittiğim kafenin diğer şubesine gideyim dedim.
Burası hemen Mihrimah Cami'sinin arka tarafında kalıyor.
Merdivenlerin başında hemen, eski köşkü kafe yapmışlar. İŞletenlerden çok kibar ve tam bir esnaflar.
İçini çok hoş döşemişler, alttan hafifte müzik geliyor.
Hava sıcak olduğundan Demirhinba Şurubu söyledim ve kitabımı okudum.
Elbet arada manzarının da tadını çıkarttım.
Yolunuz düşerse uğrayın keyifli bir yer.
Bu kitabı eşim DR'da gezinirken görmüş ve hem kapağı hemd e isminden dolayı hemen almak istedik.
Ve başladım okumaya. Aslında Umay'ın tarihçesinden yola çıkarak yazılan bir kitap değil. İçinde mitoloji, Şamanizm'e dair notlar var ama daha çok seven ve lanetlenen bir kadın ve saf aşk anlatılıyor.
Kitabın ilginç yanı ise merak ve heyecanınız okurken hiç bitmiyor.
Şaman geleneklerine göre astral gezintilere geçerken Kemal aynı zamanda sınavlardan da geçiyor.. derken aşkını kurtarıyor.
İlginç ve güzel bi kitaptı.
Ordan çıktıktan sonra Üsküdar'da biraz yürüdüm.
Daha önce belki çok bahsetmişimdir; seviyorum bu ilçeyi. İçime huzur veriyor...
Daha önce birkez gittiğim kafenin diğer şubesine gideyim dedim.
Burası hemen Mihrimah Cami'sinin arka tarafında kalıyor.
Merdivenlerin başında hemen, eski köşkü kafe yapmışlar. İŞletenlerden çok kibar ve tam bir esnaflar.
İçini çok hoş döşemişler, alttan hafifte müzik geliyor.
Hava sıcak olduğundan Demirhinba Şurubu söyledim ve kitabımı okudum.
Elbet arada manzarının da tadını çıkarttım.
Yolunuz düşerse uğrayın keyifli bir yer.
Ve başladım okumaya. Aslında Umay'ın tarihçesinden yola çıkarak yazılan bir kitap değil. İçinde mitoloji, Şamanizm'e dair notlar var ama daha çok seven ve lanetlenen bir kadın ve saf aşk anlatılıyor.
Kitabın ilginç yanı ise merak ve heyecanınız okurken hiç bitmiyor.
Şaman geleneklerine göre astral gezintilere geçerken Kemal aynı zamanda sınavlardan da geçiyor.. derken aşkını kurtarıyor.
İlginç ve güzel bi kitaptı.
5.5.17
BoyHood Ve Vezir Parmağı, Biten Kitaplar....
Bu fırsatı kaçırır mıyım? Asla!
Artık kahvaltı ve akşam yemeği faslı da başlar balkonda.
Bu sene niyetim balkona şu yapı marketlerde satılan bahçe seti oturma grupları vardır ya onların bizim balkona uyanından almak istiyorum. Çünkü balkonda oturmayı, kuş sesleri eşliğinde sohbeti, kitap okumayı seviyorum.
Birde çok şükür ki hemen bahçemizde , balkona denk gelen kısımda Ceviz Ağacımız varki sormayın. Yeşillendi iyicene karşı binalar da gözükmüyor, mis gibi yeşil kokuyor.
Bu haftayı iki kitap, iki film ile bitirdim.
Bildiğim birşey varsa o da film çok çok iyiydi, hem konusu hem oyuncuları...
BOYHOOD filminde oynayan çocuklar aynı zamanda büyümüş hallerinde dekendileri oynamışlar, o yüzden filmin yapım aşaması epey bir zaman almış.
Konusuna gelince; bir aile düşünün lise üniversite zamanı tanışan çift evlenir. Evin babası gezmek, eğlenmek ister, evin annesi de çalışır ve çocuklarına yetişmeye çalışır. Sonra karı koca ayrılır. Anne ve çocuklar başka bir şehre taşınır. Annemiz hem çalışır hem ev geçindirir, hemde çocuklarla ilgilenir. Baba ise ortalarda yoktur.Sonra gelir ve çocukları yemeğe çıkartır.
Yemek yerlerken baba çocuklarına " nasıl güzel eğleniyorduk hatırlıyor musunuz?" der....
(BU arada film öyle karamsar değil, tersine sürükleyici va aydınlık bir film.)
Kız babasına " sadece sizin kavgalarınızı ve anneme nasıl bağırdığını hatırlıyorum" der........
Of ya dedim. İşte gerçek hayatta da böyle... çocuklar bunları çok iyi hatırlar.
Baba şaşırır tabi, hiç eğlendiğimiz günleri hatırlamıyor musunuz? der... hatırlıyorlardır ama az.
Sonrası evin annesi evlnir yarılır derken çocuklar kendilerine bir düzen oturtmaya çalırlar, çalışırken de yaşadıkları hem iyi hem kötü yanlarıını aktarır film.
Gerçektende başarılı bir filmdi.
Mutlaka izleyin diyeceğim filmlerdendi.
Kitaplardan ise Giorgia Bassani Kapının Ardında kitabını bitirdim.
Daha önce ALtın Gözlük kitabını okumuş ama sevememiştim. Bilenler bilir yazarları sadece tek kitabı ile değerlendirmeyi sevmiyorum.
O yüzden bu kitabı da almıştım. İyi ki almışım. Yazar az ama öz kelimelerle çok şey anlatmayı çok iyi biliyormuş.
Bu kitapta da lise döneminde yaşayan bir grup ergen erkek çocuklarının gözünden anlatılmış. Tabi yazıldığı dönemi düşünürseniz... cesaret isteyen şeyler yazmış.
Okurken sizde kendi lise yıllarınıza ve o zamanki haylazlıkları düşünmeden edemiyorsunuz.
Başta biraz ağır gitti ortalarda açıldı ama sonlara doğru yine ağır gitsede iyi ki okudum dedim.
Diğer kitap ise yine lise yıllarında yaşayan bir ergen erkek gözünden yaşananlar.
Çavdar Tarlasında Çocuklar J.D.Salinger
Kitap bitti, düşündüm ne anlatıldı diye.... aslında çok şey anlatıyor. Kitap bir dönem anlatım dilinden dolayı yasaklanmış.
Çünkü hikayeyi anlatan kişi hem lise talebesi hemde hayata dair fazla düşünceli. Bir çok şeyi ti'ye alıyor; birçok alışılmış düzene karşı...vs... birazda argo çok... ama sizi rahatsız edecek düzeyde değil. Çeviren dengeyi çok güzel kurmuş.
Aslında duyarlıalgıları açık olan ve hayatı fazla da önemsemeyen birçok kişi gibi düşünüyor. Yer yer o kadar çok cümlesine katılırken buldum ki kendimi...
Diğer film ise; Vezir Parmağı
Şöyle akşam oturuken eşimle, alt yazılı olmasın, ağır film olmasın derken Türk Filmi izlemeye karar verdik.
İyide ettik. Yer yer güldük izlerken ve renkli olmasıda çok iyi geldi.
Tavsiye ederim.
Bu yazı uzun oldu ama anlatacak, yazacak çok konu var daha.
Şİmdiden hayırlı cumalar arkadaşlar.
9.4.17
Biten Kitaplar....
![]() | |
| Fikriye İle Latife Melike İlgün |
Sayfa Sayısı: 450
Baskı Yılı: 2016
Dili: Türkçe
Yayınevi: Artemis Yayınları
Yayın Yönetmeni : Ilgın Sönmez
Dili: Türkçe
Yayınevi: Artemis Yayınları
Yayın Yönetmeni : Ilgın Sönmez
Sayfa Sayısı : 450
İlk Baskı Yılı : 2016
Dil : Türkçe
Şubat ayında buluştuğumuzda sevgili Gamze'cim bu kitabı hediye etmişti.
Okumak bugüneymiş.
Elimden bırakmak istemedim.
Yazar iki aşık kadını öldükten sonra bir oda da buluşturur ve konuşturur, hesaplaştırır.
Önce Fikriye başlar anlatmaya... Sonrasında ise Latife... Kolay değildir tabi...
En son ise Atamla buluşurlar ve son sözlerini söylerler.....
Okurken hem hayran kaldım hemde çok imrendim. Lise yıllarımda ve sonrasında hatırlıyorum da... çok isterdim Mustafa Kemal Atatürk ile tanışmayı...
Keşke derdim; keşke o devirde yaşasaydım ve bir kez olsun görseydim ...
Kitap tarihi roman değil. Sizi okurken tarihlerle, zamanlarla sıkmıyor. Tersine bazı önemli olayları öyle güzel aktarmış ki okurken unutmuyorsunuz.
Tabi öncelik iki kadının bir adama hemde Devletii için koşturan, önce Vatan diyen, asker bir adama aşık olmaları.
KAdın her yerde kadın dedim okurken. İster okumuş olsun ister cahil.. sevdiği adamdan hep ilgi bekler....
Kıskançlılar yer yer susmaları kadınların... Fikriye Hn. hep susmuş, beklemiş ve idare etmiş.
Ama Latife Hn. öyle değilmiş. Elbet bunda yaşamlarının farklı olmasıda bir sebep.
Daha önceden de okumuştum. Atatürk'ün evlenme sebebi aslında Türk Milletine örnek olmak ve resmi nikahı resmileştirmek...
Yoksa ev erkeği olacak biri değil...
Kendide biliyor ama mevzu milletse gerisi yalandı sanırım kendisi için.
Konuyu bildiğinizden fazla detaya girmek istemiyorum kitapla ilgili, hatta belki alıp okumak isteyen bile olabilir.
Bu kitabın farkı; bu defa Kemal Atatürk'e âşık olan kadınlar olarak değil, yalnızca Fikriye ve Latife olarak karşılaşıyorlar...
Okurken keşke arada bir fotoğraf da olsaydı dedim... böylece daha bir pekişirdi anlatılanlar.
Bir kez daha hayran oldum Atatürk'e.... Kesinlikle lider doğmuş ve minettarım...
Tabi aynı zamanda kendisine inanan ve bu vatan uğruna ölen şehitlerimize...
Ruhları şad oldun, ışıklar içinde uyusunlar.
Diğer bitirdiğim kitap ise Hay Bin Yakzan.

Kitap zordu.. Aslında içeriği sade ama ki çeviride de olabildiğine sadeleştirmeye gitmişler...
Ama olaylar, akış ve ilerleyiş zorladı beni.
Okurken kesinlikle sakin ve dingin bir kafa ile okumak gerekiyor bu kitabı.
İçerik olarak ilk felsefi anlatı kitaplarından biri... İslam Filozoflarından biri olan İbn Tufeyl, Hayy bin Yakzan adlı felsefi romanın yazarıdır. Eserde bir adada tek başına kalan bir adamın hakikati keşfi anlatılır.
Bana sorarsanız ne anladın kitaptan diye... valla çok şey anladım ama anlatamıyorum.. çünkü okuduğum terimlerin çoğu biraz ağır geldi bana... hani kitabı anladım ama anlatmak yazıya dökmek ne bileyim zor...
En iyisi ben size internetten gezinirken bulduğum ve kitabı sindirmek için okuduğum özetlerden paylaşayım.
Bu arada kitabı okuyanınız var mıdır?
Hay Bin Yakzan” İbn Tufeyl
İbn-i Tufeyl bu eseri yazmasına sebep olarak ? İslam felsefesi önderlerinden İbn-i Sina? nın Hikmeti Meşriki adlı eserinde dile getirdiği bazı sırların açıklanmasının kendisinden istenmesini? gösterir ve şöyle der: “İstediğin bilgileri Hayy bin Yakzan adını verdiğim bir hikâye aracılığı ile iletmeye çalışacağım. İbn-i Sina?nın insanları yola getirmek için isteklendiren, özendiren, akıl ve zekâ sahiplerine ibret veren Hayy bin Yakzan ile Salaman ve Absal adlı mesellerinden ilham alarak kurduğum bu hikâyeyi iyi izlersen Yakzan oğlu Hayy ile birlikte istediğin gerçeklere ulaşabilirsin.”
Dünyada felsefi romanın ilk örneği ve ilk ?robinsonad? olan Hayy bin Yakzan, 14. yüzyıldan başlayarak dünyanın bütün belli başlı dillerine çevrilmiş, başta Robinson Crusoe?nun yazarı Daniel Defoe, Bacon, Spinoza ve More olmak üzere birçok Batılı sanatçı ve düşünürü etkilemiştir.
14. yüzyıldan başlayarak belli başlı Avrupa dillerine çevrildi; Doğu, özellikle Osmanlı ise İbn Tufeyl’e ve yapıtına ilgisiz kaldı. Üzerindeki “Hay bin Yakzan” etkileri özel çalışmalara konu olan “Robinson Crusoe” defalarca Türkçe’ye çevrildigi halde, “Hay bin Yakzan, dilimize kazandırılmak için 1923 yılını, kitaplaşabilmek için de 1985 yılını bekleyecekti. Bu yeni ve genişletilmiş baskıda, Ibn Tufeyl’in “Hay bin Yakzan”ina ek olarak -M.Serefeddin Yaltkaya’nin çevirisi ve İslam dünyasında alegorik öykü geleneğinin tarihçesini ve düsünsel arkaplanını aktardığı giriş yazısıyla İbn Sina’nın “Hay bin Yakzan”i da yer alıyor.
Bu ünlü hikayenin, Hayy’ın varoluşu ve gelişimi çizgisinde insanın gelişim tarihini özetlemekte olan ince anlatım tarzı, bizi Hayy’ın şahsında kendisinden daha başka birşeyleri temsil ettiği konusunda ikna etmektedir. Yalnız başına yaşadığı adada Adem’e benzeyen konumu, ateşin kaşifi olarak üstlendiği Prometeus rolü, ilerleme kaydetmesi ve sapması, ateşle zekice tecrübelere girşimesi ve düşünmeden “ondan bir parça”yı kavramaya çalışması, onun insanoğlunu sembolize ettiğini göstermektedir. Çünkü o da ilk insan gibi her şeyi kendi başına keşfetmek zorundadır. Ayrıca bir insan olarak, ruhun hayat kaynağı olan hayvani yönünden başka bir şey bilmemektedir. Bu, insanın en azından yarı ruhani bir dünyaya girmesinin belirtisidir.
Hay, çevresindeki topluluğa ders vermeye, yavaş yavaş aydınlatmaya başladı. İlkin hikmetten, hikmetin gizlerinden söz etti. Daha sonra ögretinin ilke ve yargılarından gerçekliğe doğru yöneldi. Zihinlere başka biçimlerde yerleşmiş kimi inanç ve düşünceleri gerçeklik açısından yeniden tanimlamaya, yorumlamaya geçti. Hay’in açiklamalari, yorumları yavaş yavaş topluluğu tedirgin etmeye, canlarını sıkmaya başladi. Gerçi Hay’in yabancılığını, arkadaşları Absal’ın hatırını gözeterek güler yüz gösteriyorlar, açığa vurmuyorlardi ama içten içe kiziyorlardi. Hay ise büyük bir coşkuyla, gece demeden, gündüz demeden onları uyarmaya çalışıyor, gizli ve açık tüm gerçekleri yalin biçimde gözler önüne seriyordu. Ne ki bu çaba ve açiklamalar onları gerçeğe çekecek yerde kızgınlıklarını artırıyor, dogru yola duyduklari nefreti derinleştiriyordu. Bununla birlikte bu insanların büsbütün kötü oldukları söylenemezdi. Bunlar iyiliği seven, gerçeğe yönelen insanlardı yine de. Fakat yaratılışlarından gelen eksiklikten ve bilgisizliklerinden dolayı gerçeği, gerçeğe özgü yoldan aramıyorlar, arastırma yönüne gitmiyorlardi. Bu bir yana, gerçeği, gerçeğe ulasan insanlarin yolundan öğrenmeyi de istemiyorlardi. İşte bu nedenlerden dolayi Hay, onlarin durumunu düzeltmekten umut kesmek zorunda kaldı. Kavrayışları o denli sınırlıydı ki, kabul ettikleri şeylerin onları kurtuluşa yöneltmesi mümkün degildi. Hay, aydinlatmaya çaliştigi insanlardan umut kestikten sonra bütün toplumu gözden geçirdi. Her sınıftan insanın kendi bilgisiyle yetindiğini, dünyasal istek ve eğilimlerini, bencil isteklerini tanrı edindiklerini gördü…”
5.4.17
Saçında Gün Işığı Jhumpa Lahiri
Dün Kitap Kulübüzün toplantısı vardı. Kitabımız; Saçında Gün Işığı ( orjinal ismi: ova) Jhumpa Lahiri
Kitap hem Hindistan'ın bir dönem geçtiği sürece tanıklık ediyor bir taraftan da aile dramını anlatıyor.
Yazar kesinlikle çok başarılı ama çeviriyi biraz kötü bulduk.
Özellikle bazı cümleler feciydi.
Ama genel anlamda hepimiz çok beğendik kitabı.
Tabi okurken yer yer bizim Doğu'da yaşanan aile meselelerine çok benzetiyorsunuz yaşananları.
Örneğin devrimci kocası çlen Gauri'nin sırf Amreka'ya gitmek için, özgürlüğü için kaynı ile evlenmesi...
Eşinden olan çocuğu kaynı "baba" diye büyütmesi ve bir annenin kendi hayatı için kızını kaynına bırakıp evi terketmesi sizi kızdırıyor.
Başta bende sinir oldum ama sonra düşününce, o şartlar da belki de bizde olsak başka çaremiz olmadığından, istenmeyen gelin olduğumuzdan, ölen eşin annesinin özellikle istememesi sebebi ile kaynım ile evlenip giderdim herhalde memlektimden... diye düşünüyorum.
Tabi kitapta Hindistan'daki siyasi yaşama, devrime ve çatışmlara da epey değiniliyor. Verdikleri özgürlük mücadelesi için insanların nelerden vazgeçtiği, ölümü göze alması...
Benim gibi siyaset bilginiz eksik ve ilgisizseniz o bölümleri hızlıca okuyorsunuz...
Ama o süreçte 3 neslin nasıl bir mücadele verdiğini okuyorsunuz ve yazara, anlatımına hayran kalıyorsunuz. Unutmayacağınız kitaplardan biri oluyor Saçında Gün Işığı...
Kitap ismi bir cümlede geçen kalıptan yola çıkılarak konulmuş. Gerçi orjinal dilde çevrilse belki bu kadar yankı bulmazdı dedik kitap toplantımızda.
Kitap hem Hindistan'ın bir dönem geçtiği sürece tanıklık ediyor bir taraftan da aile dramını anlatıyor.
Yazar kesinlikle çok başarılı ama çeviriyi biraz kötü bulduk.
Özellikle bazı cümleler feciydi.
Ama genel anlamda hepimiz çok beğendik kitabı.
Tabi okurken yer yer bizim Doğu'da yaşanan aile meselelerine çok benzetiyorsunuz yaşananları.
Örneğin devrimci kocası çlen Gauri'nin sırf Amreka'ya gitmek için, özgürlüğü için kaynı ile evlenmesi...
Eşinden olan çocuğu kaynı "baba" diye büyütmesi ve bir annenin kendi hayatı için kızını kaynına bırakıp evi terketmesi sizi kızdırıyor.
Başta bende sinir oldum ama sonra düşününce, o şartlar da belki de bizde olsak başka çaremiz olmadığından, istenmeyen gelin olduğumuzdan, ölen eşin annesinin özellikle istememesi sebebi ile kaynım ile evlenip giderdim herhalde memlektimden... diye düşünüyorum.
Tabi kitapta Hindistan'daki siyasi yaşama, devrime ve çatışmlara da epey değiniliyor. Verdikleri özgürlük mücadelesi için insanların nelerden vazgeçtiği, ölümü göze alması...
Benim gibi siyaset bilginiz eksik ve ilgisizseniz o bölümleri hızlıca okuyorsunuz...
Ama o süreçte 3 neslin nasıl bir mücadele verdiğini okuyorsunuz ve yazara, anlatımına hayran kalıyorsunuz. Unutmayacağınız kitaplardan biri oluyor Saçında Gün Işığı...
Kitap ismi bir cümlede geçen kalıptan yola çıkılarak konulmuş. Gerçi orjinal dilde çevrilse belki bu kadar yankı bulmazdı dedik kitap toplantımızda.29.3.17
Emre Kongar, bizim çocuklar derken günden Kalanlar
Dün gece yeni yazı sayfası açtım ama bir türlü nerden başlayacağımı bilemedim. Uzun zamandır böyle oluyor bende. Bir türlü aklımdan geçen, yazmak istediğim konulara dair başlangıç cümlesi kuramıyorum. İşte tam da bu sebepten her gün blog yazmak istememe rağmen hep gecikmeli oluyor yazılarım.....
Hayır yani sanırsınız ki roman yazıcam öyle bir havadayım yani ki kkimbilir belki bir gün oda olur....
Bu hafta kardeşimgillerdeyiz, annem kontrol için evine gitti bende kuzumun yanında kalmaya geldim. Tabi bizim kızın keyfi benden daha da iyi. Artık çok daha iyi anlaşıyorlar Toprak Cem ile. Devamlı peşinden "anne topak nerdee?" diye ddolanıyo. Oynuyorlar, koşturuyorlar, akşam olunca da Sevdoş işten gelince hemen oonları parka götürüyo. Sağolsun öyle iyi geliyor ki park çocuklara. Geldikleri gibi banyo sonrası yemek yediriyoruz , sonrada saat 9,5 on gibi yatıyorla.
Düşünün meme düşkün kızım sabah saat altıya kkadar deliksiz uyuyor. Hani biraz daha kalsak kesin biz emzirmeyi bırakırız. :)) hoş bana kalsa biraz daha emziririm ama tecrübelilerin demesi; büyüdüğünde daha zor bırakıyorlarmış. Bide dişlerine pek yararlı değil diyorlar da diyorlar. Büyük sözünü yabana atmamak gerek daha doğrusu tecrübelerini. :)
Aslında düşününce her çocuk başlı başına bir tecrübe. Ve her çocuk kendi karakteri, huyu ile geliyor. Bence bize düşen evladımızı iyi gözlemleyip, onun bir bebek, çocuk olduğunu kabullenmek. Çocuklardan bbüyüklermiş gibi davranmalarını beklemek onlar için büyük bir hhaksızlık.... Bu konu hiç bitmez..
Hayır yani sanırsınız ki roman yazıcam öyle bir havadayım yani ki kkimbilir belki bir gün oda olur....
Bu hafta kardeşimgillerdeyiz, annem kontrol için evine gitti bende kuzumun yanında kalmaya geldim. Tabi bizim kızın keyfi benden daha da iyi. Artık çok daha iyi anlaşıyorlar Toprak Cem ile. Devamlı peşinden "anne topak nerdee?" diye ddolanıyo. Oynuyorlar, koşturuyorlar, akşam olunca da Sevdoş işten gelince hemen oonları parka götürüyo. Sağolsun öyle iyi geliyor ki park çocuklara. Geldikleri gibi banyo sonrası yemek yediriyoruz , sonrada saat 9,5 on gibi yatıyorla.
Düşünün meme düşkün kızım sabah saat altıya kkadar deliksiz uyuyor. Hani biraz daha kalsak kesin biz emzirmeyi bırakırız. :)) hoş bana kalsa biraz daha emziririm ama tecrübelilerin demesi; büyüdüğünde daha zor bırakıyorlarmış. Bide dişlerine pek yararlı değil diyorlar da diyorlar. Büyük sözünü yabana atmamak gerek daha doğrusu tecrübelerini. :)
Aslında düşününce her çocuk başlı başına bir tecrübe. Ve her çocuk kendi karakteri, huyu ile geliyor. Bence bize düşen evladımızı iyi gözlemleyip, onun bir bebek, çocuk olduğunu kabullenmek. Çocuklardan bbüyüklermiş gibi davranmalarını beklemek onlar için büyük bir hhaksızlık.... Bu konu hiç bitmez..
Kitaplardan da "Hoca Efendi'nin Sandukası /Emre Kongar" İn romanını okudum. Allah uzun ömür versin de hep yazsın Emre Bey bence.
Kitabın konusuna gelince; gerçek bir eski el yazması kitaptan Roman yazmış yazar. Taaa eski zamanlar da Sultan Emet zamanında casusluk yapan bir adamın el yazması kitabından uyarlanmış bir kitap. Okuyunuz efendim şaşıracağınız çok şey okuyacaksınız..
Kitabın konusuna gelince; gerçek bir eski el yazması kitaptan Roman yazmış yazar. Taaa eski zamanlar da Sultan Emet zamanında casusluk yapan bir adamın el yazması kitabından uyarlanmış bir kitap. Okuyunuz efendim şaşıracağınız çok şey okuyacaksınız..
6.3.17
Hasan Ali Toptaş Ve Kuşlar Yasına Gider...
Daha önce Uykuların Doğusu kitabını okumuş ve neye uğradığımı şaşırmıştım. Çünkü edebi değeri yüksek bir kitaptı.
Bazı yazarlar gerçekten de ne yazarlarsa yazsın okunabilir... İşte Hasan Ali Toptaş'da benim için öyle.
Bazen anlaşılmayabiliyor yada dili ağır gelebiliyor ama bu eserin kalitesini, içeriğini etkilemiyor.
Kuşlar Yasına Gider hüzünlü bir kitap. Hatta sonlarına doğru okurken ağlayarak okudum...
Annemle olan hastane sürecimiz ve öncesi geldi hep aklıma....
Ah Aziz Efendi sen neymişsin dedim okurken... Aslında babalar biraz gizli kutulardır, herşeyi aktarmaz, her duyguyu dile getirmezler. Bir ağırlıkları vardır onların...
Belki de babalık böyle bişeydir bilemiyorum... Anneler daha bir paylaşır evlatları ile duygularını, sevgilerini, acılarını, sevinçlerini...
Bizim evde annemde babamda duygularını paylaştıklarından sorun yoktu.
Okurken yine de düşünüyor insan "acaba benim babamın yada annemin içinde neler saklı, neler yüklü" diye... Sonuçta paylaşılsa bile bazen biz çocuklar göz ardı ediyoruz ailelerimizin bize demek istediklerini; ve ölümsüzlermiş gibi düşünüyoruz....
Tabi kitapta ki insanlığımıza dair gitgide yok olan selamlaşmayı, yardımlaşmayı, düşene bir el uzatmayı okuyorsunuz ve giderek büyüyen şehir hayatında artık kaybolan komşuluğu ister istemez hissediyorsunuz....
Aziz Efendi tam bir Anadolu insanı ve zamanla yok olan değerlerimizi gördükçe kahrolan, üzülen bir yapısı var.... her ne kadar herşeyi dile getirmese de, aklına eseni yapsa da... bir baba...o...
Yine yazar tadı damağınızda kalacak bir kitap yazmış...
Daha fazla detay yok malum okuyacak olanlarınız vardır.
Hatta diğer kitaplarına da bir göz atın....
20.2.17
Vakit Hazan Aslı E. Perker... Savaş Sanatı kitabına dair...
Şekerci Cafer Erol'un 1.katının penceresinden baktığınız da görüntü bu...
Sanıyorum hava soğuk olduğundan kalabalık fazla yok...
Çok severim pencere kenarlarını, dışarı bakınmayı...
O yüzden evimde de pencere kenarına koydum sallanan sandalyemi... kahvemi alıp kitabımı camdan yana okumayı seviyorum.
![]() |
| aslı e. perker vakit hazan |
Yazarın okuduğum ilk kitabı ki devamı da gelecek çünkü çok sevdim anlatım dilini.
"Vakit Hazan / Aslı E. Perker" kitabı bir dönem kitabı. Handan'ın gözünden anlatılıyor... Osmanlı Paşasının kızı olan Handan hem dini bütün yaşayan hemde ülkesini, vatanını çok sevdiğinden amcası ile birlik olup; gizli görevlerde yer alıyor.
Aslında bir döenme göre çok cesur Handan. Okurken hem kızıyorsunuz Handan'a hem gülümseyerek okuyorsunuz, hem kederleniyorsunuz... bu kadar da olur mu? diyorsunuz ama oluyor valla hayatta da böyle şeyler.
Yazar kitabında ne Osmanlı'yı nede Cumhuriyet'i övüyor... tarafsız, yargısız yazmış. Bunu çok sevdim.
Handan'ın yaptığı seçimler, yaşam biçimi, yer yer eleştirisi, yargılamayan bir roman Vakit Hazan… Handan, babasını hep çok sever ve anlamaya çalışır. Babası, işgal kuvvetlerine kıyafet dikme işine girdiğinde de, Amerikalı bir kadını sevdiğinde de üzülür, vatana ihanet gibi hisseder ama silip atamaz.
Kendi duygularına gelince yaşadığı ikilemlere sinir oldum. Bazen konuştum bile okurken...
Kitapta giyim kuşam da çokca yazılmış, anlatılmış...
Dönem kitaplarını seviyorsanız okuyun derim.
Ara ara ince kitaplar okumak iyi oluyor.
Uzun zamandır bu kitabı görüyor ama almıyordum. Bu sefer çarşıya indiğimde aldım. Benim aldığım İŞBankası Kültür Yayınlarından çıkan kitap. Ama birçok yayınevi çevirisini yapmış
Benim tavsiyem İş Kültür Yayınları... çünkü çevirmen ve hocası...bu konuda uzun yıllar araştırma yapmışlar.
Kitap savaş sanatı hakkında strateji kitabı aslında. Ama bir çok ülke de Kişisel Gelişim kitabı olarak da okutuluyormuş.
Kitabı okurken aklıma Cengiz Han geldi. Acaba kendisi bu kitabı okuyup uygulamış mıdır?
Çünkü verilen taktikler gayet başarılı.
Aslında kitap "savaş taktikleri" üzerine ama gerçek zaferin savaşılmadan kazanılanı olduğunu vurguluyor.
Kitabı derinlemesine incelediğiniz de yada düşündüğünüzde; kibrin, düşünmeden harekete geçmenin, öncelik hemen savaşmayı seçmenin, hemen saldırmanın vs... sizi, orduyu hiçbir yere vardırmayacağına tersine baştan savaşı kaybedeceğinize dikkat çekiyor.
Oysa ki kitap 43 sayfa ama aslında daha fazlası...
Mutlaka okuyun derim.
birkaç alıntı ile yazımı bitireyim. İyi geceler...
2. Mükemmellik her savaşta çarpışarak kazanmak değildir. En iyi strateji savaşmadan kazanmaktır.
3. Kurnazlık ve gizlilik denilen kutsal sanat! Senin sayende görünmez olmayı; senin sayende duyulmaz olmayı öğrenip, düşmanın kaderini elimizde tutuyoruz.
4. Zafer esnasında uyguladığım taktikleri herkes görebilir, ancak kimsenin göremediği, zafer yolunu açan stratejilerimdir.
7. İnsan doğası gereği zora düşmedikçe, yeteneklerini sonuna kadar kullanmaz.
9. Dövüş ustası olanlar öfkelenmezler, kazanma ustası olanlar korkmazlar, akıllılar dövüşmeden
kazanır, cahiller kazanmak için dövüşürler.
10. Başarılı bir hareket başına vurulduğunda kuyruğu ile, kuyruğuna vurulduğunda başı ile, orta kısmına vurulduğunda hem başı, hem kuyruğu ile hareket eden hızlı bir yılan gibi olmalıdır.
not: https://onedio.com/haber/sun-tzu-nin-gercek-bir-lider-oldugunu-gosteren-10-onemli-soz-435805 sitesinden alınmıştır.
8.2.17
Huzursuzluk Zülfü Livaneli, Tesla'nın Kutusu ve Cesur Yeni Dünya Kitapları Hk...
Çok çok dokunaklı, düşündürücü ve hüzünlü bir kitap.
Özellikle günümüzde çokca yaşanan mezhep davalarına ve Ortadoğu meselesini anlatmış.
Tabi bu Doğu meselesi hele hele kadın meselesi ülkemizin kanayan yarası.
Erkek dediğnse; gezmiş tozmuş olacak, kadına kıza gidip hevesini almış olacak.. evlenene kadar her b..k.. yemiş olacak...
Ne güzel dimi.........
![]() |
| huzursuzluk zülfü livaneli |
Bir yanım ise yanıp tutuşuyor o hallerine.....
Ne zordur diyorum bilmediğin bir yerde, savaştan ötürü kaçıyorsun ve yerlerdse yatıyorsun, dileniyorsun, çoluk çocuğun aç sefil durumda....
Rabbim ülkemizi savşatan korusun.....
İşte Huzursuzluk kitabını okurken bu düşüncelere dalıyorsunuz.....
Bitirdiğim daha doğrusu zorla okuduğum kitap; Tesla'nın Kutusu/ Samantha Hunt
Başlarda daraldım sonra açıldı aktı kitap ama sonrası... Sırf Tesla'nı hatırına okudum kitabı...
Büyük Dahi'nin yaşamı kurgusal anlatılmış. Carter, Edison derken Tesla'nın neler yaşadığını, hafif bir panik atağı olduğunu, takıntılı olduğunu ve çocuk yaşta sorularının ve dahice fikirlerinin başladığını görüyorsunuz...
Gerçekten de çocuktur diyip geçmemek gerek...
Bide geçtiğimiz aydan yarım bıraktığım bir kitabım var. Aslında nasılda merak ve heycan ile başlamıştım.. Ama olmadı bir türlü kitabın içine giremedim. Sanırım bunda Mülksüzler kitabının da etkisi var . Çok fazla aynı dil gibi geldi bana ve yarım bıraktım. Oysa ki kitap kült kitaplar arasında.
Artık bir ara tekrar okurum yada okumam.. Zamana bıraktım.
Siz ne dersiniz?
Aralarından okuduklarınız var mı? Varsa yorum alayım desem.
5.2.17
Virginia Woolf üzerine... Kendine Ait Bir Oda ve Mrs. Dalloway
1 Şubat günü Kazım Karabekir Kitap Kulübümüz'ün birinci yılını kutladık. Aralarına geç dahil oldum ama sanki daha önceden varmışım gibi hisettim hep. Hala da öyle.
Ben bu kitabı ve Mrs.Dalloway kitabını geçen sene DR kampanyasından almış fakat henüz okumaya başlamamıştım.
İyi de oldu. Her iki kitabı da peşpeşe okudum.
Kesinlikle Kendine Ait Bir Oda ile başlayan yazarın kitaplarına okumaya.
Erkek egemen bir dünya da kadın yazar olarak çok iyi bir kaleme sahip.
Hayatını okuduğumda ki bu kitabında da bahsediyor yer yer; kadınlar küçük yaşlar da evlendiriliyor ve ev işleri ile meşgul oluyorlar. Okumak, yazmak hak getire...
Feminist yazarların arasında önemli bir yere de sahiptır yazar.
Bence yaşadığı döneme bakılırsa öyle olması normal.
Bir kere hayat ile derdi var, kadınların ikinci sınıf görülmesi ile derdi var.. erklerin iyi yazar olabilecekleri düşüncesi ile derdi var..vs.. Bu kitap için bir araştırma yapıyor ve bir döneme kadar kadın yazarların olmadığını görüyor. Hep erkek yazarlar var.
İyi ki de varmış ki biz kendisini kitaplarından tanıyor olduk.
Tabi sonu hüzün dolu çünkü hayatının bir döneminde daha fazla dayanamıyor ve intihar ediyor....
(Çok fazla alıntı yapmak istemiyorum çünkü nete bakınca o kadar çok sayfa var ki... )
Kitapta ki en anlamlı cümlelerden biri de: Ve şöyle sesleniyor kadınlara: "Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!
Düşündüğünüz de evin için de kendize ait bir odanın olması çok önemli. Kadın olarak görevimiz sadece ev işleri, yemek yapmak, çocuk doğurup bakmak değil. Aile ise hepimizin görevi...
Mrs.Dalloway kitabını gelirsek. Başlar da biraz zor ilerledi kitap. Ama sonra bir açıldı kitap...
Elbet yine bir kadının aşkı, hayatı, evliliği, sorguları, soruları, duyguları, yaşamı var. Ve bu kadını yazarken de öyle güçsüz göstermiyor. Tersine güçlü bir kadın portresi var karşımız da.
Bir de bilinç akışı yöntemi ile yazıyor kitaplarını. Bu biraz zorlayıcı oluyor biz okuyucu için. Ama sizi korkutmasın diline alışınca çok akıcı oluyor kitap.
not: Wikipedia'dan alıntıdır.
bu linkten daha detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz.
Kesinlikle bu kadını okuyun, okutun ve kendizie ait bir oda yapın evin bir köşesine...
O kadar keyifle ve istekle gidiyorum ki her ayın çarşamba gecesi... Ve o kadar çok şey öğreniyor ve bilgiyle dönüyorum ki eve.
Yeni yazarlar, yeni kitaplar, filmler not ediyorum/uz.
Bide yanın da bir o kadar keyifli sohbetlerimiz oluyor... Değmeyin keyfimize.
Şubat ayı kitabımız "Virgina Woolf / Kendine Ait Bir Oda" idi.
Ben bu kitabı ve Mrs.Dalloway kitabını geçen sene DR kampanyasından almış fakat henüz okumaya başlamamıştım.
İyi de oldu. Her iki kitabı da peşpeşe okudum.
Kesinlikle Kendine Ait Bir Oda ile başlayan yazarın kitaplarına okumaya.
Erkek egemen bir dünya da kadın yazar olarak çok iyi bir kaleme sahip.
Hayatını okuduğumda ki bu kitabında da bahsediyor yer yer; kadınlar küçük yaşlar da evlendiriliyor ve ev işleri ile meşgul oluyorlar. Okumak, yazmak hak getire...
Feminist yazarların arasında önemli bir yere de sahiptır yazar.
Bence yaşadığı döneme bakılırsa öyle olması normal.
Bir kere hayat ile derdi var, kadınların ikinci sınıf görülmesi ile derdi var.. erklerin iyi yazar olabilecekleri düşüncesi ile derdi var..vs.. Bu kitap için bir araştırma yapıyor ve bir döneme kadar kadın yazarların olmadığını görüyor. Hep erkek yazarlar var.
İyi ki de varmış ki biz kendisini kitaplarından tanıyor olduk.
Tabi sonu hüzün dolu çünkü hayatının bir döneminde daha fazla dayanamıyor ve intihar ediyor....
(Çok fazla alıntı yapmak istemiyorum çünkü nete bakınca o kadar çok sayfa var ki... )
![]() |
| virginia woolf |
Düşündüğünüz de evin için de kendize ait bir odanın olması çok önemli. Kadın olarak görevimiz sadece ev işleri, yemek yapmak, çocuk doğurup bakmak değil. Aile ise hepimizin görevi...
Mrs.Dalloway kitabını gelirsek. Başlar da biraz zor ilerledi kitap. Ama sonra bir açıldı kitap...
Elbet yine bir kadının aşkı, hayatı, evliliği, sorguları, soruları, duyguları, yaşamı var. Ve bu kadını yazarken de öyle güçsüz göstermiyor. Tersine güçlü bir kadın portresi var karşımız da.
Bir de bilinç akışı yöntemi ile yazıyor kitaplarını. Bu biraz zorlayıcı oluyor biz okuyucu için. Ama sizi korkutmasın diline alışınca çok akıcı oluyor kitap.
Bilinç akışı karakterin düşünme eylemini olduğu gibi aktarmaya
çalışan bir edebi tekniktir. Yapıtlarda iç diyalog şeklinde göze çarpar.
Bilinç akışı tekniğini kullanan yazarlara örnek olarak James Joyce, William Faulkner ve Virginia Woolf gösterilebilir. Bilinç akışsal yazın modernist hareketle yakından ilişkilidir. Psikolojiden edebiyata girişi May Sinclair sayesinde olmuştur.
Bilinç akışsal yazın genellikle bir iç monolog halindedir ve metnin
takibini zorlaştıran, karakterin parça parça olan düşüncelerini veya
anlık duygularını yansıtan çeşitli anlam ve noktalama hatalarıyla
biçimlenir. Bilinç akışı ve iç diyalog, konuşmacının bir dinleyici veya
3. şahsa hitap ettiği ve genelde şiir veya dramalarda görülen dramatik
monologlardan ayrılmaktadır. Bilinç akışında, konuşmacının düşünce
süreci kişinin kendisine yönelmiştir ve biz buna sadece kulak misafiri
oluruz. Bu iç monologlar, öncelikli olarak kurgusal bir araçtır.
not: Wikipedia'dan alıntıdır.
bu linkten daha detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz.
Kesinlikle bu kadını okuyun, okutun ve kendizie ait bir oda yapın evin bir köşesine...
1.12.16
Özlem, hayat derken.... Biten kitaplar... Yaşar Kemal Ve Erendiz Atasü'ye dair...
15 gün bugün annem... sesini duymayalı...
Hüzünlü bir kitap; bana da iyi geldi desem...
Erendiz Atasü'nun okuduğum 3.kitabı ve sırada diğerleri var...
Dün Ve Ferda aslında bir dönem kitabı. Yazarın bu kitabında da eczacılıkla ilgili konuları okuyabilirsiniz... Ama en çok bir dönem ülkemizde yaşanan solcu düşünceyi savunan ve yaşayan kişilerin kaçışları, yaşadıkları ve ülkeye döndükten sonra ki tekrardan uyum sürecini; psikolojilerini güzel yazmış yazar..
Kişi analizleri ve yorumlarını biz okuyucuya aktarırken durup düşünüyorsunuz...
Özellikle Ferda'nın hayatını okurken, kızdığımda oldu, helal olsun yürekli dayanıklı kadınmış dediğim de oldu...
Kitap ve ayzar için şunu diyebilir ki; mutlak ama mutlaka bu yazarı okuyun.
Türkçe'yi kullanımı, cümleleri de fena iyi...
biraz daha güçlüyüm artık hemen gözyaşım akmıyor; daha doğrusu dışarı hemen akmıyor da içime akanları söylemiyorum bile...
Her gün bişey yaparken; annem olsa şöyle derdi, şöyle yapardı, şunu severdi...vs... bu söylemlerim uzun süre devam edecek sanıyorum...
Kendimi devamlı; " ölümlü dünya hepimiz ölücz, sabret Gülşah, zamanı gelince kavuşucaz" diye teselli ediyorum... işe yarıyor mu derseniz, çok kısa süreliğine evet... sonrası...
İnancımdan dolayı isyan etmiyorum ölüme... canımı acıtan o kadar ani ve beklemediğimiz zamanda oldu ki... galiba öyle birşey zaten... biz hayatın akışına kapılmışken "pat" diye yüzümüze "ölüm gerçeği" vuruyor...
daha zamanı vardı diyorum kendime, daha erkendi... daha ... daha ...
sonra hastanedeyken devamlı öper, koklardım.. iyi ki diyoru iyi ki öpmüşüm....şimdi burnumda kokusu....
Artık daha çok şükrediyorum... annemle büyüdük, evliliğimizi gördü, torunlarını gördü diyorum/z ailecek...
Yaşam bir şekilde devam ediyor... İyi ki iyi ki Umay varmış diyorum. Elbet eşim, kardeşim ve Sevdoş'um da varlar birde babam... birbirimize her zaman olduğu gibi destek oluyoruz ama evlat başka birşeymiş....
Ailemin yanında içimden geldiği gibi davranabiliyorum.. Ama kızımın yanında ağlayamıyorum; çünkü hemen gelip gözyaşlarımı silip" anne ağlıyor musun? nolur ağlama" deyip kucağımdan inmiyor...
O zaman işte dedim ki kendime; Gülşah sen bir annesin ve evladın için sabredeceksin, dirayetli olacaksın...
Onunlayken oynuyoruz, gülüyoruz, sokağa çıkmak istiyor çıkıyoruz....
Sonra diyorum ki, ne garip, her iki duyguyu da aynı anda yaşıyorum... hayat bu şekilde devam ediyormuş....
Son zamanlar da yine kitap okumaya başladım. Yavaş ilerliyor sayfalar ama okuyorum....bir nebze iyi geliyor okumak da... Hatta kitap seçerken hüzünlü kitapları seçiyorum, acımı yaşarken yardımcı oluyorlar desem.....yalnız değilim diyorum... hayat böyle birşeymiş işte diyorum....
Zaman benim için çok yavaş işliyor ama işliyor işte..........
Rabbim gerçektende sabrını da veriyormuş....
![]() |
| erendiz atasü |
![]() |
| Yaşar Kemal |
Hüzünlü bir kitap; bana da iyi geldi desem...
Erendiz Atasü'nun okuduğum 3.kitabı ve sırada diğerleri var...
Dün Ve Ferda aslında bir dönem kitabı. Yazarın bu kitabında da eczacılıkla ilgili konuları okuyabilirsiniz... Ama en çok bir dönem ülkemizde yaşanan solcu düşünceyi savunan ve yaşayan kişilerin kaçışları, yaşadıkları ve ülkeye döndükten sonra ki tekrardan uyum sürecini; psikolojilerini güzel yazmış yazar..
Kişi analizleri ve yorumlarını biz okuyucuya aktarırken durup düşünüyorsunuz...
Özellikle Ferda'nın hayatını okurken, kızdığımda oldu, helal olsun yürekli dayanıklı kadınmış dediğim de oldu...
Kitap ve ayzar için şunu diyebilir ki; mutlak ama mutlaka bu yazarı okuyun.
Türkçe'yi kullanımı, cümleleri de fena iyi...
bir dğer kitap ise Yaşar Kemal/ Sevmek, Sevilmek, İyi Şeyler Üstüne...
Yazarın köşe yazılarından derlenmiş,daha çok 1960 ve sonrası yazıları...
okurken günümüzde de pek bir şey değişmemiş diyorsunuz.
Birde gerçekten de yazar boşuna Yaşar Kemal olmamış. Bir insan bu kadar mı memleket sevdalısı, bu kadar mı ülkesini ve insanlarını, köylülerinden tutunda yabancısına, şehirlisine kadra sever ve hak hukuk ister.....
9.11.16
Prater'in Menekşesi, Moby Dick Ve Toprak Kitabı hakkında...
Prater'in Menekşesi / Christopher Isherwood Arka kapak yazısını okumuş, yazarın daha önce hiçbir kitabını okumayarak almıştım. Biraz da hastanede okurken böyle ince kitaplar iyi oluyor...
“Prater’in Menekşesi”, Christopher Isherwood’un “Hoşça Kal Berlin” gibi daha çok tanınan Avrupa romanlarının tadını veren, eğlenceli, bir solukta okunacak bir roman." diye yazıyor arka kapak yazısında...
Kanmayın efenim öyle akıcı bir dili ve konusu yoktu.
Sinemaya gitmeyi, film izlemeyi çok severim ama kitabı okurken daraldım. Eğer daha kalın bir kitap olaydı kesin yarım bırakmıştım.
Bir telefonla başlayan bir yazarın sinema yönetmeni ile başlayan macerası... belki kitabı bu bölümü okuyanlar beğenebilir; ama biz okuyucular için "değil".....
Hani şöyle bir nette de bakındım ama fazla da bir yoruma ulaşamadım... Okuyanınız varsa yorumunuzu paylaşır mısınız?
![]() |
| buket uzuner toprak |
Diğer kitabım ise,
Toprak Defne Kaman'ın Maceraları/ Buket Uzuner
Yazarın anlatım dilini ve hayata duruşunu seviyorum. Özellikle de bu seriye bayıldım.
Mitolojik hikayelerden tutunda günüm doğa yıkımlarını, aile ilişkilerini sizi sıkmadan aktarıyor.
Şamanizm'inde içinde olması daha bir sürükleyicilik katıyor kitaba.
Bu sefer ki konu Çorum'da Tarihi Eser Kaçacılığı çevresinde geçiyor....
Gezilecek, görülecek yerler listeme Çorum'u da ekledim...dipnot olsun bana da. :)
Aslında ne kadar çok değerimizi, adetimizi kaybetöişiz onu anlıyoruz kitabı okurken. Git gide o kadar yalnızlaşıyoruz ki.... Bizden sonra ki nesil daha da yalnız olacak...
Altını çizdiğim, not aldığım ve dönüp okumak istediğim çok cümlesi oldu. Şimdi kitap yanımda değil, olsaydı paylaşacaktım sizinle...
Ama seviyorsanız yazarı bu kitabını da seveceksiniz. Hatta sonrasında br çok şeyi netten araştırırken bulacaksınız kendinizi...
Bir diğer kitabım ise;
Hamile iken başladığım ama okurken daraldığım ve yarım bırkatığım kitabım; Moby Dick Beyaz Balina/ Hermen Melville
![]() |
| beyaz balina moby dick |
Sanırım o zaman ki ruh halimden dolayı idi.
Şİmdi ise hastane odasında annemin yanındayken okudum. Hatta birkaç günde bitirdim 700 küsür sayfalık kitabı...
Özellikle yazı karakterinin büyük olması ve çevirinin akıcı bir dili olması da bunda etkiliydi.
Kitapta her türden insan karakterine ve psikolojisine rastlamak mümkün...
Ama beni en çok etkileyen yazarın o dönem şartlarında bu kadar bilgiye ulaşması, yazıya dökmesi ve vazgeçmemesi.
Hayat hikayesini okuyunca anlıyorsunuz başarının tesadüf olmadığını....
Ve hep derim hayvan deyip geçmemek gerek; gözlerinin içine baktığınızda nasıl da yüreğinize dokunur o bakışlar...
Eğer görmesini bilirseniz..
Hırsın, intikamın nasıl da kişiyi ve çevresindekileri yok ettiğini anlatan iyi kitaplardan biriydi....
Velhasıl çoğu kişi okumuştur bu kitabı, okumayanlar için tavsiye derim. :)
İyi geceler blog....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













































